11 Kasım 2014 Salı

NAMUS DENEN ŞEY

Birileri ar ve namus sınırlarını zorlayacak, yol açacaklar ki arkadan gelenler kolay geçsinler diye. Sanki bunun için seçilmiş birileri var ve bilerek yapıyorlar.
Adama soruyorlar ''boşandığın kadının daha önce boşandığı adamla program yapmayı Reyting amaçlı mı düşündün?'' cevap; ''ne alakası var'' diyor.
Ulan bula bula, boşanmış olduğun ama hala beraber yaşadığın(bu da nasıl oluyorsa) kadının boşandığı ilk kocasını mı buldun.
Senin ne hıyar olduğun, ne kadar abuk, sabuk ve çarpık insan olduğun hiç önemli değil; önemli olan maalesef, ne yazık ki bazen evimizde, bazen elimizde okuduğumuz gazetede oluyorsunuz. Yaptığınız şeylerin, verdiğiniz görüntülerin televizyonlarda, gazetelerde sürekli tekrarı zamanla kanıksanarak, normal şeylermiş gibi algı oluşturuyorsunuz; tehlikeli gördüğüm işte budur.
Reyting'in ahlak kabul etmez kaideleri gereği ve sizlerin ar ve namusu zorlayan cesaretinizin verdiği cüretle bir şeyler yapıyor, evinizde yaşadığınızı sokakta yaşamaya başlayarak toplumun genel kabul gören kurallarını zorluyorsunuz.
Belki ukalaca herkes kendisinden sorumludur desen bile işi çığrından çıkarmaya hakkın yok. Ahlak kuralları yazılmamış olsalar bile asgari müştereklerde doğruluğu kabul görmüş ve üzerinde mutabık kalınmış kurallardır. Nasıl ki kanunlarla yaptırıma tabi tutulmuş sorumluluklarımız varsa, özellikle insan vicdanının yüzyıllardır tecrübesi ile oluşturduğu genel ahlak kurallarına; içinde yaşanılan toplumun huzuru, selameti açısından uyulması gerekli kurallar, normlardır. Toplumun belki de yüzyıllardır yaşayıp, topluma kazandırdığı kuralları senin keyfin istiyor diye fütursuzca ihlal edemezsin.
Dolayısıyla; midenin kaldıracağı her pisliği yiyebilirsin amenna ama hiç olmazsa bizim yanımızda yeme be kardeşim. Programda ne konuşacaksınız? Her ikinizin de eski karısı olan ve de şu anda beraber yaşadığın birisinin huyunu, suyunu; yaptığı yemekleri mi tartışacaksınız. 
Köpeğimi takip ediyorum, o bile işeyeceği uygun yer arıyor her seferinde.
Mehmet Soral

10 Kasım 2014 Pazartesi

''ATAGÜRCÜ'' DENEN ADAM

Gene aynı şeyi yaptı; ''Gazi Mustafa Kemal'' diyor arkasını getirmiyor. Birçoğumuz bunun ''Atatürk'' kompleksinden kaynaklandığını, onun için ''Atatürk'' demediğini sanıyoruz.
Ey dostlar bütün mesele ''Türklük'' meselesidir. Eğer Atatürk'ün soy ismi ''Atagürcü'' olsaydı inanın bunu çok rahat söyleyecekti.
Eskiden çocuklara; mesela ''Muhammet'' gibi isimleri koymamak gerektiğini zira çocuğun bu ismi kaldıramayacağı şeklinde dikkat çekilirdi. ''Atatürk'' soy ismini etnik özürlü kimseler hiç kaldıramadılar, hazmedemediler.
Soy isimdeki Türklük vurgusu birilerine çok ağır geldi. Bu ağırlığı kaldıramayanlar, yiğide hakkını vermedikleri gibi Türk'e hep bedel ödetmeyi yeğlediler. En çok zoruma giden de başka milletlerin zulmünden kaçıp, kucağımıza sığınan ve hiç yüksünmeden bağrımıza bastığımız etnik kimliklerin devletimizin ve milletimizin mukadderatında inisiyatifi ele geçirip; devletimize, milletimize, anımıza, şanımıza ortak çıkmalarıdır.
Aslında Bilge Kağan Atamızın sanki bugünler için söylemiş olduğu
''Ey Türk titre ve kendine dön''
''Çin'in güzel ipeğine ve güzel kızlarına kanmayın''
sözleri üzerinde tekrar tekrar düşünüp, tedbirlerimizi de almalıyız.
İslam'ı üzerlerine kamuflaj yapmış; Türklük düşmanı, etnik özürlü softalara dikkat edelim. İmanımız gereği aynı safta namaz kıldığımız bu insanlar bizleri tarih boyunca kandırmışlardır.
Mustafa Kemal'in Atatürk soy ismini almasındaki gizli mesaj da bu olsa gerek;
''Devletini yönetenin Türk soylu olmasına dikkat ediniz''. Bütün rahatsızlıkların kaynağı bu mesajdır.
Dolayısıyla;
Atatürk'ün soy ismine bir ilavede ben yapayım
Ruhun şad, mekanın cennet olsun; ''Türkoğlutürkatatürk''
Etnik kimlikleri farklı çok değerli dostlarım, tanıdıklarım var, ülkemizde de vardır elbette ki onları tenzih ediyorum. Nasıl ki Türklerin içinde bu kadar hainimiz varsa farklı etnik kimlikte devletimize, milletimize sadık insanlarımız da olacaktır şüphesiz.
Mehmet Soral

8 Kasım 2014 Cumartesi

DUKHA HALKI; KAYIP TÜRKLER


En eski Türk topluluklarından olduğu belirtilen Dukhalar ile ilgili belgeseli izlerken geçen
''Doğayı kirletmemek için ellerini nehirde yıkamıyorlar'' sözü tüylerimi tiken tiken etti.
ister istemez bir Türk olarak bugünkü halimizi dikkate aldığımda'' acaba bizi medeniyet mi kirletti'' diyesim geliyor.

Bir başka aklıma takılan husus da şu ki;
Millet olarak Araplar sayesinde İslamla şereflenmişiz. Türklerin zaten inandığı ''görünmeyen Tanrı'' (Gök tanrı) algısına hiç de ters düşmeyen İslam inancını kabul etmemiz kolay olmuş. Türk gelenek ve görenekleri  ile  İslam inancının ''medenice buluşması, örtüşmesi '' İslam'ım yaygınlaşması ve medeni aleme, insanlığa umut olması biz Türkler sayesinde daha kolay olmuştur.
Peygamber Efendimizin torununu boğazlayan, başını gövdesinden ayıran bir zihniyet (Arap ahlakı) İslamı hangi şerefle temsil edip, Türklerin öncülüğünde geldiği en muteber bir noktaya gelebilirdi ki,.
Ancak maalesef ve tekrararen söylüyorum ki maalesef; Türklerin inisiyatifinin Türk devletlerinin yönetilmesinde devre dışı bırakılması, sorumluluk makamlarına gayri Türklerin gelmesi geleneksel Türk devlet anlayışındaki ''geni'' bozmuş ve buna paralel olarak Arapların da sürekli cahiliye dönemi adetlerine dönmeye meyilli olmaları; medeni alemle buluşamama, kucaklaşamamak gibi zafiyetlerine bizim insanımızın da ''İslamdan dır'' sanıp, onlara uymaları bugünkü sonumuzu hazırlamıştır.

Ne gariptir ki, Türklerin maddi imkanları arttıkça buna paralel olarak Hac ve Umre ziyaretleri de artmış; ancak bununla ters orantılı olarak da Hac ve Umre ziyaretlerinde sanki Türklüklerinden bir şeyleri bırakıp, Arap'ın aslında İslamın özüne de ters geleneklerini alarak dönmüşler; daha sonra başta Rahmetli Erbakan ve onun silsilesinden gelen efradı politikaya girerek, siyasi arenada yer almışlar; Türk'ü anlatmaktan ziyade Arab'ı anlatmayı yeğlemişler; böylece kastettiğim bozulmaya tuz biber olmuşlar; Türk olduğunu söylemekten imtina eden nesillerin türemesine vesile olmuşlardır.
Bunun tek reçetesi ‘’Türkleşmek, İslamlaşmak ve muasırlaşmak’’tir. İslam’ın bayraktarlığı konusunda Türk inisiyatifi devre dışı bırakıldığından beridir İslam coğrafyasında kan ve göz yaşı dinmemiştir.  Bu nedenle üzerinde yaşadığımız bu coğrafya da 36 etnik kimliğin ismini sürekli telaffuz  etmek marifet değil, marifet bu toprakları olabildiğince Türkleştirmek dir. Bunu ifade ederken maksadım zulüm ve çifte standart uygulamak değil; İslam algısını zirveye çıkaran Türk-İslam ahlak ve faziletinin kucaklayıcı, kavrayıcı hoşgörüsünü hakim kılmaktır. Zorbalık; asla…
Devletimin ve milletimin geçmişine, geleceğine ortak olmak isteyenlere gelince;

''Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.''

Beş bin yıldır buralarda olduğunu iddia edeceksin; bu topraklarda milletler doğup, milletler ölürken; sen gelene de gidene de paşam diyeceksin...?
Söyleyin o ölü milletlere (nasıl olur bilemem) ilk önce ödediğimiz bedelleri geri versinler, sonra hesaplaşmamız sizinle belki  daha kolay olacaktır.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

26 Ekim 2014 Pazar

OYLA OYNAŞAN, YOSMA İLE FİNGİRDEŞEN NAMERTLER...?

Kanları ile kucaklaşan yiğitlerimiz

Açılımın saçılımın mimarları, akıl hocaları; sizler ''oylarla'' oynaşıp, yosmalarla fingirdeşirken duyamazdınız tabi ki dışarıda ırzına geçilen körpeciğin feryadını. Günaha ortak oldunuz, ''kirlettiniz'' hep beraber genç kızın namusunu. Irz düşmanı deyyus, birazdan kapınıza dayanıp, sizleri de isteyecek, bilesiniz.

Üç vatan evladı; canımız, ciğerimiz kalleşçe ve en namertçe arkalarından kurşunlanırken, sizler bu kurşunları sıkanlarla izdivaç yapıp, gerdeğe girmeye hazırlandınız namertler.
Bütün bunlardan habersiz sabahı bekleyen ey ahali; gün ışıdığında seni bekleyen felaketin farkında mısın; ''uyuya kalmışım, nasıl sabah oldu bilemedim'' demek seni kurtaracak mı?
Oysa mahallenin delisi sabaha kadar bir şeyler söyledi; feryat etti ama duymadınız; dinlemediniz nede olsa ''deli'' dediniz umursamadınız. ''Oylarla'' oynaşıp, yosmalarla fingirdeşen ahali; buna siz sebep oldunuz,siz istediniz.

Kalleşçe ve namertçe vurulup toprağa düşen, kendi yalnızlığında kanı ile kucaklaşan yiğidim; şimdi senin için diyecekler ki ''kanın yarde kalmayacak'' oysa sen zaten kanını kucaklayıp, bohçalayıp gitmişsin; sahip çıkanım olmaz diye.
Helalleşirken musalla taşında;
''haydi gidin ulan başımdan; sahtekar münafıklar'' deyip, hakkını helal etmeyeceksin biliyorum; ille de ''oyla'' oynaşan, yosma ile fingirdeşenlere.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

22 Ekim 2014 Çarşamba

YÜKSEKLİĞİN YARATTIĞI ''ALÇAKLIK''

Türk devlet adamları sanki geleneksel hale gelen bir huy edindiler. Yurt dışına çıktıklarında, ne halt ediyorlarsa; dönüşte özel uçaklarında fazla yüksekten uçuyor olmalarından olsa gerek; yüksekten atıp, tutarak; Türk Milleti ve Devlet geleneğine ters düşen beyanlarda bulunup, demeçler veriyorlar. Genellikle uçaklarında yalaka basın erbabı kişiler bulunur ve devlet adamının kıçının çıplaklığını ''aman efendim blue jeen'iniz de üzerinize ne güzel oturmuş'' diyecek kadar övgüler arasında gerçeği saklayarak gaz verirler; tahmin edilmeyen, bazen cesaret isteyen, zaman zaman da aptallığa delalet eden abuk sabuk beyanatlar verdirirler.
Bunun en son örneğine ''cüce adam erdegen''in Afgan-ı Diyardan dönerken verdiği demeçte gördük.
''Biz PKK'yı da, PYD'yi de terör örgütü olarak görüyoruz; dolayısıyla PYD'ye yardım yapamayız, ABD' de yardım yapamaz.''
Aradan iki veya üç gün geçiyor, bir de öğreniyoruz ki Türkiye üzerinden açılacak bir koridor ile Peşmergeler PKK'nın Suriye kanadı PYD'ye silah ve insani kuvvet sevkiyatı yapacakmış.
Bu işin varacağı nokta şu; ABD'nin PYD'ye verdiği silahlar PKK'ya aktarılacak; PKK-PYD birlikteliği çözüm sürecinde Türk Devletince (maalesef) muhatap kabul edilecek ve barış süreci bir başka boyuta taşınmış olacak. Zaten Demirtaş demedimi ki ''eğer PYD saflarında ölen bir gerillanın cenazesi Türkiye de kalkıyorsa, barış sürecinin ilgi alanını Türkiye ile sınırlayamazsınız''
Hani sorunumuz Türkiye de Kürt sorunuydu. Oysa esas sorunun ''Ortadoğu'nun Kürt sorunu'' olduğunu bugün geldiğimiz nokta itibariyle daha iyi fark edebiliyoruz. Özellikle ABD tarafından yapılmak istenen şey malum sorunu Türkiye ile sınır komşusu olan Ortadoğu devletlerinin müşterek sorunu haline getirip, özellikle Türkiye'yi çaresizlikten zorunlu kabullenişe doğru iterek, bedel ödettirilerek nihayetinde bir Kürt devleti kurulması isteniyor.
Anlaşılan şer planı başkaları yapıyor; kabul edilişini de gerek havada gerekse karada fark etmiyor, devlet adamlarımıza beyan ettiriyorlar.
Bu kadar çelişkiyi yaşayıp, yaşatacak adamı da çok kolayca buluyorlar.
Kendisine yapılan emrivaki ve dayatmalar karşısında;
Bunu söylemek,
Bunu yapmak,
Bunu kabul etmek bana yakışmaz;
Söyleyemem
yapamam,
kabul edemem;
diyebilecek; prensipli, dirayetli ve dik duruş sergileyebilecek vatansever devlet adamlarını ne zaman görebileceğiz.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

17 Ekim 2014 Cuma

BİR İNTİHARIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ



Bugün sosyal paylaşım sitelerinde birisinin intihar etmeden önce yaptığı konuşmanın videosunu izledim. Öyle bir konuşma yapmış ki sanki konuşmasının başında ‘’bu bir intihar notudur’’ diye belirtmese konuşmanın akışı ve şahsın mimikleri insanda hiçbir şüphe uyandırmıyor. Zaman zaman hepimizde olduğu gibi oldukça düzgün cümlelerle mutsuzluğunu anlatmaya çalışmış. Belki de ‘’gerçek nedene’’ inat böyle bir konuşma üslubunu seçmiş olabilir.
Biraz sonra intihar etmeye karar vermiş bir insanın bu kadar düzgün cümlelerle konuşmasına hayret ettim doğrusu. Şahsın ismini yazmadım zira intiharlar için ‘’model ’’ olmasın diye.
Anladığım kadarıyla imrenilecek kadar bir insanın mutlu olması için lazım olan asgari maddi imkanlara sahipmiş. Oldukça yakışıklı; kariyer sahibi; saygın bir mesleği var ve anlaşıldığı kadarıyla da entelektüel birisi.
Bu insan niçin intihar etmiş olabilir? Cinnet hali yoktur; yaptığı konuşmadan anlıyoruz. Oysa onun imkanlarına sahip olamadıkları için, bu gerekçelerle intihar etmiş çok insan vardır muhtemelen.
Benim tahmin edebildiğim ve videodaki konuşmalarından çıkarabildiğim tek eksikliğin ‘’inanç’’ eksikliği olduğunu düşünüyorum. İnanç derken illaki İslami manada inanç ve imanı kastetmiyorum.
Bütün mesele insanın cevabını bulamadığı sorun ya da sorularının hallini birisinin veya birilerinin takdirine veya sorumluluğuna havale ederek o sorun ya da sorulardan kurtulma ihtiyacı duymasıdır. İşte bunun için fizik ötesi bir alemde varlığına inanılan bir şeye; tanrıya ihtiyaç var. Tanrı'ya, Allah veya puta bağlanarak, Onunla rabıtaya geçilerek iç huzur yakalanabilir. Mesela nefsimize tamamen uymayan bir olayın neticesini İslami manada Allah'ın taktirine veya bir başka inançta birisi için güneş ve ateş tanrısının taktirine bırakmak; insanın iç dünyasında oluşan fırtınaların dinmesini ve rahatlamasını sağlıyor.
İnanmak veya inanmamak; akıllı ve düşünebilen insanın bunlardan en azından birisinin tercih etmesi gerekiyor.
Şahsen kendim için belirtmek isterim ki, mümkün mertebe insan olarak sorumlu olduğum; kendim, ailem, çevrem, tabiat ve Allah için yapabildiğim, becerebildiğim ölçüde sorumluluklarımın gereğini yerine getirmeye çalışırım ve gerçekleşen bütün sonuçlara; olumlu, olumsuz da olsa Allah'ın taktiridir der, teslim olurum. İslami manada iç huzuru yakalama ve kendin ile barışık olma hali ancak bu şekilde mümkün olabiliyor. Bu ‘’iç huzur’’ hali sanırım cinnet hali dışında insanın aklına kolay kolay intihar etme düşüncesini getirmeyecektir.
İnanç, aynı zamanda yanlış yapıldığında kendisine karşı mahcubiyet duyulabilecek fizik ötesi bir taktir edici, gözetleyenin varlığını kabul ediş değil midir?
Kanaatimce yalnızlık insan için en büyük sorun ve tehlikedir. ''inanç''lı olmak aslında hiçbir zaman yalnız olunamayacağı anlamına gelmektedir. Dua, şükür Allah ile konuşmak değil midir? İnsan için tehlike, yalnızlıkla başlıyor maalesef.
Belki bu manada ''zorunlu din dersi'' şu veya bu şekilde; ne şekilde tanımlanırsa tanımlasın; insanın gerçek manada ihtiyaç duyduğu ''inanç'' dersini alması gerekiyor, maalesef başka alternatifler bunun yerini ikame edemiyor.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

12 Ekim 2014 Pazar

KIÇIN NABZI ARTINCA; YUSUF YUSUF DERMİŞ


Yahu nasıl bir millet olduk; riyakarlık, sahte gözyaşları yalan yere methiyeler; daha neler neler...
Milletin kıçı sıkışınca, bir şekilde üzerine üzerine gelen tehlikeler artınca; yani demem o ki can derdi tehlikesi baş gösterince, bir çok ağızdan aynı sözler sarf ediliyor.
''Bu Bahçeli var ya, bu Bahçeli; tam bir devlet adamı, ülkücüleri sokağa salmıyor, çok sabırlı davranıyor, biraz sorumsuz davransa, ortalık kan gölüne döner''

En son bir kaç gündür olduğu gibi, geçmişte de zaman zaman sıkıntılı dönemlerde; cami avlusunda, kıraathanelerde, ev sohbetlerinde Bahçeli hakkındaki bu methiyeleri sık sık duyar olduk; seçimler geldi geçti ama MHP'nin kaderi hiç değişmedi.
İnsan sormadan edemiyor; ''kıçınız yusuf yusuf deyince mi Bahçeli'nin iyi bir devlet adamı olduğunu hatırlıyorsunuz.'' İşler yoluna girip, ortalık sakinleşince aynı adamlar bu sefer;
''Bırakın şu adamı yahu, Ecevit'in karşısında önünü ilikleyen, pısırık adamın teki, Apo'yu idam ettirmedi, Ah Türkeş olaydı ah...'' sanırsınız ki aynı adam Rahmetli Türkeş yaşasaydı ona oy verecekmiş gibi.
''Cüce adam Erdegen'' bence milletin bu özelliğini anlamalı, ona göre de tedbirini almalı. Henüz milletin bu özelliğinin tecrübesini yaşayıp, kazığını da yemediği için o hala başına bir sıkıntı geldiğinde birilerinin kefen giyip kendisine siper olacaklarını sanıyor ama bence hiç güvenmesin anında satışa geleceğinin teminatını ben şimdiden verebilirim. Bu nedenle boyundan büyük laflar edip, sonra altında kalmasın.
Yaşadıklarım ve gördüklerimden...
Mehmet Soral
Soralmehmet@hotmail.com

10 Ekim 2014 Cuma

SAYIN BAŞBAKAN


Az önce Kürt damadımıza ‘’Selamün aleyküm, gel seni öpeyim, kucaklayayım’’ dedim; çocuk şaşırdı; ‘’hayırdır dayı’’ dedi.
Vallahi bana göre anormal bir durum yok ama sınırlı sorumlu; ‘’Cummadabaşbakan’’ Davutoğlu’na göre ben Türk , sen Kürt olarak birbirimize düşmanmışız da haberimiz yokmuş.
Bugün Başbakan son günlerde olup biten anarşik olaylara atıfta bulunarak; yarından itibaren hepimizin güne başlarken‘’selamünayleyküm, aleyykümselam’’ deyip, kucaklaşmamızı öneriyor, hatta ‘’yalvarıyorum’’ diyor.
Sayın Hocam, tavsiye ve temennilerinizin çok güzel, bir o kadar da samimi olduğuna inanıyorum ancak şifa niyetine yaptığınız tavsiyenin muhatabı ben, sen, bakkal amca veya bizim Kürt damat değil; akıttığı kanı, aldığı canı varlık sebebi sayan terör örgütü PKK dır.
İlk düğmeyi yanlış iliklediğiniz için diğer düğmeleri de yanlış iliklemek zorunda kaldınız; yani yaptığınız ilk hata; malum soruna birilerinin kırk yıldır hatta belki de yüz küsur yıldır Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükumetlerine söyletmek isteyip de söyletemediği ‘’Kürt sorunu’’ sözünü sihirli bir lafmış gibi söyleyip, kabul edişinizdir. Oysa bütün mesele, yaratılmak istenen sorun için Kürt kardeşlerimizin seçilmiş olunmasıdır. Bunun kararını yıllar önce verenler vermiş. ‘’Derin strateji’’ kitabını yazan birisi ve bilim adamı olarak kurgulanan tezgaha gelmeniz için Allah aşkına malum kitabı yazmanız mı gerekiyordu?
Sayın Hocam, sorun Kürt sorunu ise, Türk milliyetçisi birisi olarak ben yeğenimi hangi akılla bir Kürt’e gelin verdim. Eğer sizin iddianız doğru ise biz her iki aile olarak birbirimizi düşman mı edindik? Eğer ben Vanlı Kürt Mehmet ağabeyimin düşmanı isem, gece yarısı eşini hastaneye yetiştirmem için hangi akılla benim kapımı çaldı.
Sayın Başbakan hangi kitabı yazmış olursan ol bu ülkede Kürt kardeşlerimiz üzerinden yaratılmak istenen kargaşa ve terörün adına ‘’Kürt sorunu’’ dediğiniz sürece ancak ve ancak beni Kürt damadımızla, yeğenlerimle, Vanlı Mehmet ağabeyim ile hasım kılar düşman edersiniz.
Sizlere akıl vereceklerini sandığınız, sorunun şöyle veya böyle tarafı ve hatta yönlendiricileri, kaşıyıcıları olan 63 akılsız adamın gazına gelerek yaptınız bir hata ama bundan vazgeçmeniz de mümkündür.
Okulumuzda, semtimizde, trende, vapurda, işyerimizde beraberken; aşımızı, işimizi, sevgimizi paylaşırken; aramızda bir sorun yokken; birileri dayatıyor veya istiyor diye sorun mu yaşamamız gerekiyor Allah aşkına.
Kusura bakmayın, malum soruna ‘’Kürt sorunu’’ dediğiniz sürece sizin hatırınız için kimseye istediğiniz selamı vermem de almam da. Sizin aklınıza uyarak Kürt akrabamla hasım olamam. Gelin şuna ‘’Kürt kardeşimizin muhtelif mağduriyetlerini suiistimal ederek, bir kısmının aklını çelip, onları devletine milletine hatta kendi kardeşine düşman etmek isteyen; geçmişten günümüze kadar devam eden emperyalist egemenlerin niyetleri var’’ deyin ve böylece tüm kesimlerin desteğini alın.
Hangi akla hizmet ‘’gelin yarın birbirimize selam verelim, kucaklaşalım’’ demek; kim kiminle kavga etti ki.
İradenizi tutsak almış olan ve size göre bir sorunun başı kabul ettiğiniz muhatabınızın esaretinden kurtulmanız; Türk-Kürt kardeşliğini şiar edinerek; devlet adına ülkenin her yerinde hak, hukuk ve adaleti temin etme gayretinde olup, bunu ülkü edinirseniz; ondan sonra yazacağınız kitapların bir manası olacaktır şüphesiz.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

HEY LİBOŞ! BURDA BİR KEMİK KALMIŞ


Son günlerde; hani şu kemik yalayıcı, arsız köpekler gibi defalarca kovuldukları kapılara bir şekilde yanaşmayı becerebilen kaypak ''yanaşmalar'' yani liboş takımı var ya;
AKP 'nin kurulması ve kurumsallaşması süresince millete ümit dağıtıp iktidara gelmesine kadar her türlü desteği sağladılar. Bu süreçte özellikle Cumhuriyetin kurulması ve seksen küsur yıllık tecrübe ve kazanımları süresince yaşanmış ve yaşanması doğal olan olumsuzlukları sürekli işleyerek adeta AKP ve onun güçlü iktidarını ayakta tutabilmek adına geçmişimizle hesaplaşma ve yüzleşme adına her türlü acımasız eleştirileri yapmışlar daha da ileri giderek; sözde Ermeni soykırım suçlamasını bile kabullenmemiz gerektiği konusunda gündem oluşturarak; Ermeni diasporasına yalakalık yapıp, onların uluslararası siyasi ve ekonomik lobilerinden destek almak ve iktidarını muktedir hale getirmek isteyen AKP'ye açık çek vererek, uzun vadede kendilerine yetecek miktarda erzağın, kemiğin teminini sağlamışlardır.
Bütün bu haltları yaparlarken Türk'üm demekten adeta imtina ettikleri gibi, bu şerefli kimliği sahiplenenleri de aşağılayarak, çağdışı gösterip, yeni Türkiye de yeni bir kimlik icat etmeye kalktılar. Geçmişten AKP iktidarı dönemine kadar antidemokratik uygulamaların yaşanmışlığından tutun da; belkide hiç birisinin dindar olmamasına rağmen dini özgürlüklerin olmadığından hareketle, adeta dinsiz imansız bir tarihi geçmişimizden bahsederek; önlerine konan kemiğin hesabını yaparak, AKP'ye hiç de hak etmediği desteği sağlamışlardır.
Bugünlerde ''yala'' koşan bu takım çok şaşkın. ''Yal''larının teminatı olan kapıda bir sıkıntı var ve akıbetleri konusunda tedirginler. Yırtık büyük, yama küçük; böyle bir donu giymeleri de mümkün değil; zira kıçları gözükecek.
AKP'ye omuz verirken refere ettikleri, kullandıkları bütün değerlerin tam tersinin icrasını gördükçe, güzelim ''yal'' da kapıda hazır olunca çaresizlik girdabında şaşkın vaziyette dönüp duruyorlar. İnşallah merkezkaç kuvveti ile yalın çekim alanından sıyrılıp, savrulacaklar ve def olup gidecekler.
Vah zavallılar vah.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

DERİN STRATEJİNİN SIĞLIĞI

Dış işleri Bakanı iken "derin strateji" deyip, adeta elindeki ipin uzunluğunun hesabını yapmadan ülkemizi dipsiz bir kuyuya iten Davutoğlu'nun; bugün özellikle dış politikada yaşadığımız hüsran ve tükenmişliğin müsebbibi olarak görülmesi gerekirken beyefendi Başbakanlığa terfi ettirildi.
Sürekli çırpınıp, anlatmaya çalıştık ki; mesele Kürt meselesi değil, terör meselesidir ancak karşılığı, bu iddiayı ileri sürenler olarak "kan içiciler" olarak nitelendirildik. Mesele Türkiye deki Kürtlerin meselesi ise Türkiye disindaki Kürtlerin sorunları nedeniyle niçin bizim ülkemizde yakıp, yıkmalar ve can almalar oluyor. Esat'ın veya ISID'ın zulmünün hesabı niçin bizden soruluyor.
Anlaşılıyor ki mesele Turkiyede ki Kürtlerin hak ve hukuklarini arama neselesi değil, tamamen terör meselesidir. Hükümet de aynen PKK'nın siyasi oyununa gelerek soruna "Kürt sorunu" olarak bakıp teşhisi de yanlış koyduklarından bugünkü vahim noktalara geldik.
Türkiye, Suriye de rejimi değiştirme kahramanlığına soyunarak; başta ISID olmak üzere birçok Esat karşıtı örgütlere kontrolsüz silah yardımın da bulunması ülkemizi bugünkü Ortadoğu bataklığına sürüklemiştir. Bugün belli ki gerek PKK gerekse PYD ISID'ın zulmunden ISID'a silah yardımı yapan Türkiye'yi sorumlu görüyor; ülkemizi yakip, yıkıyorlar. Bütün bu hesapsız kitapsız hükumet politikalarının nedeni BOB eşbaskanı olduğunu kendi ağzı ile söyleyen Recep Tayyip Erdoğan ve ''sığ'' politikacı Davutoğlu dur..
Maalesef bir nal gerektiğinde bir orduyu kurtarırken; bir komutan bir orduyu maf etmiştir.
Muhalefet özellikle Esat ve Suriye konusunda hükümeti uyardıkları zaman hükümet surekli yapılan çift yönlü yolları hatırlatarak, başka bir unsurla kabahatlerini örtmeyi yeğlemişlerdir.
Yani demem o ki; Arab'ın derdi, seni mi gerdi ki onlar için kahramanlığa soyunup, ülkemizi bataklığa çekmek isteyenlerin tuzağına düşüyorsun. Sınırlarımızı açmışız, aşımızı paylaşmışız ama kusura bakmasınlar, canımızı da vermeyiz artık. Otuz yıldır ülkemde terörün nenden olduğu (üstelik de bu Arap ülkelerinin yataklık yaptığı) kan ve göz yaşı karşısında, hangisi acılarımıza ortak olup da müsebbibi olanlara ''yapmayın, etmeyin'' demişlerdir.
Yetti gayri;
Bir insanın ilk önce parti lideri, sonra başbakan, sonra cumhurbaşkanı olması; egosunun tatmini için yeterli bir süreçtir. Tatmin olamayan bu egonun arzuları için bu millet, bu devlet başka riskleri kaldıramaz artık; adabı usulünce birileri bunu hatırlatmalıdır; özellikle kendisinin yürüyüşüne meftun olanlarca...
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

6 Ekim 2014 Pazartesi

NİÇİN OY KULLANACAĞIM

Allah izin verirse sandığa gideceğim ve hiçbir şekil ve şartta cumhurbaşkanı olmasını istemediğim adamdan adeta intikam almak istercesine; kanırta kanırta oyumu büyük bir zevk ve heyecanla kullanacağım. 
Lehine oy kullanacağım adayı kazandırmaktan öte öfkemi dağıtmak; bütün hiddetim ve şiddetimle hedefime koyduğum insanna tokat atmayı amaç edineceğim.
Düşünebiliyormusunuz;
yemek yerken sesini duyduğumda iştahımı kesen, kimyamı bozan; dinden ve imandan bahsettiğinde içi boşaltılmış bütün kutsiyetleri; hak, hukuk ve adalet dendiğinde bütün çifte standartları; havuz gördüğümde; arsızlık, hırsızlık soygun, talan, kayırma ve hak edilmemiş kazancı; ayakkabı gördüğümde gizlenmiş paraları; ezan sesi duyduğumda ''çalıyorsa işte yapıyor'' diyerek camide namaza koşan zavallıyı; ''çalmış ama para ülke dışına çıkmamış ki'' diyen gavatı; din alimi gördüğümde ''hayır için rüşvet verilir'' diyen ''muta fetvacısı''nı; Filistin dediğinde Doğu Türkistan ve kafa derileri yüzülen soydaşlarımı; Musul, Kerkük, Telafer, Thuzumatu dendiğinde Türkmen soydaşlkarımı; Mısırlı Esma için ağladığında; PKK'lılar tarafından otobüsde yakılan Esra'yı bana hatırlatan, bütün bunları aklıma getirenlerden intikam almak ve ''OHHH BEEE...'' diyebilmek için oyumu kullanacağım, hemde kanırta kanırta kullanacağım.
Oy pusulamı; göğsünde ana memesini arayan bebek gibi hasretle elime alıp seveceğim; onu en kıymetlim, en değerlim bileceğim; şehrin en güzel kızını ben almışım gibi oy pusulama sarılacağım ve hep onu benden kıskanan ağaya karşı, ''İşte elime düştün ulan'' diyeceğim; bir daha diyeceğim, birdaha diyeceğim ve oy sandığını kırmamaya özen göstererek delikten içeriye atacağım.
İnanıyorum ki, benim oyum; hasmımın kaybetmesini sağlayan, bardağı taşıran son damla olacak.


Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com
08.08.2014

2 Ekim 2014 Perşembe

TEZKERE; PİMİ ÇEKİLMİŞ BOMBA

Türk milliyetçisi birisi için her şart altında; birliğimize, bütünlüğümüze ve istikbalimize kastedecek her türlü gelişme veya şartlara karşı Türk ordusunun hazır olmasını ebetteki isterim ve bana ihtiyacı olduğunu (Allah göstermesin) fark ettiğim an canımı vermeye de hazır olduğumu ifade ederken; Tüm Türk milliyetçilerinin de aynı duygular içinde olduğunu bilirim.
Ancak, bugün mecliste oylanan ve geçen tezkerenin yukarıda ifade etmeye çalıştığım ''haller ve şartlar'' dan ziyade, Türkiye ve Türk Milleti dışında başkalarının düşünüp, dizayn ettiğini; başta BOP projesi olmak üzere başka amaçlar doğrultusunda başkalarının çıkarlarını korumak ve kollamak için çıkarıldığını düşünüyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasından 12 yıl öncesine kadar görev yapmış hükumetler tarafından takip edilen ‘’Dış Politika’’ da hep devamlılık esas alınmış, şekli ve şemaili de ona göre kurumsallaşmıştı.
Ancak ‘’Yeni Türkiye’’ hülyası veya rüyası adına; 12 yıllık AKP hükumetleri gelenekseli kaldırıp, özele kayınca doğal olarak şahsen bende bir güvensizlik algısı oluştu.
Düşünebiliyor musunuz; gelip geçen bütün iktidarlar PKK ile gizli saklı ve üstelik bir başka devletin (İngiltere) aracılığı ile pazarlık yapma riskine girmemiş ama bu hükumet bunu yaptı ve üstelik fark edildiği an fark edenleri ‘’şerefsizlikle’’ suçlayarak inkara kalktılar.
Kaç yıldır PKK ile ‘’açılım ve barış süreci’’ yürütülürken, muhtemelen MHP’nin desteğini almak için tezkerede PKK’ya da operasyon yapılabilineceğinin ima edilmesi şeklen hoş olsa da bana göre şüphelerimin ve güvensizliğimin daha da artmasına neden olmuştur. PKK haklı olarak diyecek ki ‘’bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, benimle barış görüşmeleri yürütürken aynı zamanda yine bana karşı gizli niyetlerinin olduğunu açıkça tezkerede belirtiyorsun’’ Keşke böyle bir niyetleri olsa ama bu durumda ne halt etmeye bu niyetini tezkerede itiraf ediyorsun be adam.
Dolayısıyla AKP’nin kendi dönemi içinde şimdiye kadar yaptığı uygulamalar; iç ve dış siyasetindeki çelişkileri, istikrarsızlıkları; tezkerenin getirdiği yetkilerin yerinde ve zamanında akıllıca kullanılmayacağı ve hatta ucu belirsiz maceralara Türkiye'nin sürükleneceği endişesindeyim. Pimi çekilmiş bir bomba gibi her an başımıza gereksiz yere bir belanın açacağı endişesi içerisindeyim.
Tezkerenin gerekliliği tedbir amaçlı doğrudur ancak AKP’nin kullanım yetkisinde olması büyük bir risktir.
Anlaşılıyor ki tezkerenin geçmesine olumlu oy kullananlar AKP ve hükumetine güven konusunda bizim kadar endişeli değiller; ne diyelim ki.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

30 Eylül 2014 Salı

AKP VE İMANDA TAHRİBAT


Yaşım 52. Düşünüyorum da yaşım 17 iken o zaman ülkeyi yöneten bugünkü AKP gibi bir Parti, seçmeni ve yandaş medyası olsaydı, sanırım Allah korudu; ya komünist ya da ateist olurdum. Ülkücü, Türk milliyetçisi büyüklerimden, basın ve yayıncı; yazar çizerden Allah razı olsun.
Bütün dini bilgi ve öğretileri; Türk milliyetçiliği adap, edep ve terbiyesine layık olma sorumluluğumuzun gereği olarak kendi kendime bu ideolojinin mekan bulduğu, teneffüs edildiği yerlerde öğrendim.
O zamanlar İslam ile ilgili görsel referansları çok güvenilir ve genel kabul gören referanslardı. Mesela cami hocalarının siyaset yapmaları veya tek tip vaaz vermeleri düşünülemezdi. İmamlar daha özgürdü. Devletin geleneksel bir din öğretisi olduğundan müfredat sürekli değişmezdi. Her ilkokul öğrencisi yaz tatillerinde mahalle camisine namaz sureleri elifba'yı öğrenmeye giderlerdi. O zamanlar daha idealist dindar gençler ve hatta din adamı yetiştirdi.
Özellikle AKP, iktidarı süresince görsel İslami referansları bir elbise gibi üzerine giyindi. AKP denince din eksenli her iş, eylem ve duruşu İslam'a vurgu yapan bir algı oluşturulması gayreti güdüldü. Ancak AKP din adına o kadar yanlışlar yaptı ki her yanlışın bedeli oluşturduğu "din" algısı gereği İslam'a rücu edilerek, dinimiz sürekli tahrip edildi.
Oluşturdukları algı gereği, İslami açıdan ilk hayal kırıklığı; Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ün AKP öncesine kadar bütün siyasi geçmişleri süresince AB'yİ bir Hristiyan kulübü diye tanımlamalarına ve karşı olmalarına rağmen, AKP'yi kurup iktidar olduktan sonra AB Anayasasına Papa X. Innocenzo’nun heykeli altına yerleştirilen bir masada yan yana imza atmaları.
Mesela ayakkabı kutularında saklanan paralara gerekçe olarak "Hayır işleri için rüşvet vermek mubahtır" denilmesi, kısa zamanda İslam referanslı bir çok "dindar" kimselerin yeni bir burjuva sınıfı oluşturmaları, makam ve mevki sahibi olmaları; İslam gelenek, görenek ve inancına göre bu sıçrama bu kadar kolay ve haramsız olamazdı. Sadece iktidar yanlılarının "Hayır işleri" için kurdukları vakıf ve derneklerin akıl ve mantığın kabul edemediği hızla büyüyüp palazlanmaları, buralara fahiş meblağların bağışlanması; bir kalemde 19 milyon TL'nin bir yandaş derneğe bağışlanması. Allah rızasını bahane edip, ihale verilen iş adamlarını bazen ağlata ağlata ''havuz''a para bağışında bulunmaya zorlanmaları.
Evet, AKP iktidarının yarattığı dini tahribat ve müminlerin inançlarında sebep oldukları çelişkilerin, bundan sonraki yıllarda üniversitelerde tez olarak işleneceğini ümit ediyorum.
Evet bütün bunlara yaşım 17 iken şahit olsaydım ya komünist(sosyal adaletin olmayışına isyan gereği) ya da ateist(Allah hep bunlara mı torpilli diye) olurdum.
Allah beni korumuş.
Mehmet soral
Soralmehmet@hotmail.com

24 Eylül 2014 Çarşamba

ÇEK ELİNİ BAŞÖRTÜMDEN


Sorun başörtüsü meselesi değil; sorun arsızlık, hırsızlık, namussuzluk sorunudur.
On yaşındaki kız çocuğunun başının açık olup, olmamasını sorun yapan zihniyet;
''hayır işi için rüşvet vermek dinen meşrudur'' diye fetva veren insanın yarattığı toplumsal inanç kaosu daha mı önemsiz?

Türk milletine bu fetvayı dayatanlar; on yaşındaki başı açık/kapalı kızımızın derdi sizi mi gerdi? Ah, keşke zerre kadar imani bir endişeniz olsa; ne gezer.

İnşallah ilmini, bilimini inkar ederek bir emrivaki ile kendisinden; günahlarınızın, arsızlık ve namussuluklarınızın üzerine bir şal gibi örtmek üzere aldığınız fetvanın Allah indinde karşılığını, ilelebet cehennemdeki yeriniz baki olacak şekilde alacaksınız.

Hiç umutlanmayınız kİ on yaşındaki kızımızın başörtüsü günahlarınızın kefareti olarak sizleri kurtaramayacak, zira mesle ŞEKLİ değil, İMANI bir meseledir.

Sizler ki, hırsızı gördüğümüz halde ona hırsız dedirtmediniz; eşine düşmeyelim diye köpeklerinizi saldınız, üstümüze üstümüze. Oysa siz de İMAN olsaydı; hırsızı bize teslim ederdiniz, etmediniz zira hırsız çaldığını sizin eve götürüyordu; kapıyı açıp, içeriye buyur edenin ''başı kapalı'' diye ''yavuz hırsız ev sahibini bastırır'' misali
-sizin bu kapıda ne işiniz olabilir?
diyerek, yine ''iman''ı perdeleyip, şal ile örttünüz.

Sen ilk önce kızımıza İMAN'ı anlat; Allah aşkını, Peygamber sevgisini anlat sonra işin şekli boyutuna geçersin. Sevgi ve aşkı anlatırken başın açık/kapalı durumunun bir avantaj veya dezavantaş durumu sözkonusu değil. Şahsen inanıyorum ki kaynağını ''aşk'' ve ''sevgi'' den alarak olgunlaşan ve kamil derecesine yükselen ''iman'' senin hiç bir dayatmana ihtiyaç duymadan, tıpkı suların akıp, yolunu bulduğu gibi yolunu bulacaktır. Yeterki...

Gölge etme başkan ihsan istemez.

Mehmet Soral

23 Eylül 2014 Salı

EMRE ŞEHİDİMİZ

                                                      Yandı yürekler yandı…
İstanbul, uzun ve bunaltıcı yaz sıcaklarından sonra, serin aynı zamanda hırçın, rüzgarlı bir havada karşıladı; şehit Emre’mizi…O hırçın rüzgar; Emre’mize eşlik eden meleklerin kanatçırpmalarımıydı acaba                     .
Şehidimizi, Üsküdar Selimiye Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Karacaahmet mezarlığına; asker arkadaşları, komutanları ve biz sevenlerinin omuzlarında bir süre yolculuk ettikten sonra ebedi istirahatgahına defnettik. Daha onbeşgün önce defnettiğimiz babannesine komşu eyledik; kader…
Emre yavrumuz; gönüldaşım, ülküdaşım ve kadim dostum Naci Büyükkılıç’ın tek evladıydı. Yaradan’ın dağına göre kar yağdırmasının dışında bu acıya katlanmak, kaldırmak ancak ve ancak seçilmiş kullarına nasip ettiği bir hikmet olsa gerek.

Sevgili kardeşim, gönüldaşım Naci ve değerli eşleri; hanımfendi… Biliyorum ateş düştüğü yeri yakar, sizin bin yanar bizim bir yanar hele hele evlat tek de olunca; yanar ha yanar değil mi?
Yüce Allah evlat acısı üzerinden ibret almamız için bu sefer sizi vesile kıldı sevgili dostum. İnanıyorum ki Yaradan; bu yükün altına girebilecek güç ve kudreti sizde gördüğü için sizi seçti.
Hal ve duruşun; ay yıldızlı bayrağımızı komutandan alıp öpüşün, sonra alnına koyuşun…bana neyi hatırlattı biliyormusun sevgili kardeşim; hani teşkilatımız mensubu gençlerimiz evlendiklerinde onlara Kuran-ı Kerim ve Türk Bayrağı hediye ediyorduk. Sende, bende ve elbette ki diğer arkadaşlarımız da; çocuklarımız için böyle anları hayal ettik. Birçok arkadaşımızın bu hayalleri gerçekleşti.
Ancak bu sefer farklı bir şey oldu sevgili kardeşim. Emre’mizin ilelebet sürecek düğününün hediyesini, Yüce Türk Milleti adına yine Yüce Türk ordusu sana verdi.

İnanıyorum ki sevgili kardeşim; cennetin istisna bir köşesinde otağ kurmuş sizleri kucaklayıp koklayacak ve kollayacak bir Emre’niz var artık,
Bizim ise yok…
Mehmet Soral

7 Eylül 2014 Pazar

KRALIN SOYTARISI

Fikret Bila Davutoğlu'na soruyor; açılım ISID ve rehineler konusunda. Program sunucusu soruların zor yerden geldiğini anlayınca verilecek cevabı beklemeden "şimdi paralel yapıya geçiyoruz" diyerek soruları kitabın kolay bölümünden sormaya devam ettiler.Gayet demoktatik yöntemlerle, özgür bir ortamda "baştayinimiz" ülkemizin güzel insanlarini aydinlatmiş oldular(!)
Hişt... "Baştayin" bu durumu "yerliler"e yutturabilirsin, ama "düşünen adam"a yutturamazsın.
Şimdi çok merak ediyorum; bu moderatör denen zatın soyu sopu, torunu torbası velhasıl tüm efradı zaman zaman bu ayıp kendisine hatırlattıklarında söyleyebilecek bir sözü olabilecek mi?
Siz deyin onbeş ben diyeyim yirmi senede henüz yeni kurulan bir devletin; o zamanki demokrasi anlayışını ve uygulayışını bugünkü çağdaş dünyanın geldiği gelişmişlik düzeyini dikkate almadan; sanki ogünlerdeymişiz gibi eleştirerek son oniki yılın kesintisiz iktidar gücünü eline geçirenler ve bu gücü hiç hak etmedikleri halde bir lütuf gibi onlara sunanlar; siz hiç utanıp, hicap duymazmısınız; onbeş senede kurulabilen, seksen senelik tecrübesi olan bir ülkenin demokrasi seviyesini ve algı düzeyini; ekli video da görüldüğü gibi; doksan sene öncesine yani ancak kral soytarılarının moderatörlük yaptığı bir döneme götürmekten.
Oh ne güzel; soru hazır, cevap hazır nasıl olsa soytarı da hazır.
Çift yönlü yollar, gökyüzünü delen beton yığınları ve yeri delen tünelleriniz; bütün bunlar çok güzel ama yukarıdaki video da geçen muhabbetin vahametini hiç bir tüneliniz, gökdeleniniz, havuzunuz, medyanız telefi edemeyecektir.

Mehmet Soral
06.9.2014

MEHMET BARLAS VE AH ŞU SALON ÇOCUKLARI

Mehmet Barlas denen adam; her dönemin ama ille de güçlünün yanında olan bir adam.
Evet aklım siyasi gelişmeleri anlayıp, yorumlayabilir hale geldiğimden bu yana bu adamı okuyup, takip etmişimdir. İlk önce askeri yönetimin şakşakçı yazarlarından, hatta yönlendiricilerinden birisiydi. Gazetesi hiç önemli değil, her zaman yazdığı gazeteler ona uymuşlardır. İlkelerine ters düştüğü için ne istifa etmiştir, nede kovulmuştur; neden kovulsun ki, her dönemin adamı.
Belki de hep aç kalmaktan korktu zavallı. Zaten iri iri gözlerinin, fırıldak gibi döndüklerini fark ettiğinizde bilesiniz ki güçlüden yana güç verirken karşısındaki mağduru alt etmenin zevkini yaşıyordur.
Bu salon çocuklarının en büyük şansları birönceki kuşaklarının; cumhuriyetin kuruluş döneminin burokratlarını oluşturmalarıdır. Bunların babaları hep şu efendiler, bu efendiler veya paşaydılar ama onların Barlas tipleri yani ''salon çocukları'' kendilerini sürekli ayrıcaklı görüp; güçlü iktidarlara yanaşarak ''salon sınıfı''ndan ayrılmamayı gaye edinip, gücün şemsiyesi altında; onuru, haysiyeti ve şerefi hiç de önemsemeyerek, seçkin sınıfın içinde varlıklarını sürdürmeye devam ettiler.
Bunları ifade etmeye niçin ihtiyaç duydum?
TRT1 canlı yayında program moderatörü Nasuhi Güngör'ün; Fikret Bila'nın Başbakan Davutoğlu tarafından cevaplanmasını istediği "Çözüm sürecinde olunmasına rağmen PKK'nın Güneydoğu'da yolları kesmesi, Ağrı'da PKK'lı teröristlerin gövde gösterisi yapması, şantiye basması, 49 Türk vatandaşının 100 güne yakın bir süredir terör örgütü IŞİD'in elinde olması önemsiz konular mı" şeklindeki sorusunu, başbakanı müşkül bir durumdan kurtarmak adına sorunun cevaplanmasını önleyerek ''sözü paralel yapılanma konusunda hayli bilgili olan sayın Barlas'a veriyoruz'' diyerek saygın bir gazeteci olan Fikret Bila'ya büyük bir saygısıszlık yapılmıştır.
Ancak bu durum karşısında Mehmet Barlas omurgalı bir duruş sergileyip; mesleğine, meslekdaşlarına zerre kadar önem vermiş, sahip çıkmış ve de saygı duymuş olsaydı;
''Sayın Bila çok önemli bir soru sordu, isterseniz onun cevabını alalım sonra diğer sorunuza geçebiliriz'' diyebilirdi; diyemedi.
Bu adamlar bu tür ulvi davranışları sergileyip, soylu duruşları gösteremedikleri sürece; her on senede bir olağan üstü şartlar oluşmakta; olağan üstü şartların adamları peydahlanmakta; sonuç olarak istikrarlı ve geleneksel bir sistem oluşup yerli yerine oturmuyor.
Barlas yerinde duracak, Fikret Bila'ya ne olacak; dilim varmıyor ama er veya geç kovulacak.
Mehmet Soral
06.9.2014

29 Ağustos 2014 Cuma

"SEÇİLMİŞ CUMHURBAŞKANI" NE DEMEK?

"seçilmiş cumhurbaskani" lafi söyleyip duruyor. Yaşayan cumhurbaskmanlari Demirel, Sezer ve Gül; "bizi uzaydanmi getirdiler, bizi de bu milletin seçtiği milletvekilleri seçtiler. Onlar o gun eger milleti temsil etmiyorlarsa; bugun de temsil etmiyorlar demektir. Bu Türkiye'nin demokrasi tarihine hakarettir. Demokrasi uğruna ödenen bedelleri değersiz kılmaktır" diyemiyorlar. Ah bir diyebilseler; mesela Demirel bir çift söz söylese ama söylemez; zira bütün sülalesi şaibeli ve ticaretle uğraşıyorlar ailesi de muhtemelen onu tehdit ediyorlardır; sakın ağzını açma. Sezer'e gelince; görevi biraktigindan buyana bir kelam edememiş bu denli çapsız adamın Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı olmasi da bu milletin ayrı bir talihsizliği. Maalesef onun da kilavuzu Ekmel Bey'inki ile aynı.
Mehmet Soral

24 Ağustos 2014 Pazar

ALS HASTALIĞI VE UMURSAMADIĞIMIZ GERÇEKLER

Başkalarının yaptıklarının, düşündüklerinin peşinden gitmeyi, taklit etmeyi ne kadar seviyoruz. Biz de; hayırlı ve güzel olan; ortak sorunumuza çözüm olacak; sevgimiz, aşkımız olacak birşeyler düşünüp, ortaya çıkarmak gibi uğraşı isteyen, fedakarlık isteyen şeyler yapmıyoruz.
Ülkemiz dışından gelen her akıma kayıtsız şartsız teslim olup, cazibesine kapılıp, uygulayıcısı oluyoruz. Tartma, ölçme yok; bodoslama dalıyoruz.
Yıllar önce Adnan Hoca denen adamın müridi Amerika'da kanserim diye yaygara kopartıp, duygularımızı sömürüp; Türkiye den yetmiş bin ünite kanın ABD'ye gitmesini sağlamıştı. Zamanın sağlık bakanı ''bu adama kanmayın, ABD'ye kan göndermeyin, genlerimizi inceliyor olabilirler'' dediğinde adamı ırkçılıkla suçlamıştık.Daha sonra öğrendik ki adam bizleri dolandırmış, hasta falan değilmiş.
ALS hastalığına dikkat çekmek için ülkemizde; başta şöhretli insanlar olmak üzere herkes başlarından aşağı buzlu suları boca ediyorlar. Bu eylem elbetteki hayırlı ve faydalı bir işe dikkat çekilmesi adına güzel bir eylem tarzı. Ancak ister istemez ülkemde o kadar sahip çıkılması gereken ve aciliyeti olan konular varken ALS için baştan aşağı buzlu su dökülmesi ve ülkemde çığ gibi benimsenip, yaygın hale gelmesini doğrusu kıskandım.
-Benim ülkemde son oniki yıldır dikta rejimi var ama benzer eylemi kimse düşünmüyor.
-İşverenler ve esnaf vergi müfettişlerinin siyasi yandaşlık adına tehditi altındalar
-''kesimlerin hukuku'' ve dolayısıyla ''kesimlerin yargısı'' oluşmuş ve bunların müsebbibi olanların sidik yarışında ülkemiz tarumar edilmiş, büyüklüğü ve yüceliği adına hiçbir değeri ve ciddiyeti kalmamış
Kafalarına inen balyozdan haberi olmayanların, başlarına buzlu su boca etmelerini anlamıyorum.
-Bonzai denen illet her gün can alıyor, yine benzer bir eylem tarzı kimsenin aklına gelmiyor.
-Ülke; bizzat yönetenler tarafından her vesile ile etnik kimlikler telaffuz edilerek kafalarda fiili bölünmeye gidiliyor.
-Gereksiz yere ve kimsenin kimseyi ırgalamadığı mezhep farklılığı; yine bizzat ülkeyi yönetenler tarafından ifade edilerek mezhepsel ve dinsel ayrışma istenerek; sürekli olarak bir Avrupa devleti olma çabamız yön değiştirip, üçüncü dünya, bölgesel olarak da Araplaşmış, mezhep ayrışmasına göre yönetilen orta Ortadoğu ülkesi olma çabasındayız.
Velhasıl kelam; düşünülmeden, güdülenerek yapılan eylemler bana biraz işin kolayına kaçmak, birazda reklam amaçlı olduğunu düşünüyorum.
Kıçında donu olmayanın, seçkin bir mağazada pantolon bakmaya gitmesi tamamen mağazada görüntülenmesini istemesindendir, ihtiyacından değil.
Hayır için yarış içinde olmak en güzel şeydir ama eylemin içinde biraz da bana ait bir şey olmalı.
Mehmet Soral

TISSS... SES YOK

İsrail'e fırça atarsın; bizi doğrudan ilgilendiren bir sorunumuz yokken.
Mısır'a fırça atarsın; bizi doğrudan ilgilendiren bir sorunumuz yokken.
Suriye'ye fırça atarsın; bizi doğrudan ilgilendiren bir sorunumuz yokken.
Libya'ya fırça atarsın; bizi doğrudan ilgilendiren bir sorunumuz yokken.
Almanya ülkemizi dinlemiş; tüm sırlarımız artık biliniyor, deşifre oldu
ama sende ses yok
tıssss...
tıs ki, ne tıs
adamın işte böyle ümüğünü sıkar, nefesini keserler. El yumruğu yemeyen; kendi yumruğunu çok güçlü sanarmış.
Ne oldu sana, ne oldu öyle?
Sesini kestiler değil mi; sende biliyorsun onların elinde ne malzemeler olduğunu. Atama yönetimlere hazırlattığın, ısmarlama raporlarla kendini ve ahalini temize çıkardığını bu millete yutturduğunu sansan bile; elin oğlu her şeyi paketlemiş, istiflemiş bekliyor. Biraz üzerlerine gitsen; ''ahanda bak'' diyecekler değil mi?
Büyük elçiyi geri çağırsana; ''bu edebe, ahlaka ve dost bildiğimiz ülkeye yakışır mı'' desene.
Diyemezsin, çünkü sen PKK'nın terör örgütü olarak bu dost ülkeler tarafından kabul edilmesini istedin ancak kendin İmralı ve Kandil ile görüşüyorsun. Çünkü bu ciddi Alman devleti kendisini kandırılmış hissediyor; bir zamanlar; sen gelmezden önceki Türk Devleti gibi.
Çok zor bir durumdasın değil mi?
Alman bürokratlarını, MİT'ini değiştirecek gücün de yok.
Bu kadar sesi gür çıkan adamın sesinin kesilmesi ne demek; yazık, çok yazık.
Tıssss....
ne olmuş?
su kesilmiş, akmıyor!
o da neymiş canım; su yoksa, kefen giyeriz canım.
....
Ne oldi Herifum, uzun adamum?
ses çesuldi.
Mehmet Soral

22 Ağustos 2014 Cuma

AMBERİN ZAMAN NE DEMİŞ?


Amberin Zaman'nın Taraf Gazetesinde argo kelimelerle; isyanını, feryadını dile getirmesi; tamamen son oniki yıl içinde özellikle Tayyip Erdoğan'ın iletişim tarzının kitlelere dayattığı usluptur. Ben de özür dileyerek almak durumundayım.
Ne demiş Amberin Zaman;
''“Bu güruh ilk ‘savaş tecrübelerini’ Musul’da değil Gezi Parkı’nda edindiler. Başta Melis Alphan, Şirin Payzın, Selin Girit, Tuğçe Tatari, Banu Güven, Nuray Mert, Ece Temelkuran ve düşman belledikleri nice ‘or.s.uyu’ sosyal medya aracılığıyla hedef tahtasına oturttular. Bizleri ‘s-ke, s-ke’ öldüreceklerini ilan ettiler” dedi.
Maalesef bu millete birşey anlatmak ve dinletmek istiyorsanız; cümleler içinde zeka ve fikir ürünü vurucu kelimelerden ziyada sinkaf''lı kelimelerin seçilmesi gerekiyor ki akılda kalabilsin. Amberin; apış aralarını hatırlatan, cinselliği çağrıştıran bu sözcükleri kullanmasaydı bugünkü yazısı dikkatimizi çekecekmiydi, bence hayır.
Türkiyede en çok satan gazeteyi fikir yazılarından ziyade her türlü ''dümeni'' çeviren ve hergün aynı cinsel sorunları tekrar tekrar yayınlayan yazarın yazıları değilmidir? Kahvehanelerdeki parasız, pulsuz ve aç insanlar bu malum gazeteyi alıp, okuyarak vakit geçiriyorlar. Belki de bastırılmış duygularını; bu gazateyi okuyarak tatmin oluyorlar.
Amberin Zaman'ı hiç tasvip etmem, çünkü bizlerin feryatlarına rağmen bu yazarlar, çizerler, özellikle liboş takımı Tayyip Erdoğan'a ve AKP hükümetine çok destek verdiler. Aslında biraz da günahlarının bedellerini ödüyorlar.
Neyse gelinen nokta itibariyle görüyoruzki miletin yazar çizer takımı ve aydını meramını anlatabilme konusunda keşfini yeni yaptı; ''KASIMPAŞA DİLİ, TAYYİP ERDOĞAN ÜSLUBUI'' Amberin de bunu keşfetti ve şimdi gereğini yapıyor. İnanıyorum bu tarzı benimseyip, meydanlara da inerse işte Tayyip Erdoğan'a karşı muhalefet lideri, kendiliğinden ortaya çıkmış olacaktır. Peki bu ideal bir tarz mı; elbetteki hayır ama ''MİLLET ÖYLE İSTİYOR'' söylenecek bir şey yok.
Mesela Amberin meydanlara inecek olsa ''erkeğim diye dolaşanları tekrar sünnet ettireceğim, zira sünnetlerinden şüphem var'' dese hatırı sayılır oy patlaması olmaz mı; olur, olur.
Meral Akşener Hanım kendisne laf atan AKP'li erkek vekile ne demişti ''fazla konuşma, ne söyleyeceksen arka odaya gel'' dediğinde kimse kendisine ayıp etti demedi; hatta liderlik payesi biçildi.
Türkiye de özlenen, tasvip edilen lider profili böyle. Daha doğrusu milletin halledilmemiş cinsel sorunları ve buna paralel dinsel sorunları var. Maalesef siyaset de bu iki kavram üzerinde şekilleniyor neredeyse.
Dolayısıyla Amberin Zaman'ın çıkışını ve üslubunu çok yadırgamadım.
Siyasette edep, çok uzun yıllar oldu ortadan kalkalı.
Mehmet Soral
22.8.2014

EL BEŞİR, EL ESİR, EL İNSAF...

Beni ahmak sanan ahmakoğlu ahmak;
Çözüm süreci adına heykeli beraber dikmeye karar verirsiniz milletin tepkisini ölçüp, sonra sürecin yeni bir aşaması için yol haritası çizmeye kalkarsınız değil mi? Seni gidi ahmak bu sinsi emelini;seni iktidar yapan bilmem şu kadar ''özgül ağırlığı'' olan seçmenine yutturabilirsin ama sayısal olarak az ama nitelik olarak ''özgül ağırlığı'' hayli yüksek ve sizce marjinal olan bir başkalarına yutturamazsınız. Çark ettiniz değil mi?
Harbur rezaletini tekrar yaşayarak, devletin ve ordunun itbarını beşparalık yaptınız, bölgeden kaçtınız; yapılması gerekenin devamını getirmediniz. Arsızlığın, pişkinliğin fiyatı mı olur; sonra kameralara ''bu yapılan süreci sabote etmektir'' diyeceksiniz.
Harburda ilk rezalet yaşandığında önce ''güzel şeyler olacak'' bir başka akıldaneniz ''ne güzel görüntüler'' diyecek sonra işler programlandığı gibi gitmeyince yani milleti yeterince uyuşturamdığınızı anlayıp (en azından benim gibileri) ''bu eve dönüşü sabote etmektir'' diyerek rezalete kılıf bulmaya çalışacaksınız.
Oysa her iki eylemde de işi danışıklı götürdünüz ama İmralı/Hükümet ittifakına Kandil uymayınca kurulan tezgah hemen deşifre oldu, sizin de ''çadır devleti hükümeti'' kadar ciddiye alınabilecek bir tarafınız olmadığı; muhatap olduğunuz ''taraf'' kanalıyla anlaşılmış oldu.
Evet, Hükümet/İmralı olarak sanırım zamanın ve zeminin henüz istediğiniz kıvama gelmediğini düşünerek, biraz daha sabrımızı denemeye devam edeceksiniz. Doğrusu sabrınıza hayranım. Ne yapıp edip, muhalefeti kafanızdaki çözüm sürecine de alıştırıyorsunuz; CHP'yi yanınıza aldınız sanırım sıra diğerlerinde.
Türk milliyetçileri olarak, bu devletin kuruluş felsefesinin kitabını yazıp icraata dökenler olarak; bugün veya yarın; er veya geç; bütün bu olup bitenlerin hesabının sorulacağını, parmaklarımızla boynunuza... (neyse) boncuk dizeceğimizi unutmayınız.
Seni gidi ahmak; önce heykeli dikeceksin, sonra yıkacaksın he...
Seni gidi;
El beşir, El esir, El insaf....

Mehmet Soral
20.8.2014

KENDİMLE YÜZLEŞME


Beni, Türk İslam ülküsüne gönül vermiş, Türk milliyetçisi olarak tanıyan dostlarıma;
Kişiliğimin oluşmasında ailem kadar, inanmış olduğum ve hayat felsefemin ana referans kaynağı olan Türk-islam ülküsünün kurumsal manada temsilcisi, taşıyıcısı ve siyasi manada uygulayıcısı kabul ettiğim MHP'nin; kuruluş ve varlık sebebi olan değerlerinin yaşanması, yaşatılması hususunda neler yapılıp, neler yapılmadığı şeklindeki son 12 yıllık süreci siyasi bakımdan analiz ettiğimde; "MHP'nin mecliste olması Türkiye'nin birliği, bütünlügü ve bekası açısından hangi şerlerin define veya hayırların vukuuna vesile olmuştur" sualini sorup, sorgulamasını yaptığımda; vicdanen kendimi rahat hissedemiyorum.
Şunu fark ettim ki sonsuz sadakatım birileri tarafından peşin satış gibi algılanıp, kendilerini rehavete sokmuş.
Aksiyoner bir hareketin zamanla durağan hale dönüşmesine kendi iradem dışında değirmene su taşıyarak vesile olduğumu fark ettim. İşte bu nedenle biat kültürünü terk ederek, özgür düşünmeyi seçtiğimi dostlarım tatafından bilinmesini isterim.
Bundan sonra günlük yaşamımın hiç de azımsanmayacak bir bölümünü meşgul eden ''MHP ve meclisteki temsilcileri''nin siyasi eylem, tarz ve duruşları üzerine; savunma amaçlı nefes tüketmekten vazgeçiyor, artık siyasi manadaki fikri mücadelemi ''hür düşüncem' 'ile yapacağımın bilinmesini isterim.
Siyaseten ''oyumu''; rehin aldıklarını sanan koltuk mahkümlerinin ellerinden kurtardım, güvercinimin kanatlarında, özgürlüğe uçurdum.
Tekrarlıyorum ki;
Sitemim kurumsal kimliğe değil; sadakatımı kayıtsız şartsız biat olarak görüp; beni kul, kendisini efendi sananlaradır.
Bir türlü tatmin olmayan ''egoların'' nefis terbiyesinden geçirilip; kurumun sultanı olmaktan ziyade, inanmış ve adanmışlığın sultanı olmak isteyenlerle kucaklaşmak üzere, inandıklarımı söylemeye, anlatmaya ve yaşamaya devam edeceğim.
Artık gelinen nokta itibariyle herkes birşey düşünmeli, yapmalı. Ben işe buradan başladım.
Ya siz...
17.8.2014
Mehmet Soral

FİKRİMİN, ZİKRİMİN EKMEK TEKNESİ'NE


Merkezin çekim alanında olanlar veya bişekilde merkezin dikkatini çektiklerine kanaat getirenler, ''şunun şurasında ne kaldı ki'' deyip inanmasalar bile dikkat çekmiş olmanın yaratacağı ''ahde vefa''ya güvenerek çemberin içine girebilme ihtimalini değerlendirerek, sadakata devam diyorlar. Diğerlerimiz, yani benim de dahil olduğum, çembere dahil olmayı hiç düşünmeyip ama plotenik aşkla ''hareketin kendisine has heyecanını'' yaşamak isteyenler ise sanki onuncu defada söyleyeceklerimiz dikkate alınacakmış gibi birşeyleri izah etmek için hala canhıraç çalışıyor, sadakatımıza da devam ediyoruz..
Her iki taraf olarak, iflah olmaz bir yanlışın içindeyiz. Aslında birbirimizin yakasını bir bıraksak sorun çözülecek; bunada fırsat tanımıyoruz ve bu kısır döngü bir şey üretmeden devam edip gidiyor, elbetteki yazık oluyor. Bizler birşey yapamıyoruz ama başkaları çok şey yapmayı başarıyorlar ve hayli de yol aldılar.
Yazmasam, çizmesem, söylemesem;
bir yararı olurmu acaba?
Bir de böyle mi denesek...
Oğlum bağırıyor ''baba deminden beridir sana sesleniyorum, beni duymuyorsun''
Evet oğlum, ben de birbaşkasına sesleniyorum; o da beni duymuyor.
Mehmet Soral

KADININ İFFETİ SENİ Mİ GERDİ?

İşledikleri günahların vebali altında kıvrım kıvrım kıvrananların katran ziftli vicdanları; yüzlerine dahi bakamadıkları hanımlarının, eşlerinin somurtkan çehrelerini; başkalarının hanımlarında da görmek istediklerinden; ''bayanlar iffetleri gereği kahkaha atmamalılar'' diyerek; kadını ilelebet mutsuzluğa itip, coşkusuna gem vurmak istiyorlar. Bari bunu demişken, bütün kadınların sünnet olmalarını da tavsiye edin, hatta kanuna bağlayın. Bu tavsiyelerinizi bilmem nerelerinize kıl olmak isteyenlerinize yapabilirsiniz, onlar size yeter de artar bile ama benim ailemin derdi, senimi gerdi? Kadının kahkahası seni rahatsız ediyor da, yüzlerce evladımız bonzai denen illetten ölüp gidiyorlar, birşeyler söyleyeceksen bunlar için söylesene.
Behey dangalak, sen nereden bilirsin ki; eşimin kahkahası benim hayat iksirimdir. Ailenizi sarmış karabasan, milletide mi sarsın istiyorsunuz?
İçten gelen bir kadının kahkahası, senin akıttığın sahte gözyaşlarından dahamı basit?
Ulan sana inat her günün sabahında hanıma kahkaha attıracağım, sarılacağım ve haykıracağım; iyiki varsın diye.
Sizler bütün bunları yapamamanın kıskançlığı içinde maf olup gideceksiniz.
Zavallılar.....
Mehmet Soral

ANNEM İÇİN...


Bir aydır hastahanedeyiz. Annem ile beraber; O cani ile ben sabrım ile mücadele ediyoruz; keza kardeş ve akrabalarimiz; hep beraber.
Annemin iki doktoru var. Birtanesi; beyaz gömlekli, bilinçli ve sorgulayıcı soru sorduğumda, "siz ne iş yapiyorsunuz" diye bana soru soran, diğeri ise; annesinin kuzusu, ciğeri olan ben.
Hastahane personelinin hiçbirisi hasta için ne can ne de Canan dir. Hastahane de özellikle yatarak tedavi görenler için özellikle günbe gün yakinlari tarafindan bilgilerinin arşivlenmesi ve gerektiğinde "ahanda işte" deyip, kendilerine vermemiz gerekebilir.
Hastahane personeli belli bir programa kurgulanmışlar, rutinleşmişler; şefkat, mehamet en önemlisi Allah korkusu ve rızası; proğramin mayasında dikkate alınmamış.
Bir ay boyunca hastahanedeyiz bütün teknik imkanların olmasina rağmen kasdettigim mayadaki eksiklik bunca teknik imkani maf ediyor. Özellikle operasyon sonrası bakım ve takip kadrosu çok önemli olmasına rağmen en büyük aksaklıklar bu yakin takip kadrosunda. Öyle ya, hastanin koluna bağlı vakum cihazının çalışmadığını; kullanilmasina karar veren hoca nereden bilebilir ki. Face de sevgilisine mesaj gönderme derdinde olan hemşire başka dünyalarda seyahate çıkmış. Dosyayı kendisine verirken yüzüme bakmadan aldığı için beni hatırlamıyor ve dosya kayıp, bulunamıyor.
En çok nefret edilen de korkulan da; hasta hakkinda sorguzlayici olmamız.
Sonuç olarak bütün bu olup bitenlerden şunu çıkardım ki, yazılı olan hak ve hukukumuzun takipçisi ve sorgulayicisi olduğumuz sürece ancak muhatap olduğumuz kişi ve kurumlardan beklediğimiz hizmeti alabiliriz. Hiç bir hastahane personeli anamiz, bacimiz, ciğerimiz olamazlar.
Mehmet soral

15.7.2014

30 Temmuz 2014 Çarşamba

KADININ KAHKAHASI

İşledikleri günahların vebali altında kıvrım kıvrım kıvrananların katran ziftli vicdanları; yüzlerine dahi bakamadıkları hanımlarının, eşlerinin somurtkan çehrelerini; başkalarının hanımlarında da görmek istediklerinden; ''bayanlar iffetleri gereği kahkaha atmamalılar'' diyerek; kadını ilelebet mutsuzluğa itip, coşkusuna gem vurmak istiyorlar. Bari bunu demişken, bütün kadınların sünnet olmalarını da tavsiye edin, hatta kanuna bağlayın. Bu tavsiyelerinizi bilmem nerelerinize kıl olmak isteyenlerinize yapabilirsiniz, onlar size yeter de artar bile ama benim ailemin derdi, senimi gerdi? Kadının kahkahası seni rahatsız ediyor da, yüzlerce evladımız bonzai denen illetten ölüp gidiyorlar, birşeyler söyleyeceksen bunlar için söylesene.

Behey dangalak, sen nereden bilirsin ki; eşimin kahkahası benim hayat iksirimdir. Ailenizi sarmış karabasan, milletide mi sarsın istiyorsunuz?
İçten gelen bir kadının kahkahası, senin akıttığın sahte gözyaşlarından dahamı basit?
Ulan sana inat her günün sabahında hanıma kahkaha attıracağım, sarılacağım ve haykıracağım; iyiki varsın diye.
Sizler bütün bunları yapamamanın kıskançlığı içinde maf olup gideceksiniz.
Zavallılar.....
Mehmet Soral

TAYYİP ERDOĞAN İLE BAŞEDEBİLMEK

Özellikle Üniversitelerde sosyoloji bölümlerinde yüksek lisans yapmak isteyen öğrencilere ''Din ve algılama becerisi; Din ve zeka; Din ve algı yaratma; Din ve sürü psikolojisi; Din ve sadakat; vb.
gibi başlıklar altında yüksek lisans tezleri hazırlamanızı tavsiye ederim. Bu seçimleriniz, hem dikkat çekici hemde ülkemize yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

Şunu fark edebiliyoruz ki, özellikle ülkemizde siyasetin biçimlenmesi ve yönlendirilmesi dini argümanlar ile yapılmış; her ne şekilde olursa olsun, alınan bütün sonuçlar bu argümanların olumlu, olumsuz; suistimal edilerek ve doğrudan kullanımı ile olmuşur. İlmi, sosyolojik temellere dayanan argümanlarla siyaset yapılmadığı, yapılsa bile bugünkü Türkiyenin siyasi ve politik gerçekleri ile müspet bir sonuç almanın mümkün olamayacağı aşikar.

Eğer iktidar partisinin bir mensubu ''atıyorum twıter'dan her sabah bir mesaj; bakaradan, makaradan...'' ya da ''biz peygamber kadar bile kibirli olmadık'' diyerek Peygamber Efendimiz'i küçümseyen veya kendilerini onunla kıyaslama terbiyesizliğini gösterirken veya maksatları bu olmasa bile düşüncelerini anlatabilme beceriksizliğini ancak bu kadar rezilce yapabilenleri iktidara getiren, ''çalıyorlarsa, iş de yapıyorlar'' diyerek, hırsızlığı meşrulaştıran, ''hayır işlerinde rüşvet mübahtır'' diyenlere inanan halk; hala sorgulama yapmayıp, olup biteni gayet normalmış gibi kabul edip, sineye çekebiliyorsa; halkın psikolojik halini dinen de normal kabul etmek mümkün olmadığı gibi, sosyolojik olarak da ciddi bir vaka olduğu açık.

Ezanın Türkçe okutulmasına gösterilen tepkinin yarattığı sonuç ile ''bakaramakara ve kendilerini Peygamber Efendimiz ile kıyas'' meselesini karşılaştırdığımızda; bu insanların imanından şüphe etmemek mümkün mü? Tepkisizlikleri normal ise imanlarından şüphe etmemiz gerekir, imanları tam ise bu durumda tepkisizliklerinden şüphe etmemiz gerekmez mi?

Değerli dostlar bütün bu olup bitenleri nasıl değerlendirdiğinizi tahmin edemeyebilirim ama kanaatim şu ki;
Tayyip Erdoğan'ın yarattığı algı ve buna bağlı operasyonları o kadar güçlü ki;
Bugün '' Hz. Muhammed diye bir Peygamber yokmuş, bizi kandırıp inandırmışlar'' dese; kendisine yüksek sadakatla bağlı olan AKP seçmeninin tepki göstereceğinden şüpheliyim. Maalesef işte bu Tayyip Erdoğan'ın bir başarısıdır. Sorgusuz, sualsiz; sonsuz sadakat. Bu haşşaşiliğin çağımız versiyonu değil de nedir?

Şimdi ben bu cümleleri kullandım diye, Peygamberimize ve ayetlerimize hakaretlere tepki göstermeyenler beni linç etmeye kalkışacaklar. Kendilerine doğruyu da anlatmakta zorlanacağım, çünkü ''bilmediklerini bilmiyorlar''

Türkiye'nin sosyolojik gerçeği budur ve bundan sonraki siyasi mücadelelere bu sosyolojik gerçek dikkate alınarak devam edilmelidir.
Kesinlikle inanarak söylüyorum ki; MHP, CHP ittifakı Türkiyeyi ve Türk milletini kurtaracağı gibi aynı zamanda İslam Dinini de özellikle son otuz yıldır kan, gözyaşı, ızdırap, cehalet, savaş algısından kurtaracaktır. 2015 yılında yapılacak genel seçimlere bütün bunlar dikkate alınarak hazırlanılmalıdır. Tunceli de bir MHP'li isek hiç tereddüt duymadan CHP ye, Kastamonuda bir CHP'li isek yine hiç tereddüt duymadan MHP ye oy verebilmeliyiz. Bu taktik Erdoğan'ın bütün algı operasyonlarını tarumar edecektir ve anlıyoruz ki kendisini en çok rahatsız eden de budur

15 Mayıs 2014 Perşembe

AKLARA KARA DÜŞTÜ


''Çizmelerimi çıkarayım, sedye kirlenmesin'' diyorsun;
Kıyamadın değil mi ''beyazı'', katletmeyi?

Ah yiğidim ah...
Anlıyorum, elbette seni;
Bembeyaz görmüşsün hep devletini;
Sedye üstündeki ''ak'' örtü gibi.

Ah yiğidim ah,
Sen bilmezmisin ki, o ''ak'' üzerine;
kutular dolusu ''kara''yı boca ettiler;
Umurunda olmadı pezevengin
''çalıyorlar ama iş te yapıyorlar'' dedi.
Kervanı yola koyup;
onuru, şererfi, haysiyeti;
Kutular içine koyup gittiler.

Mehmet Soral

13 Mayıs 2014 Salı

SATILMIŞGİLLERİN ''ERDEGEN''

Bugün ''Erdegen''i rüyamda gördüm.
Spor salonu gibi bir yerdeyiz. Çıkış kapısına doğru yöneliyorum, Erdegen'le göz göze geliyorum. Oturduğu sandalye üzerinde; beni görünce sırt üstü daha da yayılarak; bacağını gergin vaziyette yüzüme doğru uzatıyor. Ayağı tam da burnuma değecek şekilde, karateci edasıyla pozisyon alıyor. ‘’bak oğlum git’’ diyeceğim ama sesim çıkmıyor. Sanki eli ile suratıma tokat vursa faul olacakmış; hakem kırmızı kart gösterecekmiş psikolojisi ile hareket ediyor; ille de ayakkabısının ucunu burnuma sürtmek istiyor ''senin burnunu sürterim'' dercesine. Ben kendimi geriye doğru çektikçe, onun bacağı da o nispette uzuyordu. Bir ara ayağını iki elimle tutup; kuvvetlice çekip; aşağıya doğru fırlatayım istedim ama tam o anda ''sana değil, senin makamına saygı duyuyorum, bırak yakamı’’ der demez uyandım.
Sonra uyumak mı dediniz; ne gezer.
Ya kaldığımız yerden devam edecek olursak, mazallah.
Bütün kabahat hanımda. Gecenin yarısında bana kavurma yedirirse olacağı buydu.
Şimdi de Erdegen kim diyeceksiniz.
Bizim köyden birisi canım..
Satılmışgillerin, Hüsamettin.
Biz ona hep Erdegen deriz.
Bir zamanlar halis, muhlis bir adamdı; sonradan yük hayvanlarına aşırı yük yükleyip, gaddarlaşınca kendisine Erdegen diye seslenir olduk.
Mehmet Soral

10 Mayıs 2014 Cumartesi

DESTUR, HÜKMEDEN GELDİ


.
Danıştay’ın bugün yapılan kuruluş yıldönümünde ''Hükmeden'' ve Barolar Birliği Başkanı arasında geçen polemik; hükmedenin bilerek, isteyerek ve kasten sebep olduğu bir durumdur. Artık şundan eminiz ki; Hükmedenin bütün seçim stratejileri; kavga ve çatışma üzerinedir. Özellikle Partisi’nin bugün Batı Anadolu da yapacağı toplantı ve görüşülüp tartışılacağı Cumhur'un Başı konusu gündemdeyken, hükmedenin yaptığı; kadayıfın üzerine şerbet dökülmesi olayıdır. Hükmeden bu polemiği bilerek başlattı ve bunun devamı da şüphesiz gelecektir. İşin özünde, Barolar Birliği Başkanının konuşması ve içeriği Hükmedenin umurunda bile değildi ama istediği malzemeyi çıkarmak için en uygun zaman ve zemindi.
Barolar birliği başkanı ‘’ben edepsizlik yapmadım’’ derken aslında kimin edepsizlik yaptığını söylemiş oluyordu. İşin garibi aynı üslup ile konuşmasına devam etse; Hükmedenin umduğu dağlara kar yağacak ancak insanlar diyeceklerini ‘’edep’’ sınırları içerisinde deyip, eleştirilerini de bu minvalde yapmaya çalışınca ‘’Türkiye ortalama algısı’’ bu ‘’edebi’’ takdir edecek seviyede olmadığından, kazanan hep edep sınırlarını zorlayanlar oluyor. Oysa aynı barolar birliği başkanı, Hükmedenin üslubu ile ‘’otur oturduğun yerde; sen de benim gibi davetlilerden birisisin; ben oğlun ''Milal'' değilim ki fırça atasın; burada alo Fatih hattı geçmez; medeni cesaretin varsa ve söyleyebileceğin bir sözün varsa çık bu kürsüde konuş, diktatör Samoza gibi muamele yapıp, evinde besleme çocuğa; hanında kölene bağırıyormuş gibi bağıramazsın, bağırdığın sürece de gerekli cevabı alırsın; ön koltukta oturmanın bir sorumluluğu var; adabı, edebi var ancak buna layık olanlar orada oturabilirler. Belki Kasımpaşa da yaşamadık ama gerekirse oranın dili ile konuşmasını da biliriz’’ diyebilirdi ama bu üsluba tenezzül edebileceğine inanmıyorum hiçbir zamanda etmeyeceklerdir. Böyle bir üslup maalesef ki ve maalesef Türkiye’nin gerçeklerine uyuyor ama uygar ve medeni dünyanın gerçeklerine uymuyor. Bende hiçbir zaman Barolar birliği başkanı için polemiğin devamı olarak tasarladığım cümleleri tasvip etmiyorum; buna ne edebime uygun düşer ne de adabıma ama Türkiye de siyasi başarı elde etmenin yolu belki çok komik olacak; biraz edep ve adap sorununun seviyesinin düşüklüğü ile doğru orantılı sanki. Mesela artık şu cümleyi kanıksamadık mı; ‘’çalıyorlar ama iş de yapıyorlar’’.
Kısaca sözün özü; Hükmeden malum polemiği bilerek yapmıştır, çünkü O’nun bu tarzı kendisine seçimleri kazandırmıştır. Dikkat edecek olursak her seçim döneminde malzeme çıkarabileceği bir kavga çıkarmıştır. Bunda da korkarım başarılı olacaktır. Bu durum nereye kadar devam edecektir; ‘’Türkiye Ortalama Algısı’’nın özgül ağırlığının yükseldiği ve Türk milletini; Allah ile 'aldatmanın' sona ereceği günlere kadar.
Not:Yer, kişi ve unvanların garipliği benden değil, Türkiyede ki olağanüstü şartlardan kaynaklanmaktadır.
Mehmet Soral

1 Mayıs 2014 Perşembe

SENDİKALAR; EMEK VE TAKSİM...


İki yüzlü sahtekar sarı sendikalar ve onların yönetim kurulu mensupları; çapsız ve beceriksizliğinizi örtbas etmek; bir dönem daha iktidarda kalmak ve koltuklarınızı korumak adına sadece egonuzu tatmin, biraz da mensuplarınızın gazını almak adına; Taksim inadında ısrar ederek, güya bir şeyler mi yapmış oluyorsunuz? Bir çok masum, gariban emekçi ve hak mücadelesi veren insanların duygularını suiistimal edip, onları Taksim'e çıkararak, kafalarını gözlerini yardırarak bir şey mi yapmış oluyorsunuz? Bütün yaptıklarınız iktidar zulmüne meşruiyet kazandırmanın ve ''birşeyler yaptık'' diyebilmek için egonuzu tatmin dışında bir işe yaramamaktadır.
50 senedir aynı sendikanın başkanlığını yapan insan var. 50 senedir bu insanın yerine yeni bir başkan seçememiş sendikanın varlığının bir manası varmıdır Allah aşkına.
Bütün yaptığınız şey; senede bir defa Taksim'e çıkabilmenin mücadelesi vermek yani günü geçiştirmek. Oysa gerçek varlığınız; emeğin ve hakkın savunucusu olmak değil midir?

Bugün gerek kamuda gerekse özel sektörde taşoran firmaların elemanlarının çalıştırılması yaygın hale geldi ama sendikalaşma neredeyse hiç yok. Tazminat hakları oluşmasın diye insanlar her sene çalıştıkları iş yerinde girdi-çıktı gösteriliyorlar ama siz sendikaların bu olup bitenlerin ne takipçisiniz, ne de haberdarsınız.

Özellikle bankacılık sektöründe sendikalaşma alabildiğine engellenmekte, var olanlar da işveren baskıları ile işlevlerini yerine getirememektedir. Bankalara ait vakıf ve sandıkların yeni çıkarılan BES yasası ile BES şirketlerine devri konusunda sendikalarımızın ne düşündüklerinden hala haberdar değiliz. Oysa aynı vakıfların üyeleri bir zamanlar da sektörün sendikalarına üyeydiler ve kendilerine sahip çıkılmadığı için birgünde sendikalarından istifa ettirildiler, nedenini bile sormaya tenezül etmediniz. Tek tahminimiz; sendikasız bankanın daha kolay pazarlanabileceğiydi.

Evet, bugün de Taksim inadınız sayesinde hükümetin işini ne kadar kolaylaştırdığınız. Artık kendisinin gündemi değiştirmesine gerek kalmamıştır.

Şu anda yapmanız gereken en acil şey; mensubunuz olsun , olmasın tüm vatandaşlarımıza iş ve emeğin hakkı ve hukuku konusunda danışmanlık hizmeti vermenizdir. Gerekiyorsa şehrin park ve bahçelerinde stantlar kurarak bunu yaygın hale getirmenizdir. İşten atılmış bir insan danışmanlık hizmeti almak için başvurduğu ''bilen kişi''ler büyük meblağlar talep ediyorlar. Taksim parkını bu amaçla kullanırsanız sanırım kafa göz yarılmadan çok büyük bir iş başarmış olursunuz. Kapılarınızı halka sonuna kadar açmalısınız. Arasıra kapınızdan içeri girip; çayınızı kahvenizi içerek derdimizi anlatma fırsatını bulabilmeliyiz.
Size telefon edilip; ‘’bizi sendikadan istifa ettiriyorlar ne yapalım’’ dendiğinde;
‘’yapılabilecek bir şey yok, işinizden olmamak için imzayı atmalısınız’’ diye onursuzca bir cevap vermemelisiniz.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com