3 Haziran 2020 Çarşamba

GENE 27 MAYIS GENE KENDİMİZİ SAVUNMADA MIYIZ


Gene 27 Mayıs ve gene savunmada mıyız
Recep Tayyib Erdoğan'ın gölgesinde siyaset yapma gibi bir misyonu üstlenirseniz, elbette o misyonunuzun çekinceleri ile hareket edip "27 Mayıs darbesi ve Alpaslan Türkeş" başlıklı bir mevzuya doğrudan müdahil olup bir şeyler söylemek sizin için zor olduğu için sessizliği tercih edersiniz.
Türk milliyetçiliği kurumsal kimliğinin temsil makamını sahipleniyorsanız, onun müktesebatına da vakıf olmanız gerekir. "27 Mayıs 1960 Darbesi ve Kudretli Albay Alpaslan Türkeş" dendiğinde söyleyecek sözünüz olmalıdır.
Rahmetli Başbuğ; bahis konusu darbeye dahiliği konusunda soru sorulduğunda cevabını elbette veriyordu ama O'nun evlatları ve banisi olduğu kurumun vereceği cevaba ilişkin bir müktesebatının bugüne kadar olması gerekirdi. Her 27 Mayıs geldiğinde suçlanma hissiyatı içinde savunma geliştirmekten bıktık usandık.
Biz Türk milliyetçileri olarak (Sağcı değiliz) o döneme ilişkin değerlendirmemizi hala sağ zihniyetin bakışı ve okuması üzerinden yapıyoruz. Solun nasıl baktığı ise hep aynı olmuştur; muhafazakarlığa tepki...
Yani Türk milliyetçileri olarak "DP ve Adnan Menderes, önce siyasi olarak iktidara geldiler. Sonra meclis çoğunluğunun ezici gücü ile muktedir oldular, bu güce dayanan öz güven patlaması ile kendilerini devletle öyle bütünleştiriyorlar ki; en ufak bir siyasi kayba tahammül edemeyip; Kırşehir halkı DP'yi değil Osman Bölükbaşı'nı tercih etti diye Kırşehir'i il statüsünden düşürüyorlar. Bunun bir tek izahı vardı; siyasi gücün zorbalaşmasıydı" diyerek fikrimizi beyan etmemiz çok mu zor. Durduğumuz yer hala belli değil mi. Sola yaklaşmayalım şu olur, sağa yaklaşmayalım bu olur endişesi ile duruş sergilemek bir fikir hareketine hiç yakışıyor mu.
O döneme dair bu anlamda daha bir çok örnekler elbette mevcut. Sadece muktedirliğin sağladığı güç zehirlenmesinin neden olduğu keyfiyete dikkat çekmek istedim. Yakın bir geçmişte de benzerini yaşamadık mı. AKP İstanbul seçimlerini kaybediyor ve hemen akabinde "Bir şeyler olmasa bile illa ki bir şeyler oldu" denerek, güzel Türkçe'mizi de katlederek anlamsız cümlelerle İstanbul seçimlerinin sonucuna tahammülsüzlüğü ifade edip, tekrarlanmasını istemediler mi. Bir de bu keyfiyetin toplum ve bürokrasi içinde neden olacağı tahribat ve doğal olarak da kutuplaşmayı düşünün; olacak iş mi.
Demokrasimize dayatılan keyfiliğin üstesinden gelmek için hele ki idam usulü ile müsebbibi olanları tasfiye yoluna gitmek gayri insani olduğu gibi vicdansızlıktır, kahpeliktir kabul etmek mümkün değildir. O rahmetli insanlar idam edildiler de ne oldu. Sonrasında o günden bugüne; çıkaralım on seneyi; sağ siyaset o yaşanmış acı ve mağduriyetler üzerinden hikayeler yaza yaza hükümranlıklarını sürdürmediler mi. Ülkenin bugün ki karnesinin müsebbibi de şüphesiz kendileri değil mi.
Diğer bir husus; bu darbeci zihniyetler niçin hiç sol iktidarların varlığını fırsat bilmemişler de hep sağ iktidarların varlığını kollayarak darbe yapmaya cür'et etmişlerdir. Bu kadar da mı tesadüf olabilir. Mesela kırk yıldır var olan fetö niçin illaki yine bir sağ zihniyet olan AKP'nin iktidar olmasını beklemiş veya istediği zemini bulmuştur.
Dolaysıyla, malum döneme ilişkin Türk milliyetçilerinin durduğu yer kendi orijinal tespit ve değerlendirmeleri üzerinden olmalı, sağ zihniyetin iktidarı AKP üzerinden olmamalıdır.
"Demokrasi ve Özgürlük Adası"nın açılışına ve ziyaret edilişine ilişkin izlenen seremoniyi Türk milliyetçisi bir gözlem ile tahlil ettiğimde; ortada tasvip edeceğim bir görüntü yoktu. Kibir ve kutuplaşma...
"İdamlar olmamalıydı" noktasında her kesimin konsensüs sağladığı bir konjonktürde eğer "Demokrasi ve Özgürlük Adası"na bir anlam yüklemek istiyorsak her telaffuz edildiğinde; toplumun tüm kesimlerinin aklına aynı anda idamlar, ortak yasımız, demokrasimiz, özgürlük ve insan hakları; hak, hukuk ve adaletimiz gelmeli. Oysa şu an itibariyle aklıma ilk gelen; iki narsist ve otoriter ismin, kendi paşa gönüllerinden kaynaklı inisiyatifleri ile toplumun diğer kesimlerinin ne düşündüğünün hiç önemsenmediği sadece ve sadece kendilerinin konsolide edebildikleri kesime hoş görünme çabası dır. Burada toplumun ortak duygusu ve mutabakatı hiç dikkate alınmamış hatta "Karşı"larında gördüklerini tahrik etmeye yönelik bir niyetin olduğunu düşünmek bile mümkün.

Fetö'ye atfen "Ne istediniz de vermedik" sözünün arkasını sorguladığımızda...?
"Türk Ordusunun seçkin subayları ile Atatürk sevgisi ve saygısında ortak mutabakatları olan sivil milliyetçi, ulusalcı kişi ve kurumlar; ne varsa üzerine üzerine gidip, onları tasfiye ederek kendinize ve bize istediğiniz alanı açıp, istediğiniz sonuca ulaşmanız için lazım olan her şartı ve zemini hazırladık. Söyleyin bakayım; bütün bunlara rağmen bir noktadan sonra niçin kendi başınıza devam etme kararı alarak bize ihanet ettiniz"
Şeklinde okumanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Peki bu şekilde okumamıza mani olan ne; partileşmiş tek adamlı rejimin hep beraber kabule zorlandığımız tanımlama "Fetö kırk yıldır devlete sızmış bir yapı olup, her iktidar sorumludur". Peki öyleyse niçin "Ne istediniz de vermedik" sözünü söyleme ihtiyacı duydunuz. O da yetmeyip; "15 Temmuz Allah'ın bize bir lütfüdür" dediniz.
Aslında söylenmesi gereken ama saklanan gerçek "Bundan böyle fetö'yü biz muktedirlerin tanımlaması üzerinden okuyacaksınız; gözlerinizle gördükleriniz ve yaşadıklarınız üzerinden değil. Zira gözlerinizle gördükleriniz üzerinden tanımlama yaptığınızda hangi mazereti inşa edersek edelim, hangi senaryoyu yazarsak yazalım fetö'nün ete kemiğe bürünmesi sürecindeki dahilliğimizi görünmez kılamıyoruz"
Allah işte öyle bir güce ve kudrete sahiptir ki; en söylenmemesi gererken bir itirafı olayın kahramanına bizatihi kendi ağzından söyletir. İfade açık ve net değil mi "Ne istediniz de vermedik".
Fetö ile mücadele devletin hesaplaşması şeklinde değil, AKP'nin hesaplaşması şeklinde devam ediyor. Eğer böyle olmasa "Cemaat bankası"nda hesap açıp, para yatıran bir devlet memuru hapse atılırken, o bankada üst düzey yönetici olan birisi bir başka kamu kuruluşuna yönetici olarak atanamaz. Öyle ya; sadece fetö bankasında hesabı olanın devlete karşı düşman ve hain olma ihtimali var da; orada üst düzey yöneticilik yapmış birisinin olma ihtimali yok mu.
Bugün "Ne istediniz de vermedik" sözünü;
"Sizler bireysel veya kamu için hak, hukuk, adalet ve demokrasi adına ne istediniz de bu devlet vermedi"
şeklinde söylenmiş gibi alıp, kabul etmemiz dayatılıyor. Ben ikinci paragrafta ifade ettiğim şekilde alıp, kabul ediyorum ve öylece de yeni nesillere anlatmaya devam edeceğim.

İnadına Türkçüyüz
Bir değerli büyüğüm der ki; "Hun, Göktürk, Uygur, Avar... vs. torunuyuz demezler de hep Osmanlı torunuyuz derler" neden...
Meselenin özü; maalesef hiç tereddütsüz sorulduğunda Türküm diyen her insanımızın yöneticilerimizi seçerken kim olduklarına ilişkin ayni hassasiyeti göstermiyor olmalarıdır.
Bir takım kripto etnik özürlülerin; yıllardır gerçek niyetlerini İslam'ın şemsiyesi altına gizleyerek öyle veya bölye Türk milletine yönetici olmuş olmalarıdır. Dolaysıyla bunlar hiç bir zaman hırlı durmadılar ki. Birisi çıktı anam şuradan, babam buradan dedi, bir diğeri dış Seyehatında benim dedem sizlerden dedi. Yani Nasrettin Hoca misali o yöneticiler bugünlere yol yaptılar.
Türk milliyetçisi başbuğ Mustafa Kemal Atatürk Türk kimliği üzerine inşa ettiği devleti bu mentalite üzerine oturtmuşken; maalesef ve maalesef bir dönemden sonra bu insanlar muktedirliklerini koruma uğruna "Türk gibi, Türk'e göre ve Türk'ten olması" hassasiyetini koruma kimsenin umurunda olmamış, hele ki etnik özürlü yöneticilerin hiç olmamış, gizli emelleri için fırsat bilmişler dir. Osmanlı torunuyuz deyip de Türküm diyemeyen yöneticilerin Türk milletinin bekasına dair bir endişesinin olabileceğini sanmıyorum.
Atatük bakiyesi bürokratlar, elitler dinin bir milletin tamamlayıcısı unsuru olduğu gerçeğini Atatürk gibi anlayıp, devamını da Atatürk gibi getiremediklerinden dini siyasallaşmanın ağına ittiler. Karşı cenah da kucağında bulduğu bu beleş nimeti alıp, kabul etti. Önce dinimizi siyasallaştırdılar sonra da bu siyasal örtü altında en büyük ihaneti sergileyerek Türklüğümüzü ötelediler. Yani dinimizi; içinden imanı söküp atarak "Siyasal İslam" şeklinde başımıza "Bela" ettiler.
Şimdi devlet yapımızı ve milletin aidiyet duygusunu bu noktaya taşıyanların aklına elbete Osmanlı torunuyuz demenin dışında; Hun, Göktürk veya Uygur torunuyuz demek gelmez.
Elbette bunlar Ormanlı'ya sahip çıkarlar, zira Osmanlı denen yapı; Türklerin elinden alınmış bir devletin çok uluslu veya etnik kimlikli devlete dönüştürülmüş halidir. Doğal olarak da; her etnik kimliğin bu yapıya aidiyet duyması ve hayranlığının da olması normaldir. Tekrar buraya dönme hevesi ve hayali de kesintisiz devam ediyor. Bunlar Türklüğe vurgu yapan ne millet, ne de devlet tarifi istiyorlar. Nihai olarak da; varmak istedikleri nokta burasıdır.
Madem ki iş bu kerteye geldi Türkçü görüş benim şiarım olacak. Hun torunuyum, Göktürk torunuyum, Uygur torunuyum, "Hiristiyan Gökoğuz"un da gardaşıyım. Selam olsun onlara.

Lütfü Türkkan'a itibar suikastı
Devletin yaptığı kadastro çalışması ile kuruluşu 25 yıl öncesine dayanan İYİ PARTİ milletvekili Lütfü Türkkan 'ın fabrika arazisinin sadece 6 metre karesinin orman arazisine dahil olduğu tespit edilince tutanak tanzim edilip, devlet o kadar kısmı Lütfü Türkkan'nın fabrikasına kiraya veriyor ama daha sonra bu kira protokolünü tek taraflı iptal ediyor ve 6 metre karelik yeri de mühürlüyor.
Mangal tutuşturmaktan başka bir işe yaramayan, kendilerinin bile itibar etmedikleri amiral konumundaki yandaş gazete; tek taraflı protokol iptali ile mühürlenen 6 metre karelik yeri sadece ve sadece "Lütfü Türkkan'nın fabrikası mühürlendi" diyebilmek için haber yaptı.
Ancak Lütfü Türkkan İYİ PARTI'de etkin ve yetkin birisi olarak TV'lere çıkıp, Türk siyasetinde artık unutulmuş olan edep ve adap dilini nezaket cümleleri ile bütünleştirip, aynı zamanda siyasete seviye kazandırmaya yönelik yapmış olduğu konuşmaları ve kaliteli muhalefet anlayışı dikkat çekince ve bu üslubun kazanımları İYİ PARTİ hanesine yazılınca; belli ki AKP hükumeti bundan rahatsız oldu ve bir şekilde Lütfü Türkkan vasıtası ile İYİ PARTI'yi cezalandırma yoluna giderek, korkutma ve sindirme operasyonları geliştiriyorlar.
Lütfü Türkkan'nın fabrikası üzerinden yürütülen bu sindirme hareketi; aslında iktidarın muhalefete baskısının ne denli insan aklına ziyan hallerde olduğunu göstermiş oluyor. Yahu en küçük bitişik arsalar bile ölçüldüğünde komşular arası bu kadar metre kare itilaflar söz konusu olabiliyorken, 25 yıl önce kadastro geçmeden kurulmuş bir fabrikanın arazisi ile devletin orman arazisi arasında 6 metrelik itilaf olması çok mu ciddi mesele. Kaldı ki kimse inkar etmemiş, devletimin hakkı neyse buyurun alın denmiş.
Be vicdansızlar, dört yüz beş yüz kişinin ekmek yediği fabrikaya mühür vuruldu nasıl dersiniz. Özellikle bu günlerde teşvik bekleyen sanayiciye sadece siyasi düşüncelerle itibar suikastı organize etmekten ne fayda umuyorsunuz. O fabrikanın enkazı Lütfü Türkkan'nın torunlarına yeter de artar bile. Peki dört yüz kişinin rızkını kazandığı bir kapıya kusmuk bırakmaktan ar etmez misiniz.
Ben Lütfü Türkkan'dan rica ediyorum sizin topunuza mezarlık için o fabrika arazisinden toprak bağışlasın.

Siyasi provokatör Nametiner
M.Namertiner tam bir provokatör. Bu adam meşru bir siyasi partiye sırtını dayayarak cumhuriyet değer ve kazanımlarına karşı öteden beridir içinde taşıdığı kin ve öfkeyi kusmak için her fırsatı değerlendiriyor. Bunu hep yapıyor.
İzmir'deki camilerde korsan okunan şarkı üzerine fikrini beyan etmek için bir meczup provokatör puşta sipariş verildiği aşikar olayı daha da gerilere taşıyarak ille de CHP'ye yamamak için zamanın hükumetinin faşist İtalya'ya göndermiş olduğu mektup metninin Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmasına kadar işi götürdü.
AKP konuyu gene din tartışmasına getirdi. Bundan da anlamamız gereken; tekrar ediyorum ki ikinci bir "Kabataş Yalanı'nın tekrarı olabileceğidir. AKP Hükumeti bu eylemin failini hiç bir zaman bulmayacaktır. Nedeni de; AKP'nin daha bugünden nemalanmaya başlamış olmasıdır.

Öztürk Yılmaz ne yapmak istiyor
Ben de sanmıştım ki; Öztürk Yılmaz "Türkçe ezan ve ibadet" den bahsedip, seçim arifesinde CHP'nin aleyhine bir propagandanın zeminine çanak tutmak gibi bir gaftan dolayı ihraç edildiğini düşünerek; CHP'nin mahalle baskısı nedeniyle kendisini ihraç edip, haksızlık yapıldığını düşünmüştüm, geri alıyorum.
CNN'deki konuşmalarını dinledikçe kendisine yapılanın az bile olduğunu düşündüm. Şu anda CHP seçmeninin oyları ile vekilliği devam eden bu adam Kılıçdaroğlu'na yalancı diyor.
Bir insan bu kadar çığ olabilir mi Allah aşkına. Bu çiğlikte nasıl parti kurup, liderlik yapacaksın. Diyelim ki haklısın ve öfkelisin; kullanabileceğin en uygun ifade "Sayın Kılıçdaroğlu beni anlamak istemedi, zaman ayırmadı, beni dinlemedi" şeklinde olabilirdi ama "Yalancı" ifadesi son derece kaba olmuştur.

Gazeteci Özlem Gürses
Gazeteci Özlem Gürses'i tebrik ediyorum.
D. Perinçek; AKP, VP ve MHP dışında her partiyi fetöcülükle itham edince Özlem Gürses "Böyle itham ve iftiralar karşısında programda bu partilere kendilerini savunma fırsatı verilmemesi büyük haksızlıktır" diyerek bir anlamda A.Hakan'a "Bu işi yapacaksan doğru dürüst yap, böyle gazetecilik olmaz" demiştir.
Bu tepkisini belki de bir daha bu programa çağrılmayacağının hesabını yaparak da göstermeyi göze almış olabilir. Nihayetine bu programalar bu insanların geçim kapısı, çalışma alanı.
Herkes kazancı yanında bir o kadar da ekmeğini yediği mesleğinin onuruna sahip çıksa; belki de toplumu yönetmek için birilerinin aklına ve organizasyonuna bile ihtiyaç duymayacağız.

Milletvekili Transferi...
Lütfen biraz samimi olun. Neymiş efendim "Milletvekili transferleri etik değil"miş. El hak; elbette doğru. Ancak bu anlamda, bu cümleyi kurabilecek kadar günahsız olduğunuza dair temiz kağıdını nereden aldınız.
Tek adamlılık ve otoriterliğiniz ile belki istemediğimizi dayatabilirsiniz ama gözlerimiz şahit oldu diye körlüğü bizlere dayatamazsınız. Sen kısasın, o uzun; yalan mı.

İYİ PARTI'de kıçlarının altındaki koltukları henüz ısınmamışken; hanenize buyur ettiğiniz vekilleri nasıl izah edeceksiniz peki.

soralmehmet@gmail.com


KOMŞUMUZ MUSTAFA AMCA

Malum; İstanbul'da sokağa çıkma yasağı var. Semt fırınımızın ekmek arabası sokağımızdan anons yaparak geçerken, sepetimizi balkondan sallandırıp istediğimiz adette ekmeği anlıyoruz.
Bugün de aynısını yaptık. İki adet ekmek istedim. Sepeti saldım, yukarıya çektim bir de baktım ki üç adet ekmek. Tekrar para üstü, tekrar gidip gelme olmasın diye sadece "Üç ekmek parası aldınız değil mi" deyip onayını aldıktan sonra etrafa şöyle bir göz atayım istedim.
Kırk beşlik yıllık komşumuz, muhtemelen seksen seksen beş yaşlarındaki Mustafa amca; sağ ayağını kısmen sürüyerek, sol tarafına yüklenerek ağır ve kısıtlı adımlarla sokağımızdan oldukça uzaklaşıp olan ekmek arabasına yetişmek için tüm gayretini sarf ediyordu ama nafile; geç kalmıştı.
-Hayırdır Mustafa amca, size serbest diye gezmeye mi çıktın.
-Sorma; o kadar da seslendim ama duyuramadım. Ne var dı sanki; biraz ağırdan alavereydi.
-Kac tane ekmek alacaktın.
-Bir tane
-Tamam Mustafa amca sepeti sallıyorum. Ben zaten bir tane fazla almıştım.
Parasını koyar diye hemen sepeti yukarı çektim. Israrla vermek istese de; "Mustafa amca bu ekmeği rahmetli anne ve babamın sana ikramları olarak kabul et" diyerek" Mustafa amcanın bu güzel anı yaşamamıza vesile olması yanında, hayır dualarını da alarak karantina altında geçen kasvetli bayram havasını karşılıklı tebessümle böylece yumuşatmış olduk.
Atalarımız ne demiş "Kimse kimsenin kısmetini yemezmiş". Allah öyle güçlü, o kadar muktedir ki; hiç bir kulun hesabı O'nun hesabını aşamaz, onayını almadan da sonucu tecelli etmez.
O Allah ki; Mustafa amcanın en umutsuz olduğu anda ekmeğini bana aldırdı, benim de darda ve zorda kaldığımda kim bilir kimleri bana yardım için vesile kılacaktır. Buna layık olmak için hak etmek lazım. Hak etmek için adam olmak lazım. Bizim de gayretimiz bu. Aslında yaşama sevincimizi besleyen bir anlamda ne kadar "Adam" olduğumuz değil mi dir.
Allah darda kalmışa, yolda kalmışa, aç kalmışa; velhasıl kelam çaresiz kalmış herkesin yar ve yardımcısı olsun.
"Karantinalı Bayram" anısına gelsin istedim.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

27 Mayıs 2020 Çarşamba

BENİM HATUN ANAM

Her gece kulağım yukarıda senden gelecek bir takırtıyı duyana kadar gözüme uyku girmeyen gecelerimizi özledim sevgili anam. Sen hasta ben tedirgin; sabahı olmayan o uzun geceler elbette en sıkıntılı günlerimizdi ama o günlerimizi bile özledim be anam.
Gecenin yarısı, terliğinden gelen ses adeta "Ben iyiyim, sağlığım yerinde artık uyuyabilirsin evladım" anlamına geliyordu. O ses, kocamış oğluna senden gelen bir ninniydi anam.
Keşke bu göç edip gidişlerin beklenmedik zamanlarda bir kaç defa da dönüşü olsaydı.
Ne bileyim; "Nasılsınız yavrularım" diyecek kadar şöyle bir uğrayıp biz sevenlerini bağrına basıp yine uçmağa varsaydın; fakat ne mümkün anam.
Daha eskilere gidemiyorum anne, zira cesaretim de yok, mecalim de yok. Ama okur yazar olmayan birisi olarak "Senin kurtuluşun okumakla olacak oğlum" diyen öğütlerin hayatım boyunca benim için kesintisiz güç kaynağım olmuştu anam.
Hakkını ödeyememenin mahcubiyeti ile ancak ruhuna Fatiha'ları gönderip, dualarımı edebiliyorum. Seni sadece bugün hatırlamış değilim, zaten hep seninle beraberim bilesin anam.
Ruhun şad mekanın cennet olsun benim "Hatun" anam.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

22 Mayıs 2020 Cuma

GÜNDEM ÜZERİNE DEĞERLENDİRME

Cumhur ittifakı dayattığı tek adamlı ucube sistem ile ülkemizde siyaseti iki kutba indirgeyerek ayrışmayı netleştirip gerilimi artırmıştır.
Gerilim üzerinden beslenen iki kutuplu siyaset kurumu, oy konsolidasyonu sağlamak için kurgulanmış olaylarla algı oluşturma yöntemlerine baş vuruyor.
Tek adamlı sistemde kazanmak için %50+1 gerekliliği olduğu sürece bu tür sinir uçlarını harekete geçirerek şeytani eylemlere devam edilecektir. Parlamenter sistemde kazanmayı sağlayan bileşenler (Koalisyon gibi) çok seçenekli olduğu için siyasette gerilim ve kutuplaşma bugünkü kadar kendini göstermiyor du.
Özellikle din, kişinin kendi özeli kabul edilmediği, üzerinden en kolay ve zahmetsiz şekilde oy devşirilen enstrüman olarak görüldüğü sürece; gün gelip provokatörler cami ortasında çilingir sofrası kurarlarsa şaşırmam.
Eğer siyaset, gerilimi artırarak kutuplaşmaktan beslenmeyi ana eksenine oturtmuşsa; İzmir'de cami'de müzik çalma eyleminin arkasındaki puşt her iki kutba da mensup olabilir ama her halükarda puşt oğlu puşttur.
Ben böyle durumlarda daha çok siyasal İslamcıların meşhur "Kabataş Yalanı" aklıma gelir. Neydi o; gezi eylemleri sırasında üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş erkek, kucağında bebeği olan başörtülü bir kadının üzerine işeyip, tekmelemişlerdi. Aynı olayın devamı olarak bir başka grup ise camiye girerek içki içmişlerdi. Gezi eylemlerine karşı bu gerçek dışı senaryo yazılmıştı.
Allahsız kitapsız güruh tahrikte sınır tanımayınca her türlü eylemi akıllarına getirebiliyorlar. Allah Türk milletini ve devletini bunların şerrinden korusun.

CHP, Recep Tayyip Erdoğan'a da MHP'ye de İYİ PARTİ'ye de sahip çıkmıştır
CHP, zamanında siyasi mevta haline getirilerek, muhtar olma hakkı bile elinden alınan Recep Tayyip Erdoğan'ın elinden tutarak, siyasetin er meydanına çıkıp, siyaseti dizayn eden vesayetçi anlayışa meydan okuyup, "Bu insanın siyaset yapma hakkını elinden alamazsınız, sonuna kadar arkasındayız" dedikten sonra TC Devletinin son 18 yılına öyle veya böyle damga vurmuş bir kişi olmasının önünü açmıştır.
Yahu, ahde vefa denen bir meziyet vardır ve bu da insanoğluna dair bir erdemdir. Bu erdemi bazı hayvan cinslerinde bile görebiliyoruz.
Aynı CHP; yine demokrasimize dayalı demokrat kaygılarla İYİ PARTI'nin seçime sokulmamasına yönelik bir niyetin varlığının olduğunu ortalama algı düzeyi en aşağı seviyede olan insanın bile fark edilebildiği bir süreçte 15 vekilini İYİ PARTİ'ye vererek bir anlamda zamanında Recep Tayyip Erdoğan için yapmış olduğu jesti İYİ PARTİ için yapmıştır.
Yine MHP'ye kurgulanan uçkur kumpaslarında bizatihi bildiğim bir çok CHP'li insan yapılan ilk seçimde baraj altında kalmasın diye MHP'ye oy vermişlerdi.
CHP'de öyle, böyle veya şöyle tip tip insanlar çıksa da; kurumsal olarak daha demokrat ve vefalı olduklarını gerek MHP için, gerekse AKP için yaptığı jestlerden biliyoruz.
Ama gelin görün ki; özellikle AKP ve sonra da ona eklemlenmiş MHP; bırakılım demokrasimiz adına jest yapmalarını, demokrasimize kabir azabı çektirmeye yönelik duygu tatmini için her türlü ilkesizliği sergilemeye devam ediyorlar.
Bugünlerde CHP; yine demokrasiye katılım ve siyaset yapma özgürlüğüne katkı amacıyla yeni kurulan partilere siyasi arenada yer alabilmeleri için yeni sistemin zorladığı şartlar gereği yardımcı olmak istiyor ama AKP'nin ve artık onunla bütünleşmiş MHP'nin demokrasiye vefasızlığı doğal refleks olarak kendisini gene gösteriyor ve siyasi partiler kanununu cumhur ittifakı lehine olacak şekilde düzenlemek istiyorlar.

19 Mayıs 1919 ruhu ve Türk milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk
Sen, devleti olan ama ne gariptir ki adına olmayan bu devletin (Osmanlı) küllerinden kendi adına yani "Türk milleti" adına tescillenmiş yeni bir devlet kurdun; TC Devleti.
Sen o kadar Türksün ki; senin şahsında anlamını bulup, icrası ortaya konmuş Türk milliyetçiliği ruh halinin senden sonrası nesillere yansımasından hep korkuldu. Etnik özürlü ne kadar kripto o, bu, şu varsa alayı "Siyasal islam" denen suistimal şemsiyesi altında Türk milleti ve devletine düşmanlık yapmışlar ve devam da ediyorlar.
Ve bugün de olduğu gibi; senin o soyadın Atatürk'ü duyduklarında Türklüğümüzü kıskanan kripto hainler her daim bağırlarına bir hançerin batırıldığı hissiyatını duyarak; emanet ettiğin cumhuriyet değer ve kazanımları kullanarak her türlü hainliği yapagelmişler dir.
Adın belki de "Ahmetoğlu Mehmet" olsaydı, yani demem o ki; Türklüğü çağrıştırmasaydı hiç bir etnik özürlü Türk düşmanı bundan rahatsız olmayacaktı. Böylece mühendislik harikası yeni bir devletin inşasındaki aynı zekanı kendi iraden ile seçmiş olduğun soy isim tercihinde de kullanarak bir anlamda yeni nesillere mesajını da vermiş oluyordun.
Ne demiş oluyordun; içinde bulunduğunuz her hal ve şartta, eylem ve düşüncenizde muradınız "Türk için, Türk'e göre ve Türk'ten" olmalı.
Sana karşı çok mahcup olduğumuzu itiraf etmek isterim. Bugün ülkemizde siyasal İslamcı bir yapının değil, senin de ruh yapının şekillenip; azim ve kararlılığının, inanmışlık ve adanmışlığının temel kaynağı olan Türk milliyetçiliğinden feyiz alan bir mantalitenin iktidar olması; 19 Mayıs 1919 ile başlayıp 29 Ekim 1923 ile tescillenen bir sürecin ruhuna ve manasına çok uygun düşerdi ama dedim ya; mahcubuz.
"Biz varız ya" diyecek olanlar çıkacaktır. Onları hiç kaale almayın yüce Başbuğ Atatürk. Biz onları çok kötü tecrübe ile de olsa yeterince tanıdık ve bildik.
Ama sana söz; mücadelemiz devam edecek. Yılmak yok, yola devam. Biz avantajlı durumdayız. Akıp giden zaman bizden yana. Çağ bizden yana. Medeniyet nimetini hak edene, yani onlara değil şükürler olsun bizlere veriyor. Sadece; sabır sabır sabır...
Ruhun şad, mekanın cennet olsun.
Tanrı Türk'ü korusun ve yüceltsin.

Cihat Yaycı komutanın istifası
Dikkatimi çeken bir husus var. Sizce Erdoğan'ın bilgisi hatta belki de talimatı olmadan Cihat Yaycı komutan ile ilgili böyle bir sürecin başlama ve nihayetlenme ihtimali olabilir mi.
Böyle bir ihtimalin olması mümkün değildir. Eğer olması mümkündür dersek; o zaman bir araya gelip, toplu ayin şeklinde "Tek adam" iddiamızdan vaz geçip, kendisinden özür dilememiz lazım.
Tüm süreçleri bizatihi yaşamış olan Cihat Yaycı komutanın sivil hayatta ortaya kayacağı tavır ve kullanacağı üslup çok önemlidir. Duruşunun; ülkenin içinden geçmekte olduğu siyasi sürecin bundan sonraki akışının bile değişmesine vesile olacağını düşünüyorum. Bu istifa olayının siyasi arenayı hareketlendirip sorgulamaları derinleştirecektir.
Madem ki; "Türklük gururum bana yapılan böyle bir muameleyi kabul etmemi mümkün kılmıyor" diyerek istifa etmiştir; öyleyse devamını da sivil hayatta getirmesi lazım.
Erdoğan'ın hak, hukuk, adalet ve etik değerleri dikkatte alarak "Açılmış bir soruşturmanın selameti açısından" ilkeselliği ile hareket edip, "Sana inanıyor, güveniyorum ama gel gör ki devlet adamı vasfım sana yapılan bu haksızlığa müdahale etmeme mani oluyor" gibi bir hassasiyetle hareket ettiğini düşünmüyorum.
Komutan için sadece bir riskin olabileceği mümkün, o da; kendisinin geliştirmiş olduğu fetömetre'de kullandığı parametrelerde bir eksikliğin veya haksızlığın tespiti dir.
Velhasıl kelam; Erdoğan istediği için o komutan istifaya zorlanmıştır. Zerre miskal itirazı olsaydı kimsenin böyle bir süreci tertiplemeye cesareti olamazdı.

Meral Hanım'dan ülke problemlerine çözüm ''Memleket masasında bayram sofrası'' daveti
"Çözüm süreci" ifadesi yeterince kirletilmiş olduğundan telaffuz edildiğinde devletin içine düşürüldüğü aczi-yeti ve aldatılmışlığını hatırlıyoruz.
Meral Akşener'in "Bayram sofrası" tanımlaması "Çözüm süreci" tanımına ikame edinebilir. Bu coğrafya insanının en küçük ama ayrımsız şekilde toplu halde aynı anda paylaşılan mutlu olma halini tanımladığı için çok anlamlı buluyorum.
"Çözüm süreci" ifadesinden artık iğreti duyuyoruz. Bir problemin varlığı ve onu çözmek için de hasım iki tarafın karşı karşıya gelerek anlaşmaya varmalarını çağrıştırır. Ya "Bayram sofrası"...farklı ailelerden gelmiş, etnik kimliğin hiç önemsenmediği; gelinlerin, damatların, torunların, kayınvalide ve kayınpederlerin aynı masa etrafında aynı kol mesafesinden aynı aşa uzanmak...
Meral Hanım bölgemizin malum sorununu ortadan kaldırmak için hiç de silaha, kırmaya dökmeye gerek kalmadan ne güzel bir tanım getiriyor "Bayram sofrası". Böyle güzel bir ifadenin itibar görmesi için Emile Durkheim'in mi kullanmış olması gerekiyor.
Evet, kan ve gözyaşının bitmesi, milletin kucaklaşması için buyurun "Memleket masasında bayram sofrası"na.
Meral Hanım "Memleket masasında bayram sofrasına buyurun" diyerek son derece makul ve makbul olan çağrısına; nasıl bir ruh halidir ki; cumhur ittifakı ve yandaşları karşı çıkıyorlar.
O zaman size "Padişahım çok yaşa" çorbasından versek... öyle mi.
Sofra kurmak düşüncesi; paylaşım duygusu ile biraz da becerisi olup kendisine güvenen, kapısı herkese açık yürekli insanlara mahsus bir meziyettir.
Yine birileri de vardır ki; bütün bu meziyetleri kendinde görmeyen, öz güven yoksunu olup, hiç bir davete icabet etmezler ki; kendileri de başkalarını davet etme zorunluluğu hissetmesinler diye.
Velhasıl kelam; sofraya davet bir yürek işidir.

Sırrı Süreyya aracılığı ile HDP üzerinden İYİ PARTİ'ye kumpas
Sırrı Süreyya Önder, İYİ PARTİ'nin mahalli seçimlerde HDP ile işbirliği için görüşmeler yaptığını iddia etti.
Burada bir şerefsizlik, haysiyetsizlik ve onursuzluk söz konusu. Ya yapılmamış bir görüşmeyi iddia eden S.Süreyya'nın iftirası, ya da İYİ PARTİ'nin biz tabanına bir ihaneti söz konusu.
Sırrı Süreyya Önder Kürt olmadığı halde etnik bölücü Kürt hareketinin içinde olmasını ne kadar manalı buluyorsak; durduk yerde İYİ PARTI'nin anahtar konumundaki itibarını sarsmak için söylemiş olduğu sözlerini de manalı buluyoruz. Adama sormazlar mı; be hey budala; madem ki İYİ PARTİ sizinle işbirliği yaptı niçin Balıkesir'de HDP aday çıkardı. HDP aday çıkarmamış olsaydı İYİ PARTİ kazanacaktı.
Apo'ya nasıl ki mahalli seçimler öncesi ısmarlama mektup yazdırılmışsa; mesleği aynı zamanda senaristlik olan S.Süreyya'ya da yeni bir senaryo yazdırılmıştır.
Dolaysıyla,
Eğer bu adam iftira atıyorsa; İYİ PARTİ yönetimi gerekiyorsa kurumsal kimliği adına mahkemeye başvurarak işi açıklığa kavuşturması ve biz tabanın vicdanını rahatlatması gerekiyor.
Ama lütfen şunu bilelim ki; bu ucube sistemin devamı için İYİ PARTI'nin bir şekilde tasfiyesinin gereğine; yine sistemin mucitlerince kararı alınmış durumda. Bunlar HDP üzerinden İYİ PARTİ'yi itibarsızlaştırma gayretindeler. Cumhur irtifakı, HDP'nin doğal bir süreç içinde ötelenerek, İYİ PARTİ'nin de kumpaslarla tasfiyelerini istiyorlar. Çünkü onların asıl emelleri sistemin iki partili olarak kalıcılığını sağlamaktır.
Çok önceden beri söyleye geldiğim iddiama devam ediyorum; İYİ PARTİ'ye yönelik kumpaslar devam edecektir. Unutmayalım Meral Hanım hakkında açılmış ama duruşması yapılmayan bir soruşturmanın varlığı devam ediyor.
Bizler güdümlü oy kullanan insanlar değiliz. Oylarımız herkesinki ile eşit olsa da; kendi vicdanımızda özgül ağırlığını hissettirecek derecede daha nitelikli kılmak için sorgulamamızı yapıp, tespitlerimizi ortaya koymaya devam edeceğiz. Bu mantalitenin siyasete kalite getireceğine inanıyorum.
İYİ PARTİ Türk milliyetçiliği adına kendisine yakışan duruşunu tavizsiz ortaya koydukça; ıkına ıkına zorlamalarla HDP üzerinden yazılan senaryolarla yıpratılarak bir yerlere çekilmek isteniyor.
Anlıyor, hatta görüyoruz ki; Dolmabahçe görüşmelerinde olduğu gibi S.Süreyya'ya görevlendirme tevdi edilerek, tekrar yeni bir çözüm süreci başlatılmak isteniyor.
Cumhur irtifakı içindeki MHP'nin böyle bir sürece; dahil olduğu ittifakın ruhu gereği itiraz etmeyeceğine göre geriye kalıyor duruşu belli olan İYİ PARTI'nin kumpaslarla sürece dahil edilmesi. Olup bitenlerin arkasında İYİ PARTİ'yi bu şekilde dizayn etme hevesi var. Ama bunu başaramayacaklardır tüm tahammülümüzü zorlasalar bile.
Sizi gidiler sizi; kumpaslarla AKP'nin himmeti ile bulundukları yerleri koruyanlar İYİ PARTI'yi de aynı akıbete taşımak istiyorlar. İYİ PARTİ; her durum ve şartta Türk milliyetçiliği hangi duruşu tasvip ediyorsa onun gereğini yapmaya devam edecektir.

Tehdit den yandaşların dokunulmazlıkları mı var?
Bizler tek adam ve O'nun rejiminden bahsettiğimizde trolleri devreye girip yaygara koparıyorlar.
Kardeşim biz uydurmuyoruz. Bakın yandaş bir kadın çıkıyor diyor ki; "15 Temmuz gecesi yeterince tatmin olamadık" yani bir anlamda "Seçtiğimiz tarafın intikamını yeterince alamadık".
Devam ediyor; "Aynısı olursa listemiz hazır" yani demek istiyor ki; "Bizim yanımızda olamayan muhalif komşularımız ilk hedefimiz olacaktır bilsinler"
Yine devam ediyor; "Maddi manevi her türlü şekilde hazır durumdayız, Cumhurbaşkanımızın sonuna kadar arkasındayız"
Peki bu cür'eti nereden alıyor; AKP yandaşı ve tek adamın güvencesi altında olmaktan.
Şimdi bekliyoruz bakalım bu müptezel kadına ne muamele yapılacak. Eğer bir hukuk devleti isek; o devletin bu kadına "Gel bakayım buraya; devletin askeri polisi varken; suçluyu tespit edip yargılamasını yapmak senin haddine mi düştü" demesi lazım.
Muhalefetin sarf ettiği sözlerden cımbızla ayıklama yapıp, darbe tehlikesini çıkartan cumhur ittifakı bakalım bu kadının kendi itirafına göre hazır kıta alternatif güç yapılanmalarından ne çıkaracak.
Şimdi gün gelir de AKP iktidardan düşecek olursa bu kadının da itiraf ettiği gibi hazır tuttukları gayrimeşru yapılanmaları ile ne yapacaklardır.
AKP'nin özellikle son günlerde ölüm listelerini hazırlayan yandaşlarının cüretkarlığı ve bu cüretkarlığa karşı kamuoyunu tatmine yönelik bir yaptırım beklenirken; aksine RTÜK başkanının yaptığı gibi onları korumaya matuf ifadeleri kullanması ve hala o zehirli iki kene kadın hakkında bir soruşturma açılmamış olması devletin resmen AKP'leşmiş halini gösteriyor.
Buradan biz cumhur ittifakı muhaliflerine ve dolayısıyla partilere şu mesaj verilmek isteniyor;
"Türk milleti olarak hep beraber şahit olunduğu üzere; kendilerine muhalif gördükleri komşularına karşı kin ve intikam arzusu ile onları imha için hazırlamış oldukları isim listesini kamuoyuna aşikaren itiraf eden insanlara bile eğer yandaşımız oldukları için bir yaptırım uygulamayı düşünmeyip, hatta koruma güdüsü ile hareket ediyorsak; anlamanız gereken şu ki; seçimleri kaybetsek bile devleti asla teslim etmeyeceğiz zira bizim kendimize ait bu derece imanmış ve adanmış milis kuvvetlerimiz var. Sizin 'Devlet' diye bildiğiniz şey artık ete kemiğe bürünmüş bir AKP devletidir. Bundan böyle devlet AKP, siz de karşı olduğunuz sürece düşmansınız"
Denilerek, muhalefette bir bitkinlik, yılgınlık ve umutsuzluk yaratılmak isteniyor. Her ne kadar bu psikolojik yönlendirme ve algı operasyonlarının AKP'nin genel bir taktiği olduğunu fark etmiş olsak da yılmak yok, yola devam.
İstanbul mahalli seçimlerde 13 bin oy farkı ile millet ittifakı kazandı ama AKP devletini tatmin etmedi ve tekrarlandı. Bu sefer 800 bin oy farkı çakılınca sandık çok derin geldi, çıkamadılar.
İnşallah yapılacak ilk seçimde 8 milyon fark ile AKP'leşen devlet tekrar aslına rücu edecek ve her devlet kurumunun kapısına özellikle "TC" rumuzu tekrar çakılacaktır ve ille de Kuleli Askeri Lisesi'nin tekrar açılarak kadim Türk Ordusu'na asker yetiştirilmesine devam edilecektir.

Bir ilahiyatçının hezeyanları
İlahiyatçı Mustafa Karataş demiş ki; "Türkçülük haramdır".
Hadi oradan. Varsa kripto etnik bir özrün, sen ondan haber ver. Benim türkçülüğümden ne istiyorsun.
Rahmetli Ozan Arif'imiz ne demiş "Dinini bilmeyen hiç, milliyetini bilmeyen p.tir".
Tanrı'ya isyan mı ediyorsun ki; çeşit çeşit milletlere ait olarak yarattığı insanların milletlerine samimi duygularla sadakatını sorgularsın. "Türk için, Türk'e göre ve Türk'ten" olma duygusu, dilek ve temennisi kimin neresine batar ki.
Türkçülüğümüze attığınız bu iftiralar için yeter artık diyoruz. Senin haram diye tanımladığın şeyin manasını bulması için bizim tarafımızdan "Tanrı bizi diğer milletlerden üstün ve ayrıcalıklı yarattı" gibi bir iddiamızın olması lazımdır. Ağzımızdan böyle bir ifade çıkmadığı sürece haramı asıl işleyen sensin.
Benim Türkçülüğümün temelinde milletime ait hasletler ve töreye sadakat ile insanlık ve medeni aleme kattığım katma değer ve kazanımlar vardır. Bunu yapabilen her millete de saygı duyarım.
Dolayısıyla, bizim itikadımızca Türkçü olmanın sevabı bile var tamam mı.
Varsa bir diyeceğin, sen git beyt-ül mal'a ihanet eden muhatapların dinen ödeyecekleri bedellerin neler olduğunu anlat.
soralmehmet@gmail.com

7 Mayıs 2020 Perşembe

CUMHUR İTTİFAKI SİSTEMDE İKİ PARTİ İSTİYOR CHP VE AKP

Evet,
Devlet Bahçeli'nin muradı artık iyice anlaşılmıştır.
Mimarı olduğu tek adamlı iki partili sistemi iyice oturtarak siyasetteki görevini nihayetlendirmek istiyor. Devlet Bahçeli'yi sadece MHP'nin genel başkanı olarak görmek yanıltıcı olabilir. Unutmayalım ki Türkiye' de seçim olmasına ve tarihinin belirlemesine Devlet Bahçeli'nin karar verdiği şeklinde resmi olmayan genel kabul görmüş bir kanaat var.
MHP kurumsal kimliğinin devamından yana hiç bir çabası da yok, inancı da yoktur. Çünkü Türk milliyetçiliğine inanmış ve adanmışlığımız adına AKP'den ısrarla hiç bir talebi olmamıştır. AKP'nin terör ile mücadelesi MHP için takdir edilip, destek görülebilir ama Türk milletine görevinin gereğini yapmak lütuf değildir. AKP hükumeti terörle mücadeleyi iyi yapıyor diye MHP'nin; kuruluşuna meşruiyet kazandıran ilke ve inançlarından taviz vermesini, vaz geçmesini gerektirmez. Öte yandan AKP fetö'yü de devlete yerleştirmişti, buna ne diyeceğiz peki.
Devlet Bahçeli ve Erdoğan eş güdümlü olarak bilerek ve isteyerek kullanmış oldukları öfke ve kin dolu kutuplaşmaya yönelik ortak dilleri ile seçmenin AKP ve CHP etrafında konsolide olmasını isteyerek bunu bir program dahilinde sürdürüyorlar.
Bahçeli, biz Türk milliyetçilerine; ayrıştırmaya yönelik kullandığı dil, sürdürdüğü siyaset ile bir anlamda şunu söylemek istiyor. "Ülkeyi yeni sisteme taşımayı başardım. Bu sistem, yapısı gereği ikiden fazla partiyi kaldırmıyor. Artık seçmen bu sistemin işlemesi ve yapısı gereği iki parti etrafında konsolide olmak durumundadır. MHP başta olmak üzere buçuk veya yarım partilere ihtiyaç kalmamış olup, sisteme ayak bağı olmaktadırlar. Dolaysıyla, MHP bu anlamda misyonunu tamamlamıştır. Artık kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlayanlar bu iki parti arasında tercihlerini yapmak durumundadırlar; AKP ve CHP". Yani bir anlamda Devlet Bahçeli'nin yeni sistem için MHP'yi feda etmeyi göze aldığını görüyoruz.
Devlet Bahçeli, Türk milliyetçileri üzerine planlanmış proje dahilinde seçilmiş bir dili özenerek ve dikkatlice kullanıyor ki; kendisine muhalif Türk milliyetçilerini, İYİ PARTİ'yi bile degil sanki CHP'yi tercihe zorluyor. Yani bizlerin AKP karşıtlığımızı sürekli tahrik edilerek tercihimiz CHP üzerine konsolide etmek isteniyor ki; sistemin diğer kutbu CHP üzerinde inşası tamamlasın diye.
Peki öyleyse cumhur ittifakı niçin ısrarla CHP düşmanlığı yapıyor. Çünkü CHP'yi mağdur ederek muhalefetin onun üzerinde konsolide olmasını istiyorlar. Bunu başaramazlarsa getirdikleri yeni sistemin onlara göre bir anlamı kalmayacaktır. Onlar için öncelik hangi partinin iktidar olacağından ziyade yeni sistemin kalıcılığını sonra da Erdoğan'nın cumhurbaşkanlığında AKP iktidarının devamını sağlamaktır.
İYİ PARTI'yi bu sistemin baş belası olarak görüyorlar. MHP'nin siyasi olarak her türlü inisiyatifi Devlet Bahçeli'nın kontrolünde. Burada sorun yok ama gelin görün ki; aynı pınardan akan tüm suları sadece kendi bağlarına akıtamıyorlar, Türk milliyetçilerinin projesi olan bir İYİ PARTİ gerçeği var. İYİ PARTİ onlar açsından bütün planları alt üst etmiş baş belası.
Bu arada Meral Hanım için açılan ama bir türlü mahkemesi yapılmayan fetö soruşturmasının niçin açılmış olabileceğine dair sizleri düşünmeye davet ediyorum. Benim düşüncem; Türk milletinin İYİ PARTI'ye teveccühüne mani olamamaları durumunda devreye sokulacak bir soruşturma olduğunu düşünüyorum.

3 Mayıs Türkçülük Anısına
Sosyolog Prof. Dr. Orhan Türkdoğan diyor ki;
"1520'lerden itibaren Osmanlı'da Türklük bilinci göz önüne alınmamış, terk edilmiştir"

Onun içindir ki; etnik özürlü birileri Türklük bilinci ile kurulmuş TC Devleti'ne ve onun Türk milliyetçisi önderi Atatürk'e her vesile ile kin ve öfkelerini kusarak "İlle de Osmanlı" deyip tutturuyorlar. Devletin dönüşümünü de Osmanlıcılık hayali üzerinden götürüyorlar.
Çünkü bu etnik özürlülerin her birisi tek tek Osmanlı sosyolojisinde kendilerini buluyorlar da ondan. Nasıl bulmasınlar ki; Türklerin kurduğu bir devletin tebaasından birileri Türk'e "Etrak-i bî-idrak" (Akılsız Türk) diyor ancak Türklük şuuru ile refleks gösterip "Ne diyon lan sen" diyen bir devlet refleksi gösterilmiyor.
Ümmet bilinci o kadar ağır basmış ki; millet bilincini asilime etmiş, teslim almış ve Türk'e kalan sadece aşağılanma olmuş.
TC Devletini 15 Temmuz ihanet sürecine taşıyan da ümmet bilincinin her daim destek görmesi, yaygınlaştırılması; millet bilincinin de her daim örselenmesi ile olmuştur. Aşağı yukarı ülkemizdeki tüm tarikatlar "Siyasallaşmış ümmet" kundağında ete kemiğe bürünmüşlerdir; fetö de.
Dikkat edilecek olursa "Siyasal ümmetçilik" adına her türlü atraksiyonlar kendi mecrasında bir şekilde yolunu bulurken, dışarıdan destek alıp siyasal güç haline gelirken buna mukabil Türk milliyetçiliğinin her türlü gelişme ve güçlenmesi karşısında tepesine öyle veya böyle bir şekilde balyoz indirilip, operasyon yapılmıştır.
Artık Türk gençliğine her yıl Türklük şuurunun kalplere nakşedildiği "Erciyas Kurultayı" yapılmıyorsa, yine banisinin Başbuğ Alparslan Türkeş'in olduğu her yıl düzenlenen geleneksel "Antalya Türk ve Akraba Toplulukları Kurultayı" yapılmıyorsa; bunun nedenine Türklük bilincinin oluşması ve gelişmesine yapılan bir operasyon demeyeceğiz de ne diyeceğiz peki.
İşte onun içindir ki özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçileri biraz da sivilleşerek inisiyatif alanlarını genişletme yoluna gitmişlerdir. Türk milliyetçiliğinin bir siyasi partisinin olmasından ziyade toplum ve devlet içindeki sosyolojisinin güçlü olması gerekliliğinin daha önemli olduğunu idrak edilmiş olup bu minvalde istişarelerin yapıldığını duyuyor, görüyoruz.
Aynı dine inanmış insanların birlikteliği ile "Siyasallaşmış ümmetçilik"in aynı şey olmadığını da belirtmiş olayım ki; şimdi birileri çıkıp "Sen İslam'a karşı mısın" demesinler.

Bize ulaştırılamayan maskeler ABD ve PKK/PYD'ye ulaştırıldı
82 milyon insanımızı; PKK/PYD'ye 30 bin tır dolusu silah ve mühimmat verdi diye haklı olarak ABD'ye küfrettireceksin; sonra kendi insanına temin edemediğin maskeleri paketleyip paketleyip ABD'ye göndereceksin onlar da PKK/PYD'ye gönderecekler öyle mi.
Bunların siyasi ahlak ve mantalitesi hep böyle olmuştur. Rahmetli Kamer genç mecliste "Fethullah Gülen paralel yapılanması"nı kendilerine hatırlattığında; "Muhterem Hoca efendiye iftira atamazsın" diyerek üzerine yürüyüp, linç etmek istemişlerdi. Şimdi de gene aynı insanlar küfür ediyorlar. Ettikleri küfür devletin bekasına kastedildiğinden değil, kendi siyasal muratlarının sekteye uğratılması ve güç paylaşımını paylaşamamış olmalarındandı.
Övgü ve sövgüde, takdir ve eleştiride, vefa ve düşmanlıkta bu kadar çelişkileri ilkel Afrika kabilelerinde bile görmek mümkün değil. Onların bile sabit ilke ve kuralları olup sadakatlerinde çelişkiler görülmez.
Siz ABD'nin bütün pisliklerini unutup, onlara yalakalığa hatta övmeye devam edebilirsiniz ama ben onlara gene sövmeye devam edeceğim.
ABD'ye gönderilen paketlerin üzerinde yazılmış olan ancak sadece yazanın ve alıcısının okuyabildiği bir cümle var "Beni sen getirdin, sen sahip çıkacaksın"

''Kabataş yalancısı'' olduğunuz için size hiç inanmıyoruz
Yönetim zafiyetlerini perdelemek ve seçim kazanmak için meşhur "Kabataş yalanı"nın senaryosunda; üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş erkeği kucağında bebeği olan başörtülü masum bir kadının üzerine işetebilme cür'etine yeltenenlerin, düzmece belgelerle Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının savcısı olanların kamuoyuna sundukları bilgilerin doğruluğuna dair şüphelerimiz her daim olacaktır.
Bu meşhur "Kabataş Yalanı"nı bugün de yaptığınız gibi "Ne pahasına olursa kazanmak" duygusu ile kin ve öfkeniz üzerine sos yaparak seçim meydanlarında tekrarlaya tekrarlaya insanları tahrik ettiğiniz gibi bugün de kin ve öfke dili ile oy konsolidasyonu peşindesiniz.
Efendim koronaviruüs ile ilgili sayısal veriler veriyormuşsunuz, bizler de inanmıyormuşuz. Sonra devamında "Verilere inanmamak hainliktir" diyorsunuz. Ben de derim ki; yetmiş erkeği, kucağında bebeği olan masun başörtülü bir kadının üzerine işetmek ne kadar ahlakiydi peki. Siz niçin bu aşağılık davranış biçimini Türk-İslam töresine yakıştırma gibi bir hainliği göze alabildiniz.
Dilde, edep ve adapta ahlaki sorunları olanlar başkalarının hainliğinden belki söz edebilirler. Ancak bunu, kendilerine biat etmiş, azadlığı kabul etmeyen iflah olmaz kölelerine inandirabilirler, başkalarına asla.

Türk milliyetçileri olarak artık ''Kendimiz'' olmamız lazım
Cumhuriyet tarihinde nitelikli ve aksiyoner bir neslin yetişmesine vesile olan Türk milliyetçiliği hareketini; geçmişi ihanetlerle dolu bugün de devam eden sünepe sağ siyasete sığıntı yapanlara karşı verilen mücadelenin içinde olmak gibi bir ayrıcalığın keyfini yaşıyorum.
Sağ zihniyet, Türk milliyetçiliğinin her zaman dinamizminden yararlanmış ama Türk milliyetçiliğine hiç bir şey vermemiş, hatta kendisine sığıntı yapmıştır.
Türk milliyetçileri özellikle cumhuriyet tarihindeki bu kısır döngünün defterini dürmek zorundadır. Bunun için onlarla aynı safta namaz kılmamamız gerekiyorsa onu da yapalım ama her şeyden önce "Kendimiz" olmalıyız.

Yahu ekiyoruz, biçiyoruz sonra sağdan birisi geliyor tüm emeğimizi ona teslim ediyoruz, sonra da bir köşeye sinip merhameti yine kendi emeğimizi teslim ettiklerimizden dileniyoruz. Aklımızı başımıza devşirmek için Daha ne kadar itilip katılmamız lazım.
soralmehmet@gmail.com