2 Mart 2021 Salı

DEMİRTAŞ HDP VE FEZLEKELER

HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve partilerinin kapatılması meselesi.
Ne gariptir ki; HDP üzerinde tepinerek sürekli toz kaldıran AKP'nin parti kapatmanın çözüm olmadığı söylemini gerek Ömer Çelik gerekse Numan Kurtulmuş'un ifadelerinden duyduk, dinledik.
Şahsen hiç de garip bulmadım, zira AKP'ye, üzerinde tepinerek toz kaldırıp diğer partileri de çıkan tozda boğmak için bir enstrüman lazım, o da HDP dir. Bu nedenledir ki; cumhur ittifakı olarak İYİ PARTİ'nin HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için meclis gündemine gelecek fezleke oylamasında takınacakları tavırı çok yakından takip ederlerken aynı zamanda suiistimal edebilecekleri bir görüntü yakalamak için de sabırsızlıkla beklemekteler.
Benim kişisel tavsiyem; İYİ PARTİ, AKP veya cumhur ittifakının HDP milletvekilleri üzerinden yaratacağı algı operasyonunun şerrinden kaçma kaygısı ile kesinlikle ilkesellikten vaz geçmemeli, aksine fezlekeleri tek tek inceleyerek masum olanlara hayır, suçlu olduklarına inandıklarına da evet diyerek tercihlerini yüreklice ortaya koymalıdırlar. Velev ki; HDP'li bir vekil hakkında, cumhurbaşkanına hakaretten tezkere olsa; "Hakaret" veya eleştiri cumhurbaşkanına değil aşağı yukarı AK PARTİ genel başkanına olduğunu hepimiz tahmin edebiliriz. Bu konumdaki bir HDP veya bir başka siyasi parti milletvekilinin dokunulmazlığı niçin kaldırılsın ki. Siyasetin doğası gereği eleştiri velev ki ağır bile olsa meşrudur.
HDP'nin kurumsal olarak kapatılması için her türlü gerekçe varken; sadece ve sadece Cumhur ittifakının HDP'yi elinde sopa yapıp siyasi konjonktürü kendi lehlerine göre dizayn etme, diğer partileri hizaya sokma kurgusundan mütevellit CHP ve İYİ PARTİ milletvekillerinin fezlekeleri hakkında ne şekilde el kaldırıp indireceklerini takip etme düşüncesinin olduğunun herkes farkında.
"Kürt seçmen" gibi ayrıştırıcı bir ifadeyi siyasi literatürümüze sokanlar Türk milletinin birlik ve bütünlüğüne büyük bir kötülük etmişlerdir. "Kürt seçmen" ayırımı yapıldığı sürece bunun her daim HDP gibi siyasi kurumsal bir karşılığı olacaktır. Çünkü "Kürt seçmen" ayrımı aynı zamanda seçmen profilinde ayrı bir pasta dilimi gibi her daim vitrinde var olacaktır. Dolaysıyla, tüm HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak yargılanıp vekilliklerinin düşürülmesi veya HDP'nin doğrudan kapatılması ile murad edilen sonuç hiç bir zaman elde edilemeyecektir.
Kesin çözüm; hiç bir siyasi parti "Kürt seçmen" ifadesini kullanma ihtiyacı duymadan bölge halkından oy talep ederken aynı anda halkın da kendilerinin böyle ayrıştırıcı şekilde tanımlanmalarından rahatsız oldukları bir konjonktürün oluşması lazım. Siyaset kurumu, bölge insanının "Ne münasebet, biz bu ülkenin eşit haklara sahip vatandaşlarıyız. "Millet tanımı" bizi de kapsadığı halde niçin üzerimize ayrı bir kimlik tanımlaması yapılıyor" gibi ortak milli paydaya ait olma duygusunun sorgulamasının tehdidini hissetmelidir.
Ancak "Kürt seçmen" ayrımının müsebbibi siyaset kurumu olunca anlaşılan o ki; önlemini alıp düzeltmesini yapacak olan da yine siyaset kurumudur. İYİ PARTİ ve Meral Hanım bu anlamada siyasi bir mantalite geliştirmek istiyor. Bölge insanının oylarının kendi ittifaklarında konsolide olmayacağına kani olan cumhur ittifakı tekrar ediyorum, HDP üzerinde tepinerek çıkardığı tozla "Bölge sorununa" ilişkin inisiyatif ortaya koyma düşüncesini boğup, etkisiz hale getirirken teveccühün diğer partilere yönelmesine mani olmak istiyor. Bunun için HDP'yi siyasetin merkezine koyup onun üzerinden kurguladıkları oyunları Türk milletine izletmeye devam ediyorlar.

28 Şubat darbesi ve aklıma gelenler

"28 Şubat sürecinde İstanbul Büyük Şehir Belediye başkanıyken görevden el çektirildim, hapse atıldım, siyasi yasaklı hale getirildim"
derken bu cümlenin devamı olarak...
"Ancak CHP'nin, daha sonra da hep yaptığı üzere; demokrasimize ve demokratik haklara sahip çıkma amaçlı, siyasi yasağımın kalkması için ortaya koyduğu öncü tavır ile bugünlere kadar gelen bir süreç başlamış oldu. Bu anlamda CHP'ye müteşekkirim"
deme erdemini göstermek hem CHP'nin bekleyip hak ettiği jest, hem de ahde vefa gereği değil midir. Ancak ve ne yazık ki; her vesile ile "CEHAPE" diye diye CHP'yi geriye dönük cumhuriyet tarihinde yaşanmış tüm kötülüklerin müsebbibi görürken, hiç mi aklınıza gelmez; hapis hayatınız ve siyasi yasağınız.
Bu vefayı, bırakalım CHP'ye göstermeyi kendi seçmeninize bile göstermemiş olmalısınız ki; o seçmen ki İstanbul belediye başkanlığı seçimlerinde vermiş olduğu kararını siz beğenmeyip yenilenmesini YSK'ya dayatınca 800 bin oy farkı ile önemsemediğiniz gücünü size gösterdi.

28 Şubat'ın müsebbibi olanlara cart yaptınız curt yaptınız, ya 27 Nisan e-muhtırasının müsebbibi olana ne yaptınız; "Allah senden razı olsun Büyükanıt Paşam" dediniz geçtiniz.
Bunu ona söylediniz ama gizli kalması için de Dolmabahçe Sarayı'nda "Mezara kadar" deyip saklanması için sözleştiniz.
Gözlerimizin kör kulaklarımızın da sağır olduğunu düşünmek gibi bir tercih işinize gelebilir ama zamanın akışını takip ettiğimizde "27 Nisan e-muhtırasına niçin soruşturma açılmadı" sorusunun sorulamayacağını hangi aklınızla, irfanınızla ve vicdanınızla düşündünüz veya nasıl izah edebilirisiniz.
Evet, emekli bir asker olan Başbuğ Paşa'nın 15 Temmuz'a ilişkin yazdığı kitabındaki bir cümlesinde darbe çağrısı yaptığından hareketle tüm o dönem AKP milletvekillerinin Başbuğ Paşa'dan davacı olmasını isterken, bizatihi devrin Genel Kurmay Başkanı tarafından verilen 27 nisan e-muhtırasını için niçin soruşturma yoluna gitmediniz.

''27 Nisan e-muhtırası''nın üzerine niçin gidilmedi

İlker Başbuğ paşa daha ne yapacaktı Allah aşkına. Fetö'nün siyasi ayağının deşifresi için şifrenin saklandığı kasanın anahtarını bu konuşmasında olduğu gibi muhalefetin eline veriyor ama muhalefet bir türlü kasayı açmayı beceremedi.
CHP ve İYİ PARTİ her ne kadar denemişlerse de şahsen umduğum ısrarı gösterip, devamını getiremediler. MHP ise (Daha doğrusu kurumsal iradesi gasp edilmiş MHP) fetö konusunda belki de en temiz ve masum parti olmasına rağmen AKP'nin tüm günahlarının vebalini peşin satın aldığı için kayıtsız şartsız onun yanında olmaya devam etmeyi yeğliyor.
AKP kendi gerçeği ile yüzleşmekten korkuyor, onları anlayabiliyoruz, ya muhalefet; ya çok beceriksizler veya kasa açılınca kendilerinin de dahil oldukları bir ayıpla karşılaşabileceklerinden korkuyorlar.
Bu konuşma sonrası alıyoruz ki; fetö soruşturmaları için milad 17/25 Aralık değil, 2009 yılında milli savunma bakanı, bakanlar kurlu ve genel kurmay başkanından habersiz olarak altında üç beş, her neyse AKP'li milletvekilinin imzası ile "Askerlerin her durumda, sivillerin de askeri mahalde işledikleri suçlardan dolayı sivil mahkemelerde yargılanması" yasa teklifini gece yarısı torba yasa içinde anayasaya aykırı olmasına rağmen verilmiş olması ve sonra da yasallaşması dır.
AKP, trol ordusunu etrafa salarak, yarattığı konjonktür sayesinde bu kadar somut gerçeği konuşturtmadı. Muhalif basın ve benim gibi bireyler ise hukukun tarafsızlığına inanmadığımız için başımıza ne geleceği belli olmadığı için bizler de ısrarcı olamadık. Anayasa Mahkemesinin bağlayıcı kararını takmayan cari bir yargı sisteminin hüküm sürdüğü bir ülkede hangi baba yiğit otoriteye karşı hak arayışına çıkabilir ki.
Partilerin kurumsal kimliği biz vatandaşlardan daha avantajlı olup, Başbuğ Paşa'nın hala cevabı alınamamış bu sorusunun takipçisi olabilirler, hatta asli görevleridir.

Dört duvar arasında dahi ülkücü kalabilmek

Ülkücü olmak sadece bir kişiden veya kurumdan yana olmak değil, vicdanınla tek başına ve dört duvar arasında kalsan dahi adam kalabilmektir.
"Ülkücü akademisyen" bir kardeşimiz milletvekili "Özlem Hatun"na hakaret içeren twit'leri çok ayıplayıp kendisine büyük haksızlık yapıldığını söyledi.
Eğer bu ülkücü bilinen akademisyen dört duvar arasında tek başına dahi ülkücü kalabilen birisi olsaydı sözünün devamında "Ancak Özlem Hanımın da üzerinde çıplak arama yapılan hemcinsi birisi için kullanmış olduğu aşağılayıcı ifadeleri de kabul etmek mümkün değil" diyebilmeliydi.
Bir diğer "Ülkücü avukat" ise "Partili cumhurbaşkanlığı sisteminde kuvvetler ayrımı tam ve kamil anlamda vardır, uygulanmaktadır" dileyebilmiştir.
Artık akademisyenlerin bir kısmı kariyer planlamalarını böyle yapıyorlar; ilgili mercilere dolaylı yollardan mesaj gönderme şeklinde. "Yerimi sağlamlaştırın, mümkünse daha yukarılara taşıyın ki; ben de size hizmet edeyim" mesajı.
"Özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçisi" birisi olarak benim yanında yer alacaklarım elbette otorite ve baskıya sırtlarını dönebilen Boğaziçi üniversitesi akademisyenleri olacaktır. Otoriteye şirin gözükme gayretindeki, Türk milliyetçiliği adına dahi olsa hiç bir kişi veya kurumun yanında olmam elbette mümkün değildir".
Ancak şunu da memnuniyetle müşahede ediyorum ki; Türk milliyetçiliği, tek adam otoritesine karşı olanların inisiyatifinde etkin, yetkin ve yönlendirici konumundadır.

Eleştirilerimiz devletimize değil AKP'leşmiş devlete dir.

Eleştirilerimiz elbette Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne değil AKP'leşmiş devlete dir. Bizlerin sana olan tepkimizi kutsiyet atfettiğimiz devletimize itaatsizlik şeklinde gösterme kurnazlığınız olsa olsa yine bizim kutsal bildiğimiz o zihinlerdeki "Devlet" kavramının arkasına sığınmaktır. Bunu, ittifakınızın azatlık kabul etmeyen iflah olmaz biatcı kölelerinize belki inandırabilirsiniz ama bizlere asla.
Bizim devletimiz AKPNİSTAN değil, T.C Devleti dir. O devlet ki; cumhuriyet tarihi boyunca hiç bir zaman kendisine silah doğrultmuş, vatandaşının canını almış hain olduğunu bildiği bir yapıyı, çeteyi veya örgütü muhatap alıp sarayında ağırlayıp sözleşme, anlaşma veya antlaşma yaparak savaştığı bir yapıya statü kazandırmamıştır. Kim bu örgüt; PKK
Yine hiç bir zaman T.C Devleti'ni yönetme konumuna gelmiş kişi veya partiler illegal hain yapıların yardımına baş vurup, onlarla işbirliği yaparak yönetime gelip başta Türk Ordusu olmak üzere en değerli kişi ve kurumlarına kumpas kurmamışlardır. Kim bu örgüt; Fetö
Evet hain yapılarla(Fetö) iş birliği sizi iktidara taşıyıp muktedir etmiş olsa da ve sizler her ne kadar T.C Devleti'nin kendi imkanlarını kullanarak onu adeta AKPNİSTAN'a dönüştürmüş olsanız da şunu bilin ki; döneminiz Türk milletinin dini taassubundan mütevellit, hesabını yapmadan evine aldığı misafirin hainliği şeklinde tarihinde yerini alacak ama sizi asla affetmeyecek. Nasıl mı; son İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı seçiminde olduğu gibi büyük bir haz duygusu ile sandığa gömerek.
Sıfır noktadaki PKK terörü ile teslim aldığınız ülkeyi bölge halkının oyuna talip olmak için bölgenin fakirlik sorununun adını "Kürt sorunu"na çevirip, sindirilmiş PKK'ya böylece can suyu verip suiistimaline açık alan yaratarak tekrar aktif hale gelmesine vesile oldunuz. Devlete ve millete bu kötülüğü niçin yaptınız. Yine işbirliği yapıp sayesinde muktedir olduğunuz ve devlet yönetimini paylaşıp muhatap kabul ettiğiniz hain fetö terör örgütü 15 Temmuz ihanetini yaptı. Onları bu cüretkarlığa iten sizin onlara sağladığınız imkanlar değil miydi.
Şimdi size soruyorum; bu iki hain örgütle şu veya bu şekilde yöneten konumundayken yaptığınız işbirliği ile Türk milleti ve devletine yaşatılan kötülüklerin müsebbibi olan sizler, şahidi olan bizlere Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne sadakatimizi hangi cüretle sorgulayabilirsiniz. Hainlik üzerine birimlendirilmiş kalibreniz ile devletimize ve milletimize sadakatimizi ölçmeye nasıl cüret edebilirsiniz.

Acımızı sorgulamamıza kalkan olmanıza müsaade etmeyeceğiz.
%90 oranında hükmettiğiniz basın ve medya yoluyla iradelerini kendinize sorgusuz sualsiz amade kılıp, biat ettirerek etrafa saldığınız trol ordunuz ile sesimizi susturmanıza müsaade etmeyeceğiz. AKP'leştirdiğiniz devletin algı mühendislerine dizayn ettirdiğiniz algı operasyonlarına değil aklımıza ve zekamıza itibar edeceğiz. Çünkü üç beş ahmak algı mühendisinize hazırlattığınız "Kabataş yalanı"nız aklımızda mıh gibi çakılı duruyor.
PKK terör örgütü veya onun Apo denen katil başı ile açılım saçılım ve her türlü saray muhabbetinize karşı çıktık ancak
madem ki 13 oy için (Gerçi alamadınız çakıldınız) Apo'yu devreye sokmayı göze aldınız da niçin 13 evladımız için aynı şeyi yapmayı düşünmediniz.
Hep diyorum ya; AKP için kutsal olan "Can" değil "Siyasi güç"tür. Dolaysıyla, kendi itikatlarına göre hareket etmişler, seçimde siyasi güç devşirmek için Apo'ya ısmarlama mektup yazdırmışlardır, yadırgamadım. Bugün seçim olsaydı belki de Kandil'de Karayılan'ı bulup ona da ısmarlama mektup yazdıracaklardı.

16 şehidimizi ülkenin değişik kesimlerinde yüce Mevla'nın cennetine tek tek uğurlarken; içlerinden birisinin dahi cenazesine katılabilme yürekliliğini gösterememenin arkasında onların şehadetlerinin müsebbibi olma duygusu olabilir mi. Bence öyle olduğunu bugün kendi eşrafından birisinin cenazesine iştiraki ile göstermiş oldu.
Yine tekrarlıyorum; bunlar için kutsal olan "Siyasal güç"tür. Bugünkü cenazede bulunma nedeni ahde vefadan öte siyasi gücün aktığı pınarı kurutmamaya matuf siyasi bir çalışmadır.
Öyle ya; bugünkü cenaze törenine katılma gerekçesi velev ki ahde vefa ise en azından 16 şehitten bir tanesinin olsun cenazesine katılmamasının adını ne koymak lazım.

13 şehidimiz ''Esir''miydiler ''Rehin''miydiler

"Esir" ile "Rehin" kavramları arasındaki farkın ne olduğunu bilmeyen ukala kadın.
Kendisine her iki kavram arasındaki fark hatırlatıldığında "Bunlar fasa fiso şeyler" mealinde, şaşkın ördek misali verecek cevabı olmayınca kıçı ile suya dalmaya çalıştı.
Bak ahmak; "Esir" kavramı savaş terminolojisinde geçen bir kavram olup savaşan taraflara hukuki sorumluluklar yükler. Yani senin hesabını kitabını yapmadan veya anlamına vakıf olmadan "PKK'nın elinde esir tuttuğu askerler" şeklinde bir cümle kullandığınız zaman PKK'ya kurumsal bir statü kazandırarak kendisini legal hale getirmiş oluyorsun farkında değilsin. Türkiye PKK ile savaşmıyor, sebep olduğu terör faaliyetleri nedeniyle etkisiz hale getirerek tasfiye etme mücadelesini veriyor.

Devletimiz 13 insanımızı PKK'nın infaz ettiğini açıklıyor, ABD ise "Doğruluğunu teyit edersek kınayacağız" mealinde bir açıklama yapıyor.
Bu ne demek; "Biz Türkiye'nin yaşanan olay ve durumlarla ilgi paylaştığı bilgilen doğruluğuna teyit etmeden güvenmiyoruz" demektir.
Peki ABD'yi ülkemizi bu aşağılayıcı tavra sokan nedir; kendi anayasamızda tanımlanmış olan anayasa mahkemesi kararlarının üst mahkeme kararı olup, bağlayıcı olmasına rağmen siyasi saiklerle gereğinin yapılmamasının gözlemlenmiş olmasıdır. Yani ciddi bir devlet görüntüsü değil keyfi bir devlet görüntüsü sergilenmesi...
Daha başka; AB mü


ktesebatı gereği altına imza attığımız sözleşmelere binaen AİHM'nin ülkemiz hakkında vermiş olduğu kararlara uymayarak, imzamıza sadakat göstermeyen ülke konumuna düşürürülmemiz...
Ve; siyasi rant için toplum sosyolojisini kundaklamaya matuf meşhur "Kabataş yalanı" ve "Camide içki içildi" ithamı. Neydi o yalanlar; "Kabataş semtinde kırmızı ışıkta çocuk arabası ile karşıdan karşıya geçmekte olan başörtülü bir kadına, kucağında bebeği olduğu halde üstleri çıplak, alt tarafı deri pantolonlu yetmiş erkek tekmeleyip üzerine işemişlerdi. Yine aynı gün aynı semtte gezi eylemlerinden gelen bir grup protestocu genç camiye girerek içki içmişlerdi. Ancak söz konusu camiinin imamı bu iftirayı kabul etmeyerek "Ben din adamıyım yalan söylemem" deyince sürgün yiyip, istifa etmişti. Yani ciddi bir devleti yöneten irade, halkının bir kısmını diğer bir kısmına karşı kışkırtmak için yalan haber üretemez.
ABD, ülkemizde yaşanan süreçleri, sosyal vakaları bizim yandaş medya üzerinden değil kendi bizatihi görevlendirdiği istihbarat ağından faydalanarak okuyup değerlendiriyor, yani her yönümüzle gözetim altındayız.
Diğer bir husus vatandaşlar olarak "Halk Bankası yolsuzluğu"nu bizlere dayatılan resmi görüş üzerinden okuyup değerlendiriyoruz. Peki ABD bunu nasıl okuyup değerlendiriyor, bundan haberimiz var mı, yok. Mesela ABD şöyle düşünüyor olamaz mı; "Yahu Zarraf bile tek tek anlattı ama onlar hala olup bitenlerin fetö kumpası olduğunu anlatıyorlar"
Yine bir diğer husus; ABD çok iyi biliyor ki; zamanın "Cemaati"ni AKP ile BOP projesinde bir araya getirdi. Siyaseten iktidar olan AKP cumhuriyet değer ve kazanımlarının mukavemeti ile karşılaşınca muktedir olmak için arkasında ABD'nin olduğu "Cemaat/fetö"nün devletteki paralel yapılanması devreye sokularak mukavemet gösteren milli kişi ve kurumlar Ergenekon ve Balyoz süreçleri ile tasfiye edildiler. Bu süreçlerin mimarı ve aynı zamanda takipçisi olan ABD, daha sonraki süreçlerinde hiç şüphesiz takipçisi ve gözlemcisi olmuştur. Dolaysıyla, bizim millet olarak resmi dayatmalarla gerçek diye kabullendirildiğimiz şeylerin dışarıdan da aynı şekilde okunup kabul gördüğünü sanmıyorum.
ABD'nin 13 vatan evladımızın PKK tarafından infaz edilişine ilişkin başka yerlerden teyit alma ihtiyacının temelinde belki de BOP eş başkanlığı görevlendirmesinde gizlenmiş bir sır olabilir mi.

Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu'nun vefatı çok üzgünüm

Bu kadar kutuplaşmış bir ülkede her kesimin değerli gördüğü sevgi duyduğu bir insan olmak belki de öbür tarafa taşınabilen en güzel hazine olsa gerek.
Ağzından çıkan her cümle; duyan kulaklardan önce zihinlere sonra ruhlara üflenmiş serinlik veren yel gibiydi.
Ve bu kadar rahatlamış ruh hali ile hikayesini anlattığı çocukluğu, gençliği, aile hayatı ve bilim adamlığını her dinlediğimde gözlerim nemlendi hatta ağladım. Çünkü onun hikayesi kendisini güçsüz gören, özgüven eksikliği yaşayan her dinleyene güç ve moral veriyordu.
Velhasıl kelam; yazmış olduğu kitaplarının, kayıt altına alınmış konuşmalarının ve videolarının her biri, sıkıntı ve moral bozukluğu için derinden içimize çektiğimiz bir nefes gibi ferahlatıcı ve rahatlatıcı olduğunu okuyarak ve dinleyerek anladım.
Prof. Dr. Mümtaz Turhan'ın tesiri ve yönlendirmesi ile Türk milletine kazandırdığı, mesleğinde duayen olmuş değerli bilim adamı Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu'nun vefatını büyük bir üzüntü ile öğrendim. Türk milletinin başı sağ olsun, Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun, seven ve yakınlarına sabırlar diliyorum.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

ZEYTİN

 ZEYTİN

Bir diş, bir lokma

Bir diş, ikinci lokma
Bir diş daha, son lokma.
Sofrada kalan üç çekirdek
Anne ben doydum,
İstemem daha
Mehmet Soral
19.9.2013
Okur yazar dahi olmayan anam Azerbaycan şairlerinden rahmetli Vahafzade'nin de bir dizesinde dediği gibi "Kitap kitap sözlerimin müellifi menim anam" dır diyebilirim. Benim en yakın dert ortağım, psikoloğumdu. Özgüvenimi bana ilk kazandıran o oldu. Güçlü yanlarımı sürekli hatırlatarak bana engelimi unutturdu.
Yedi evlat sahibi olmasına rağmen o gene de "Allah'ım beni elden ayaktan düşürme ki; çocuklarıma yük olmayayım" diyerek gönlünden geçtiği şekilde Mevla'sına kavuştu.
Benim en değerlim, sevgim, anam; şimdi soframızda zeytinimiz bol ama başımızda sen yoksun. O kahrolası fakirliğimize inat bugün kavanoz dolusu zeytini hem de bütün bütün ve de ekmeksiz yedim. Bir kaç çekirdeği de intikam hırsı ile yuttum anne. Yüreğini ferah tut her şey yolunda, artık istediğimiz kadar zeytinimiz var.
Ruhun şad mekanın cennet olsun benim en en değerlim.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

15 Şubat 2021 Pazartesi

MÜJDEYİ HABER VERİP ACIYI GÖSTERMEK

Müjde beklerken acılarla karşılaşmak

Güçlü bir istihbarat ile bu katliama mani olunabilirdi. Ama öyle ya; cumhurbaşkanı 15 Temmuz ihanetini milli istihbarat teşkilatından değil de eniştesinden öğrenmişse (Ben kabul etmiyorum tabi ki) daha fazlası beklenemezdi.

Oy için Apo'ya ısmarlama mektup yazdırıp, kardeşini TRT'ye çıkarma cüretini gösterip bunun bedelini göze alanlar aynı çabayı niçin 13 şehidimiz için göstermediler.
Siyasi hasımlarına kara çalmak için iğrenç ve kalleşçe yöntemlerle on yıl önce o günkü konjonktürde atılmış twit'lerden, yazılmış yazılardan itibar suikastı için malzeme çıkarma amaçlı tarama ordusu kuranlar, keşke bu istihbarat gücünü şehitlerimizi kurtarmak için kullanmış olsalardı.
Çocukları PKK tarafından kaçırılan anneleri organize edip HDP'nin kapısında onun himmetine terk eden, muhalefet partilerini bu annelerin yanında yeterince olmamakla itham edip siyasi rant elde etme hesabını yapan muktedirler; devletini güçlü bir baba bilip günlerce, aylarca kendilerini kurtaracağı günü bekleyen bu şehitlerimiz ve ana babaları için ne yaptınız.
Allah'ım ne olur yaşadığımız bugünkü acımızın arkasında; bir kahramanlık yaratıp sürekli bunu konuşturarak, sıkıntıları unutturup gerçekleri görünmez kılma düşüncesi gibi kahredici bir niyetin olduğu gerçeği ile bizleri karşı karşıya getirme. Yoksa, yine bir kez daha kandırılmış bir muktedirin "Sizlere müjdelerimiz olacak" haberinin aslında hüsrana dönüşmüş gerçeği ile mi karşı karşıya kaldık.
Şehitlerimize Allah'tan rahmet dinliyorum, ruhları şad mekanları cennet olsun, Türk milletinin başı sağ olsun.


Türk milliyetçiliği inisiyatifi hiç bir kişi ve kurumun inisiyatifinde değildir

Yazıklar olsun ne diyelim. AKP'nin TV'lere çıkmaya yürekleri yetmeyen vekil ve yetkilileri yerine, MHP kontenjanından TV programlarına çıkan avukat, gazeteci, akademisyen görünümlü ama güdümlü isimler yine AKP'li yetkili ve sorumlularının kurucu anayasadan bahisle yeni devlet inşa etme ve laikliği tartışmak gibi haddi aşan söylem ve demeçlerine karşı Türk milliyetçiliği doğal refleksini göstermeleri beklenirken, hadsizlerin sözlerini "Aman efendim ne münasebet, muhterem efendilerimizi yanlış anladınız" refleksini ortaya koyarak, onları koruma ve kollama çabasını gösterirlerken Türk milliyetçisi camiayı da bir utanca paydaş yapıyorlar.
Yahu ne yaparsanız yapın ama hiç olmazsa Türk milliyetçiliğinin kurumsal temsilcisi biziz demeyin. Türk milliyetçiliğinin doğal refleksini hangi kişi veya kurum ortaya koyma yürekliliğini gösteriyorsa onuru da şerefi de o kişi veya kuruma aittir.


Aynı maya ile yoğrulmuş hamurdan farklı ekmekler çıkmaz

Yeni partiler kursalar da maya aynı maya olduğu için değişen bir şey yok. Deva Partisi genel başkanı Ali Babacan bir söyleşide bugün olmasa da ileriki yıllarda konjonktürün uygun olması halinde anayasanın ilk dört maddesinin tartışılabileceğinden bahsediyor. Bugün konjonktürün bu ifadeler için hiç de uygun olmamasına, hatta siyasi intihar olabileceğine rağmen cüret edebiliyor olmaları; fırsat bulmaları halinde neler yapabileceklerinin açık bir delili değil mi.

Yine AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Cahit Özkan'ın "Yeni anayasa yeniden kuruluş anayasası olacak" demesi ve bunu söyleme cüretini gösteren siyasi iradenin atamış olduğu Ayasofya Baş İmamı Prof. Dr. Mehmet Boynukalın'ın yapılacak yeni anayasaya laiklik ilkesinin konmamasına atıfla ''AnayasadaİslamOlsun'' etiketiyle yaptığı paylaşımında ''1921 ve 24 anayasalarında devletin dini İslam'dı ve laiklik yoktu. Cumhuriyet fabrika ayarlarına dönsün'' ifadelerini kullandı. Oysa ki; baş imamın savaş şartlarında veya savaşın henüz sona erdiği jantlarda konjonktürün dikkate alınarak laiklik vurgusu yapılmadan düzenlenmiş 1921 ve 1924 anayasalarına atıf yapması, bugün için gerçekleşmesi mümkün olmayan gizli bir niyete meşruiyet arama çabasından öte bir şey değildir.

Tamam bu insanlar mayalarındaki özellik nedeniyle pekala bunları düşünüp söyleyebilirler, çok da yadırgamadım doğrusu ama MHP kurumsal kimliği adına hala doğru dürüst bir tepkinin ortaya konmamış olmasını nasıl izah ediyorlar acaba.

Aynı siyasi maya ile yoğrulmuş bu kişi ve kurumların alenen dışa vurma cüretini gösterdikleri, cumhuriyet değer ve kazanımlarını yerle yeksan etmeye dönük talepleri karşında, bilinç düzeyi ve özgül ağırlığı oldukça yüksek muhalefet onların siyasi varlıklarını yapılacak ilk seçimde yerle yeksan edecektir. Hele ki bugünkü konjonktürde, bu kadar kutuplaşmış siyasi ortamda yeni anayasa için ortak çalışa yapmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

Anayasa metni; uzlaşı kültürüne sahip insanların ortak aklı ile inşa edilebilecek ortak mutabakat metnidir.
19 yıldır ülkenin kaderine hükmetmiş bir insan eğer bir defa olsun acı günümüzde, mutlu günümüzde veya kendi inisiyatifinde özel bir gündem ile siyasi parti liderleriyle bir araya gelmeyi becerememiş veya istememiş ise; hangi uzlaşı kültürü ile ortak anayasa çalışması yapılacaktır; mümkün değil.
Bu öneri patlak balona üfürmek olur ki; zerre miskal bana inandırıcı gelmiyor.
Meral Akşener "Memleket masası" önerisi ile aslında muktedire kibrinden vaz geçip kendisine bir kapı aralama şansı vermişti ama kolay değil 19 sene hep buyurgan olunca kibirden bu fırsatı değerlendiremedi.
Dolaysıyla hiç bir iddiası olmayan basit bir muhabbet için liderlerin bir araya gelmesine mani olmuş kibrin anayasa çalışması gibi ciddi bir mesele için ortak çalışma yapması mümkün değildir.
Ciddiye almıyorum bile. Cumhur ittifakı istediği çalışmayı yapsın, tek kale maça devam etsinler. Kaldı ki mevcut anayasaya fiili durumlar yaratarak uymayanlar yeni anayasaya yapılsa ne yazar ki. Bizim ihtiyaç duyduğumuz yeni anayasa değil, mantalitede devrim yapmaktır.

Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com



7 Şubat 2021 Pazar

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ'NDE VESAYET SAVAŞI

Boğaziçi üniversitesinde olup bitenler aslında tamamen bir vesayet savaşıdır. Nedir o; öğrencisinden akademisyenine, duvarındaki tuğlasından onu orada tutan harcına, bahçesindeki ağacından terasındaki Boğaz'ın seyrine kadar efil efil esen cumhuriyet değer ve kazanımlarına karşı, AKP'nin siyasal İslamcı söylemler üzerine inşa etmek istediği "Yeni Türkiye" vesayetini bu nadide kurumun üzerinde de hakim kılma özlemi yatıyor. Nitekim Boğaziçi Üniversitesi'ne bağlı iki fakültenin açılmasının gündeme getirilmesinin temelinde üniversitenin kurumsal genetik yapısını değiştirme düşüncesi vardır. Kurumsal mukavemeti aşamama durumu söz konusu olunca bu sefer surda gedik açmayı ilave fakülte ve oralara atayacakları kadrolar ile başarma düşüncesindeler.

Üniversitenin geçmişten bugüne siyasal İslamcılar üzerinde yarattığı ezikliğin intikamını alma gibi garip bir duyguya sahipler. Ortadoğu Teknik Üniversitesi için de aynı şeyler söz konusu olmuştu. Kendilerine göre bu üniversitelerde son derece başarılı seçkin akademisyen ve bilim adamlarının elinde yine kendilerine doğrudan karşıt olan modern mantalitede cumhuriyet değer ve kazanımlarına son derece bağlı binlerce öğrencinin yetişmesini içlerine sindirememek gibi bir durum söz konusu. Mezuniyetleri sonrası kendilerine karşıt olan özgüven sahibi, nitelikli meslek sahibi insanların özel veya kamu kurumlarında görev alıyor olmaları; kurgulamış oldukları "Yeni Türkiye" için büyük bir engel ve bu yapının öyle veya kırılması gerekiyor.
Bu savaşın, daha doğrusu intikam alma duygusunun bir başka örneğini Enis Berberoğlu konusunda görüyoruz. Anayasa Mahkemesi'nin Enis Berberoğlu hakkında verdiği kararın bağlayıcı olmasına rağmen bir alt mahkemenin hala gereğini yapıp vekilliğinin iadesini vermemesi veya meclise de gönderilen Anayasa mahkemesi kararının meclis başkanlığınca gereğinin yapılmaması "367 garabeti"nin intikamını almaktan öte bir şey değildir. Çünkü onlara göre 367 garabetini dayatan cumhuriyet vesayetiydi(!)
Lütfen unutmayalım. Her vesile ile hatırlatıyorum ki; Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'yi iktidardan düşmek değil, kendi siyasal İslamcı vesayetlerini yeterince devletin her unsuruna hakim kılmadan gitmek endişelendiriyor. Öyle bir Türkiye tasavvur ediyorlar ki; ilk iktidar değişiminde devletin özellikle yargı ve bürokrasisinde her kim olursa olsun, dönemlerine ilişkin hiç bir şekilde geriye dönük zerre miskal sorgulama yapılamasın, yapılsa bile otomatik olarak devreye girecek kendi vasiyetlerine dayalı koruma kalkanı oluşsun istiyorlar.
Polisin, eğitim camiasının, yargının ve kamu üst düzey yöneticilerin yapısını değiştirmenin istedikleri vesayeti oturtmak için yeterli olmayacağını düşünüyorlar. Boğaziçi Üniversitesi, Ortadoğu Üniversitesi, Kuleli Askeri Lisesi, Harp okulları ve akademileri, Askeri Hastaneler gibi kurumsal kimliklerin tarihi geçmişleri ile bünyelerindeki her canlı cansız varlığın üstün niteliklerinin ezici psikolojik üstünlüğünü ömürleri boyunca üzerinde hisseden siyasal İslamcı zihniyet ve onun siyasallaşmış hali AKP; "Hemen şimdi güç bizdeyken operasyonumuzu yapalım, damgamızı vuralım yapıyı değiştirelim" duygusu ile hareket ediyorlar. İşte bugün, Boğaziçi Üniversitesi'nde bu dayatma ile bu dayatmaya teslim olmak istemeyen güçlü kurumsal kimliğin mücadelesini görüyoruz.
Yine meşhur "Kabataş Yalanı"nda olduğu gibi Boğaziçi Üniversitesi eylemlerinde de heybelerinde sürekli taşıdıkları hazır silah dinimizi devreye sokarak "Kabe resminin yere serilmesi" şeklindeki bir tahrik ile güya muhafazakar ve dindar insanlarımızın desteklerini alarak ancak bizlerin fark edebildiğimiz ciddi bir provakatif niyetin olduğunu görünmez kılmaya çalışıyorlar.
İşsizliğin beraberinde getirdiği ekonomik kriz, corona salgını sürecini yönetememe, gençlerin yarınlara ilişkin umutsuzluğu ve ülkeyi terk etme isteği, iltimas ve kayırmacı yönetim anlayışı, aşırı kutuplaşma ile siyasal bölünmüşlüğün çatışmaya dönüşmesi riski gibi ülkeyi ablukası altına almış olağanüstü şartlarda elbette takdir görmeyeceği aşikar olan cumhur ittifakı; muktedirliğini Türk milletinin son derece bağlı ve hasas olduğu İslam inancından gelen iman-i refleksini kalkan olarak kullanıp, korumak istiyor. İşte bundandır ki; yaşanan sosyal olayları yatıştırmak için her seferinde dini bir referansa hakaret yapıldığı şeklindeki kurgunun devreye sokulmasının yarattığı bıkkınlık deizm' in özellikle gençler üzerinde etkili olmasına ve tercih edilmesine neden oluyor.
Sonuç itibariyle tebaa bilincinden millet bilincine geçme sürecinin mimarı kurucu Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk ve kadrosunun Türklük bilincinden beslenen ruh hali ile inşa etmiş oldukları "Türkiye Cumhuriyeti Devletinin "Kurucu değerler vesayeti "ni ortadan kaldırarak yerine "Siyasal İslamcı" yoz bir vesayeti getirmek istiyorlar. Boğaziçi Üniversitesi bu niyete karşı kahramanca duruşunu ortaya koymuştur. Tebrik ediyorum.

Yeni anayasa dedikodusu üzerinden sosyal çalkantıları perdeleme

Vallahi geçmişte yarattığın bütün fiili durumlar mevcut anayasaya da aykırıydı. Devlet Bahçeli çıktı anayasaya uy demedi "Bu anayasaya aykırılıkları meşrulaştıralım" dedi ve sizi bulunduğunuz yere taşıdı. Belki millet taşıdı diyeceksiniz ama hem yangını çıkarıp, hem de tek çıkış kapısı göstermişseniz yapabilecek başka seçenek yok demektir.
Şimdi yeni anayasa yapılsa bile; ve de işler istediğiniz gibi gitmezse yeni bir Devlet Bahçeli ile yeni bir fiili durumu yaratmayacağınız ne malum. Üç beş günlük Yargıtay üyesinin anayasa mahkemesi üyeliğine atanması meşru ama vicdani mi. Sen, sen kaldığın sürece anaysalar değişse ne yazar ki.
Bazı şeylerin yaptırımları sadece anayasa veya ona bağlı hukuki gerekçelere dayanması gerekmez. Osman Gazisi Köprüsü inşaatında ölen bir işçinin amiri konumundaki Japon mühendis intihar etmişti. Oysa ki ne Japon anayasasında ne de bizim anayasamızda böyle bir olay karşısında intihar edilmesi gerektiğini yazmaz değil mi.
Kâğıt üzerine yazılmış anayasal metinlerin tek başına hiç bir gücü olmaz. Önemli olan, anayasaların genel kabul gören güzel ahlak anlayışına sahip eğitilmiş ve öğretilmiş yönetici insanların vicdanlarına emanet edilmiş olmasıdır.

Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

30 Ocak 2021 Cumartesi

AK PARTİ İYİ PARTİ'YE KUR YAPIYOR SAKIN HA...

AKP İYİ PARTİ'ye Kur Yapıyor

AKP'li Mahir Ünal bugün bir TV kanalında AKP adına İYİ PARTİ'ye adeta kur yaptı. "Ben CHP ve HDP'yi ayrı yerde, İYİ Parti ve Saadet Partisi'ni ayrı yerde tutuyorum. Türkiye'nin yanında duran kim varsa onunla konuşuruz" dedi. Çünkü AKP iktidarı için yolun sonu göründü. Bu aslında çaresizliğin yaptırdığı bir kurdur.
Hem İYİ PARTI'nin muktedirleri hem de cumhur ittifakının bileşenleri şunu bilmelidirler ki; İYİ PARTİ tabanının vicdanı AKP'nin iktidarda kalmasını değil gitmesini istiyor.
İYİ PARTİ'de hiç bir konuma sahip değilim. MHP'de yaşanan kongre süreci ile başlayıp cesurlar hareketine desteğimle devam eden ve nihayetinde İYİ PARTİ'nin yapılanması ve kurumsal kimliğine kavuşmasına kadar yaşanan tüm süreçler boyunca inisiyatifimi ortaya koyarak sürekli gönüllü çalışan oldum.
Peki neler yaptım. PARTİ'nin kurulma gerekçesinden tutalım da meşruiyetini oturttuğu ilkeler ile ülkemizde yaşanan her türlü siyasi ve sosyal gelişmeler hal ve durumlara ilişkin İYİ PARTİ perspektifinden değerlendirmelerde bulunup, yorumlar yaparak partinin anlaşılması, anlatılması ve tutulmasında emeğimi ortaya koyarak katkılarda bulunup nerdeyse günlük yaşamımda ortalama bir yazı yazarak büyük bir zaman ayırdım, halen de devam ediyorum.

Kendi adıma şunu ifade etmek isterim ki; eğer ki İYİ PARTİ muktedirleri olur ya; AKP'nin yaptığı bu kurlara tav olup da muhtemel erken veya zamanında yapılacak seçim için ittifak veya ortak çalışma yapmak gibi bir isim altında bir araya gelme hatasını işlerlerse bilmelidirler ki o toplantıları yapıp dağılabilirler ama parti tabanının ortaya koyacağı protesto ve şiddetli tepkinin de hesabını yapmak durumundadırlar. AKP binasında belki misafir kalabilirler ama asla İYİ PARTİ Genel Merkezi'ne dönmeye cesaret edemeyecekler, etseler bile arkalarında kimseyi bulamayacaklardır.
Cumhuriyet değer ve kazanımlarının iğdiş edilerek yerine ikame edilmek istenen siyasal İslamcı vesayet altında murat edilen yeni bir millet tanımı ve devlet inşa etme noktasına varabilecek ihanet sürecine mani olmak adına yukarıda ifade ettiğim hatanın yapılması durumunda bunu parti tabanına anlatmaya yönelik her türlü emek ve çabalarımı ortaya koyacağımın bilinmesini istiyorum.
Özlemimiz o ki; Cumhur ittifakının, dolayısıyla AKP iktidarının Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsında Türk milleti ve devleti üzerindeki tahakkümü ve keyfiyetinin kayıtsız şartsız ve tabiki ilk seçimde sona ermesi ve Cumhurbaşkanı seçilmiş Meral Akşener'in şahsında "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e dönme çalışmalarına bir an önce başlanmasıdır.
Mahir Ünal öyle dedi diye İYİ PARTİ'nin de kabul edeceği varsayımı ile bir tepkiyi dile getirmiyorum. Yapmak istediğimiz; su testisi kırılmadan uyarımızı yapmaktır.


CHP'den İstifalar

CHP'nin cumhuriyet değer ve kazanımlarını yeterince koruma ve kollama konusunda gerekli refleksi göstermediği üzerinden partilerini suçlayarak ayrılan CHP'li üç milletvekilinin istifaları; yine cumhuriyet değer ve kazanımlarının iğdiş edilmesinin tek müsebbibi olan AKP'ye yarıyorsa bu çelişkiyi kime anlatabilecekler acaba.
CHP'de yetersizlik görebilirler ama orası bir dernek değil siyaset üretme kurumudur. İdeolojik inançlar ilham kaynağı olabilir, siyaset üretmede vasıta olabilir ama taassup halinde dayatma yoluna gidilirse hangi parti olursa olsun eğer bu ülkeyi yönetmeye talipse başarılı olması mümkün değil.
AKP'nin ana omurgasını "Milli Görüş" geleneğinden gelenler oluşturdu ancak bu görüşe ilişkin ideolojik taassubu dayatmayı hiç düşünmediler. Milli görüş referanslı ana gövdeyi muhafaza etmeye özen göstererek liberalinden sosyalistine, milliyetçisinden kapitalistine, etnikçisinden mezhepçisine her kesimden birilerini serpiştirerek ilk girdikleri seçimde iktidar olmayı başardılar. Sonra ne yaptılar; bu strateji ile elde ettikleri iktidar gücüyle "Milli Görüş"ün hevesinde olan siyasal İslamcı mantaliteyi hakim kılıp devleti değiştirip dönüştürmeyi maalesef bugün için başarmış durumdalar. Şimdi sormak isterim; bu ayrılan üç CHP'li vekil CHP'nin yapamadığı neyi yapacaklar da bu mukadderatı değiştirecekler.
Yukarıdaki ifademe dönüyorum; AKP'nin amiralleri önce ideolojik taassubu terk ettiler sonra da gücü elde edince bu sefer de ideolojik anlayışlarını devletin ve milletin üzerinde hakim kıldılar.

CHP'den istifa eden vekiller cumhur ittifakı trollerine bulutlar üstünde sörf yaptırıyorsa; istifaların kime yaradığı ve kim için yapıldığı aşikar değil mi.


Kötü Bile Değil İğrenç bir senaryo

İntihar etmek isteyen insan bile bu denli kendine eziyet etme yolunu tercih etmez ama siyaset bu; böyle bir senaryoyu yazdırabiliyor işte ama Devlet Bahçeli yazdı oldu.
Siyasetin kahrolası iğrenç tarafı bu ki; Allah'ın insan diye yarattığı kuluna bahşettiği aklı devre dışı bıraktırarak niğmetine ihanet derecesinde, bir insanın kendine dayak attırması şeklindeki siyasi saiklerle yapılan bir yorum tüylerimi diken diken etti.
Aklı başında, aynı zamanda bir akedemisyen olan bir insan evinin balkonuna kamere yerleştiriyor, sonra üç beş adam tutup sokakta kendisine eziyet yolu ile kolu ve parmaklarını kırdırıp, kafasını gözünü yardırıyor sonra kafasına onyedi dikiş artırıyor ve tüm bu olup bitenleri kaydettiriyor. Evet, siyasi hırs ve hasımlık böyle akla ziyan bir senaryonu yazıp Türk milletinin de buna inanmasını bekleyebiliyor.
En üzgün olduğum husus; böyle bir senaryoyu yazabilen "Bilge insan"ın bu büyük ve yüce ülkenin mukadderatında verdiği kararlarla etkin ve yetkin olmuş olmasıdır.


Kılıçdaroğlu'nun kullandığı dil de sorun yok

Evet, ülkenin gerçek sıkıntılarını görülmez kılıp, tartışılmaması için Sayın Kılıçdaroğlu'nun AKP üzerine cuk oturan bir yorumu üzerinden hakkında dava açıldı.
Bu davadan çıksa çıksa, CHP'nin oylarını konsolide edecek sonuç çıkar. HDP'nin de oylarının CHP'de konsolide olmasını sağlayacaktır.
AKP hep böyle mağduriyetler yaratacak ve Allah'ın izniyle millet de seçimde sandığa gömecektir.
Devletin tepesinden talimat verip, atamasını yaptığın memurlarına "Gidin şikayetçi olun" diyeceksin; sonra seni masum, şikayet ettiğin kişiyi de suçlu göreceğiz öyle mi. Bizim aklımızı senin "militanın" mı sanıyorsun.

Asıl mesele Kılıçdaroğlu'nun sözlerinin hareket içermesi değil, asıl mesele; Kılıçdaroğlu'un hiç de hakaret içermeyen cümlelerinden anlam kaydırması ile oradan hakaret inşa edip "Herkes dava açmalıdır" hükmüne vararak, buradan da yandaşlara ve yargıya talimat yağdırmaktır.
Bunun temelinde zımnen biz muhalifleri tehdit etme niyeti vardır; "Aleyhimde konuşmayacaksınız, eleştirmeyeceksiniz. Sakına sakın otoritemin olmayacağı bir Türkiye'yi hayal etmeye cüret bile etmeyeceksiniz" şeklinde ensemizde her daim canımızı almak isteyen bir ejderhanın nefesini hissetmemiz isteniyor.
Bu korku dolu sindirilmişliği kabullenmiş psikolojik hali kendi elleri ile giydirdiği bir gömlek gibi sürekli üzerimizde görmek istiyor.
Vallahi sana muhalif olmak bulutlar üzerinde sörf yapmak kadar bana haz veriyor. Sen öyle söyle ben de böyle sörf yapmaya devam edeceğim.


Akıl Danışılmayacak Danışmanlar

Cumhurbaşkanının baş danışmanı Mehmet Uçum "Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemelerinin kararları bağlayıcı değildir" dedi. Bu sözü ben söylesem darbe çığırtkanlığı yapmakla suçlanırım.
İşte bu danışılan akıllara güvensizliğim ve bu akıl ve zekaların yönlendirdiği muktedirin dayatmalarına yönelik tahminlerim nedeniyle geçen hafta "Seçim olsa ne yazar; endişeliyim" başlıklı bir yazı yazmıştım.
İşte bu "Danışılan akıllar" seçim günü öğleden sonra mühürsüz zarflardan çıkan oyları geçerli saydılar.
İşte bu "Danışılan akıllar", "Hiç bir şey olmamış olsa bile bir şey olmuştur" gibi Türkçemizde hiç bir anlamı olmayan bir cümleyi kullanarak aklı, izan'ı ve irfanı devre dışı bırakarak İstanbul Büyük Şehir Belediye seçimlerini iptal ettirmiştir.
Peki şimdi soruyorum; velev ki erken veya zamanında seçim oldu ve cumhur ittifakı kaybetti; sonuca razı olacaklarından ne kadar emin olabiliriz. Ne malum, bir danışılan aklın çıkıp da hava durumuna atıf yaparak seçimlerin iptal edilmesi gerektiğini bay muktedirin kulağına fısıldamayacağı(!)


Ümit Özdağ diyor ki

Ümit Özdağ diyor ki; "Ben İYİ PARTİ'nin ne millet ittifakı ile ne de cumhur ittifakı ile seçime girmesi taraftarı değilim. Türk milliyetçiliği yükselen bir değer olup, İYİ PARTİ tek başına iktidar olmalıdır"
Ümit Özdağ bu akşam Habertürk TV'de benim kendisi hakkındaki tezimi doğruladı; "Devlet Bahçeli MHP'de ne yapmak istiyorsa Ümit Özdağ'da İYİ PARTİ'de aynısını yapmak istiyor"; AKP iktidarının devamını sağlamak.
Yani; Ümit Özdağ sanki mevcut sistemden haberi yokmuş gibi İYİ PARTİ'nin %50+1'i aşıp aşamayacağının hesabını yapmadan sadece ideolojik ego tatmini peşinde. Fatih Altaylı gibi tecrübeli bir gazetecinin de "Tamam da Ümit Bey %50+1'i aşıp nasıl iktidar olacaksınız" demiyor.
Ümit Özdağ hangi siyasi deha ile İYİ PARTİ'nin bu sistemde tek başına iktidar olabileceğinin hesabını yaptı bilemem ama kesin olan şu ki; eğer İYİ PARTİ Ümit Özdağ'ın aklına uyarak seçim stratejisi yürütecek olsa, ikinci bir MHP olarak Recep Tayyip Erdoğan'ı hiç zorlanmadan yine cumhurbaşkanı seçmekten öte kendisi adına bir şey yapmış olamaz.
Değerli dostlar belki de bende bir geri zekalılık var ama farkında olmayabilirim; AKP'nin bile bu sistemde tek başına seçime girmeye yüreği yetmiyorken, Ümit Özdağ İYİ PARTI'nin iktidar olması için bu sistemde tek başına seçime girmesinin doğru olacağını söylüyor değil mi.
Lütfen bana bir tavsiyede bulunun; ya rahatlatın, ya da doktor tavsiye edin. Ama şu anki aklım ile Sayın Meral Akşener'i bir daha, tekrar tekrar tebrik ediyorum; Ümit Özdağ'ı iyi çözmüş.


Uğur Mumcu'lar Gün Sazak'lar

Bugün artık çok iyi anlıyorum ki; bu iki insan gibi samimi ve sahici insanları ülkeyi bugünkü günlere getirmek için tek tek katlettiler.
Lütfen, aşağıda Uğur Mumcu'ya ait ekli kısa video'yu izlediğimizde şunu fark ediyoruz ki; hangi siyasi görüşe sahip olursak olalım bizler için elzem olan üç husus dikkatimizi çekiyor "Güzel ahlak temelinde, vatan ve milletseverlik paydasında bütünleşmek".
Peki bu ülkede mutlu ve huzurlu yaşamak için "Ahlaklı, vatan ve milletsever olmak" bu üç kavrama sadakat dışında başka neye ihtiyaç var, bence yok. Birilerinin dini, mezhebi, etnik kimliği veya siyasi görüşleri diğerleri için ne anlamı vardır; hiç bir anlamı yoktur ta ki dayatma olmadığı sürece.
Şimdi ülkenin geldiği nokta itibariyle daha iyi anladık mı; niçin bu ülkenin en aksiyoner kesimi solcuları ve Türk milliyetçilerini kavga ettirdiklerini. Çünkü önce yeşil kuşak devamında BOP projeleri, onun eş başkanlığı için görev tanımı yapılmış ve seçilmiş isimler ile ülkemiz üzerine emperyalist senaryolar yazıldığını.
Uğur Mumcu ve Gün Sazak gibi güzel ahlak temelinde abideleşmiş isimlerin seçilerek katledilmeleri elbette tesadüf değildi. Amaç yukarıda bahsettiğim emperyalist projelere yol açmak için bu iki değerli isimlerin şahsında aksiyoner duruşu olan Türk milliyetçilerini ve solcuları vuruşturmaktı. Sonuç; maalesef başarılı oldular.
Türk milliyetçileri olarak yanımızda namaza duruyorlar diye siyasal İslamcı güruha iltimas tanırken, Uğur Mumcu gibilere kör ve sağır olmayı bize dayattıklarını bugün çok iyi iyi fark etmiş durudayım.
Sol cenah da empati yaparak bunu fark ettikleri için artık ideolojik taassupların esiri olmadan aramızda "Güzel ahlak temelinde vatan ve millet severlik paydasında bütünleşme" şeklinde "Millet ittifakı" olarak ete kemiğe bürünülmüştür.
Bu vesile ile isimlerini andığım er iki abideleşmiş değere Allah'tan rahmet diliyorum. Ruhları şad mekanları cennet olsun.


Yandaşlar ve ötekiler

Son dönemlerde gelirinde ciddi bir düşüş olduğunu ve borçlarını ödeyebilmek için devlet bankasından kredi çekmek zorunda olduğunu ifade eden şarkıcı Serdar Ortaç;

"Valla en son aldığım krediyi ödeyemediğim için koskoca devlet bankası 'Sen, Serdar Ortaç'sın, seni mahkemeye verir miyiz evlat...' diyerek borcumu sekiz ay erteledi. Ama özel banka olsa belki donumu alırdı" demiş.
Adamın kendi itirafı; borcu kötü alışkanlıktanmış (Kumar). Yani yandaşın kumar burcuna kredi desteği çıkılırken, çiftçinin ise borcundan dolayı traktörü haciz ediliyor, elektriğini kesiliyor.


Tek Adamlı Yönetimlere örnek

Rusya'nın tek adamı muhalefet liderini öldürmek istedi ama tesadüf o ya; adam ölmedi.
Şimdi Rusya'nın tek adamı aynı adam için "Madem ki ölmedin, hapise de mi atamam" diyerek tutukladı. Muhalefet tutuklanan liderleri için gösteriler yaparak kendisine moral desteği veriyorlar.
Trump da ABD'nin tek adamlığına oynadı, emareler gösterdi ama yemedi. Kendi partisinin vekilleri bile ABD derin devletinin gücünü sahnede görünce Trump'ı terk ederek ABD menfaati için "Aklın yolu bir"de bir araya geldiler.
Dünyanın hiç bir yerinde zulümle abad olana rastlanmamıştır. Ele geçirdikleri konjonktürel güç ve kuvvet kazanımı ile her türlü zevk ve sefayı yaşamış olsalar da; nihayetinde lehlerine sağladıkları tüm çıkar ve imtiyazlar günün sonunda kendilerine zehir zıkkım olmuştur.


Uygur Kızımızın Feryadı

Mısırlı Esma'ya göz yaşı dökenler Doğu Türkistanlı Müslüman Türk kızımızın Çin rejimi tarafından toplama kaplarında esir tutulan ve halklarında haber alamadığı ailesinin problemlerini İYİ PARTİ grubunda dünya kamuoyuna anlatırken TBMM TV'si yayını kesti.
Aynı TRT eli kanlı katil Osman Öcalan'ı ekranlarına çıkarıp dakikalarca cumhur ittifakı için oy istemişti.
Türk milliyetçiliği değil "Cumhur ittifakı milliyetçiliği" yapanlara arz olunur.

Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com