16 Kasım 2019 Cumartesi

''PERUŞ KAFALI'' NARSİST ADAM

Peruş kafalının mektubu iade mi edildi takdim mi edildi
Cumhurbaşkanı Erdoğan skandal mektuba ilişkin sorulan bir soruya "Söz konusu mektupları Sayın Başkan'a tekrar taktim ettim" cevabını verdi.
Takdim ettim diyor değil mi. Peki milleti ahmak yerine koyan Cumhur ittifakının azatlık kabul etmeyen iflah olmaz köleleri niçin "Mektup iade edildi" diyorlar.
"İade etmek" deyince; burada haklılığın verdiği öz güvenden kaynaklanan itirazın ifade edilişi söz konusudur. Var mı böyle bir öz güven görüntüsü.

Cumhurbaşkanı'nın kullandığı "Başkana takdim ettim" ifadesinden; bir görevi tamamlamanın iç huzuruna binaen aynı zamanda hata işlenmiş ihtimali olsa bile; onu da telafiyi içeren, kendinden üstte görülen birisine nezaket çerçevesinde durumu izah etmeyi veya kurtarmayı anlıyoruz.
İşin özeti; ne Trump'ın yazdığı mektuptan pişmanlığı, ne de Cumhurbaşkanının bundan alınganlığı söz konusudur.
Olup biten şudur. Türk milletinin onurunu ve şerefini derinden etkilemiş ve anında iade edilmesi gereken skandal mektubun iadesi için gerekli yürekliliği gösterememenin yarattığı telaş ile ördeğin kıçı ile suya dalma çabasından başka bir şey değil. Kısaca Türk milleti ikna olmamıştır.
Onların paşa gönülleri tarihi ısmarlama yazdırsa da; tarih gün gelir bizatihi kendi not aldığı gerçekleri tek tek uygun olduğu yerden filizlendirir.
E, tabi olacak o kadar. Onca yıl fetö ile yatak yorgan olunca, evlilik bitse bile akılları hep yaşadıkları zevkte(Kumpas) kalmış.
Belli ki bir kumpas düşünülmüş "Peruş Kafalı"ya. "Sen gazeteci olduğundan emin misin. Yan tarafımdaki beyefendinin bürokratı değil misiniz" anlamında ifadeler kullanıyor Peruş Kafalı. Hadi bizler bu ülkenin insanı olduğumuz için bilebiliriz ama belli ki ABD "Pelikan güzelini"ni çok iyi tanıyor.
İşin garibi hatun kişi öyle bir soru sordu ki; adeta Peruş Kafalı'ya alan açtı. "Sizin beyefendi ile de Mazlum Kobani ile de iyi sevişiriz. İyi ilişkiler sürdürüp, güzel şeyler yapıyoruz" diyerek sorulan soru ile güdülen amaç hasıl olmadığı gibi aleyhimize oldu. O da ne; içeride Reiz'e "Bu adamı seninle aynı statüde görüyoruz" diyemeyen veya dememiş olan Peruş Kafalı dışarıda söyleme imkanı bulmuş oldu.
Şimdi bu görüşmeler sayesinde en rahat nefes alan Mahsun Kobani olsa gerek. Bunu nasıl öğrendi; konumunun dünya kamuoyu önünde sorulan bir soru karşısında tescil edilmesi ile öğrenmiş oldu.
Tabi ki duayen bir gazeteci olsaydı bunun arkasını getirirdi ama ne yapsalar olmuyor işte. Paranın gücü ile yandaşlık adına çok şeyi satın alabildiler ama elbette akıl ve tecrübeyi satın almak mümkün değil.
"Monşerler" gidip, "Pelikanlar" gelince ancak bu kadar oluyormuş demek ki.

Bolivya üzerinden Türk milletine gözdağı vermek....?
Yani Düşünebiliyormusunz; koskoca Türk devletini ve onun milletini Bolivya statüsünde gören bir aklın, devletimizin mukadderatı hususunda iradesini ortaya koyan inisiyatif sahibi birisi olması millet olarak da ayrı bir bahtsızlığımız olsa gerek.
Eğer Türkiye bir Bolivya olsaydı, 15 Temmuz ihanetinin sonuçları da çok farklı olurdu. Nedir bu korku, evham anlaşılır gibi değil. Eğer ülkede muktedirler olarak sergilemekte olduğunuz inisiyatifiniz size Bolivya sosyolojisini hatırlatıyorsa; sorunu bizde değil, kendinizde arayın.
Ancak şundan emin olup, dolayısıyla da korkabilirsiniz; yaşanan bunca olumsuzluklardan sonra "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e dönme tercihi ve buna bağlı çabalar her geçen gün artacaktır.

Ankesörlü telefonlardan aramaların takibi sadece ordumu mensuplarına uygulanmış
Ergenekon-Balyoz mağduru askeri savcı Ahmet Zeki Üçok diyor ki; "Ankesörlü telefonlardan aramalar üzerinden fetö mensubu tespitleri sadece orduda yapıldı, diğer kurumlarda yapılmadı" Hakikaten niçin diğer kurumlarda yapılmadı. Çok ciddi bir soru ve inanıyorum ki böyle bir durumdan milletin haberi yoktur.
Sayın Üçok bir başka şey daha söylüyor; "Fetö abilerini arayanlar üzerinden değil, abilerin aradıkları fetö mensubu isimler üzerinden tespitler yapılıyor". O zaman hemen akla gelen; fetö'nün soruşturmaları sulandırmak için bu görüşmeleri yapmış olması ihtimali.

Buradan çıkarabileceğimiz şu; Türk ordusunun itibarını sıfırlamak için böyle bir usulun uygulanmış olmasıdır. Belki de epey zamandır dikkatimi çeken; çevremizde bildiğimiz ne kadar asker varsa; bir şekilde ya ihraç edilmiş ya da hapis durumunda olmaları bundan olsa gerek. Öyle ya; bu fetö örgütü abileri hiç bir bakanlık ve ona bağlı kurumlarda "Ağabey" yapılanmasının olmaması ve bu ağabeylerin ankesörlü telefonlardan hiç bir üyeleri ile görüşme yapmamış olma ihtimali mümkün mü dür.
Bakanlıklarda karar alıcı, karar verici unsurları siyasi irade yani hükumet tayin edip, görevlendiriyor. Dolayısıyla, şimdi anlaşıldı mı; niçin Türk Ordusu dışındaki devletin diğer kurumlarında ankesörlü telefonlarla yapılan görüşmelerin incelenmeyip, kapsam dışı bırakıldığını; ve yine buradan hareketle niçin fetö'nün siyasi ayağının ortaya çıkarılmasının istenmediğini.

10 Kasım ve Mustafa Kemal Atatürk gerçeği
Şunu özellikle bilelim Atatürk'ün başarısını hiç kimse; kökten iflah olmaz düşmanları bile inkar edemiyorlar artık.
Bütün mesele O'nun Türk oluşudur. Özellikle tekrar ediyorum; meselenin aslı şudur. Birileri esas kimliklerini saklayarak "Etnik piç"lik yapıyorlar.
Onlar için her şey ne de güzeldi. Osmanlı tüm etnik kimlikleri de kendisinin sahibi görürken ne oldu; Türk milliyetçiliği pınarından kana kana su içmiş Mustafa Kemal denen bir adam çıkıp, inisiyatifini ortaya koyarak Türk için, Türk'e göre ve Türklerle bir devlet kuruyor. Atatürk'e de, cumhuriyete de düşmanlığın; Türklüğe hazımsızlığın temelinde bu vardır.

Peki bu sorunları nasıl aşacağız; devletimizin tüm kurum ve kuruluşlarının Türkleşmesi ile aşacağız inşallah.
Düşüncem kesinlikle bir ırkçılık değil, sadece bu coğrafyada nizamı sağlamaya matuf, insan mutluluğunu esas alan bir düşüncedir.
Bu coğrafyayı yurt yapan, üzerinde ezelden ebede yaşamış herkesi millet haline getirerek, adını Türk milleti koyan; işte tam bu noktada da onlara da hiç ayrım yapmamış "Türklerin" hakkını teslim etmek insani ve vicdani değil mi dir. İşte Atatürk buna inanmış, bunu anlatmış ve bunun gereğini yapmıştır.
Özellikle eski köy mezarlıklarına bakıyorum. Keza bizim köy mezarlığına da baktım. Bir tane olsun yazılı mezar taşı yoktur. Çünkü cumhuriyet öncesi okur yazarlık sadece büyük kentlerde ve saray çevresindeymiş.
Dedem köyün en yaşlılarından birisiydi. Kuran-ı anlamadan okuyabiliyordu ama eski Türkçe yani Osmanlıca okuma yazması yoktu. Okur yazar olması cumhuriyet döneminde oldu.
Dolayısıyla "Harf devrimi ile bir gecede cahil kaldık" diyenlere; "Ulan ne bok biliyorduk ki cahil kaldık" demek geliyor içimden. Bir toplumun ne denli okur yazar olduğunu mezar taşlarından anlarız. Gezin Anadolu'yu; şehir merkezlerlerindekilere değil, köy mezarlıklarına bakın; Osmanlıca yazılmış hiç yazılı mezar taşı yoktur. Çünkü okur yazar yoktu.
Ne garip değil mi; okullarımızda belki yeni nesillere Atatürk'ü yeterince anlatamadık, hatta kasıtlı olarak anlatılmadı ama yaşadığımız ihanetler o kadar çok şey anlatmış, öğretmiş olmalı ki; Türk'ün yüce Başbuğ'unu anma programları geçtiğimiz yıllardan çok farklı, çok kalabalık ve çok güzel organizasyonlarla; minnet ve şükran duygularıyla yapıldı.

Biliyoruz her ne kadar konjonktür birilerini Anıtkabir'e, Atatürk'ün huzuruna paşa paşa götürmüş olsa da; en büyük sadakatınız hainliğinize ve nankörlüğünüze olduğu için yine kendinizi belli edip, rezil ettiniz.
Ruhu şad mekanı cennet olsun.
Mehmet Soral

soralmehmet@gmail.com

9 Kasım 2019 Cumartesi

ÖFKENİN YÖNLENDİRDİĞİ FETÖ MÜCADELESİ

Fetö ile ilgili başlayan ve hala devam etmekte olan süreç öyle bir aşamaya geldi ki; yarattığı mağduriyetler anlamında, Bülent Arınç’ın da dikkat çektiği üzere ‘’KHK’lar bir facia dır’’ tanımlaması ile anlıyoruz ki; AKP cenahının da kabul ettiği fetö davalarında mağduriyetler söz konusu.
Devletin kendisini koruma ve kollama refleksinden kaynaklanan, fetö ile mücadele yönteminde eksiklikler olmalı ki; o eksiklikler mağduriyetlere neden olmakta. Dolayısıyla, söz konusu mağduriyetler toplum vicdanında sorgulandığında önce devleti yöneten hükümete ve nihayetinde devlete güven sarsılıyor. İlla ki bu güvensizlik her ne kadar bizatihi fetö suçlusu addedilen şahısla birlikte onların ailelerine ve aile çevrelerine de sirayet etmektedir. Böyle bir süreç, doğaldır ki geniş bir kitleyi devletine ve milletine küskün hale getiriyor.  
Muhalefetin, örneğin ‘’Cumhur İttifakı’’nın inisiyatifini ortaya koyarak fetö ile ilgili yaşanan süreçler üzerinden mağduriyetlerin nedenleri, yansımaları ve önlemleri üzerine çalışma yaparak elde ettiği sonuçları rapor halinde hükümete takdim edip, meclis üyelerine göndermelidir. Bu çalışma aceleye getirilmeden sivil toplum örgütlerinden, üniversitelerden ve söz konusu davalar üzerinden örnekler seçilerek yapılmalıdır.
AKP, 15 Temmuz dan bugüne her vesile ile yapılmış olan hain kalkışmasının özellikle doğrudan Recep Tayyip Erdoğan’a ve AKP hükümetine karşı yapıldığını söyleye gelmiştir. Dolayısıyla AKP’nin bu anlayışından çıkaracağımız sonuç; aslında fetö kalkışması devlete ve millete karşı değil, AKP’ye karşı olduğu şeklindedir. Oysa Türk milleti olarak hep beraber şahit olduk ki; Türk devleti içeriden fetö yapılanması ile ABD tarafından işgal edilmek istenmiştir. 
Dolayısıyla, 15 Temmuz hain kalkışmanın kendi iktidarına karşı yapılmak istendiğini düşünen AKP, fetö ile mücadeleyi duygusal nedenlere bağlayıp;  fetö’ye atfen ‘’ Sizde kadro, bizde siyasal güç; iktidarımızı ne de güzel götürüyorduk. Nasıl olur da bize ihanet edersiniz. Bunun bedelini size ödeteceğiz’’ öfkesinden beslenen intikam hırsı ile fetö’yle mücadele sürdürülüyor gibi bir algının oluşmasına neden oluyor. İşte fetö davalarından kaynaklanan mağduriyetlerin temelinde muhtemeldir ki; yargıyı da etkileyen özellikle Erdoğan ve AKP öfkesinin yansıdığı kanaati oluşuyor.
İşte yukarıda önerdiğim Cumhur İttifakının yapacağı müşterek çalışmanın öfkeden ve intikam alma hissiyatından uzak ve tarafsız bir gözle yapılacağından; belki de elde edilecek sonuçlar hükümete verildiğinde hem hükümete hem de yargıya müspet anlamda yardımcı olup, önünü açacaktır.  Yapılacak ve sonuçları kamuoyu ile paylaşılacak olan böyle bir çalışma, toplumun ikna olmasında oldukça etkili olacağını düşünüyorum.
Fetö yargılamalarından kaynaklanan mağduriyetlerin etkilediği ailelerin her ferdinin ‘’Devlete küsme’’ paydasında bütünleşerek, konsolide olmalarına mani olacak bir politika yürütmek lazım. Mağduriyetlerin varlığına duyarsızlıkta ısrar edilmesi durumunda; yine emperyalist güçler her fırsatI bulduklarında bu durumu terörize etmeyi düşüneceklerdir. 
Nihayetinde bu insanların hepsi TC Devleti’nin vatandaşları ise; suçlusu ile masumu ile yönetilmeleri gerekmiyor mu. Onları ötelediğimizde etkisiz hale getirip, sosyal hayattan tecrit edemeyeceğimize göre ana gaye onları kazanmak üzerine olması gerekmez mi. Eğer hükümetin bir mensubunun yakını fetö yetkilileri ile yüzlerce defa telefon görüşmesi yaptığı kayıtlarla tespit edildiği halde masum görülmüşse; öte yandan askeri öğrenciler ‘’Tatbikata gidiyoruz’’ denerek kandırılıp, köprüye getirilmişlerse, tutukluluk halleri hala devam ediyorsa veya bir askerin hiçbir eylemi olmayıp, sadece ankesörlü telefondan arandı diye KHK ile ihraç edilmişe veya tutuklanmışsa; toplum vicdanının bunu nasıl değerlendireceği aşikar değil mi.  

Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

TESADÜFÜN DE BÖYLESİ

Tesadüfün de böylesi
Ilıcak ve Altan'ların serbest bırakılması ile Ağlak adamın KHK ile ilgili çıkışlarının aynı zamana denk gelmesinin tesadüf olduğunu sanmıyorum. Bunun gerisinde Erdoğan'nın 13 Kasım ABD ziyaretini yapacak olması olabilir mi.
Mesela Fetöcü NASA çalışanı bir Türk'ün ve ABD'li rahibin serbest bırakılmasında olduğu gibi ABD; Ilıcak ve Altan'ların da aynı şekilde serbest bırakılması istemiş olabilir mi.
Nihayetinde ABD tarafından hala terör örgütü başı olarak görülmeyen Gülen'in fetö örgütünün tüm kumpaslarının basın ayağının "Kahramanları" onlar.

Bülent Arınç vicdani muhasebe yaparak, kendince bir strateji dahilinde çektiği vicdan azabını hafifletmek istiyor olabileceği gibi "Cemaat/Fetö" açısından ABD sıkıştırma ile yeni bir açılım için zemin hazırlama görevini ifa ediyor da olabilir.
AKP ve Erdoğan için Arınç'ın KHK mağdurları için kullandığı "Facia" sözü ağır bir itham olmasına rağmen Arınç hale "Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu"daki görevinden istifa etmiyor, Erdoğan da istifasını istemiyor. Yani; Arınç Cumhurbaşkanı Erdoğan'nın bilgisi dahilinde beraber kurguladıkları bir süreci yönetiyor olabilir.

Belki de yaptığı iç muhasebede aklına ilk gelen "Her ne kadar siyasi gücümüz kullanılarak, yaşanan" Ergenekon" Balyoz kumpasları ve 15 Temmuz ihanet sürecindeki sorumluluğumuzun ve
dahilimizin sorgulanmasına mani olsak da; Allah da biliyor, kul da biliyor ki kandırıldık desek bile hükümet edenler olarak suçluyuz" hissiyatı içinde bir şeyler söylemeye çalışıyor olabilir.

ABD ne yapmak istiyor
Şu anda ABD ne yapıyor biliyor musunuz; aynen en başta ne yaptıysa gene aynısını yapıyor.
Yani; ABD, AKP ile "cemaat"i önce birleştirip(AKP'nin kurulması) sonra ayrıştırarak hatta vuruşturarak neden olduğu yönetim zafiyetini fırsata dönüştürüp, Türkiye şartlarının istediği kıvama getirilmesini sağlayarak, BOP Projesi dahilinde Suriye bataklığına dahil edilmiştik.
Şimdi yine aynı ABD Suriye bataklığında ödediğimiz bedel, harcadığımız milli gelirin yarattığı yeni Türkiye şartlarında "Cemaat/fetö"yü AKP'yi bir araya getirerek; 13" Kasım itibariyle başka bir sürece girileceği anlaşılıyor.
Şahsen Arınç inisiyatifini çok önemsiyorum. Arınç'ın her daim ilk söylediği çok önemli olmuş sonra da amaç hasıl olmuştur. İlk söylediğine binaen ikinci üçüncü vesaire söylediklerinin hiç önemli olmamıştır. Onun içindir ki "Arınç çark etti" tespitini yapıp üzerinden gündem oluşturmanın tek faydası olur; o da ilk söylediğinin kuvvetlenmesidir.

Bu gaftaan öte bir şey değildir
"Cumhurbaşkanı ABD'ye gidip gitmeme konusunda ne karar verirse versin arkasındayız" ifadesi bir fikir hareketi liderine hiç de yakışmayan acizlik göstergesidir.
Fikir hareketlerine liderlik yapan insanlar bu gibi durumlarda fikirlerini ilk açıklayanlar olup, siyasetçiler de bu fikir hareketi liderlerinin açıklamalarından faydalanarak, politika belirlerler.

AKP keyfiyeti ve parti devleti
Artık T.C Devleti'ni kendi tapulu malları gibi görüp, üzerlerinde her türlü tasarruf hakkına sahip oldukları gibi bir aşamaya geldiklerine inanan ve buna dair tam güvenceye sahip oldukları an Erdoğan ve AKP cenahı adeta "İstediğimizi severiz, istediğimizi salarız; mal da bizim, mülk de bizim" psikolojisi içerisinde hareket etmeye başladılar.
Dolayısıyla, milletin; fetö'nün kozmik odasının daimi kadrosunu oluşturan Ilıcak ve Altan'ların nasıl olur da serbest bırakıldıklarını sorgulayabileceği umurlarında bile değil.

Ergenekon, Balyoz kumpasları ve 15 Temmuz ihanet sürecinde Türk Devleti ve milletinin yaşamış olduklarını göz önüne getirdiğimizde; bu beraat ve tahliyeler faciadan öte bir şey olmayıp, neredeyse ödüllendirme diyeceğiz.
Buradan da şu sonuç çıkar ki; böyle giderse en azından şundan emin olabiliriz; müebbet alan hiç bir tutuklu kalmayacak, diğer tutuklular da aşamalı olarak serbest bırakılacaklar. Sadece "Cemaatin" İbadet kısmında olanlar hak etmedikleri cezayı çekmiş olmakla kalacaklar, o kadar.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

5 Kasım 2019 Salı

AKP'NİN KOYDUĞU MİLAD'LARIN ALAYINI SİLDİM

AKP'nin Koyduğu Tüm Milad'ları Sildim
AKP ve Erdoğan; yaptıkları veya yapacakları üzerinden Türk milletine önce dayatıp sonra da bu dayatılanlar üzerinden sağlanan "Kabul edilmiş çaresizlik" ile toplumu yönlendirerek yönetmeye çalışıyorlar.
AKP hükumeti, PYD saflarına katılıp savaşmak üzere topraklarımızdan geçerek Afrin'e giden peşmergelere lahmacun ısmarlayıp, faturalarını da Türk milletine ödettikleri için CHP, PYD için "Terör örgütü değildir" demiş olamaz mı.
Öyle ya; devlet kendisine karşı savaşan bir terör örgütü PYD'ye takviye kuvvet olarak gidenlere her halde lahmacun ısmarlamazdı öyle değil mi. Kaldı ki; böyle bir dost kuvvet Türkiye'ye savaş açabilir miydi. Yine CHP böyle düşünmüş olamaz mı.

AKP'nin kendince miladı belirleme huyu var ve cümle aleme de bu huyunun kabulünü dikte ediyor. Aklının değil algıların peşinden sürüklenenleri bilemem ama benim umurumda değil.

17/25 Aralık Fetö için miladı kabul edildi. Niçin 2004 fetö ile ilgili alınan milli güvenlik kurulu kararı milad kabul edilmedi. Veya niçin; kadim Türk Ordu'sunun en rütbeli paşası; Genel Kurmay Başkanı hapse atıldığı tarih miladı kabul edilmedi. Çünkü fetö ile aşkları henüz nefrete dönüşmemişti. 15 Temmuz ihanet piçini yatak döşek peydahlamakla meşguldüler. Piç ortalıkta dolaşan bir gerçek ama sahip çıkanı olmadığı gibi gen testine de yani fetö'nün siyasi ayağının ortaya çıkarılmasını da istemiyorlar. İstemezler; çünkü %99 baba belli.


PYD elbette terör örgütü olup, biz Türk milliyetçileri ve milli düşünen sol kesim peşmergelerin topraklarımızdan geçerek PYD'ye yardıma gitmelerine karşı çıkıp, tepkimizi ortaya koyarken; onlara lahmacun ısmarlayanlar Arap baharı rüzgarında sörf yapma arzuları nedeniyle PYD'nin terör örgütü olduğunu veya başımıza ne belalar açılabileceğini düşünmüyorlardı. Dedim ya; eşbaşkanın Arap Baharı rüzgarında sörf yapma tutkusu söz konusuydu.

Dolayısıyla, PYD'nin aynen fetö'de olduğu gibi terör örgütü olduğuna dair miad-ı gene AKP kendisi belirledi. PYD, "Lahmacun ısmarlama seremonisi"ne kadar dost, sonra da düşman bilindi.
Türk milletinin ve devletinin varlığı belli bir zümrenin yani AKP ve O'na eklemlenmiş menfaat yapılanmasının malı mülkü gibi görülür olduğundan beridir artık gelenekselleşmiş devlet aklının ne dediği, ne düşündüğü hiç önemli değil. Mesela Cumhur ittifakının "Milli Suriye Ordusu" dedikleri dost yapıyı yakın bir gelecekte terör örgütü olarak nitelendirmelerine hazır olun derim.

Meral Akşener'in İsmine Fetö'yü montaj yapan yavşaklar
Meral Akşener'in bir cümlesinde geçen "Ayın 15'inde başbakan olacağım" sözüne ağzından kesinlikle çıkmayan "Temmuz"u ekleyip, fetöcü ilan eden yavşaklar....!
"Manisalı ağlak" kaç gündür fetö ile ilgisinin ne boyutta olduğuna; hapiste yatan fetöcülere ve ailelerine ilişkin düşüncelerini, duygusal ifadelerini kulaklarımızla duyarak hep beraber şahit oluyoruz.
Dile getirdiği mağduriyetlerin çoğuna da katılıyorum. Aramızdaki fark; O'nun mağduriyetler konusunda bizlerin zamanında "Haksızlık yapıyorsunuz" şeklindeki tespitlerimize hak verip bir anlamda utanç içinde vicdanındaki sızıyı itiraf etmesi dir.

Peki bu ağlak adamı; kullandığı hiç bir cümlesine "Montaj" yapma ihtiyacı bile duymadan niçin doğrudan fetöcü ilan etmiyorsunuz.
Etmezsiniz; çünkü alayınız yavşaksınız da ondan.

Basın, medya; besleme yandaş süprüntüler...

İki Ucun Yobazları
Cübbeli, sarıklı ve şalvarlı; radikal İslamcı görünümlü birisi metrobüste yolculuk yapmakta...
Aynı metrobüste bir başka karşı grup; ellerinde Atatürk posterini, inadına ve tahrik amaçlı bu kişiye tutarak cumhuriyetin onuncu yıl marşını söylüyorlar.
Provokasyon amaçlı, kurgulanmış bir senaryo olma ihtimalini saklı tutarak diyorum ki; onuncu yıl marşını orada okuyan geri zekalı marjinaller; Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu ve diğerlerinin başarıları nerenize battı ki o sabotajı yapmak aklınıza geldi. Modern ve çağdaşsınız, karşınızdaki ise gerici ve yobaz öyle mi H.stirin ulan.

Siyasal İslamcılığı alttan alttan önce besleyip sonra da bugünlere kadar kesintisiz iktidar olmalarındaki payınızın bir örneğini de o metrobüste göstermiş olduğunuzdur.

İnsanların bizatihi kendilerini ilgilendiren bireysel hak ve özgürlüklerine bir başkasının müdahale edebileceğine dünyanın neresindeki hangi modern anlayış cevaz vermektedir.

Kusura bakmayın; metrobüsteki o sessiz sedasız yolculuk yapmakta olan insanın görüntüsüne gösterdiğiniz tepki ile metrobüsteki bir kadının kısa eteğinden tahrik olup mastürbasyon yapan müptezelle arasında hiç bir farkınız yoktur.

Ülkemizin ihtiyaç duyduğu iç barış, demokrasi ve insan hakları adına sizleri de; F. Tezcan gibi gibi güruhları da lanetliyorum.

Manisalı Ağlak Adam
Sayın "Manisalı ağlak" haysiyet ve kalleşlik bir adamın üzerinde aynı anda bulunamaz.
Sadece ikisinden birisini üzerinde taşımalısın. Ya haysiyeti, ya da kozmik odayı teslim etmiş olmanın kalleşliğini.
Vicdan azabı ile kıvrım kıvrım kıvranma görüntüsü için rol yapmayı bırak. Eğer zerre kadar samimiysen; İlk önce fetö'ye dair muhtemel itiraflarına mani olmak üzere susman için şahsına tahsis edilen "Besleme makamı" terk etmelisin. İşte bu yapacağın yiğitlik ancak o zaman Allah'ın nezdinde günahlarına bir nebze olsa kefaret olabilecektir.
Ağlak adam ıkınıyor ıkınıyor tam da çıkaracak; hop oğlu vekil yapılıyor, susuyor. Biraz daha zaman geçiyor gene ıkınmaya başlıyor; hop bu sefer de en tepede "Besleme kurul"da dinlenme seansına alınıyor.
Ne yaparsanız yapın. O mayasur o g.tde olduğu sürece hem yerinizde oturamayacaksınız, hem de ıkınmaya devam edeceksiniz.
Zulmün ahı dağlarda yankı yapıp dönüp vicdanınıza çarpıyor. Daha kaç gün geçti ki; terörist deyip ihraç ettiğiniz, sonra da askere aldığınız polis memuru Barış Pınarı Hareketi'nde şehit oldu. Şimdi O'nun yanında bundan böyle Allah'ı olacak, ya sizin yanınızda; "Hani ulan ben terörist tim" dediğinde cevabınız ne olacak. Artık şeref ve onur O'na, mahcubiyet ve utanç size olacak.

Kısa Kısa Notlar....
Avuntuya bakın; AKP, MHP'nin güdümünde siyaset yürütüp, devleti aslında o yönetiyor muş.
Demek ki; iç işleri, dış işleri; o'su bu'su, şu'su; İ.Kalın, Egemen zırtobu, Kavakcı tombulu, sekreter zamparası; hatta Manisalı ağlak bile ülkücü oldukları için o makam ve danışma kurullarında iştigal edip, eş başkana takviye akıl veriyorlar.
Yoksa kimin aklına gelir; hükümletin başarısının nereden geldiğini(!)
...
Evet, önümüzdeki dönemde bu günler için "AKP bizi kandırdı" mazeretine sığınacak olanları görüyor, notumu alıyorum.
...
İsmail Saymaz ülkücü birisi olarak seni takdir ediyor yiğit, delikanlı ve vicdan sahibi objektif birisi olduğuna inanıyor, bilgi ve birikimine güveniyorum.
Zamanında fetö'ye döl yolu açan karşındaki Tosun'cuğun suratına suratına indirdiğin delilli, tespitli attığın tokatlardan elin dert görmesin. Ağzına, yüreğine sağlık. Zaten o da inkar etmiyor, "Zamanında kazma kürek çalışmışlığım var " diyor.
soralmehmet@gmail.com

30 Ekim 2019 Çarşamba

BU YAZININ MUHATABI İYİ PARTİ'LİLERDİR

Bu yazının Muhatabı İYİ PARTİ'liler dir
Yahu yapmayın Allah aşkına. Çekinerek söylüyorum ama gene de söyleyeceğim; biraz ahlaklı olun lütfen. Alayınız Meral Hanım'ın etrafına atama delegeler iradesi ile "Atanarak" dizilmediniz mi. Yani hiç biriniz biz tabanın irade beyanının tecellisi ile oralara seçilmiş gelmiş değilsiniz.
Değişen bir usul yok. Aynı usulde daha önce atanmış birisi yeni bir tercih ile görevinden veya görevlerinden alınıp, yerlerine başkaları atanıyor. Peki öyleyse ne diye kazan kaldırılıyorsunuz; kendi bölgene ilişkin tasarruf hakkını kullanmanın sana ait olduğunu düşünüyorsun da ondan. Peki parti hayrına mı; elbette değil, gelecek kongre için arka bahçende ayrık otu yetişmesin diye. İşin gerçeği aynen bu değil de nedir.
Bak beyefendi; (Sözüm muhatabına) kendi bölgende tasarruf hakkına sahip olmak istiyorsan veya olduğuna inanıyorsan; Meral Hanım nezdinde imtiyazlı olduğuna güvenmeyeceksin. Anladığım o ki; Meral Hanım ilkesel olarak karar almış, birilerine tanıdığı bütün imtiyazları sıfırlamış durumda. Dolayısıyla, sen ilk önce bölgene gidip, Meral Hanım'ın; parti üst yönetimine artık bundan böyle tabandan gelen irade ile şekil verileceği kararı doğrultusunda sınırsız üye kaydı kampanyasına katıl. Eğer bölgende arka bahçe oluşturmak istiyorsan, seni yukarılara taşıyacak üyeleri kayıt ettirir. O üyelerin iradesi ile seçilen delegelere kendini teslim et. Gün geldiğinde eğer takdir görmüşsen, o delegeler seni alır Meral Hanım'ın baş ucuna oturttular.
Diğer bir husus ise; partinin uğradığı kumpas ve kalleşlikler karşısında çok zekice bir strateji yürüten Meral Hanım; partiye doğrudan zarar verdiğine kani olduğu insanlara bile tahammül ederek sabırla stratejisini bozmadı. Parti kuruldu ama emekleme döneminde çok korumacı oldu. Bir çok insanı eksikliklerine rağmen yanında tuttu, hatta devam da ediyor. Şimdi Meral Hanım şuna kani ki; emekleme bitti, bebek ayağa kalktı, yürümeye devam ediyor. Artık çocuğun öz güveni oluşmuş, kendi başına yürüyebileceğini düşünüyor. İşte tam bu noktada artık doğrudan anne duygusu ile korumacılığını bırakıp, çocuğu hane halkına emanet etmek istiyor.
Emaneti teslim alacak olanlar kim; hukuki zorunluluk gereği her mahallede delege seçimini zorunlu kılacak asgari üye sayısı ile şekillenecek İlçe delegeleri; onların belirleyeceği il delegeleri; onların belirleyeceği Büyük Kurultay delegeleri dir.
En çok eleştirilen, Meral Hanım'ın fetöcü olduğu algısını yaratıp, sonra yaymaya çalışan alçakların yaratmış oldukları algı tuzağına düşerek fikir beyan eden benim de İYİ PARTİ'ye geldiğinde eleştirdiğim Koray Aydın Bey bile anlıyorum ki; Meral Hanım tarafından sadece kendisi değil, etrafındaki ilk halkada olanların hepsinin imtiyazlarının sıfırladığını fark ederek artık il il teşkilatları dolaşıp, bu sefer kendisi hakkındaki negatif algıyı sıfırlama ve itibar kazanma stratejisini yürütme zorunluluğunu hissetti.
Yani demem o ki; Meral Hanım artık çevresindeki ilk halkanın şekillenmesini tamamen ve tamamen taban iradesine bırakmıştır. Şimdi vuku bulan bir takım "İstemezük" çıkışlarının temelinde yatan; Meral Hanım'ın ifade etmeye çalıştığım stratejisi ile "İmtiyazlı olma" durumunu kaybedip, çalışma zorunluluğunun fark edilmiş olmasıdır.
Şuna inanıyorum ki; Meral Hanım özellikle bugünlerde ülkemizin en çok ihtiyaç duyduğu seviyeli bir siyaset dili, üslubu eşliğinde aklı ve zekası ile belirlediği bir stratejiyi özenle yürütüyor. Çok Cesaretli ve yürekli buluyorum.
Lütfen; başlatmış olduğumuz cesurlar hareketine mensup ilklerden çok sayıda darılan, küsenler olduğunu biliyorum. Gelin partiyi, gönlümüzden geçen bir yapının oluşması sürecine sokmuş olan Meral Hanım'a bu desteğimizi esirgemeyelim. İnanın ki bu süreç o kopmalara ve küsmelere neden olan unsurların parti üzerindeki tasarruflarını ortadan kaldıracaktır. Eğer bu hareketin başlamasının vebalini taşıyorsak; gelinen bu aşamada Meral Hanım'ı "İmtiyazlı halka" nın tasallutundan kurtarmamız lazım, bunun için de arkasında dimdik durmamız gerekiyor.

Demokrasiyi ilk önce kendi nefsimizde içselleştirmemeliyiz ki; sonra başkalarından demokrasi gereği demokratik haklar talep edebilelim.

Türk Tarih Kurumu Eski Başkanı Yusuf Halacoğlu ve Ermeni Meselesi
Türk Tarih Kumu(TTK) eski başkanı Yusuf Halacoğlu kendi başkanlığı döneminde özellikle 1915 Ermeni meselesine ilişkin müthiş bir mesai harcadığını yapmış olduğu özel bir sohbette dinlemiştim.
Kendi dönemine kadar söz konusu "Ermeni meselesi"ne dair Türk devletinin argümanlarını güçlü delillerle destekleyecek belgeleri; bizatihi öncelik Rus ve ABD arşivleri olmak üzere Avrupa devletleri arşivlerine bazen para ile bazen bilimsel çalışma, bazen de kişisel dostluklarını devreye sokarak, bir de Devlet Bahçeli'nin sağladığı özel ödenek ile aylarca çalışma yürütmüş. Hatta kendi cebinden harcadığı cüzi paralarla çok önemli belgeler toplamış.
Bu özveri ve gayret; inanmış ve adanmışlıkla dünyanın çeşitli arşivlerinden topladığı belgeleri yine ABD'den satın aldığı özel arşivleme programları ile devletimiz arşivine kazandırmış.
Özelikle 1915 yılı Ermeni tehciri üzerine toplanan güçlü belgeler ile "Ermeni Diasporası"na adeta "İstediğiniz yerde, istediğiniz masa etrafında, istediğiniz adamlarınız ile ne kadar belgeniz varsa getirin karşılıklı tartışalım" denilerek; ilk defa bu vefakar, cefakar Türk milliyetçisi bilim adamı sayesinde devletimiz özgüven dolu şekilde kendini savunup, ifade edebilmiştir.
Nitekim böyle bir teklife olumlu cevap vermeye yüreği yetmeyen veya kendilerince güçlü belgeleri olmayan Ermeni Diasporası "Sözde Ermeni soykırımı" palavrasını bugün de olduğu gibi çeşitli devletlerin parlamentolarına taşıyarak, oralarda Türkiye aleyhine karalar aldırma yoluna gittiler. Bu alınan kararlar elbette hukuki değil, siyasi olup hukuki bir yaptırımı da yoktur. Yaptırım olması için soykırım yapıldığına dair uluslararası bir mahkeme kararının olması lazım.
Esas söylemek istediğime gelince. İşte topladığı güçlü belgelerle Ermenilerin uluslararası hukuki yollarla elde etmek istediği sonuca gitmesine mani olan Türk milliyetçisi TTK eski başkanı Yusuf Halacoğlu; sahip olduğu bilgi, birikim ve tecrübesi ile atıl vaziyette siyasetin cezalandırdığı bir bilim adamını olarak kendisinden hala faydalanılmamaktadır.
Bir çok fuzuli adamın egolarını tatmin ve kendi siyasi partilerine karşı herhangi bir "Yaramazlık" yapmasınlar diye devletin danışma kurullarında istihdam edilirlerken; Yusuf Halacoğlu'nun istihdam edilmemesi içimi sızlatıyor.

Özgür Düşünen Türk milliyetçileri ve Milli Sol'un işbirliği
Özgür düşünen demokrat Türk Türk milliyetçisi olarak tespitim o ki; sağ zihniyetin Atatürk'ün hedeflerine ulaşılması konusunda büyük engellemeleri olduğu gibi biz Türk milliyetçileri olarak milli sol ile kavgayı değil işbirliğini tercih etmiş olsaydık; Türkiye bugünkünden çok çok modern farklı bir ülke olurdu.
Siyaset üstü düşünerek; gerek milli sol gerekse özgür düşünen demokrat Türk milliyetçileri kendi iç dünyalarında yapmış oldukları muhasebe ve empati ile artık bir ortak çalışma sürecine girilmiştir. Bunun tetikleyicisi ise; özellikle ülkemizi bugünkü sıkıntılara taşıyan AKP iktidarı ve onun müsebbibi olduğu 15 Temmuz ihanet sürecidir. Yine bu siyasi işbirliği süreci için eylem, düşünce ve hoşgörüleri ile zemini müsait hale getiren Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener'in haklarını da teslim etmek lazım.

Bağdadi önce yaratıldı, sonra görev yaptırılıp şimdi de yok edildi.
ABD kendi projeleri için inşa ettiği terör örgütlerine önce lider belirliyor, sonra o lider önderliğinde terör örgütü ile ne yapmak istiyorsa onu yapıp, düşündüğü operasyonunu tamamladıktan sonra da o lideri cesedi bulunmayacak şekilde ortadan kaldırıyor. Taliban lideri Usame Bin Ladin örneğinde olduğu gibi.
Bundan sonra ki süreçte kanaatim o ki; ABD, PYD'yi benzer konuma getirip, görevlendirme yapacak ve bizim başımıza musallat edecektir. 30 km derinliğe çekilme planı PYD'yi koruma düşüncesinden başka bir şey değil. İşte bu nedenle operasyon durdurulmayıp, PYD'nin kökünün kurutulması düşüncesi ile devam edilmeliydi.

Kısa Kısa...
Her namaz kılan makbul insan değil, her ahlaklı insan makbul insandır.
Niçin bu yorumu yapma ihtiyacı duydum. TV'de tartışma programını izliyorum. AKP'li Tosun mu dur, boğa mı dır her neyse; CHP'lilerin namaz kılmadığı gibi bir algıyı pazarlama basitliğine, şirretliğine düşünce ilk aklıma geleni ifade etmek istedim.
...
Ümitsizliğe gerek yok, çağımız nasıl olsa bizden yana. Hissettiğimiz sızılar mı; onlar ana karnındaki bir çocuğun "Ben hala yaşıyorum" diyen tekmeleridir. Doğum yakın.
...
Ne mutlu Türküm diyebilen herkesin Cumhuriyet bayramını en kalbi duygularımla kutluyorum.
...
Cümle alem de sanacak ki; Türk milliyetçiliğine inanmış ve adanmış yetişmiş, yaşayan tek gazetecisi Metin Özkan. Oysa o artık siyasal İslamcılığa evrilmiş bir gazeteci.
Yanarım yanarım da; Türk milliyetçisi nice yetişmiş duayen gazetecilerin de varlığına dair; kendilerini öne çıkarma ve ifade etme imkanına ambargo konmasına yanarım.
...
"Bizde siyasal güç, sizde de kadro" deyip iş birliği yaparak bu ülkeye en büyük ihaneti yapanları not almayan tarih de, vicdanlar da utansın.
...
Bırakın tıraşı, karşılık verin. Sizin bizim gibi canınız acısa, asabınız bozulsa; anında 13 Kasım görüşmesini iptal ederdiniz.
Edemezsiniz; zira sırtınızda ayıplarınızla dolu öyle bir küfeniz var ki; yere bıraksanız pislik akacak.
...
Üç büyük şehirde iktidar kaybetti ama öyle bir değişim oldu ki; sanki cumhuriyet yeniden ilan edildi. Coşku, heyecan ve yarınlara dair umut.
Evet, bu ne demek oluyor; kaybedilmiş cumhuriyet değer ve kazanımlarına susamışlığın bir anlamda yarattığı hararetin dışa vurumudur.
Ha gayret, az kaldı. Sıraya geçin, kabınıza hararet doldurun; çünkü kana kana demokrasi içeceğiz.
...
Türklük, Türkçülük öyle kıç sıkışınca sığınılacak liman değildir. Hissedeceksin, sonra yaşayacaksın; gerekirse her daim Türklükle hemhal olup, acısını taşıyacaksın ama dedim ya; kıçın sıkışınca değil.
Türk olunca doğal reflekslerin de ona göre olmalı. Nasıl mı; o mektubu aldığında; "Hs.tir ulan! O mektubu alır, senin münasip bir yerine..." diyebilmektir.
soralmehmet@gmail.com

26 Ekim 2019 Cumartesi

ARIZALI ''FETÖMETRE''

Hainlikle itham edilip şehitlikle aklanmak
Hainlikle itham edilip, şehitlikle aklanmak; sonra da al bayrağa sarılıp toprakla kucaklaşmak.
Bugün toprağa verilen şehidimiz için ne bahtsızlık değil mi. Bu garabeti şehidimize yaşatanlar için ise ne utanılası bir durum.
Hain dediğin ismi polislikten atacaksın. Yani devletin kendisine güvenini kaybettiği için kamu hizmetinden uzaklaştıracaksın. Burada bir çelişki söz konusu değil.
Peki aynı güvensizliği doğaldır ki askerlik yaparken de üzerinde taşımaya devam edecek olan bir insanı cepheye niçin sürüyorsun. Bu bir çelişki değil mi.
Dolayısıyla fetö nedir, terörist nedir, hain nedir, puşt nedir; bu kavramları gözden geçirip yeniden bir tanım mı yapmak lazım(!) Ne yapılacaksa yapılsın ama ortada garabet bir durumun varlığı söz konusu.
Adam fetö üyesi ise; teröriste silah verip nasıl askerlik yaptırıp, namusumuzu şerefimizi korumakla görevlendirirsiniz; şerefli bir asker olacak vasıflarda görüldüyse aynı kişi niçin tekrar KHK ile polislik mesleğine iade edilmemiştir.
Bu fetö meselesinin anlaşılan "fetömetre"sinin " Vicdan ayarı"nda bir yanlışlık var arkadaş. Adama teröristin deyip, elinden silahını alacaksın ama yine bir başka kamu güvenlik kurumu olan askerlik görevi için tekrar eline silah vereceksin.
O yiğit delikanlı gitti şehit oldu. Ruhu şad mekanı cennet olsun olsun. Ya siz; vicdan ayarı bozulmuş muktedirler; Allah'a nasıl hesap vereceksiniz.

Cumhuriyet Değer ve kazanımlarını koruyan vesayetin yerine siyasal İslamcı vesayeti oturtma düşüncesi 
Özellikle Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile başlayıp 15 Temmuz ihanet süreci ile devam etmekte olan zaman diliminde; çevremde olup da tanıdık bildik tüm rütbeli askerler hakkında şu veya bu şekilde soruşturma açılmış, görevlerinden uzaklaştırılmış oldukları konusunda bir gözlemim sözkonusu; ya sizlerin.
Bu gözlemime binaen "Bu kadar tesadüf olabilir mi" sorusu aklıma gelmiyor da değil. Çünkü AKP; kuruluş meşruiyetini ve süregelen güçlü iktidarını geçmişten gelen ordu vesayetinin demokrasimize dayattığı yaptırımlardan dolayı milletin bu vesayetten hesap sorması olarak görüp, anlatıp; propagandalarını bu minvalde yaptılar
Dolayısıyla, diyorum ki; şahsen bu kadar da tesadüf olduğunu "Sanmadığım" yukarıda konu ettiğim, aslında cumhuriyet değer ve kazanımlarını koruma refleksi olan ama AKP ve siyasal İslamcıların "Ordu vesayeti" dedikleri; meşruiyeti Cumhuriyetimizin kurucu iradesi "Ordu millet" iradesine dayanan bu refleks halini ığdış edip yerine "Siyasal İslamcı" kendi vesayetlerini oluşturup, sonra da oturtma düşüncesi olabilir mi. Neredeyse ordumuzda belli bir dönem öncesinden gelen rütbeli askere rastlayamayacağız gibi.
Askerlik yasası ve düzenlemesinde yapılan her türlü değişiklikler adeta bu şüpheme meşruiyet kazandıran özellikler taşıyor. Yeni düzenlenen askerlik sisteminin gençlerde yarattığı ruh hali, maalesef eğlenceli asker uğurlamalarını da ortadan kaldırdı. Çünkü süregelen, geleneksel o ruh halini öldürdüler. Gençlerdeki böyle bir ruh halinin "Ordu millet" tanımına uymayacağı aşikar.
Tanrı Türk'ü ve O'nun ordusunu her daim var edip, muzaffer eylesin.

Katil Esad ile masaya oturmak istemiyorsak ABD ile niye...?
"Cemaat" (Fetö) sunumu, ABD paketlenmesi ile ülkemiz siyasetine damardan enjekte edilen AKP ve O'nun lideri; hiç bir zaman kan dökmekten çekinmemiş, hep eli kanlı katil olmuş ABD ile her türlü görüşme ve işbirliğini devam ettirmiştir. Yani ABD'ye "Eli kanlı bir devletle BOP projesi için eş başka olmam" dememiştir.
Ancak ne var ki; eli kanlı ABD'nin BOP projesi gereği eş başkanı olma hasebiyle "Esad"a eli kanlı "Esed" dendi ve bundan hiç bir şekilde vaz geçilmediği gibi Suriye'de Arap Baharı operasyonu için de meşruiyet olarak görüldü. Muhalefetimizin bütün ikazlarına rağmen Suriye ile ikili görüşmelere gidilmediği gibi katille işbirliği istendiği şeklinde ağır ithamlarda bulunuldu. Oysa aynı insanlar yani devletimizi yönetenler dünyanın tescilli eli kanlı katil devleti ABD'nin BOP projesi eş başkanı olmaktan imtina etmediler.
"Eli kanlı Esed ile görüşmem" inadının temelindeki esas gerçek; Büyük Orta doğu Projesine sadakatle bağlılıktır. ülkemizin terör sorununun katlanarak bugünkü seviyesine gelmesine neden olan da bu inat olmuştur.
AKP iktidarının 2002 yılında sıfır noktada aldığı terör olayları; BOP projesinin nihai amacı doğrultusunda ülkemizle ilgili istenen amaca yönelik kıvamın tutturulması o da yetmeyip meşruiyet kazandırılması için ülkemiz içinde bulunduğu terör sarmalına adeta bilerek ve istenerek taşınmıştır.
Peki Rusya bu işin neresinde; göbeğinde şüphesiz. ABD sel akıtıyor, yakıyor yıkıyor Rusya da selden kütük kapıyor, biz ise yaratılan sel ile harap olmuş bağ ve bahçelerimizi izlemeye devam ediyoruz. Bu süreçten ise neredeyse hiç zayiat vermeden en kazançlı çıkan Rusya olmuştur.
Putin; adeta hesabı, kitabı yapılarak, tam donanımlı olarak KGB'de başlayan bilinçli bir süreçle yetiştirilmiş gerçek Rus milliyetçisi bir devlet adamı olup, BOP projesini; kurgulayanların aleyhine kendisinin de lehine çevirmeyi başarmış bir adamdır. İşte Rus devletini böyle bir devlet adamı yönetirken bizleri de; siyasi olarak kendisini en güçlü hissettiği günlerde Türk milliyetçiliğini ayakları altına almış bir devlet adamı yönetiyor.
Dolayısıyla, benim Türk milliyetçiliğimi ayakları altına almayı aklından geçirmiş, dili ile de ikrar etmiş bir devlet adamının; ülkemin içinden geçmekte olduğu sürecin Türk milliyetçiliği motivasyon kaynağına en çok ihtiyaç duyulan bir süreçte, Türk milliyetçiliği atraksiyonlarına girişmiş olmasına kanmam, kendi siyasi durumunu kurtarma refleksi olarak görürüm. Bu ruh halini iyi tanır ve bilirim; hiç bir zaman güvenmedim, güvenmemeye de devam edeceğim.
Yandaşlar sürekli malum mektubun üzerimizdeki ağırlığını ve ezikliğini hafifletme çabası içindeler. Mektubun iade edileceğini söylüyorlar. Ancak anlayabildiğim kadarıyla muhterem mektubu değil ekini sorun yapacak ve soracaktır "Bu nedir" diye. Çünkü mektubun mahiyetinde, kendi özelini ilgilendiren bir durum söz konusu, dolayısıyla konuyu deşmek işine gelmez.
Trump'a "Mektubunu da mahiyetini de üslubunu da aynen sana iade ediyorum" şeklindeki bir tepkiyi göstermek öz güven ister. Peki öyle bir öz güven var mı; hayır. Zaten böyle bir öz güven olsaydı 13 Kasım görüşmesinin anında iptal edilmesi düşünülürdü.
Ahan da buraya yazıyorum; mektubun iadesi falan olmayacak ama yandaşlar PYD generali terörist Mahsun Kobani denen adamın isminin tartışılmasını mektubun iadesi yapılmış gibi anlatacaklardır.

Hep ''Esed Esed'' dediniz durdunuz ne oldu yine ''Esad''a döndük  mü.
Muhalefetin ilk dediği noktaya gelindiğini itiraf edecek içinizden bir delikanlı çıkacak mı bakalım. Üstelik 40 milyar dolarımız da cebimizde kalacaktı.
Ruslar ile ortak devriye yapacağız. Artık "Esed" denmeyecek "Esad" denecek; anlaşılan bu. Sevindirici bir durum.
Bu arada "Suriye Milli Ordusu" denen unsur ne olacak. Ülkemizde dinlenmeye mi alınacaklar. Aman dikkat edelim; sonra onlar da lahmacun ısmarladıklarımızdan olmasınlar.
PYD/YPG'ye bizim dışımızda sadece Esad terör örgütü diyor değil mi. Yani her iki ülkenin güvenliği için ortak bir sorunumuz söz konusu. Oysa biz O'na "Katil Esad" değil, gel şu ortak sorunumuzu beraber halledelim diyebilirdik.
Rusya ile de; ABD ile de Suriye toprakları üzerinde ortak çıkarımız yok, onlar emperyalist devletler olup orada bulunuyorlar, biz ise komşuyuz. Ah o BOP projesi eş başkanı olarak Arap Baharı rüzgarında sörf yapma tutkusu yok mu; işte o arzu ve ego tatmini ülkemizi de, milletimizi de maf etmiştir.
Eğer biz "Komşu komşunun külüne muhtaçtır" atasözümüze değer verip, zerre kafa yorsaydık; komşuluk hukuku çerçevesinde Suriye ile pekala anlaşabilir, hatta demokrasilerinin gelişimine katkıda bulunabilirdik. Aksine, olamadığımız gibi kendi demokrasimiz nitelik olarak çok şey kaybetti.
soralmehmet@gmail.com

22 Ekim 2019 Salı

SURİYE BATAKLIĞINDAKİ VARLIĞIMIZ BOP GEREĞİDİR

15 Temmuz da Suriye operasyonu da Büyük Ortadoğu Projesinin bir uzantısıdır
Birileri düşünüp doğruları yazmamıza mani olmak üzere sürekli üzerimizde tehditlerini hissettirirlerken; ne olur sizler de iki üç cümle ile izah edemeyeceğimiz kadar önem arz eden konuları uzun yazılarla anlatıyoruz diye okumamazlık yapmayınCümlenize selam olsun.
Gelelim mevzumuza.
AKP kurulduğundan bu yana ne olup bitiyorsa anlaşılan o ki; BOP projesi dahilinde oluyor ve bitiriliyor.

Bu projesinin alt zeminin oturması için yaklaşık 2007 yılına kadar AKP'nin yeterince muktedir olması için ABD her türlü desteğini verdi. Bunda özellikle "cemaat-Fetö"nün lobicilik gücü en etkin şekilde kullanıldı.
Düşünülen siyasi güç elde edildikten sonra da; sıra geldi muhtemel milliyetçi, ulusalcı Atatürk sadakatlı sivil ve asker direnişine karşı tedbir almaya. Bunun için de; AKP siyasi desteğiyle Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile muhtemel direniş gösterecek unsurları bertaraf edilip, kalanlarını da yıldırma sürecine gidildi.
Sonra sıra neye geldi, BOP projesine mani olan devletin yönetim şekline ve organizasyonuna müdahale edilerek, sitemim değiştirilmesine. O iş de nasıl halledildi; 15 Temmuz ihanet kalkışması ile.
Şimdi sıra neye geldi; Türk askerinin şehitler vererek Suriye'nin kuzeyinde sağladığı güvenlik alanında; tüm sosyal ihtiyaçların sağlandığı, alt yapıları ile inşa edilecek olan köyler, ilçeler ve şehirlere. Zaten geçtiğimiz günlerde Erdoğan bu projesinin tanıtımını yapmıştı. Hatırlayın lütfen Kuzey Irak özerk bölge yerleşkesinin inşasını da biz sağlamıştık.
Kim ne derse desin; mevcut aklımla bildiklerime, gördüklerime dayanarak düşünüp vardığım hüküm o ki; Barış Pınarı Hareket'miz sınır güvenliğimizden öte BOP projesinin bir uzantısı gibi görünüyor. Eğer sadece sınır güvenliği operasyonu olsaydı; hiç bir Allah'ın kulu ya da devleti o terörist çeteyi gidebildikleri yere kadar kovalayıp, bulundukları yerde imha edilmelerine mani olamazdı. "Kürt devleti" için alt yapısını Erdoğan'ın anlattığı güvenli gölge için gerekli böle boşaltılmış olduğu için operasyon durdurulmuştur.
PYD/PKK adına, ABD inisiyatifinde, BOP projesi dahilinde sağlanan binlerce tır dolusu silah ve 70 bin kişilik savaşacak insan gücünün bugünkü varlığı sadece ve sadece kurulacak Kürt devleti için aynen zamanında Suriye'nin parçalanmasına bahane olsun diye inşa edilen ISID vari unsurlardır. Girdiği her yeri yerle yeksan edip, süpürüp alan ISID'dan geriye ne kaldı, hiç bir şey. Çünkü ISID'ın devamına gerek kalmadı, zira görevini yaptı; Suriye parçalandı.
Yani ABD; PYD/PKK'nın arkasında diye kurulacak olan Kürt devleti de onların inisiyatifine terk edilecek, onların da varlığı devam edecek diye bir şey olmayacak. Onlar da devre dışı bırakılacak; aynen ISID gibi. Sonra biz Türkler maalesef bir gerçekle baş başa kalacağız; kendi ellerimizle kurduğumuz yeni komşumuz, İsrail uzantısı bir "Kürt Devleti".

Anlaşılan bir "Esir olma" veya "Şantaja uğrama" hali var.
Onca twit'i yedik yuttuk, yetmedi; Türk milleti olarak tek tek her birimizin onuruna dokunan, adeta önceki twit'ler üzerine sos olan mektubu da görmeyen, duymayan, bilmeyen muhterem; istediğini alan Trump'ın teşekkür twit'ine nihayet karşılık verdi. İyi niyetlerini bildirdiler.
Anlaşılan o ki; muhteremin tek isteği Trump'ın övgüsüne mazhar olmakmış. Övüldü ve her şey yoluna girdi. Öyle ya; Trump'ın o twit'leri ve mektubu muhteremi yeterince tahrik etmediğine göre başka ne anlam çıkarabiliriz.

Bana ne de kolay "Zillet illet" diyorsun değil mi. Dışarıya esip gürlemen için ille de seçim arifesi mi olması lazım. Yahu tam da zamanı deği mi; Trump'a okkalı bir giydirme yapman için. Beni "zillet, illet; kandan beslenen, ayaklarının altına alınası güruh" gördüğün gibi aynısını Trump'a da yapabilirsin. Hangi hatıranıza veya vefaya binaen çekinip, yapamıyorsun.
Hani sen ancak "Muadilin" ile yani Trump ile görüşebilirdin. Ne oldu şimdi; "ABD Başkan yardımcısı" ile görüşeceksin. Bu adamla görüşecek olanın senin yardımcının olması gerekmez miydi.
Şimdi senin için "Otoriter tek adam" desem beni mahkemeye verirsin; onun için demeyeceğim,Trump ile görüşmeyip, O'nun yardımcısı ile görüştüğüne göre; ya o adamın ya da kendi konumunun tanımını bizlere yeniden yapman lazım.
ABD'nin muhatabına yedirdiği mektubu; sanki esir alınmış bir askerin cebinde sakladığı, devlet sırlarını taşıyan bir mektupmuş gibi buruşturup, ağzına atıp, çiğneyip yutmak gibi bir fedakarlığı, bir zekayı anlatır gibi zaferle taçlandırarak anlam yükleyip, anlatmaları yok mu; evlere şenlik. Bunların alayı besleme.
Hep diyorum ya; arsıza kütük çakmışlar bu gürültü nereden geliyor demiş.

Anlaşılan bir "Esir olma" veya "Şantaja uğrama" hali var.
Anlaşılır gibi değil. Muhterem esiyor, gürlüyor ancak her defasında süreç belli bir noktaya gelince ne istenirse veriliyor. Buna bir defa değil, kaç defa şahit olduk.
Demokratik Parlamenter Sistemde olsaydık, kuvvetler aylığı prensibi çalışıyor olacağından; devletin tek adama değil, kurumların kurumlara karşı sorumlulukları gereği; olup bitenleri devletin istihbaratı başta olmak üzere bir çok kanalından haberdar olma imkanımız olacaktı. Maalesef bu devlet geleneği artık olmadığından; bilinenler de, söylenenler de tek adamın iki dudağı arasında saklı olanlardan ibaret.

Bu arada Türk milliyetçiliği kurumsal kimliği patentinin kendilerine ait olduğunu iddia eden tek adama meftun kimselerin üzerlerine giydikleri vebal gereği yaşanan bu yalpalamalara, tavizlere açıklama getirmek durumundadırlar.
ABD; tek adamın Arap baharı rüzgarında sörf yapma tutkusu ve ego tatmini isteğine karşılık BOP eş başkanlığı vazifesini kendisine dikte ederek Suriye bataklığına dahil edildik. Şimdi de; tek adam ve diğerlerinin mal varlıklarının teminat altına alınması karşılığı, bataklıktan kurtulmak için yapılan operasyonun durdurulmasına razı edildiğimiz anlaşılıyor.

Önce lahmacun ısmarladık sonra terörist dedik
Bütün bu başımıza gelenler BOP projesi eş başkanlığı vazifesi ile Arap Baharı rüzgarında sörf yapma tutkusu değil mi.
Evet, ordumuzun arkasındayız, zaferi için elbette sonuna kadar yanındayız, millet olarak duacıyız ama inşallah zaferden sonra Arap baharında sörf yapma tutkusunun da; PYD'ye ısmarladığımız lahmacunların da illaki hesabı sorulmalıdır.
CHP sözcüleri niçin muktedirlere şunu söylemeyi akıl etmezler; "Biz koskoca TC Devleti'nin lahmacun ısmarladığı PYD için onlar bize mi saldıracaklar" dedik.

Öyle ya; muktedirler CHP'yi böyle dedi diye lince tabi tutuyorlarsa PYD'ye niçin lahmacun ısmarlayıp, topraklarımızdan geçirerek mihmandarlık yaptılar

soralmehmet@gmail.com

16 Ekim 2019 Çarşamba

SİYASİ GÜNDEME DAİR DEĞERLENDİRME

Siz milliyetçi olamazsınız ancak görünürsünüz ama inandıramazsınız
Şimdi hazır olun; aynı güruh bundan böyle her akşam yine aynı TV'ler de, yine aynı simalarla bizlerin ne kadar milliyetçi olmadığımızı; kendilerinin ise ne kadar milliyetçi, Türkçü ve Turancı olduklarını anlatacaklar. Dinleyip, izleyeceğiz.
Bunların cinsleri cibilliyeti budur. Fethullah Gülen'i eleştirdiğimiz günlerde resmen yine aynı isimler bizleri tükürüğe boğarcasına saldırıyorlardı; "Bu mübarek adamdan ne istiyorsunuz" diyerek.
Şimdi ise onlar Fethullah Gülen'e en ağır küfrü ettiklerinde kendilerine geriye dönük hatırlatma yaptığımızda "Siz geçmişte de aynı güruhtunuz" dediğimizde; bu sefer bizi fetöcü ilan ediyorlar.
İşte bu nedenle diyorum ki yarınlara hazır olalım; bunlardan ne kadar milliyetçi olmadığımızı dinlemeye.

Ayağını üzerimizden ne ara çektin ki "Altı devlet bir millet" diyebiliyorsun
Milliyetçiliğimi ayakların altına alacaksın sonra dönüp "Altı devlet blr millet" diyeceksin öyle mi.
Acıyorum haline biliyor musun. Senin o reisci kölelerin bundan böyle TV'le benden çok milliyetçi, benden çok Türkçü, beden çok Turancı olup ahkam kesecekler değil mi. Arsızlık kanınızda hakim unsur, yaparlar mı; yaparlar.
Allah kimseyi dalından düşen yaprak misali; rüzgarın nereye savuracağı belli olmayan bir akıbete doğru sürüklemesin.

Sen o gün, muktedir olmanın gücü ile söylediğin şeyden o kadar çok emindin ki; benim inancımı, ideolojimi ayaklarının altına alarak, derin bir haz ile attığın naran hala kulaklarımı tırmalıyor.
Şimdi ise savrulan yaprak gibi sen bizim ayağımızın altına geldin ama korkma, biz üstüne basıp geçmeyeceğiz. İbret olsun diye seni itina ile yerden alıp "Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti" kitabımın sayfaları arasına koyacağım, ta ki; sen o sayfalarda anlatılanı anlayana kadar.

Siyasal İslamcıların huyudur bu
Ergenekon ve Balyoz kumpasında mağdur olmuş, hapis yatmış olan Ahmet Yavuz Paşa bir TV programında diyor ki; "Suriye'de bulunmamızı anlatırken fetih kavramını kullanmayalım, çünkü fetih ile savaş örtüşen kavramlardır. Bunu niçin söylüyor. Çünkü hükumetimizin resmi açıklaması da, milletimizin bildiği de; bu operasyonun savaş değil barış harekatı olduğudur.
AKP eski milletvekilleri Resul Tosun ve Mehmet Metiner, Yavuz Paşa'ya hemen karşılık veriyorlar; "Milletin ekseriyeti Müslüman böyle düşünemezsiniz" o da yetmiyor; "İslami literatürü bilmek lazım" diyerek de Yavuz Paşa'yı din cahili gösteriyorlar.

Oysa her iki eski vekil de; Suriye'de bulunma amacımıza göre fetih kavramını yanlış kullananlar bizatihi kendileri. Bunu bilmediklerinden değil kasten yapıyorlar. Çünkü onların huyudur; böyle durumlarda İslam'ı devreye sokup, onun üzerinden seçmene mesaj göndermeyi amaç edinirler. Çünkü onlar milleti cahil görüp, dini söylemler üzerinden her yanlışı millete yutturabileceklerini düşünürler. Millet de "Madem ki sözün içinde İslam geçiyor, ne diyorlarsa doğrudur ön kabulu ile bir teslimiyet içinde hareket ederler.
İşte "Siyasal İslamcılık" böyle bir şey. O'nun mantalitesi anafor gibidir. Kişiyi de toplumu da dibe çeker. Onun içindir ki; tüm İslam toplumları geri kalmışlardır. Siyaset ve din ilişkisi sosyal hayatımızda karşılıklı olarak birbirlerinden soyutlanamadığı sürece toplumu dibe çeken anafordan kurtulmak mümkün değil.
Sizi gidi fırıldak siyasal İslamcılar sizi; "Arap alemi niçin bizi arkamızdan vurdu" diyoruz. El cevap "Yöneticilerin kararı o devletin milletini bağlamaz" diyorlar.
İslam coğrafyasının bu kadar kazığını yeyip hala "Bu gürültü nerEden geliyor" arsızlığına, aymazlığına bürünmek, o coğrafyaya toz kondurmama refleksinize; pes doğrusu....
Zaman zaman "Acaba bu siyasal İslamcıları özel psikolojik eğitme tutup, sonra da sahaya mı sürüyorlar" diye düşünürüm.
Üç beş oy devşirmek için tüm Avrupa ülkelerinde kurgulanmış eylemlerle; "Eytttt, meytttt" naraları üfürüp, gereksiz yere milletimize, devletimize düşman kazandıran bizim yöneticilerimizin, devletimize yaptıkları bu kötülükleri; "Bize ne, onlar sadece yöneticilerimiz olup, bizleri bağlamaz" diyerek kendimiz için aynı şeyleri düşünebildik mi; elbette hayır.
İşte bu akıl, vicdan ve empatiden yoksun insani ve ahlaki kültürden beslenen inisiyatifin belirlediği yöneticilerin mantalitesi ile yönetilen devletimizin başı beladan, milletimiz de kazalardan kurtulamıyor maalesef.

Tezkereye "Yabancı askerin ülkemize gelmesi" ifadenin konmuş olması
Tezkereye "Yabancı askerin ülkemize gelmesi" ifadenin konmuş olması; neye, hangi durum ve hallere binaen ihtiyaç duyulduğunda; kimin askerleri, kimler için çağrılacaktır.
Benim ilk aklıma gelen; AKP iktidarının kozmik odayı CIA yönlendirmesi FETÖ hainlerine teslim etmiş olması ve sonrasında başımıza gelenlerdir.
Dolayısıyla, herkese sormak istiyorum; sizler tezkerede geçen "Yabancı askerin ülkemize gelmesi" kabulünün AKP'nin yetkisinde olması "Kozmik oda faciası"ndan sonra sizi ürkütmüyor mu.
Yoksa sizler hala AKP'ye güvenenlerden misiniz. Ben henüz birinci "Kandırılma"nın dahi hesabını görmeden ikinci bir Kandırılmaya teşne olamam, yol veremem.

Uğur Mumcu'nun hakkını teslim etmek
Uğur Mumcu'ya; "siyasal İslam"a daima döl yatağı olup, hain yetiştiren sağ zihniyet üzerinden bakıp komünist dedik, Allah'sız dedik; onu dedik, bunu dedik, şunu dedik ama bugün anladık ve gördük ki; imanını bilemem ama bir mümin gibi adil, ahlaklı ve samimi vatansever olduğuna en azından kendi adıma hüküm verebiliyorum.
Şimdi bana gene "Ulusalcı Komünist" diyen biatcı köleler olacaktır. Hadi oradan! Ben "Özgür düşünen, demokrat Türk milliyetçisi"yim. Güzel ahlakı temel alan, din ötesi bir mantalite ile insanların tutum, düşünce ve davranışlarını dikkate alarak haklarında hüküm veriyorum.

''Eyyy Trump'' diyememenin nedeni nedir 
Her vesile ile "Bay Kemal" narası atan, zillet illet ithamını muhalefet üzerine insafsızca boca eden muhterem.
Türkiye'yi hor gören, zaman zaman da aşağılayan ve twit bombardımanı yağdıran Trump denen gerzeğe bir kez olsun "Eyyy Trump.." demene mani olan çekincenizin arkasında Türk milletinden saklanan ne gibi bir ilişkiniz muhabbetiniz olabilir.
Mesela aynen bize hiç zorlanmadan dediğin gibi Trump'a da "Zillet ve illetliği şahsında bütünleştirmiş bir adamsın" diyebilirsin. Niçin demiyorsun ya da diyemiyorsun.

Mecliste HDP var diye gizli görüşme yapılamıyor
AKP'li Mehmet Metiner diyor ki; "Mecliste HDP olduğu için gizli görüşmeler yapmıyoruz"
Nasıl bir mantık, nasıl bir devlet anlayışıdır ki; maaşlarını ödediğimiz, içlerinden birisine meclis başkan vekili olarak meclis oturumlarını yönettirdiğimiz, millet vekili özlük haklarından yararlandırdığımız, ülkemizi temsilen Parlamenterler heyetine dahil edilerek yurt dışına gönderdiğimiz bu insanların meclisteki varlıklarından çekinildiği için meclis güven içinde çalışamıyorsa sormak istiyorum; HDP'nin meclisteki varlığını bizlere dayatan Türk Devleti dışında başka bir güç mü var.

Devletin ali menfaatleri için tehlikeli olan bir parti nasıl olur da mecliste yer alıp, varlığını sürdürebiliyor. Devlet çok ciddi bir kurum olup kendisi ile çelişemez. Çelişmemesi için de anayasası ve buna bağlı yasaları vardır.
O zaman bundan çıkarılacak sonuç; HDP'nin meclisteki varlığı birilerine bir şekilde yarıyor olmalı ki; HDP'nin de yer aldığı meclis gizli oturumlarının dahi yapılmamasına yeğleniyor.

İYİ PARTİ ve CHP ittifakını ayrıştırma gayretleri
Siyasal İslamcılar CHP üzerine öyle bir bagaj yüklemişlerdi ki ne yapsa üzerinden atamıyordu. Üstelik de bu ülkeye en büyük ihaneti siyasal İslamcılar ve bunlara döl yatağı olmuş sağ zihniyetler olmasına rağmen. İşte CHP, İYİ PARTİ ile kurduğu millet ittifakı ile bu bagajını sırtından atma fırsatını bulduğu bir sürecin içine girdi.
Artık CHP oldukça milli çizgide bir siyaset yürütüyor. Bizler 1980 öncesi CHP'yi de çok iyi biliriz. O zamanki CHP bugün olsaydı; mesela, Andımızın okunması ve TC'lerin söküldükleri yerlere çakılması mücadelesini vermeyeceği gibi karşı bile çıkardı. Bugünkü CHP için düşündüklerimi de o yıllarda ben düşünmezdim doğrusu.

Siyasal İslamcılar ve bunlara döl yatağı olmuş sağ zihniyet bunu fark edince; CHP'nin sırtına yeni bir bagaj yüklemek ve onun üzerinden vurmak için inadına HDP/PKK ile ilişkilendirerek adeta itibarsızlaştırma kampanyası yürütülüyor.
Çünkü CHP siyasal İslamcı ve sağ zihniyetin en büyük argümanı başörtüsü meselesini yerle yeksan etti. Sıradan bir CHP'li Kuran'dan ayet okuyabiliyor. Camide, Umre'de, Hac'da görülebiliyorlar. İftar sofralarında bağdaş kurup yemek yiyorlar.
İşte böyle bir CHP'nin genel başkanı Kılıçtaroğlu olunca; artık siyasal İslamcı sağ zihniyet bu konjonktüre tahammül edemeyerek sürekli Kılıçtaroğlu düşmanlığı yapıp, sanki "CHP kalsın ama Kılıçtaroğlu gitsin" der gibiler. Çünkü Kılıçtaroğlu giderse CHP tekrar onların suistimal edebilecekleri alana kayacak da ondan. Tabiki bu arada diğer bir önemli faktör ise Meral Hanım'ın siyasi güvenirliği ile sağladığı ittifak ruhu Kılıçtaroğlu'na rahat siyaset alanı açarak yüreklendirmiştir.
CHP'li Sezgin Tanrıkulu: "Bu Kürtlere karşı yapılan haksız bir savaştır" demiş.
CHP, kesin ihraç istemi ile bu kambur sırtında iyice belirmeden tez elden def edip atmalıdır.
Bir kaç yazımda vurgu yapmıştım, bir kez daha tekrarlıyorum. CHP'yi oldukça milli çizgiye çekmiş olan ve bunun da meyvesini toplamış olan Kılıçtaroğlu'nu güç durumda bırakarak, itibarını sarsıp, partiyi HDP'leştirerek onunla adeta bütünleştirmek isteyen bir damar var.

CHP'li değilim ancak günlük siyasi söylem, tutum ve davranışlar üzerine yorum yaparken; doğal olarak CHP üzerine de değerlendirmeler yapıp, hasbelkader doğru yaptıklarını da yanlış yaptıklarını da dile getiriyorum.
Bunun üzerine bizim cenahtan birisi der ki; "Sendeki bu CHP sevdası nedir"
Benimkisi elbette CHP sevdası falan değil. Benim uğraşım veya sevdam bu ülkeyi her geçen gün uçuruma sürükleyen; başına önce belalar açıp sonrada o belalar ile boğuşan ülkemin; tüm imkanlarını, yaptıkları hataları telafi etmeye yönelik, devletin bekası için zorunlu hale gelen harcamalarının müsebbibi AKP'ye alternatif olabilecek güçlü bir ittifakın oluşturulmasıdır. Sonra bu güçlü ittifakın demokratik seçimlerle Cumhur ittifakının inisiyatifinden devletin yönetimini devralmasıdır.
Tasavvur ettiğim ittifakın içinde CHP'nin olması benim görüşüme göre olmazsa olmazdır. Dolayısıyla, CHP'nin hatalarını hatırlatmak, iyi yaptıklarına da dikkat çekmeye matuf yapmış olduğum yorumlarımdaki amacım; Cumhur ittifakına alternatif olarak tasavvur ettiğim güçlü millet ittifakının zarar görmemesidir.

Yaşasın Macaristan, var olsun Turan ülküsü
Avrupa Birliği'nin, Suriye'nin kuzeyine yapılan Barış Pınarı Harekatı öncesinde Türkiye’yi uyarmak için hazırladığı bildiri Macaristan tarafından veto edildi. AB'nin 28 üyenin ortak imzası ile yayınlamak istediği bildiriyi onaylamayan Macaristan, "ülkeler sınırlarını savunabilir" diyerek imzalamadı.
Atilla'nın torunları Anadolu Türklüğüne sahip çıktı. Ümmet ümmet diye yırtınanlar; ümmetten olan İslam ülkeleri söz birliği ile Barış Pınarı Harekatı"mıza karşı çıkıyorlar, kınıyorlar.

Demek oluyor ki; bize sahip çıkacak olan ümmet değil bizden olan Türk dünyasıdır.
Macaristan(Hun diyarı) Turan Partisi sloganı" Aynı Allah'ın kullarıyız, Atilla'nın torunlarıyız"
Yaşasın Macaristan, var olsun Turan ülküsü.

Kısa kısa...
Türk'ün kaderi mi dir; hainlerin baş olması.
KKTC Cumhurbaşkanı, sen ne utanmaz bir adamsın ki; haksız yere kan dökülerek inşa edildiğini ima ettiğin
 bir devletin Cumhurbaşkanı olmaya devam ediyorsun.
...
...
Siz ancak "Rabia"dan "Bozkurt"a dönen parmaklarınızla burnunuzu karıştırabilirsiniz.

"Bozkurt"un yelelerinden çekin artık o kirli parmaklarınızı.


Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com