2 Ekim 2014 Perşembe

TEZKERE; PİMİ ÇEKİLMİŞ BOMBA

Türk milliyetçisi birisi için her şart altında; birliğimize, bütünlüğümüze ve istikbalimize kastedecek her türlü gelişme veya şartlara karşı Türk ordusunun hazır olmasını ebetteki isterim ve bana ihtiyacı olduğunu (Allah göstermesin) fark ettiğim an canımı vermeye de hazır olduğumu ifade ederken; Tüm Türk milliyetçilerinin de aynı duygular içinde olduğunu bilirim.
Ancak, bugün mecliste oylanan ve geçen tezkerenin yukarıda ifade etmeye çalıştığım ''haller ve şartlar'' dan ziyade, Türkiye ve Türk Milleti dışında başkalarının düşünüp, dizayn ettiğini; başta BOP projesi olmak üzere başka amaçlar doğrultusunda başkalarının çıkarlarını korumak ve kollamak için çıkarıldığını düşünüyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasından 12 yıl öncesine kadar görev yapmış hükumetler tarafından takip edilen ‘’Dış Politika’’ da hep devamlılık esas alınmış, şekli ve şemaili de ona göre kurumsallaşmıştı.
Ancak ‘’Yeni Türkiye’’ hülyası veya rüyası adına; 12 yıllık AKP hükumetleri gelenekseli kaldırıp, özele kayınca doğal olarak şahsen bende bir güvensizlik algısı oluştu.
Düşünebiliyor musunuz; gelip geçen bütün iktidarlar PKK ile gizli saklı ve üstelik bir başka devletin (İngiltere) aracılığı ile pazarlık yapma riskine girmemiş ama bu hükumet bunu yaptı ve üstelik fark edildiği an fark edenleri ‘’şerefsizlikle’’ suçlayarak inkara kalktılar.
Kaç yıldır PKK ile ‘’açılım ve barış süreci’’ yürütülürken, muhtemelen MHP’nin desteğini almak için tezkerede PKK’ya da operasyon yapılabilineceğinin ima edilmesi şeklen hoş olsa da bana göre şüphelerimin ve güvensizliğimin daha da artmasına neden olmuştur. PKK haklı olarak diyecek ki ‘’bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, benimle barış görüşmeleri yürütürken aynı zamanda yine bana karşı gizli niyetlerinin olduğunu açıkça tezkerede belirtiyorsun’’ Keşke böyle bir niyetleri olsa ama bu durumda ne halt etmeye bu niyetini tezkerede itiraf ediyorsun be adam.
Dolayısıyla AKP’nin kendi dönemi içinde şimdiye kadar yaptığı uygulamalar; iç ve dış siyasetindeki çelişkileri, istikrarsızlıkları; tezkerenin getirdiği yetkilerin yerinde ve zamanında akıllıca kullanılmayacağı ve hatta ucu belirsiz maceralara Türkiye'nin sürükleneceği endişesindeyim. Pimi çekilmiş bir bomba gibi her an başımıza gereksiz yere bir belanın açacağı endişesi içerisindeyim.
Tezkerenin gerekliliği tedbir amaçlı doğrudur ancak AKP’nin kullanım yetkisinde olması büyük bir risktir.
Anlaşılıyor ki tezkerenin geçmesine olumlu oy kullananlar AKP ve hükumetine güven konusunda bizim kadar endişeli değiller; ne diyelim ki.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

30 Eylül 2014 Salı

AKP VE İMANDA TAHRİBAT


Yaşım 52. Düşünüyorum da yaşım 17 iken o zaman ülkeyi yöneten bugünkü AKP gibi bir Parti, seçmeni ve yandaş medyası olsaydı, sanırım Allah korudu; ya komünist ya da ateist olurdum. Ülkücü, Türk milliyetçisi büyüklerimden, basın ve yayıncı; yazar çizerden Allah razı olsun.
Bütün dini bilgi ve öğretileri; Türk milliyetçiliği adap, edep ve terbiyesine layık olma sorumluluğumuzun gereği olarak kendi kendime bu ideolojinin mekan bulduğu, teneffüs edildiği yerlerde öğrendim.
O zamanlar İslam ile ilgili görsel referansları çok güvenilir ve genel kabul gören referanslardı. Mesela cami hocalarının siyaset yapmaları veya tek tip vaaz vermeleri düşünülemezdi. İmamlar daha özgürdü. Devletin geleneksel bir din öğretisi olduğundan müfredat sürekli değişmezdi. Her ilkokul öğrencisi yaz tatillerinde mahalle camisine namaz sureleri elifba'yı öğrenmeye giderlerdi. O zamanlar daha idealist dindar gençler ve hatta din adamı yetiştirdi.
Özellikle AKP, iktidarı süresince görsel İslami referansları bir elbise gibi üzerine giyindi. AKP denince din eksenli her iş, eylem ve duruşu İslam'a vurgu yapan bir algı oluşturulması gayreti güdüldü. Ancak AKP din adına o kadar yanlışlar yaptı ki her yanlışın bedeli oluşturduğu "din" algısı gereği İslam'a rücu edilerek, dinimiz sürekli tahrip edildi.
Oluşturdukları algı gereği, İslami açıdan ilk hayal kırıklığı; Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül'ün AKP öncesine kadar bütün siyasi geçmişleri süresince AB'yİ bir Hristiyan kulübü diye tanımlamalarına ve karşı olmalarına rağmen, AKP'yi kurup iktidar olduktan sonra AB Anayasasına Papa X. Innocenzo’nun heykeli altına yerleştirilen bir masada yan yana imza atmaları.
Mesela ayakkabı kutularında saklanan paralara gerekçe olarak "Hayır işleri için rüşvet vermek mubahtır" denilmesi, kısa zamanda İslam referanslı bir çok "dindar" kimselerin yeni bir burjuva sınıfı oluşturmaları, makam ve mevki sahibi olmaları; İslam gelenek, görenek ve inancına göre bu sıçrama bu kadar kolay ve haramsız olamazdı. Sadece iktidar yanlılarının "Hayır işleri" için kurdukları vakıf ve derneklerin akıl ve mantığın kabul edemediği hızla büyüyüp palazlanmaları, buralara fahiş meblağların bağışlanması; bir kalemde 19 milyon TL'nin bir yandaş derneğe bağışlanması. Allah rızasını bahane edip, ihale verilen iş adamlarını bazen ağlata ağlata ''havuz''a para bağışında bulunmaya zorlanmaları.
Evet, AKP iktidarının yarattığı dini tahribat ve müminlerin inançlarında sebep oldukları çelişkilerin, bundan sonraki yıllarda üniversitelerde tez olarak işleneceğini ümit ediyorum.
Evet bütün bunlara yaşım 17 iken şahit olsaydım ya komünist(sosyal adaletin olmayışına isyan gereği) ya da ateist(Allah hep bunlara mı torpilli diye) olurdum.
Allah beni korumuş.
Mehmet soral
Soralmehmet@hotmail.com

24 Eylül 2014 Çarşamba

ÇEK ELİNİ BAŞÖRTÜMDEN


Sorun başörtüsü meselesi değil; sorun arsızlık, hırsızlık, namussuzluk sorunudur.
On yaşındaki kız çocuğunun başının açık olup, olmamasını sorun yapan zihniyet;
''hayır işi için rüşvet vermek dinen meşrudur'' diye fetva veren insanın yarattığı toplumsal inanç kaosu daha mı önemsiz?

Türk milletine bu fetvayı dayatanlar; on yaşındaki başı açık/kapalı kızımızın derdi sizi mi gerdi? Ah, keşke zerre kadar imani bir endişeniz olsa; ne gezer.

İnşallah ilmini, bilimini inkar ederek bir emrivaki ile kendisinden; günahlarınızın, arsızlık ve namussuluklarınızın üzerine bir şal gibi örtmek üzere aldığınız fetvanın Allah indinde karşılığını, ilelebet cehennemdeki yeriniz baki olacak şekilde alacaksınız.

Hiç umutlanmayınız kİ on yaşındaki kızımızın başörtüsü günahlarınızın kefareti olarak sizleri kurtaramayacak, zira mesle ŞEKLİ değil, İMANI bir meseledir.

Sizler ki, hırsızı gördüğümüz halde ona hırsız dedirtmediniz; eşine düşmeyelim diye köpeklerinizi saldınız, üstümüze üstümüze. Oysa siz de İMAN olsaydı; hırsızı bize teslim ederdiniz, etmediniz zira hırsız çaldığını sizin eve götürüyordu; kapıyı açıp, içeriye buyur edenin ''başı kapalı'' diye ''yavuz hırsız ev sahibini bastırır'' misali
-sizin bu kapıda ne işiniz olabilir?
diyerek, yine ''iman''ı perdeleyip, şal ile örttünüz.

Sen ilk önce kızımıza İMAN'ı anlat; Allah aşkını, Peygamber sevgisini anlat sonra işin şekli boyutuna geçersin. Sevgi ve aşkı anlatırken başın açık/kapalı durumunun bir avantaj veya dezavantaş durumu sözkonusu değil. Şahsen inanıyorum ki kaynağını ''aşk'' ve ''sevgi'' den alarak olgunlaşan ve kamil derecesine yükselen ''iman'' senin hiç bir dayatmana ihtiyaç duymadan, tıpkı suların akıp, yolunu bulduğu gibi yolunu bulacaktır. Yeterki...

Gölge etme başkan ihsan istemez.

Mehmet Soral

23 Eylül 2014 Salı

EMRE ŞEHİDİMİZ

                                                      Yandı yürekler yandı…
İstanbul, uzun ve bunaltıcı yaz sıcaklarından sonra, serin aynı zamanda hırçın, rüzgarlı bir havada karşıladı; şehit Emre’mizi…O hırçın rüzgar; Emre’mize eşlik eden meleklerin kanatçırpmalarımıydı acaba                     .
Şehidimizi, Üsküdar Selimiye Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Karacaahmet mezarlığına; asker arkadaşları, komutanları ve biz sevenlerinin omuzlarında bir süre yolculuk ettikten sonra ebedi istirahatgahına defnettik. Daha onbeşgün önce defnettiğimiz babannesine komşu eyledik; kader…
Emre yavrumuz; gönüldaşım, ülküdaşım ve kadim dostum Naci Büyükkılıç’ın tek evladıydı. Yaradan’ın dağına göre kar yağdırmasının dışında bu acıya katlanmak, kaldırmak ancak ve ancak seçilmiş kullarına nasip ettiği bir hikmet olsa gerek.

Sevgili kardeşim, gönüldaşım Naci ve değerli eşleri; hanımfendi… Biliyorum ateş düştüğü yeri yakar, sizin bin yanar bizim bir yanar hele hele evlat tek de olunca; yanar ha yanar değil mi?
Yüce Allah evlat acısı üzerinden ibret almamız için bu sefer sizi vesile kıldı sevgili dostum. İnanıyorum ki Yaradan; bu yükün altına girebilecek güç ve kudreti sizde gördüğü için sizi seçti.
Hal ve duruşun; ay yıldızlı bayrağımızı komutandan alıp öpüşün, sonra alnına koyuşun…bana neyi hatırlattı biliyormusun sevgili kardeşim; hani teşkilatımız mensubu gençlerimiz evlendiklerinde onlara Kuran-ı Kerim ve Türk Bayrağı hediye ediyorduk. Sende, bende ve elbette ki diğer arkadaşlarımız da; çocuklarımız için böyle anları hayal ettik. Birçok arkadaşımızın bu hayalleri gerçekleşti.
Ancak bu sefer farklı bir şey oldu sevgili kardeşim. Emre’mizin ilelebet sürecek düğününün hediyesini, Yüce Türk Milleti adına yine Yüce Türk ordusu sana verdi.

İnanıyorum ki sevgili kardeşim; cennetin istisna bir köşesinde otağ kurmuş sizleri kucaklayıp koklayacak ve kollayacak bir Emre’niz var artık,
Bizim ise yok…
Mehmet Soral

7 Eylül 2014 Pazar

KRALIN SOYTARISI

Fikret Bila Davutoğlu'na soruyor; açılım ISID ve rehineler konusunda. Program sunucusu soruların zor yerden geldiğini anlayınca verilecek cevabı beklemeden "şimdi paralel yapıya geçiyoruz" diyerek soruları kitabın kolay bölümünden sormaya devam ettiler.Gayet demoktatik yöntemlerle, özgür bir ortamda "baştayinimiz" ülkemizin güzel insanlarini aydinlatmiş oldular(!)
Hişt... "Baştayin" bu durumu "yerliler"e yutturabilirsin, ama "düşünen adam"a yutturamazsın.
Şimdi çok merak ediyorum; bu moderatör denen zatın soyu sopu, torunu torbası velhasıl tüm efradı zaman zaman bu ayıp kendisine hatırlattıklarında söyleyebilecek bir sözü olabilecek mi?
Siz deyin onbeş ben diyeyim yirmi senede henüz yeni kurulan bir devletin; o zamanki demokrasi anlayışını ve uygulayışını bugünkü çağdaş dünyanın geldiği gelişmişlik düzeyini dikkate almadan; sanki ogünlerdeymişiz gibi eleştirerek son oniki yılın kesintisiz iktidar gücünü eline geçirenler ve bu gücü hiç hak etmedikleri halde bir lütuf gibi onlara sunanlar; siz hiç utanıp, hicap duymazmısınız; onbeş senede kurulabilen, seksen senelik tecrübesi olan bir ülkenin demokrasi seviyesini ve algı düzeyini; ekli video da görüldüğü gibi; doksan sene öncesine yani ancak kral soytarılarının moderatörlük yaptığı bir döneme götürmekten.
Oh ne güzel; soru hazır, cevap hazır nasıl olsa soytarı da hazır.
Çift yönlü yollar, gökyüzünü delen beton yığınları ve yeri delen tünelleriniz; bütün bunlar çok güzel ama yukarıdaki video da geçen muhabbetin vahametini hiç bir tüneliniz, gökdeleniniz, havuzunuz, medyanız telefi edemeyecektir.

Mehmet Soral
06.9.2014

MEHMET BARLAS VE AH ŞU SALON ÇOCUKLARI

Mehmet Barlas denen adam; her dönemin ama ille de güçlünün yanında olan bir adam.
Evet aklım siyasi gelişmeleri anlayıp, yorumlayabilir hale geldiğimden bu yana bu adamı okuyup, takip etmişimdir. İlk önce askeri yönetimin şakşakçı yazarlarından, hatta yönlendiricilerinden birisiydi. Gazetesi hiç önemli değil, her zaman yazdığı gazeteler ona uymuşlardır. İlkelerine ters düştüğü için ne istifa etmiştir, nede kovulmuştur; neden kovulsun ki, her dönemin adamı.
Belki de hep aç kalmaktan korktu zavallı. Zaten iri iri gözlerinin, fırıldak gibi döndüklerini fark ettiğinizde bilesiniz ki güçlüden yana güç verirken karşısındaki mağduru alt etmenin zevkini yaşıyordur.
Bu salon çocuklarının en büyük şansları birönceki kuşaklarının; cumhuriyetin kuruluş döneminin burokratlarını oluşturmalarıdır. Bunların babaları hep şu efendiler, bu efendiler veya paşaydılar ama onların Barlas tipleri yani ''salon çocukları'' kendilerini sürekli ayrıcaklı görüp; güçlü iktidarlara yanaşarak ''salon sınıfı''ndan ayrılmamayı gaye edinip, gücün şemsiyesi altında; onuru, haysiyeti ve şerefi hiç de önemsemeyerek, seçkin sınıfın içinde varlıklarını sürdürmeye devam ettiler.
Bunları ifade etmeye niçin ihtiyaç duydum?
TRT1 canlı yayında program moderatörü Nasuhi Güngör'ün; Fikret Bila'nın Başbakan Davutoğlu tarafından cevaplanmasını istediği "Çözüm sürecinde olunmasına rağmen PKK'nın Güneydoğu'da yolları kesmesi, Ağrı'da PKK'lı teröristlerin gövde gösterisi yapması, şantiye basması, 49 Türk vatandaşının 100 güne yakın bir süredir terör örgütü IŞİD'in elinde olması önemsiz konular mı" şeklindeki sorusunu, başbakanı müşkül bir durumdan kurtarmak adına sorunun cevaplanmasını önleyerek ''sözü paralel yapılanma konusunda hayli bilgili olan sayın Barlas'a veriyoruz'' diyerek saygın bir gazeteci olan Fikret Bila'ya büyük bir saygısıszlık yapılmıştır.
Ancak bu durum karşısında Mehmet Barlas omurgalı bir duruş sergileyip; mesleğine, meslekdaşlarına zerre kadar önem vermiş, sahip çıkmış ve de saygı duymuş olsaydı;
''Sayın Bila çok önemli bir soru sordu, isterseniz onun cevabını alalım sonra diğer sorunuza geçebiliriz'' diyebilirdi; diyemedi.
Bu adamlar bu tür ulvi davranışları sergileyip, soylu duruşları gösteremedikleri sürece; her on senede bir olağan üstü şartlar oluşmakta; olağan üstü şartların adamları peydahlanmakta; sonuç olarak istikrarlı ve geleneksel bir sistem oluşup yerli yerine oturmuyor.
Barlas yerinde duracak, Fikret Bila'ya ne olacak; dilim varmıyor ama er veya geç kovulacak.
Mehmet Soral
06.9.2014

29 Ağustos 2014 Cuma

"SEÇİLMİŞ CUMHURBAŞKANI" NE DEMEK?

"seçilmiş cumhurbaskani" lafi söyleyip duruyor. Yaşayan cumhurbaskmanlari Demirel, Sezer ve Gül; "bizi uzaydanmi getirdiler, bizi de bu milletin seçtiği milletvekilleri seçtiler. Onlar o gun eger milleti temsil etmiyorlarsa; bugun de temsil etmiyorlar demektir. Bu Türkiye'nin demokrasi tarihine hakarettir. Demokrasi uğruna ödenen bedelleri değersiz kılmaktır" diyemiyorlar. Ah bir diyebilseler; mesela Demirel bir çift söz söylese ama söylemez; zira bütün sülalesi şaibeli ve ticaretle uğraşıyorlar ailesi de muhtemelen onu tehdit ediyorlardır; sakın ağzını açma. Sezer'e gelince; görevi biraktigindan buyana bir kelam edememiş bu denli çapsız adamın Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı olmasi da bu milletin ayrı bir talihsizliği. Maalesef onun da kilavuzu Ekmel Bey'inki ile aynı.
Mehmet Soral

24 Ağustos 2014 Pazar

ALS HASTALIĞI VE UMURSAMADIĞIMIZ GERÇEKLER

Başkalarının yaptıklarının, düşündüklerinin peşinden gitmeyi, taklit etmeyi ne kadar seviyoruz. Biz de; hayırlı ve güzel olan; ortak sorunumuza çözüm olacak; sevgimiz, aşkımız olacak birşeyler düşünüp, ortaya çıkarmak gibi uğraşı isteyen, fedakarlık isteyen şeyler yapmıyoruz.
Ülkemiz dışından gelen her akıma kayıtsız şartsız teslim olup, cazibesine kapılıp, uygulayıcısı oluyoruz. Tartma, ölçme yok; bodoslama dalıyoruz.
Yıllar önce Adnan Hoca denen adamın müridi Amerika'da kanserim diye yaygara kopartıp, duygularımızı sömürüp; Türkiye den yetmiş bin ünite kanın ABD'ye gitmesini sağlamıştı. Zamanın sağlık bakanı ''bu adama kanmayın, ABD'ye kan göndermeyin, genlerimizi inceliyor olabilirler'' dediğinde adamı ırkçılıkla suçlamıştık.Daha sonra öğrendik ki adam bizleri dolandırmış, hasta falan değilmiş.
ALS hastalığına dikkat çekmek için ülkemizde; başta şöhretli insanlar olmak üzere herkes başlarından aşağı buzlu suları boca ediyorlar. Bu eylem elbetteki hayırlı ve faydalı bir işe dikkat çekilmesi adına güzel bir eylem tarzı. Ancak ister istemez ülkemde o kadar sahip çıkılması gereken ve aciliyeti olan konular varken ALS için baştan aşağı buzlu su dökülmesi ve ülkemde çığ gibi benimsenip, yaygın hale gelmesini doğrusu kıskandım.
-Benim ülkemde son oniki yıldır dikta rejimi var ama benzer eylemi kimse düşünmüyor.
-İşverenler ve esnaf vergi müfettişlerinin siyasi yandaşlık adına tehditi altındalar
-''kesimlerin hukuku'' ve dolayısıyla ''kesimlerin yargısı'' oluşmuş ve bunların müsebbibi olanların sidik yarışında ülkemiz tarumar edilmiş, büyüklüğü ve yüceliği adına hiçbir değeri ve ciddiyeti kalmamış
Kafalarına inen balyozdan haberi olmayanların, başlarına buzlu su boca etmelerini anlamıyorum.
-Bonzai denen illet her gün can alıyor, yine benzer bir eylem tarzı kimsenin aklına gelmiyor.
-Ülke; bizzat yönetenler tarafından her vesile ile etnik kimlikler telaffuz edilerek kafalarda fiili bölünmeye gidiliyor.
-Gereksiz yere ve kimsenin kimseyi ırgalamadığı mezhep farklılığı; yine bizzat ülkeyi yönetenler tarafından ifade edilerek mezhepsel ve dinsel ayrışma istenerek; sürekli olarak bir Avrupa devleti olma çabamız yön değiştirip, üçüncü dünya, bölgesel olarak da Araplaşmış, mezhep ayrışmasına göre yönetilen orta Ortadoğu ülkesi olma çabasındayız.
Velhasıl kelam; düşünülmeden, güdülenerek yapılan eylemler bana biraz işin kolayına kaçmak, birazda reklam amaçlı olduğunu düşünüyorum.
Kıçında donu olmayanın, seçkin bir mağazada pantolon bakmaya gitmesi tamamen mağazada görüntülenmesini istemesindendir, ihtiyacından değil.
Hayır için yarış içinde olmak en güzel şeydir ama eylemin içinde biraz da bana ait bir şey olmalı.
Mehmet Soral

TISSS... SES YOK

İsrail'e fırça atarsın; bizi doğrudan ilgilendiren bir sorunumuz yokken.
Mısır'a fırça atarsın; bizi doğrudan ilgilendiren bir sorunumuz yokken.
Suriye'ye fırça atarsın; bizi doğrudan ilgilendiren bir sorunumuz yokken.
Libya'ya fırça atarsın; bizi doğrudan ilgilendiren bir sorunumuz yokken.
Almanya ülkemizi dinlemiş; tüm sırlarımız artık biliniyor, deşifre oldu
ama sende ses yok
tıssss...
tıs ki, ne tıs
adamın işte böyle ümüğünü sıkar, nefesini keserler. El yumruğu yemeyen; kendi yumruğunu çok güçlü sanarmış.
Ne oldu sana, ne oldu öyle?
Sesini kestiler değil mi; sende biliyorsun onların elinde ne malzemeler olduğunu. Atama yönetimlere hazırlattığın, ısmarlama raporlarla kendini ve ahalini temize çıkardığını bu millete yutturduğunu sansan bile; elin oğlu her şeyi paketlemiş, istiflemiş bekliyor. Biraz üzerlerine gitsen; ''ahanda bak'' diyecekler değil mi?
Büyük elçiyi geri çağırsana; ''bu edebe, ahlaka ve dost bildiğimiz ülkeye yakışır mı'' desene.
Diyemezsin, çünkü sen PKK'nın terör örgütü olarak bu dost ülkeler tarafından kabul edilmesini istedin ancak kendin İmralı ve Kandil ile görüşüyorsun. Çünkü bu ciddi Alman devleti kendisini kandırılmış hissediyor; bir zamanlar; sen gelmezden önceki Türk Devleti gibi.
Çok zor bir durumdasın değil mi?
Alman bürokratlarını, MİT'ini değiştirecek gücün de yok.
Bu kadar sesi gür çıkan adamın sesinin kesilmesi ne demek; yazık, çok yazık.
Tıssss....
ne olmuş?
su kesilmiş, akmıyor!
o da neymiş canım; su yoksa, kefen giyeriz canım.
....
Ne oldi Herifum, uzun adamum?
ses çesuldi.
Mehmet Soral

22 Ağustos 2014 Cuma

AMBERİN ZAMAN NE DEMİŞ?


Amberin Zaman'nın Taraf Gazetesinde argo kelimelerle; isyanını, feryadını dile getirmesi; tamamen son oniki yıl içinde özellikle Tayyip Erdoğan'ın iletişim tarzının kitlelere dayattığı usluptur. Ben de özür dileyerek almak durumundayım.
Ne demiş Amberin Zaman;
''“Bu güruh ilk ‘savaş tecrübelerini’ Musul’da değil Gezi Parkı’nda edindiler. Başta Melis Alphan, Şirin Payzın, Selin Girit, Tuğçe Tatari, Banu Güven, Nuray Mert, Ece Temelkuran ve düşman belledikleri nice ‘or.s.uyu’ sosyal medya aracılığıyla hedef tahtasına oturttular. Bizleri ‘s-ke, s-ke’ öldüreceklerini ilan ettiler” dedi.
Maalesef bu millete birşey anlatmak ve dinletmek istiyorsanız; cümleler içinde zeka ve fikir ürünü vurucu kelimelerden ziyada sinkaf''lı kelimelerin seçilmesi gerekiyor ki akılda kalabilsin. Amberin; apış aralarını hatırlatan, cinselliği çağrıştıran bu sözcükleri kullanmasaydı bugünkü yazısı dikkatimizi çekecekmiydi, bence hayır.
Türkiyede en çok satan gazeteyi fikir yazılarından ziyade her türlü ''dümeni'' çeviren ve hergün aynı cinsel sorunları tekrar tekrar yayınlayan yazarın yazıları değilmidir? Kahvehanelerdeki parasız, pulsuz ve aç insanlar bu malum gazeteyi alıp, okuyarak vakit geçiriyorlar. Belki de bastırılmış duygularını; bu gazateyi okuyarak tatmin oluyorlar.
Amberin Zaman'ı hiç tasvip etmem, çünkü bizlerin feryatlarına rağmen bu yazarlar, çizerler, özellikle liboş takımı Tayyip Erdoğan'a ve AKP hükümetine çok destek verdiler. Aslında biraz da günahlarının bedellerini ödüyorlar.
Neyse gelinen nokta itibariyle görüyoruzki miletin yazar çizer takımı ve aydını meramını anlatabilme konusunda keşfini yeni yaptı; ''KASIMPAŞA DİLİ, TAYYİP ERDOĞAN ÜSLUBUI'' Amberin de bunu keşfetti ve şimdi gereğini yapıyor. İnanıyorum bu tarzı benimseyip, meydanlara da inerse işte Tayyip Erdoğan'a karşı muhalefet lideri, kendiliğinden ortaya çıkmış olacaktır. Peki bu ideal bir tarz mı; elbetteki hayır ama ''MİLLET ÖYLE İSTİYOR'' söylenecek bir şey yok.
Mesela Amberin meydanlara inecek olsa ''erkeğim diye dolaşanları tekrar sünnet ettireceğim, zira sünnetlerinden şüphem var'' dese hatırı sayılır oy patlaması olmaz mı; olur, olur.
Meral Akşener Hanım kendisne laf atan AKP'li erkek vekile ne demişti ''fazla konuşma, ne söyleyeceksen arka odaya gel'' dediğinde kimse kendisine ayıp etti demedi; hatta liderlik payesi biçildi.
Türkiye de özlenen, tasvip edilen lider profili böyle. Daha doğrusu milletin halledilmemiş cinsel sorunları ve buna paralel dinsel sorunları var. Maalesef siyaset de bu iki kavram üzerinde şekilleniyor neredeyse.
Dolayısıyla Amberin Zaman'ın çıkışını ve üslubunu çok yadırgamadım.
Siyasette edep, çok uzun yıllar oldu ortadan kalkalı.
Mehmet Soral
22.8.2014

EL BEŞİR, EL ESİR, EL İNSAF...

Beni ahmak sanan ahmakoğlu ahmak;
Çözüm süreci adına heykeli beraber dikmeye karar verirsiniz milletin tepkisini ölçüp, sonra sürecin yeni bir aşaması için yol haritası çizmeye kalkarsınız değil mi? Seni gidi ahmak bu sinsi emelini;seni iktidar yapan bilmem şu kadar ''özgül ağırlığı'' olan seçmenine yutturabilirsin ama sayısal olarak az ama nitelik olarak ''özgül ağırlığı'' hayli yüksek ve sizce marjinal olan bir başkalarına yutturamazsınız. Çark ettiniz değil mi?
Harbur rezaletini tekrar yaşayarak, devletin ve ordunun itbarını beşparalık yaptınız, bölgeden kaçtınız; yapılması gerekenin devamını getirmediniz. Arsızlığın, pişkinliğin fiyatı mı olur; sonra kameralara ''bu yapılan süreci sabote etmektir'' diyeceksiniz.
Harburda ilk rezalet yaşandığında önce ''güzel şeyler olacak'' bir başka akıldaneniz ''ne güzel görüntüler'' diyecek sonra işler programlandığı gibi gitmeyince yani milleti yeterince uyuşturamdığınızı anlayıp (en azından benim gibileri) ''bu eve dönüşü sabote etmektir'' diyerek rezalete kılıf bulmaya çalışacaksınız.
Oysa her iki eylemde de işi danışıklı götürdünüz ama İmralı/Hükümet ittifakına Kandil uymayınca kurulan tezgah hemen deşifre oldu, sizin de ''çadır devleti hükümeti'' kadar ciddiye alınabilecek bir tarafınız olmadığı; muhatap olduğunuz ''taraf'' kanalıyla anlaşılmış oldu.
Evet, Hükümet/İmralı olarak sanırım zamanın ve zeminin henüz istediğiniz kıvama gelmediğini düşünerek, biraz daha sabrımızı denemeye devam edeceksiniz. Doğrusu sabrınıza hayranım. Ne yapıp edip, muhalefeti kafanızdaki çözüm sürecine de alıştırıyorsunuz; CHP'yi yanınıza aldınız sanırım sıra diğerlerinde.
Türk milliyetçileri olarak, bu devletin kuruluş felsefesinin kitabını yazıp icraata dökenler olarak; bugün veya yarın; er veya geç; bütün bu olup bitenlerin hesabının sorulacağını, parmaklarımızla boynunuza... (neyse) boncuk dizeceğimizi unutmayınız.
Seni gidi ahmak; önce heykeli dikeceksin, sonra yıkacaksın he...
Seni gidi;
El beşir, El esir, El insaf....

Mehmet Soral
20.8.2014

KENDİMLE YÜZLEŞME


Beni, Türk İslam ülküsüne gönül vermiş, Türk milliyetçisi olarak tanıyan dostlarıma;
Kişiliğimin oluşmasında ailem kadar, inanmış olduğum ve hayat felsefemin ana referans kaynağı olan Türk-islam ülküsünün kurumsal manada temsilcisi, taşıyıcısı ve siyasi manada uygulayıcısı kabul ettiğim MHP'nin; kuruluş ve varlık sebebi olan değerlerinin yaşanması, yaşatılması hususunda neler yapılıp, neler yapılmadığı şeklindeki son 12 yıllık süreci siyasi bakımdan analiz ettiğimde; "MHP'nin mecliste olması Türkiye'nin birliği, bütünlügü ve bekası açısından hangi şerlerin define veya hayırların vukuuna vesile olmuştur" sualini sorup, sorgulamasını yaptığımda; vicdanen kendimi rahat hissedemiyorum.
Şunu fark ettim ki sonsuz sadakatım birileri tarafından peşin satış gibi algılanıp, kendilerini rehavete sokmuş.
Aksiyoner bir hareketin zamanla durağan hale dönüşmesine kendi iradem dışında değirmene su taşıyarak vesile olduğumu fark ettim. İşte bu nedenle biat kültürünü terk ederek, özgür düşünmeyi seçtiğimi dostlarım tatafından bilinmesini isterim.
Bundan sonra günlük yaşamımın hiç de azımsanmayacak bir bölümünü meşgul eden ''MHP ve meclisteki temsilcileri''nin siyasi eylem, tarz ve duruşları üzerine; savunma amaçlı nefes tüketmekten vazgeçiyor, artık siyasi manadaki fikri mücadelemi ''hür düşüncem' 'ile yapacağımın bilinmesini isterim.
Siyaseten ''oyumu''; rehin aldıklarını sanan koltuk mahkümlerinin ellerinden kurtardım, güvercinimin kanatlarında, özgürlüğe uçurdum.
Tekrarlıyorum ki;
Sitemim kurumsal kimliğe değil; sadakatımı kayıtsız şartsız biat olarak görüp; beni kul, kendisini efendi sananlaradır.
Bir türlü tatmin olmayan ''egoların'' nefis terbiyesinden geçirilip; kurumun sultanı olmaktan ziyade, inanmış ve adanmışlığın sultanı olmak isteyenlerle kucaklaşmak üzere, inandıklarımı söylemeye, anlatmaya ve yaşamaya devam edeceğim.
Artık gelinen nokta itibariyle herkes birşey düşünmeli, yapmalı. Ben işe buradan başladım.
Ya siz...
17.8.2014
Mehmet Soral

FİKRİMİN, ZİKRİMİN EKMEK TEKNESİ'NE


Merkezin çekim alanında olanlar veya bişekilde merkezin dikkatini çektiklerine kanaat getirenler, ''şunun şurasında ne kaldı ki'' deyip inanmasalar bile dikkat çekmiş olmanın yaratacağı ''ahde vefa''ya güvenerek çemberin içine girebilme ihtimalini değerlendirerek, sadakata devam diyorlar. Diğerlerimiz, yani benim de dahil olduğum, çembere dahil olmayı hiç düşünmeyip ama plotenik aşkla ''hareketin kendisine has heyecanını'' yaşamak isteyenler ise sanki onuncu defada söyleyeceklerimiz dikkate alınacakmış gibi birşeyleri izah etmek için hala canhıraç çalışıyor, sadakatımıza da devam ediyoruz..
Her iki taraf olarak, iflah olmaz bir yanlışın içindeyiz. Aslında birbirimizin yakasını bir bıraksak sorun çözülecek; bunada fırsat tanımıyoruz ve bu kısır döngü bir şey üretmeden devam edip gidiyor, elbetteki yazık oluyor. Bizler birşey yapamıyoruz ama başkaları çok şey yapmayı başarıyorlar ve hayli de yol aldılar.
Yazmasam, çizmesem, söylemesem;
bir yararı olurmu acaba?
Bir de böyle mi denesek...
Oğlum bağırıyor ''baba deminden beridir sana sesleniyorum, beni duymuyorsun''
Evet oğlum, ben de birbaşkasına sesleniyorum; o da beni duymuyor.
Mehmet Soral

KADININ İFFETİ SENİ Mİ GERDİ?

İşledikleri günahların vebali altında kıvrım kıvrım kıvrananların katran ziftli vicdanları; yüzlerine dahi bakamadıkları hanımlarının, eşlerinin somurtkan çehrelerini; başkalarının hanımlarında da görmek istediklerinden; ''bayanlar iffetleri gereği kahkaha atmamalılar'' diyerek; kadını ilelebet mutsuzluğa itip, coşkusuna gem vurmak istiyorlar. Bari bunu demişken, bütün kadınların sünnet olmalarını da tavsiye edin, hatta kanuna bağlayın. Bu tavsiyelerinizi bilmem nerelerinize kıl olmak isteyenlerinize yapabilirsiniz, onlar size yeter de artar bile ama benim ailemin derdi, senimi gerdi? Kadının kahkahası seni rahatsız ediyor da, yüzlerce evladımız bonzai denen illetten ölüp gidiyorlar, birşeyler söyleyeceksen bunlar için söylesene.
Behey dangalak, sen nereden bilirsin ki; eşimin kahkahası benim hayat iksirimdir. Ailenizi sarmış karabasan, milletide mi sarsın istiyorsunuz?
İçten gelen bir kadının kahkahası, senin akıttığın sahte gözyaşlarından dahamı basit?
Ulan sana inat her günün sabahında hanıma kahkaha attıracağım, sarılacağım ve haykıracağım; iyiki varsın diye.
Sizler bütün bunları yapamamanın kıskançlığı içinde maf olup gideceksiniz.
Zavallılar.....
Mehmet Soral

ANNEM İÇİN...


Bir aydır hastahanedeyiz. Annem ile beraber; O cani ile ben sabrım ile mücadele ediyoruz; keza kardeş ve akrabalarimiz; hep beraber.
Annemin iki doktoru var. Birtanesi; beyaz gömlekli, bilinçli ve sorgulayıcı soru sorduğumda, "siz ne iş yapiyorsunuz" diye bana soru soran, diğeri ise; annesinin kuzusu, ciğeri olan ben.
Hastahane personelinin hiçbirisi hasta için ne can ne de Canan dir. Hastahane de özellikle yatarak tedavi görenler için özellikle günbe gün yakinlari tarafindan bilgilerinin arşivlenmesi ve gerektiğinde "ahanda işte" deyip, kendilerine vermemiz gerekebilir.
Hastahane personeli belli bir programa kurgulanmışlar, rutinleşmişler; şefkat, mehamet en önemlisi Allah korkusu ve rızası; proğramin mayasında dikkate alınmamış.
Bir ay boyunca hastahanedeyiz bütün teknik imkanların olmasina rağmen kasdettigim mayadaki eksiklik bunca teknik imkani maf ediyor. Özellikle operasyon sonrası bakım ve takip kadrosu çok önemli olmasına rağmen en büyük aksaklıklar bu yakin takip kadrosunda. Öyle ya, hastanin koluna bağlı vakum cihazının çalışmadığını; kullanilmasina karar veren hoca nereden bilebilir ki. Face de sevgilisine mesaj gönderme derdinde olan hemşire başka dünyalarda seyahate çıkmış. Dosyayı kendisine verirken yüzüme bakmadan aldığı için beni hatırlamıyor ve dosya kayıp, bulunamıyor.
En çok nefret edilen de korkulan da; hasta hakkinda sorguzlayici olmamız.
Sonuç olarak bütün bu olup bitenlerden şunu çıkardım ki, yazılı olan hak ve hukukumuzun takipçisi ve sorgulayicisi olduğumuz sürece ancak muhatap olduğumuz kişi ve kurumlardan beklediğimiz hizmeti alabiliriz. Hiç bir hastahane personeli anamiz, bacimiz, ciğerimiz olamazlar.
Mehmet soral

15.7.2014

30 Temmuz 2014 Çarşamba

KADININ KAHKAHASI

İşledikleri günahların vebali altında kıvrım kıvrım kıvrananların katran ziftli vicdanları; yüzlerine dahi bakamadıkları hanımlarının, eşlerinin somurtkan çehrelerini; başkalarının hanımlarında da görmek istediklerinden; ''bayanlar iffetleri gereği kahkaha atmamalılar'' diyerek; kadını ilelebet mutsuzluğa itip, coşkusuna gem vurmak istiyorlar. Bari bunu demişken, bütün kadınların sünnet olmalarını da tavsiye edin, hatta kanuna bağlayın. Bu tavsiyelerinizi bilmem nerelerinize kıl olmak isteyenlerinize yapabilirsiniz, onlar size yeter de artar bile ama benim ailemin derdi, senimi gerdi? Kadının kahkahası seni rahatsız ediyor da, yüzlerce evladımız bonzai denen illetten ölüp gidiyorlar, birşeyler söyleyeceksen bunlar için söylesene.

Behey dangalak, sen nereden bilirsin ki; eşimin kahkahası benim hayat iksirimdir. Ailenizi sarmış karabasan, milletide mi sarsın istiyorsunuz?
İçten gelen bir kadının kahkahası, senin akıttığın sahte gözyaşlarından dahamı basit?
Ulan sana inat her günün sabahında hanıma kahkaha attıracağım, sarılacağım ve haykıracağım; iyiki varsın diye.
Sizler bütün bunları yapamamanın kıskançlığı içinde maf olup gideceksiniz.
Zavallılar.....
Mehmet Soral

TAYYİP ERDOĞAN İLE BAŞEDEBİLMEK

Özellikle Üniversitelerde sosyoloji bölümlerinde yüksek lisans yapmak isteyen öğrencilere ''Din ve algılama becerisi; Din ve zeka; Din ve algı yaratma; Din ve sürü psikolojisi; Din ve sadakat; vb.
gibi başlıklar altında yüksek lisans tezleri hazırlamanızı tavsiye ederim. Bu seçimleriniz, hem dikkat çekici hemde ülkemize yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

Şunu fark edebiliyoruz ki, özellikle ülkemizde siyasetin biçimlenmesi ve yönlendirilmesi dini argümanlar ile yapılmış; her ne şekilde olursa olsun, alınan bütün sonuçlar bu argümanların olumlu, olumsuz; suistimal edilerek ve doğrudan kullanımı ile olmuşur. İlmi, sosyolojik temellere dayanan argümanlarla siyaset yapılmadığı, yapılsa bile bugünkü Türkiyenin siyasi ve politik gerçekleri ile müspet bir sonuç almanın mümkün olamayacağı aşikar.

Eğer iktidar partisinin bir mensubu ''atıyorum twıter'dan her sabah bir mesaj; bakaradan, makaradan...'' ya da ''biz peygamber kadar bile kibirli olmadık'' diyerek Peygamber Efendimiz'i küçümseyen veya kendilerini onunla kıyaslama terbiyesizliğini gösterirken veya maksatları bu olmasa bile düşüncelerini anlatabilme beceriksizliğini ancak bu kadar rezilce yapabilenleri iktidara getiren, ''çalıyorlarsa, iş de yapıyorlar'' diyerek, hırsızlığı meşrulaştıran, ''hayır işlerinde rüşvet mübahtır'' diyenlere inanan halk; hala sorgulama yapmayıp, olup biteni gayet normalmış gibi kabul edip, sineye çekebiliyorsa; halkın psikolojik halini dinen de normal kabul etmek mümkün olmadığı gibi, sosyolojik olarak da ciddi bir vaka olduğu açık.

Ezanın Türkçe okutulmasına gösterilen tepkinin yarattığı sonuç ile ''bakaramakara ve kendilerini Peygamber Efendimiz ile kıyas'' meselesini karşılaştırdığımızda; bu insanların imanından şüphe etmemek mümkün mü? Tepkisizlikleri normal ise imanlarından şüphe etmemiz gerekir, imanları tam ise bu durumda tepkisizliklerinden şüphe etmemiz gerekmez mi?

Değerli dostlar bütün bu olup bitenleri nasıl değerlendirdiğinizi tahmin edemeyebilirim ama kanaatim şu ki;
Tayyip Erdoğan'ın yarattığı algı ve buna bağlı operasyonları o kadar güçlü ki;
Bugün '' Hz. Muhammed diye bir Peygamber yokmuş, bizi kandırıp inandırmışlar'' dese; kendisine yüksek sadakatla bağlı olan AKP seçmeninin tepki göstereceğinden şüpheliyim. Maalesef işte bu Tayyip Erdoğan'ın bir başarısıdır. Sorgusuz, sualsiz; sonsuz sadakat. Bu haşşaşiliğin çağımız versiyonu değil de nedir?

Şimdi ben bu cümleleri kullandım diye, Peygamberimize ve ayetlerimize hakaretlere tepki göstermeyenler beni linç etmeye kalkışacaklar. Kendilerine doğruyu da anlatmakta zorlanacağım, çünkü ''bilmediklerini bilmiyorlar''

Türkiye'nin sosyolojik gerçeği budur ve bundan sonraki siyasi mücadelelere bu sosyolojik gerçek dikkate alınarak devam edilmelidir.
Kesinlikle inanarak söylüyorum ki; MHP, CHP ittifakı Türkiyeyi ve Türk milletini kurtaracağı gibi aynı zamanda İslam Dinini de özellikle son otuz yıldır kan, gözyaşı, ızdırap, cehalet, savaş algısından kurtaracaktır. 2015 yılında yapılacak genel seçimlere bütün bunlar dikkate alınarak hazırlanılmalıdır. Tunceli de bir MHP'li isek hiç tereddüt duymadan CHP ye, Kastamonuda bir CHP'li isek yine hiç tereddüt duymadan MHP ye oy verebilmeliyiz. Bu taktik Erdoğan'ın bütün algı operasyonlarını tarumar edecektir ve anlıyoruz ki kendisini en çok rahatsız eden de budur

15 Mayıs 2014 Perşembe

AKLARA KARA DÜŞTÜ


''Çizmelerimi çıkarayım, sedye kirlenmesin'' diyorsun;
Kıyamadın değil mi ''beyazı'', katletmeyi?

Ah yiğidim ah...
Anlıyorum, elbette seni;
Bembeyaz görmüşsün hep devletini;
Sedye üstündeki ''ak'' örtü gibi.

Ah yiğidim ah,
Sen bilmezmisin ki, o ''ak'' üzerine;
kutular dolusu ''kara''yı boca ettiler;
Umurunda olmadı pezevengin
''çalıyorlar ama iş te yapıyorlar'' dedi.
Kervanı yola koyup;
onuru, şererfi, haysiyeti;
Kutular içine koyup gittiler.

Mehmet Soral

13 Mayıs 2014 Salı

SATILMIŞGİLLERİN ''ERDEGEN''

Bugün ''Erdegen''i rüyamda gördüm.
Spor salonu gibi bir yerdeyiz. Çıkış kapısına doğru yöneliyorum, Erdegen'le göz göze geliyorum. Oturduğu sandalye üzerinde; beni görünce sırt üstü daha da yayılarak; bacağını gergin vaziyette yüzüme doğru uzatıyor. Ayağı tam da burnuma değecek şekilde, karateci edasıyla pozisyon alıyor. ‘’bak oğlum git’’ diyeceğim ama sesim çıkmıyor. Sanki eli ile suratıma tokat vursa faul olacakmış; hakem kırmızı kart gösterecekmiş psikolojisi ile hareket ediyor; ille de ayakkabısının ucunu burnuma sürtmek istiyor ''senin burnunu sürterim'' dercesine. Ben kendimi geriye doğru çektikçe, onun bacağı da o nispette uzuyordu. Bir ara ayağını iki elimle tutup; kuvvetlice çekip; aşağıya doğru fırlatayım istedim ama tam o anda ''sana değil, senin makamına saygı duyuyorum, bırak yakamı’’ der demez uyandım.
Sonra uyumak mı dediniz; ne gezer.
Ya kaldığımız yerden devam edecek olursak, mazallah.
Bütün kabahat hanımda. Gecenin yarısında bana kavurma yedirirse olacağı buydu.
Şimdi de Erdegen kim diyeceksiniz.
Bizim köyden birisi canım..
Satılmışgillerin, Hüsamettin.
Biz ona hep Erdegen deriz.
Bir zamanlar halis, muhlis bir adamdı; sonradan yük hayvanlarına aşırı yük yükleyip, gaddarlaşınca kendisine Erdegen diye seslenir olduk.
Mehmet Soral

10 Mayıs 2014 Cumartesi

DESTUR, HÜKMEDEN GELDİ


.
Danıştay’ın bugün yapılan kuruluş yıldönümünde ''Hükmeden'' ve Barolar Birliği Başkanı arasında geçen polemik; hükmedenin bilerek, isteyerek ve kasten sebep olduğu bir durumdur. Artık şundan eminiz ki; Hükmedenin bütün seçim stratejileri; kavga ve çatışma üzerinedir. Özellikle Partisi’nin bugün Batı Anadolu da yapacağı toplantı ve görüşülüp tartışılacağı Cumhur'un Başı konusu gündemdeyken, hükmedenin yaptığı; kadayıfın üzerine şerbet dökülmesi olayıdır. Hükmeden bu polemiği bilerek başlattı ve bunun devamı da şüphesiz gelecektir. İşin özünde, Barolar Birliği Başkanının konuşması ve içeriği Hükmedenin umurunda bile değildi ama istediği malzemeyi çıkarmak için en uygun zaman ve zemindi.
Barolar birliği başkanı ‘’ben edepsizlik yapmadım’’ derken aslında kimin edepsizlik yaptığını söylemiş oluyordu. İşin garibi aynı üslup ile konuşmasına devam etse; Hükmedenin umduğu dağlara kar yağacak ancak insanlar diyeceklerini ‘’edep’’ sınırları içerisinde deyip, eleştirilerini de bu minvalde yapmaya çalışınca ‘’Türkiye ortalama algısı’’ bu ‘’edebi’’ takdir edecek seviyede olmadığından, kazanan hep edep sınırlarını zorlayanlar oluyor. Oysa aynı barolar birliği başkanı, Hükmedenin üslubu ile ‘’otur oturduğun yerde; sen de benim gibi davetlilerden birisisin; ben oğlun ''Milal'' değilim ki fırça atasın; burada alo Fatih hattı geçmez; medeni cesaretin varsa ve söyleyebileceğin bir sözün varsa çık bu kürsüde konuş, diktatör Samoza gibi muamele yapıp, evinde besleme çocuğa; hanında kölene bağırıyormuş gibi bağıramazsın, bağırdığın sürece de gerekli cevabı alırsın; ön koltukta oturmanın bir sorumluluğu var; adabı, edebi var ancak buna layık olanlar orada oturabilirler. Belki Kasımpaşa da yaşamadık ama gerekirse oranın dili ile konuşmasını da biliriz’’ diyebilirdi ama bu üsluba tenezzül edebileceğine inanmıyorum hiçbir zamanda etmeyeceklerdir. Böyle bir üslup maalesef ki ve maalesef Türkiye’nin gerçeklerine uyuyor ama uygar ve medeni dünyanın gerçeklerine uymuyor. Bende hiçbir zaman Barolar birliği başkanı için polemiğin devamı olarak tasarladığım cümleleri tasvip etmiyorum; buna ne edebime uygun düşer ne de adabıma ama Türkiye de siyasi başarı elde etmenin yolu belki çok komik olacak; biraz edep ve adap sorununun seviyesinin düşüklüğü ile doğru orantılı sanki. Mesela artık şu cümleyi kanıksamadık mı; ‘’çalıyorlar ama iş de yapıyorlar’’.
Kısaca sözün özü; Hükmeden malum polemiği bilerek yapmıştır, çünkü O’nun bu tarzı kendisine seçimleri kazandırmıştır. Dikkat edecek olursak her seçim döneminde malzeme çıkarabileceği bir kavga çıkarmıştır. Bunda da korkarım başarılı olacaktır. Bu durum nereye kadar devam edecektir; ‘’Türkiye Ortalama Algısı’’nın özgül ağırlığının yükseldiği ve Türk milletini; Allah ile 'aldatmanın' sona ereceği günlere kadar.
Not:Yer, kişi ve unvanların garipliği benden değil, Türkiyede ki olağanüstü şartlardan kaynaklanmaktadır.
Mehmet Soral

1 Mayıs 2014 Perşembe

SENDİKALAR; EMEK VE TAKSİM...


İki yüzlü sahtekar sarı sendikalar ve onların yönetim kurulu mensupları; çapsız ve beceriksizliğinizi örtbas etmek; bir dönem daha iktidarda kalmak ve koltuklarınızı korumak adına sadece egonuzu tatmin, biraz da mensuplarınızın gazını almak adına; Taksim inadında ısrar ederek, güya bir şeyler mi yapmış oluyorsunuz? Bir çok masum, gariban emekçi ve hak mücadelesi veren insanların duygularını suiistimal edip, onları Taksim'e çıkararak, kafalarını gözlerini yardırarak bir şey mi yapmış oluyorsunuz? Bütün yaptıklarınız iktidar zulmüne meşruiyet kazandırmanın ve ''birşeyler yaptık'' diyebilmek için egonuzu tatmin dışında bir işe yaramamaktadır.
50 senedir aynı sendikanın başkanlığını yapan insan var. 50 senedir bu insanın yerine yeni bir başkan seçememiş sendikanın varlığının bir manası varmıdır Allah aşkına.
Bütün yaptığınız şey; senede bir defa Taksim'e çıkabilmenin mücadelesi vermek yani günü geçiştirmek. Oysa gerçek varlığınız; emeğin ve hakkın savunucusu olmak değil midir?

Bugün gerek kamuda gerekse özel sektörde taşoran firmaların elemanlarının çalıştırılması yaygın hale geldi ama sendikalaşma neredeyse hiç yok. Tazminat hakları oluşmasın diye insanlar her sene çalıştıkları iş yerinde girdi-çıktı gösteriliyorlar ama siz sendikaların bu olup bitenlerin ne takipçisiniz, ne de haberdarsınız.

Özellikle bankacılık sektöründe sendikalaşma alabildiğine engellenmekte, var olanlar da işveren baskıları ile işlevlerini yerine getirememektedir. Bankalara ait vakıf ve sandıkların yeni çıkarılan BES yasası ile BES şirketlerine devri konusunda sendikalarımızın ne düşündüklerinden hala haberdar değiliz. Oysa aynı vakıfların üyeleri bir zamanlar da sektörün sendikalarına üyeydiler ve kendilerine sahip çıkılmadığı için birgünde sendikalarından istifa ettirildiler, nedenini bile sormaya tenezül etmediniz. Tek tahminimiz; sendikasız bankanın daha kolay pazarlanabileceğiydi.

Evet, bugün de Taksim inadınız sayesinde hükümetin işini ne kadar kolaylaştırdığınız. Artık kendisinin gündemi değiştirmesine gerek kalmamıştır.

Şu anda yapmanız gereken en acil şey; mensubunuz olsun , olmasın tüm vatandaşlarımıza iş ve emeğin hakkı ve hukuku konusunda danışmanlık hizmeti vermenizdir. Gerekiyorsa şehrin park ve bahçelerinde stantlar kurarak bunu yaygın hale getirmenizdir. İşten atılmış bir insan danışmanlık hizmeti almak için başvurduğu ''bilen kişi''ler büyük meblağlar talep ediyorlar. Taksim parkını bu amaçla kullanırsanız sanırım kafa göz yarılmadan çok büyük bir iş başarmış olursunuz. Kapılarınızı halka sonuna kadar açmalısınız. Arasıra kapınızdan içeri girip; çayınızı kahvenizi içerek derdimizi anlatma fırsatını bulabilmeliyiz.
Size telefon edilip; ‘’bizi sendikadan istifa ettiriyorlar ne yapalım’’ dendiğinde;
‘’yapılabilecek bir şey yok, işinizden olmamak için imzayı atmalısınız’’ diye onursuzca bir cevap vermemelisiniz.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

28 Nisan 2014 Pazartesi

MECLİSE SAHİP ÇIKMAYAN CEMİL ÇİÇEK BAŞBAKANA SAHİP ÇIKTI

Başbakan geçmişte TBMM'de yapılmış olan alkollü içeceklerle ilgili yasa hakkında ''iki ayyaşın yaptığı....’’ şeklinde devam eden sözleri ile TBMM de görev yapma şerefine nail olmuş herkesi töhmet altına alan; hatta onları küçümseyip, aşağılayan ifadeleri olmuştu. Şahsen başbakanın bu tavrını çok yadırgamış, mideme kıramp girmişsesine kıvranarak kendimi teskin etmeye çalışmıştım.
Ancak, Meclis Başkanı Cemil Çiçek'in bu yüce kurumun başı olarak başbakana söyleyecek bir çift lafının olmaması da oldukça, kendi deyimleri ile manidardı. Aşağılanan ve horlanan bir kurum ve onun başı olarak sessizliğe bürünmesi kabul edilebilir bir durum değildi.
Cemil Çiçek'e sormak isterim ki; peki meclisin geçmişteki mensuplarına karşı yapılan haksızlık karşısında dut yemiş bülbül kesiliyorsun da Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Kılıç'ın tamamiyle katıldığım, haklı bulduğum eleştirileri karşısında hemen başbakana yaranma adına ağzına geleni söylüyorsun. ''kimse oraya azarlanmaya gelmedi'' diyorsun. Anayasa mahkemesinin twiter ile ilgili verdiği karara başbakanın ''gayri milli bir karar'' derken, niçin söylenecek bir sözünüz olmadı. Bu söz fütursuzca söylenirken, aynı zamanda ''siz dış güçlere ve onların menfaatlerine uygun karar alıyorsunuz, siz aynı zamanda işbirlikçi ve hainsiniz'' demiş olmuyormuydu? Peki bu duruma niçin tepki göstermediniz? Niçin, ''bir dakika ayıp oluyor sayın başbakan''demediniz? En büyük hukuk kurumunun verdiği kararı; siyasi olarak cevap veremeyeceğini bile bile siyasi ikbaliniz için yine siyaseten eleştireceksinz, sonra tamamen kendini savunmak adına sizi eleştirince; ''cüppeni çıkar da gel'' diyeceksiniz. Yok ya...
Evet, belki herkesi susturabildiniz ama anayasa mahkemesini susturamadınız maalesef. Herkesin; sermayenin, üniversitenin, aydının sustuğu bir yerde anayasa mahkemesi başkanının konuşması inşallah demokrasi tarihimizde milad olacaktır. Kendisini cani gönülden tebrik ediyor, fazla yağlarımı erittiği için de teşekkür ediyorum.
Mehmet Soral

CEMAAT HÜKÜMET VE İMAN İLİŞKİSİ



Bugün cemaat'ın ''kasetler Erdoğan işi'' diye sosyal medyada imalı mesajı varmış. Erdoğan da sürekli olarak dün de anayasa mahkemesi başkanının kaset yoluyla sıkıştırıldığını ima etmesi ve daha önce de Cumhurbaşkanı hakkında da kaset olduğunu söylemesi; ister istemez bizlere bunları nereden biliyor, biliyorsa niçin gereğini yapmıyor sorusunu sorduruyor. Kasetlerin varlığından bu kadar eminmiş gibi konuşması...???
Ancak bütün bu olup bitenlerden sonra gelinen güzel nokta nedir biliyormusunuz?
Şekli ritüellerle özellikle Türkiyede iman-i anlamda insanların artık kandırılamayacağı anlaşılmıştır.
Cemaat ve hükümet kavgasından kendi payıma şunu çıkardım; camide yanyana saf tuttuğum insanla; Beyoğlunda Çiçek pasajında kafayı çeken adam arasında güven ve insani erdemler bakımından bir fark görmeyeceğim. Oysa bir ömür boyu bize ne telkin edildi; ''alnı secdeye varan insandan korkmayın, çekinmeyin'' denmedi mi? Peki kırk yıl alnı secdeden kalkmayan insanlara; ''irin, sülük, sahtekar, haşşaşi, ayyaş, kafayı bulmuşlar, hainler'' denebiliniyorsa; karşı taraf da yine kırk yıldır CHP için '' bunlar camileri ahır yaptılar, Kuran-ı okutmadılar, cenazelerimizi kaldıracak imam bırakmadılar, şeyhlerimizi, şıhlarımızı kestiler'' deyip, sonra CHP'ye oy istemek için kapı kapı gezmişlerse, çalışmışlarsa; böyle bir hükme varmakta haklı değilmiyim?
İşte bu nedenle diyorum ki, cemaat-hükümet kavgası; islam ve dolayısıyla iman algılamasında, kafalarımızda devrim yaratmışlardır. Belki de bu manada kendilerine teşekkür etmemiz lazım(!) Bu malum kavga tarafların istemedikleri ''fayda''yı sağlamıştır; diye düşünüyorum.
Türkiye de artık algı yönetiminden kaynaklanan islam öğretisi değil, iman etmekten kaynaklanan islam öğretisi hakim olacak. Yani; saçın bir telinin açıkta kalmaması için sarf edilen çabadan ziyade; dalında yeşilken önce suyu kesilip, sonra sararan ve nihayetinde yere düşen bir yaprağın serüveninin sorgulanması önemsenecek ve varılacak sonuç kul olarak bizim son durumumuzu ortaya çıkaracaktır. Dalından yere düşen yaprağın serüvenine ne kadar vakıfsak; imanımızıın kuvveti de o derece olacaktır şüphesiz.
Türkiye de hep dindeki ritüellerin özgürlüğü savunulagelmiştir. Oysa esas problem iman özgürlüğüydü.
Dolayısıyla, tarafların bu kavgaları sayesinde imanımız özgürlüğüne kavuşmak üzeredir. İnşallah, ''oy''ların özgül ağırlıkları da biraz yükselirse; demokrasimiz gelişecek, niteliği artacak ve övünç kaynağının ''kasımpaşalılık'' olduğu ve bunun da pirim yaptığı bir demokrasi ortamı ve algısı çok gerilerde kalacaktır.
Mehmet Soral

13 Nisan 2014 Pazar

KÜFÜR EDE EDE KAZANMAK


Bugün çok daha iyi anlıyoruz ki özellikle rant ekonomisinden beslenen "havuza''a daha rahat para aktarabilmek için mütahitlik ve hizmet sektörü sürekli desteklenmiş önlerindeki bürün engeller kaldırılmış. Bütün galericiler artık mütahitlik yapıyorlar.

Geçmişte siyasiler hep çimento fabrikasından, kağıt ve motor fabrikasından, şeker fabrikasından bahsederlerdi. Bütün suçlamalar; sen şu kadar fabrika açtın, ben şu kadar’ın üzerineydi. Oniki senedir Erdoğan'in bu tur sanayi kuruluşlarının açılışlarına katıldığını hiç duydunuz mu, gördünüz mü? Bir kez olsun on iki sene boyunca şeker fabrikası inşa edildiğini, açılışının yapıldığını duydunuz mu? Aynı zamanda tarım ülkesiyiz. Sürekli ; yollar, tüneller, AVM’ler.

Başbakan geçmişte diğer hükümetler zamanında yapılmayan ama çağın sunduğu imkanlar gereği ancak bugün yapılabilen hizmetlerin niçin yapılmadığının hesabını sunuyor, hızını alamayıp neredeyse Atatürk ve döneminde internete niçin geçilmediğinin hesabını soracak. Kendi dönemimde birtane olsun kağıt, lastik, şeker, otomobil, motor, cam, çimento, un, beyaz eşya, demir çelik ve daha yüzlercesini sayabileceğimiz sanayi tesisi veya fabrikasının açılışını yaptığına şahit olmadık. Bütün yatırımlar; yol, su, elektrik, tünel, toki destekli gökdelenler, AVM’ler, hastaneler, parklar, kaldırımlar, asfaltlar. Elbette ki bu hizmetler de bu ülkenin ihtiyaçlarına cevap veriyor ama gerçek hizmet uzun vadede sanayiye yapılan yatırımların çok olması ile mümkündür. Bütün Avrupa ülkeleri, ilk önce sanayi devrimini gerçekleştirerek, sosyal devlet olmayı başarmışlardır. Bu manada oniki yıllık AKP iktidarı sürekli hizmet sektörünü teşvik ederek, sanayi sektörünü savsaklamış; olanları da zaman zaman kendisine yeterince destek olmadıkları için vergi cezaları ile tehdit etmiştir.

Evet sayın iktidar mensupları; maalesef bir konuda haklısınız, gündemi siz tayin ettiğiniz için muhalefet de peşinizden geldiği için yukarıda bahsettiğim şeyleri anlatmak muhalefetin aklına gelmiyor. İşte bütün bunların konuşulmaması için kavga etmek iktidarın işine geliyor. Hatta kavganın şiddeti artsın diye Türk siyasetine ‘’küfür’’ üslubunu getirdiniz.
‘’Ağzından salyalar akan…’’
‘’çocuğu olmayan….’’
‘’baş hırsız…’’
‘’namussuz…’’
‘’şereften yoksun…’’
‘’haysiyetsiz…’’
‘’irin…’’
‘’sülük…’’
‘’haşşaşi’’
‘’inine gireceğiz’’
‘’aaa… nannı…’’
Bunları kim mi söyledi; hiç önemli değil.
Bu sözler Türkiye tarihinde, 2001 den sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinde söylendi.

Utanç duyuyorum…
Ya siz.
Sene 1983
Necdet Calp; Cumhuriyet Halkçı Parti Genel Başkanı
Turgut Özal; Anavatan Partisi Genel Başkanı
Turgut Sunalp; Milliyetçi Demokrasi Partisi Genel Başkanı
Üçü de bir arada, televizyonda canlı yayındalar. 1980 12 Eylül darbesinden sonra yapılacak ilk genel seçimler arifesi. İşte bu üç rahmetli insan o zaman demokrasinin güzelliğini yaşattılar bizlere. Projelerini bir araya gelerek anlatma ve bilgilendirme cesaretini gösterdiler. Bu medeni ve özgüveni gösteren insanları rahmetle anıyorum.
Şimdi yaptığı yollarla, açtığı tünellerle, kazdığı temellerle, deldiği göklerle övünen Sayın başbakana sormak isterim; yukarıda isimlerini verdiğim insanlar gibi, demokrasi adına Türkiye tarihine ne kazandırdın Allah aşkına. Oniki senedir yönettiğin Türkiye de diğer liderler istemese bile inisiyatifini kullanarak bir kez olsun bira araya gelebilmeyi becerebildin mi, hayır? Çünkü demokraside ''edep'' denen şeyi yerle yeksan ettin. Siyasi liderler olarak hiçbirinizin bira araya gelerek, o rahmetli insanlar gibi demokrasinin güzelliğini yaşatacak yüzünüz kalmadı. Parlamentoya yeni bir üslup getirdin. Şahsına münhasır, millet nezdinde farklı bir algı oluşturmak için.

Önce insani değerlerde, asgari müştereklerde mutabakat sağlanmalıdır.
Kanaatim o ki, önce insan olmayı beceremeyenlerin; sonra demokrasi denen şeyin hakkını vermeyi becerebilmelerini bekleyemeyiz.
Mehmet Soral
3.4.2014

20 Şubat 2014 Perşembe

ADALET Mİ, MEVZUAT MI?



Bir kurumla aramda itilafa düştüğümüz ve maddiyata dayanan bir sorunumuz var. Kurumun yetkilisi diyor ki ''evet haklısın, yaptığımız şey adil değil ama mevzuata uygun'' Çok garip değil mi? Oysa bütün mevzuatların ''adil olmayı'' sağlamak için düzenlenmesi gerekmez mi? Adil olmayan ama mevzuata uygun olan adaletsizliğe muhatap olan sadece ben değil yüzlerce insanız ama hak arama konusunda mücadele etmeyi göze alan sadece üç beş insanız. Diğer yüzlerce insan adaletsizliği kabullenip, muhatabımızın istediği şekilde hareket etmeyi uygun gördüler. Bu manada hiçbir arkadaşımı kınamıyorum, eleştirmiyorum; çünkü bu ülkede insanlarımız, hukuksuzluğa ve adaletsizliğe inandırıldılar. Verilecek mücadelelerin hiçbir sonuç vermeyeceğini kanıksadılar. Bu nedenle hak ve hukuk mücadelesi vermek, düzeni eleştirmek artık üç beş ''delinin'' pardon insanın işi oldu. Bu ülkede bende varım, bende insanım ve beni de fark etmelisiniz diye dayatmacı zihniyetlere varlığımı hissettirmek adına mücadele etmeyi yeğliyorum. Risksiz yaşamak, aynı zamanda hayatı yarım yamalak yaşamak değil midir? Belki de hayat da en güzel şey, ''riskin'' ucundadır ama cesaret edemediğimizden bir çok güzelliği yaşayamıyor, tadamıyoruz.
Ve ve, en garip olan da şu; o kastettiğim yüzlerce insanın eğitim düzeyleri ortalaması; (ben gene ihtiyatlı söyleyeyim) %80 fakülte düzeyinde. Hal böyleyken, ülkemizin de içinde bulunduğu halin böyle olması normal değil mi? Bu ülkede kim hangi operasyonu yapmak ister de yapamaz, Allah aşkına.
Aslında bütün korkum ne biliyormusunuz; bu yüzlerce, ortalama eğitim düzeyi fakülte olan insanların bedenimi darağacında sallandırmaları ihtimali. Ya ''adalet'' değil de ''mevzuat'' kazanırsa?
Mehmet Soral

28 Ocak 2014 Salı

ÜLKÜCÜ ŞEHİT CENGİZ YÜCEL AKYILDIZ


MHP İstanbul İl Başkanlığı Foto-Muhabiri Cengiz Yücel Akyıldız Esenyurt'ta MHP seçim bürosuna yönelik yapılan saldırıda şehit edildi.
....
Ah yiğidim ah...
Daha dün gibi hatırlıyorum; elinde fotoğraf makinası, sürekli kareler alıyordun; Aydınlar Ocağı'nın tertiplediği konferans solununda. O kadar çok deklanşöre basmıştın ki, kendi kendime ''bu kadar resim almak bir haber için çok mu gereklidir'' diye ve sonra ''işte buna meslek aşkı denir herhalde'' demiştim.
Kahpe kurşun seni seçti bu sefer; kinimizi intikama taşımak için.
Unutmayacağım, dahada kinleneceğim ama oyununa gelmeyeceğim kahpe tetikçi. Adaletsizliğin, hukuksuzluğun; bozuk düzenin bedelini bizlere, vatanseverlere ödetemeyeceksiniz.
Notlarımızı alacağız, sabırlı olacağız ve tevekkülle bekleyeceğiz.
...
Şehidimizin şu anda tüm Türk milliyetçilerinin kendisi için hissettiğimiz duygularımızı anlatan kendisinin yazmış olduğu şiiri ile sizleri başbaşa bırakıyorum.
...
Cenazeme bekliyorum sizleri. Biliyorum; hiç beklemiyordunuz bu daveti. Birden geliverdi değil mi..
“Daha dün konuşmuştuk ama..” diyorsun....
“Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı...
“Hiç beklenmedik bir ölüm!” bu, değil mi?...(Halbuki her an yanımızda)
“Vakitsiz”
“Erken!”
“Sürpriz!”
İşinize ara vereceksin bugün...
Neşenizi kaçırdım biliyorum.
Kocaman bir pürüz gibi duruverdim karşınızda..
Hızını kestim hayatının.
Dahası, üzerine alındınız.
Ölüm bize de yaklaşırmış dediniz..
Ölmesi kanıksanmış, öleceği gelmiş bir yaştayız artık.
Ölmüş olmasına şaşırılmayan bir adamım.
Bir baksana, ne değişti ki dünyada, ben eksildim diye...!
BoğazKöprüsünde trafik akıyor hâlâ.
Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi ya yolların.
Ben öldüm bu defa...
Hayret, şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen...
Gitsem de gitmesen de farketmez bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda.
Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüme...
“Ölen biri çıkar bu şehirde her gün!” diye kanıksadığım
Adını bile sormaya zahmet etmediğin.
Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin.
Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte.....
Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler...
Aynı güneş gözlükleri.
Sıradan bir cenaze yani.
Ama bu cenazeye mutlaka gitmeliyim.
Seni bilmem ama beni bekliyorlar....
Ayıp olur, çok ayıp...
Davetlilerin yüzüne bakamam sonra.
Dediği gibi şairin, bir musallalık saltanatım bu benim.
Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim....
Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım....
Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa.
Üzerine toprak atılan adamı..
Bir toprak yığının altında yüzü erimeye terkedilen adamı..
Hüzünlerin müsebbibi olacak adamı.
Ayakkabısının kendisini bekleyeceği adamı.
Elbiseleri evden çıkarılacak adamı.
Yatağı boş kalacak adamı.
Akşam eve dönmeyecek adamı.
Şehit kabirleri bekleyecek adamı..
Eve dönmesi beklenmeyecek adamı.
Sofrada yeri boş duracak adamı.
Adı telefon rehberinden silinecek adamı.(Cengiz Akyıldız)
Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.
Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıranın evinden hemen kapı dışarı edilecek adamı
Resmine bakıp bakıp da ağlanacak adamı belki.
“Adı neydi.... Hani.... şunu yapardı ya!” diye yokluğu normal bilinecek(Unutmak İhanettir) diyen adamı...
Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı.
Ben oynuyorum bugün...
Sahnedeyim.
UNUTMAK İHANETTİR
YUSUFİYELİ CENGİZ AKYILDIZ

12 Ocak 2014 Pazar

SEVGİLİ PEYGAMBERİM


Ey sevgililer sevgilisi,
sevgili Peygamberim.
Evet, hepimiz inandık ve iman ettik ki; sen, insanlığa insanlığını hatırlatmak için geldin, anlattın ve gittin.
Ya sonradan gelen bizler...
İlk önce ''ihanet'' denen şey; senin değerlerine, kıymetlerine ve üstelik sana en yakın olanlarla başladı. Torunlarınızı katlettiler, namus abidesi, kıymetlinize iftira ettiler, yakıştırma yaptılar.
Ve sevgili Peygamberim; ümmetinden gelen bütün bu kalleşliklere, ihanetlere rağmen inanıyor ve iman ediyorum ki, ümmetin olarak hala helak olmamışsak , bu elbetteki senin üzerimize olan şefaatindendir.

Ama hep görüyor ve şahid oluyoruz ki; Seni beni, hepimizi yaratan ''HAK''ın adını ve getirdiği tüm değerleri suiistimal edenleri; kıymetini biliyormuş gibi yapıp, gereğini yapmayanları; her türlü entrika ve dalavereyi yaparak, senin isminin sancağı altına sığınmaya çalışanların perişan hallerinini dünya gözü ile görmemizi sağlayan; sessiz ve mağdur olmuşların, mazlumların çığlıklarını duyan ''HAK''ın özellikle son günlerde bizlere hissettirdiği ''bir gün adalet hepimize lazım olacaktır'' inancını paylaşmamıza vesile olan Allah'ımıza şükürler olsun.
Oysa, sevgili Peygamberim; sen ilk önce insan olmayı, sonra Müslüman olmayı anlattın ve öğrettin değil mi? Sen Habeş Kralına sığınırken aslında ''insanlığa'' sığınmıştım değil mi? Ah sevgili Peygamberim ah...Seni ve hepimizi ''YARATAN''ın adına ilk önce ''insanlık''ı kaldırıp, sonra İslami anlatmaya çalıştılar, yani her şeyi ters yüz ettiler. Bir Habeş Kralı kadar olamadılar. Mazlum ve mağdurların çığlıklarından, zindanların duvarları dile gelip, ''onlar masumdur'' dediler, kara vicdanlılar duymadılar ama ''HAK'' duydu. O yüce ''HAK'' ki, şimdi onları birbirleri ile baş başa bıraktı, ne haliniz varsa görün diye.
Sevgili Peygamberim;
''İyi ki doğdun'', dünyayı iyi ki şereflendirdin. Kıymetini bilenler için bu dünya da bir cennet, bilmeyenler için elbette ki cehennem.
Senin şefaatine sığınarak yalvarıyorum.
Ne olur?
'' Yüce Türk milleti''nin ve devletlerinin bekası için, birliği ve bütünlüğü için biz kullarının ''yetkiyi ehline veriniz'' İslam ilkesinden ayrılıp, demokrasinin; ''yetkiyi senin aklını çelebilene ver'' ilkesine uysak bile, şefaatinden bizleri mahrum etme.
Allah'ım sana olan sevgim,
Peygamberime olan aşkım yüzsuyu hürmetine
devletimi ve milletimi koru, daim kıl.
Amin.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com.

8 Ocak 2014 Çarşamba

AYAĞIM SIZLIYOR

Üç gündür, burkulmuş ayağımın sızı ile, oturur halde ‘’hazırol’’ vaziyetindeyim. Bu hallerin güzel bir tarafı; diğer ev sakinlerinin hepisine adeta emirler, talimatlar yağdırma keyfiyeti. Herkes sana hizmet ediyor. Söylenen olsa, ‘’ne yani, ayağa kalkamıyoruz işte’’ gerekçesi çok rahat telaffuz edebileceğimiz bir mazeret oluyor.
İşin doğrusu; biraz evde kalmayı, şımarmayı özlemişim. Bu malum hal sayesinde özellikle sık değişen Türkiye gündemi ve bu gündemlerle ilgili TV programlarını doyasıya ızleme fırsatım oldu, hatta devam ediyor.

Mahallemizden, siyasi ve gönül birlikteliğimiz olan değerli iki arkadaşım aradılar. Her ikisi de torun sahibiler ama görüyorum ki kendilerini hala yirmili, otuzlu yaşlarda görüyorlar. Malum, seçim arifesinde gene MHP için her seçim arifesinde olduğu gibi ne yapabileceğimizin istişaresini yapmak için, yapılacak toplantıya katılmam konusunda davetde bulundular.

Gecenin ilerleyen saatleri. Değerli arkadaşlarımın düşündükleri ‘’seçime hazırlık’’ programına malum rahatsızlığım nedeniyle katılıp katılamayacağım konusunda kafa yorarken, aynı zamanda bir TV de ‘’Büyük şehirler ve siyasi partilerin adayları’’ konusunda, araştırma şirketlerinin temsilcilerinin katılımı ile gerçekleştirilen programı takip ediyorum.

Araştırma şirketlerinin temsilcileri; yaptıkları işin doğası gereği her siyasi partinin ve adayının analizini yapıp, yorumlarda bulunuyorlar.

Programın sonlarına doğru Medya ve halkla ilişkilerden sorumlu MHP Genel Başkan Yardımcısı Edip Semih Yalçın telefonla canlı yayına bağlanarak, özellikle araştırmacı Hakan Bayrakçı’yı kasdederek ‘’MHP’ye karşı kasti olarak hasımane bir tavır içinde olduğunu, özellikle Mansur Yavaş ile ilgili görüş ve düşüncelerini tasvip etmediğini, MHP Genel Başkanı ve merkezinin verdiği kararı kimsenin ilgilendirmeyeceğini’’ ifade etti.
Bisüre Sayın Bayrakçı ve Sayın Yalçın’ın karşılıklı tartışmaları devam etti. Ancak Bayrakçı kendisini ilgilendiren bence en güzel cevabı şöyle verdi. ‘’Bizim araştırmalarımızı lütfen inceleyiniz, göreceksiniz ki MHP hakkındaki tahminleri hep doğru bildik’’

Benim yaşım 51 (aslında 52’ye bu ay girdim ama işime gelmiyor telaffuz etmek.). Siyaseti takip etmeyi, ‘’fikir namusuma’’ sahip çıkmaya gayret göstererek, hasbelkader omurgalı bir adam olma yolunda çaba sarf ediyorum. Ve diyorum ki, bu disturu ilke edinmiş bir insan olarak 1995’lerden beridir takip ettiğim Hakan Bayrakçı’nın hiçbir zaman MHP’nin aleyhine sözünü, demecini, beyanatını duymadım.

Sayın Yalçın Allah aşkına ne lüzumu vardı; sizlere yapılan eleştirilerin cevabını vermek için Hakan Bayrakçı’yı hedef seçmeniz. Bu insan hakkında hiç mi geriye dönük araştırma yapmadan adeta çocuk azarlar gibi gayet kibar bir beyefendiyi rencide ediyorsunuz. Belki de ekrandan fark etmişinizdir, adeta bakışları ile size ‘’bütün programlarda gizli gizli MHP propagandası yapıyorum, üstelik de sizden para almıyorum’’ der gibiydi. Bu insanı kazanmak varken, niçin kaybetmeyi göze alıyorsunuz. Bu kadar cömert olmanız inanın ayağımın sızısını artırdı. Lütfen ve rica ediyorum bu kadar cömert olmayınız. Hakan Bayrakçı’nın haklı olup olmadığını test etmek için birde bize sorun bakalım, ne cevap alacaksınız.

TV’ler de yoksunuz, medyada yoksunuz, birileri Allah rızası için kendi inisiyatifleri ile çaktırmadan MHP’ye destek olmaya çalışıyorlar, onlarında önlerini kesiyorsunuz.

Sizler böyle yaptığınız sürece, ancak ayağımın sızısını artırır, şevkimi kırarsınız ama iş başa düştü deyip, torunlarını sevmek varken hala direklere çıkıp pankart asmaya niyetlenmiş arkadaşlarıma vefasızlık yapmama engel olamayacaksınız.

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

6 Ocak 2014 Pazartesi

MUHALEFET VE CEMAAT

Vay be, ideal ve ülkülerimizi gerçekleştirmek, takipçisi olmak için parti kurmaya veya üye olmaya gerek yokmuş. Bütün bunları gerçekleştirmenin en etkin ve kısa yolunun ‘’cemaatleşmek’’ olduğunu anlamış durumdayım.

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu şartları değerlendirdiğimizde; Partilen ‘’out’’ cemaatlerin ise ‘’in’’ olduğunu fark edebiliyor, hatda görüyoruz da.

Düşünebiliyormuşsunuz; Başbakan dan, Cumhurbaşkanına; cemaatten aman dilemek için elçiler gönderiliyor, ıslak imzalı mektuplar getirilip, götürülüyor. Peki Türkiye de bildiğimiz ‘’yasama, yürütme, yargı’’ erkleri yanında, birde bütün bunlara hakim olan ‘’cemaat’’ ergi varsa, bizler ne diye partilere üye oluyor, onların içinde ideallerimiz ve inançlarımız için mücadele veriyoruz.

Öte yandan, ey siyasi partiler, özellikle muhalefet partileri; bir cemaat kadar muhalefetliğiniz hissedilemiyorsa, Allah aşkına insanların umut ve beklentilerini sömürerek vanlıklarınızı sürdürmeyi daha ne kadar düşünüyorsunuz. Liseli yıllarımdan hatırlıyorum, sene muhtemelen 1983. Bir seçim arifesinde o zamanın siyasi parti liderleri (Turgut Özal ANAP, Turgut Sunalp MDP ve Necdet Calp HP) bir tv programında bir araya gelerek gastecilerin sorularını cevaplamışlardı. Demokrasi adına güzel bir manzaraydı, üstelik darbenin izleri hala devam ediyordu.
Günümüz siyasi partileri ve onların liderleri; biliyormuşsunuz darbenin gölgesinde bunu başaran o rahmetli siyasi parti liderlerinin gösterdikleri beceri ve demokrasi adına fedakarlığı sizler hala beceremediniz. Demokrasi adına bu durum beni bu devletin bir vatandaşı olarak utandırıyorken size zül gelmiyor mu?

Türkiye de yer yerinden oynuyor, muhalefet partilerinin ne düşündüğü konusunda millet hala bir şey bilmiyor. Sivil toplum örgütleri bile, duruma müdahale etmeyi misyon edinip, bunun için çabalar sarf ederlerken, liderlerinizin hala bir TV programında görüş ve düşüncelerini öğrenemiyoruz. Ama bir cemaat lideri okyanus ötesinden neredeyse devleti ayağına getirtebiliyor, niçin? Çünkü ideal ve ülküleri için yıllardan beridir süren istikrarlı bir mücadele azmi var, aşkı var.

Atatürk’ü yıllarca eleştirenler, sövüp sayanlar, tekke ve zaviyeleri kaldırdı diye demediklerini bırakmayanlar; şimdi gördünüz mü ve bütün bunların niçin yapıldığını fark edip, Atatürk’den özür dileme erdemliğini gösterdiniz mi? En azından kendi vicdanınızda. Atatürk; ‘’şeyhler, şıhlar dönemi bitmiştir artık’’ derken, umarım ne demek istediğini şimdi daha iyi anlamışsınızdır. Şeyhlerimiz, şıhlarımız, dergahlarımız, tekkelerimiz Atatürk’e sövenlerin istedikleri gibi kalsaydı, seksen küsur yıllık Cumhuriyet ve devletin yaşıyor olması mümkün olurmuydu Allah aşkına.

Demek ki şeyhler, şıhlar dönemi devam etmiş olsaydı, hiçbir suç dosyasının akıbetinin ne olacağını bilemeyecektik. Adliye binalarında soruşturma dosyalarının rafları bomboş olacaktı.

Demokrasi ile yönetilen tüm ülkelerde muhalefeti ‘’cemaatler’’ değil, siyasi partiler temsil eder. Bugün Türkiye de bunun tersi olduğuna göre demokrasinin varlığından söz etmek mümkün değil.
Cumhurbaşkanının, malum ‘’erklerin kavgası’’ sırasında çözüm yolu olarak ‘’cemaat’’e elçi göndermesi, muhalefet partileri ile görüşmeyi, durum değerlendirmesi yapmaya tenezzül etmemesi; demokrasimizin seviyesini ve ne kadar acz içerisinde olduğunu göstermektedir.

Demek ki muhalefet partileri de istifa eden bakanların suçsuzluklarına inanıyorlar ki, hala yüce divanda yargılanmaları için meclis de bir girişimde bulunma ihtiyacı duymuyorlar. Hele MHP ki, kendi bakanı Koray Aydın için ‘’git yüce divanda aklan da gel’’ demişti ama istifa eden bakanlar için hala yüce divan yolunu gösteren bir girişiminde bulunmamasına şaşıyorum.

İdeal ve ülkülerimi gerçekleştirmek için ‘’cemaat’’ mi kursak acaba diyorum.(!)

Mehmet Soral
06.01.2014
soralmehmet@hotmail.com
@soralmehmet


22 Aralık 2013 Pazar

GELİN BİRDE BU TARAFDAN BAKALIM


Yazımda esas anlatmak istediklerime geçmeden önce şunu bilmeliyiz ki; ABD, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı, bizim Türkçe'mizde ki argo deyimle ''çizdi'' Çünkü Başbakan, ABD’nin verdiği BOP eş-başkanlığını istediği şekilde yürütememiş, ABD’nin İran ile politikalarını gözden geçirmeye ve iyileştirmeye zorlamıştır. Bunun da ABD’ye maliyeti yüksek olmuştur.

PKK ile yapılan Oslo görüşmelerinin basına sızma şekli ve daha sonra Başbakan ve hükumetinin bu deşifre karşısında almış oldukları tavırlarını dikkate alırsak, o günlerde yaşanan süreci analiz ettiğimizde; geçtiğimiz hafta yapılan operasyonları yorumlamamız ve bundan sonra yaşanacak süreci tahmin etmemiz hiç de zor değil.

Belkide Başbakan veya Hükumet; ''bulunan o paralardan da, verilen rüşvetlerden de haberimiz var'' diyecekler veya bunu ima edecekler ama hiç de kolay değil.
Çünkü;
PKK ile yapılan Oslo görüşmeleri gayri kanuni yollarla ve mit aracılığı ile yapılmıştı. Başbakan adeta sanki Afrika da bir çadır devletini yönetir gibi, devletimizi de ''ben istedim olacak, ben istedim yapacaklar'' mantığı ile yönettiğinden, düşündüklerini ve uygulamak istediklerini kanunların süzgecinden geçirmiyor. Kısaca kar mantığı ile hareket eden klasik tüccar zihniyeti ile devleti yönetmeye çalışıyor. İşte bu nedenle kanunlarda yeri olmayan Oslo görüşmelerinde bir anda Mit müsteşarını KCK’lı konumuna düşürdü. Baktılar iş şaka götürmüyor hemen bir gecede Mit müsteşarını kurtarmak için kanun çıkarıldı.

Peki, Oslo görüşmelerini basına kim sızdırmıştı; Cemaat.
Yolsuzluk operasyonunu kim yaptı; cemaat. Hükumet öyle diyor, bana göre de öyle.

Sanırım Başbakan, yukarıda da ifade ettiğim gibi kendisini ''çizen'' ABD’nin; Türk Hükumeti’ne karşı küresel güçlerle işbirliği yaparak, yapmak istediği operasyonlara karşı tedbir almak istiyor.

Başbakan veya Hükumet, dünyada dolaşan sıcak para kayıtlarına göre Türkiye’nin kasasında bulunan, küresel sermayeler, baronlar tarafından takip edilen sıcak paranın yanında birde ihtiyari olarak bulundurmak ve küresel güçlerin takibinden kaçırarak biriktirmek ve saklamak istediği para, belki altın kasası oluşturmak istiyor olabilir. İşte bütün mesele, verilen veya verildiği iddia edilen rüşvetler; oluşturulmak istenen ‘’kayıt dışı kasa’’ için harcanmıştır veya harcanacaktır. MİT müsteşarında olduğu gibi gayri kanuniliğinin ortaya çıkmaması için aracı olarak devletin memurlarını yani Mit’i değil, bakan çocuklarını ve her şeyiyle Türkiye’ye muhtaç bir iş adamını kullanmayı düşünmüş olabilirler. Bu olayda da Oslo görüşmelerinde olduğu gibi ''cemaat'' unsuru dikkate alınmadığından düşünülen niyet deşifre olmuştur.

''Türkiye de her şey normalleşti, Hoca efendi niçin gelmiyor'' diye sorulduğunda sürekli ''Türkiye de şartlar yeterince oluşmadı'' denmesinin nedenini bugün daha iyi anlıyoruz değil mi? ''Allah’ım verdikçe veriyor'' diyen Arınç’ın pişmanlığını sanki hisseder gibiyim. Oysa Türk Ordusuna karşı yapılan (bir çok nokta da haklılık sebebi olmakla birlikte) operasyonda da aynı unsurlar devredeydi ama o zamanlar Hükumet vesayet rejimini kaldırıyoruz böbürlenmesine kendisini kaptırarak; olup bitenleri yeterince sorgulayıp, analiz etmedi. Oysa ki o operasyonların amacı, bugünkü operasyonların alt yapısını oluşturacak süreci başlatmaktı. Hükumet bunu daha sonra fark ederek, fişlemelere başladı ama geç kalmıştı maalesef.

MHP ile ilgili aynı anda piyasaya sürülen dokuz kasetle, Baykal ile ilgili malum kasetin üzerine gidilmiş olsaydı çok şey açığa çıkacaktı ama Hükumet bunları görmezden geldi, işine yarayacağını düşündü. Çünkü baraj altında kalan bir MHP’nin oylarının AKP hanesine kaydırılması ile anayasa değişikliklerini veya anayasayı tek başına yapabilecek bir AKP iktidarı murad edilmişti. Allah’ın hesabını göz ardı edenler maalesef bu göremediler.

Bu aşamada hükumetin yapması gereken şey, sürekli muhalefetin nefretini kazanmak değil; muhalefetle işbirliği yaparak, onlarla diyaloğa girmelidir. Eğer bunu yaparsa; ABD birilerine icazet verme cesaretini bulamaz. Gerekirse iktidar olmayı bile gözden çıkararak, güvenli bir ortamda muhalefet liderleri ile gündemi değerlendirerek, küresel güçlerin uzantılarının artık devletin her tarafına sızdığından hareketle; devleti dimdik ayağa kaldırmanın yollarını aramalı, orduyu pasifize eden tüm davaların gözden geçirilerek, MİT müsteşarı olayında olduğu gibi kanuni bir takım alt yapı hazırlanarak, mağdurların mağduriyetlerinin giderilmesi için gerekenler yapılmalıdır.
Bana göre bu süreç hükumet meselesi değil, devletin bekası meselesi haline gelmiştir. Sandıkta görüşürüz şeklindeki küheylan beyliği taslamak derdine derman olmayacağı gibi, küresel güçlerin umurlarında bile olmaz, yapacaklarını gene yaparlar Sayın başbakan. Mitinglerinde toplanan kalabalıklara da pek aldanma. Herkes gırtlağının peşinde. Zira milli hisleri o kadar incitip, değersiz kılıp, tarumar ettin ki yarın milli refleksle hareket edecek hiçbir kimseyi bulamazsın; önünde toplanan o kalabalıkların içinden. Sayın Başbakan, birde şunu sorgularmısın lütfen; dershaneler ile ilgili düzenleme için kim seni ikna etti. Yoksa aradığın suçlu hemen yanında mı?
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

17 Aralık 2013 Salı

NE HOŞ BİR GÜRÜLTÜ


Evet, son 11 senedir Ergenekon, Balyoz davaları ile beraber en son bugün şahit olduğumuz Operasyondan sonra; iktidar olanın başka, muktedir olanın başka olduğuna hep beraber şahit oluyoruz.

Demek ki iktidar olmakla muktedir olunmuyor. Muktedir olmak bir yerde iktidarda kalabilmenin savaşımıdır aslında.

İktidar; dershaneler meselesi ile aslında ne eğitimi düşündü ne de çocuklarımızı. O, aslında ne kadar muktedir olduğunun testini yaptı ve bugünde en sonuncusuna şahit olduğumuz operasyonla; testin getirdiği sonuçları görüyor, izliyor ve muhtemelen de analiz edecektir.
Büyük iş adamları, belediye başkanları, banka genel müdürleri, bakan çocukları...kimler yok ki operasyonun içinde.
vay be.
Bense emekli bir baba olarak; gurbete okumaya giden, harçlığı biten oğluma, ek harçlık sağlayabilmenin çırpınışları içindeyim.

Kim ki, hak, hukuk ve adil olmak adına zerrece emek sarf ediyorsa, Allah onun yar ve yardımcısı olsun. O kişi; hangi mezhep, meşrep, kim ya da kimden yana olursa olsun, benim nezdinde muteberdir.
Hak, hukuk ve adalet...
Eğer yapılanlar bu değerler içinse, gelecek bize ümit vaad ediyor demektir.
Ancak işin içinde güç kavgası varsa; her ne kadar malum operasyonda nefsimizi okşayan bir güzellik, hislerimize tercümanlık seziyorsak da, ülkemizde bir kaosun tetiklenmesi riski de var demektir. Sebep; kuvvetler arası güç savaşımı.
Ancak beni endişelendiren, acaba diyorum bütün bu yapılanlar; bir güce omuz vermekten vazgeçip, diğer bir güce omuz vermeye niyetlenmenin tezahürleri midir? Karşılıklı olarak taraflar birbirlerine ''iblis'' sıfatlarını yakıştırdıklarına göre kavganın hayli şiddetlendiğini fark edebiliyoruz.
''İman işi '' ile ''siyaset yapa'' işi ne zaman ki birbirlerini idare eder, birbirlerinin işine karışır oldular, taraflar hiçbir zaman abad olamadılar. İlk dört halifenin üçünün katledilmeleri de işte bundandır.
O nedenle ''iman'' dan hareketle oluşan kümeleşmelerin(cemaatleşme), siyaseten kümeleşenlerin içine karışması veya yol arkadaşlığı yapması bal arısı peteğine, eşek arısının sızması gibi bir duruma neden oluyor. Maalesef bal arısı peteğinde binlerce arı olsa da, içine sızan eşek arısı sayesinde kovan sönecektir. Kaçınılmaz akıbet budur. Çünkü her iki mahlukun da varlık sebepleri farklı.

Bu arada şunu da belirtmek isterim; MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin ''dini küme''lerden uzak durmasını, onlarla dirsek temasında bulunmak istemeyişini bugün şahsen daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü o çok iyi biliyor ki; Türk milliyetçiliği Hareketinin kırılma noktası; mensuplarının imanlarının sorgulanması ile olmuştur. Oysa Türk milliyetçiliği hareketi; ''iman-i'' sorgulamanın bir sonucu değil, siyasi gelişmelerin, sorgulamaların bir sonucu doğmuş harekettir. Başlangıcı da Balkan Savaşlarına kadar gider. Bu nedenle Sayın Bahçeli belki de bu sınavı(iman sorgulaması) yaşamış bir hareketin lideri olarak temkinli hareket ediyor olabilir.
İnşallah bütün yapılanlar hak, hukuk ve adalet içindir.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

4 Aralık 2013 Çarşamba

BALAYINDA AŞKIMIZ BİTTİ

Ve böylece; iktidarın muktedir olmadığına hep beraber şahit olduk. Cemaatin istediği oldu. Dershanelerin kapatılma süreci 2015 yılına kadar uzatıldı.
Bugün ''Today Zaman''gazetesi genel yayın yönetmeni, Bülent Keneş ile yapılan söyleşiyi izledim. Anlaşılıyor ki Cemaat-Hükumet çatışması hiç de bitmeyecek gibi. Sanki konuşan CHP’li muharrem İnce veya MHP’li Oktay Vural dı. Gezi Parkı eylemleriyle ilgili düşüncesi sorulunca; ''gezi eylemleri bir neden değil sonuçtur. Antidemokratik uygulamalara tepkinin ifadesidir. Vurmalar kırmalar da tamamen bu sürecin dışındadır'' ifadesini kullandı.

Bir zamanlar ordunun vesayetini diline pelesenk yapanlar görüyoruz ki onlar da ''Cemaat''in vesayeti altına girmiş durumdalar. Kısaca Cemaat'in vesayeti devam ediyor. Her güç güç değildir, niteliği olmadıktan sonra. Bugün cemaat nitelikli bir güçtür. Bu güç kelle hesabıyla hesaplanamaz. Belki %1-3 arası oyu var ama görüyoruz ki %48 oyum var diyen iktidar karşısında gücünün ciddiyetini göstermiş, hissettirmiş olmalı ki karşılıklı restleşmede bayağı yol almış, gözdağı vermiş durumdalar.
Hükumeti cemaat karşısında taviz verdiren, ''tamam canım niye kızıyorsunuz, hallederiz'' geri adımını attıran sebep kastettiğim nitelikli güçtür.

Cemaat mensupları; nitelikleri çok yüksek, yetişmiş, becerikli, kabiliyetli, iş bitirici eğitim düzeyleri yüksek insanlardan oluşmaktadır. Mensubiyet şuuru; (özellikle tabanı için) fedakarlık ve inanmışlık üzerine kurgulanmış. Sadece imam hatipli değiller, aynı zamanda çağı okumasını bilen, çağın nimetlerini kendi meşrepleri doğrultusunda kullanabilen ve bütün bu melaikelerini ''hükumete hükmetme'' de kullanma konusunda hayli maharetli olduklarını göstermişlerdir.. Hükumet bunu, özellikle Ergenekon ve Balyoz davalarında fark etti. Farkında olmadan ama cemaat’in bilinçli olarak başlatıp, devam ettirdiği malum süreçlerin tetiklenmesine hiçbir zaman cesaret edemeyecekleri her hallerinden belli olan hükumet, (içinden geldikleri gelenek 28 Şubat sürecine selam durmuştu) hazır kucağında bulduğu ''vesayet rejimi''n den hesap sorma cür'etini sahiplendi. Hükumet bu sürecin kendi beceri ve kabiliyetinden kaynaklandığını ''Türkiye ortalaması algı''ya yutturdu. Yani demem şu ki, Cemaat her şeyini kurgulayıp, icat ettiği makineyi, kullanmasını öğrettiği hükumete verdi, o da istediği gibi kullanıyor ve işine gelmediği için de aletin geçmişini sorgulamıyor. Fırsat bu fırsat, faydalanmak varken niçin sorgulasın değil mi? Belki de sorguluyor ama çaresizlik, itirafın önünü kesiyor.

Peki Cemaat bunu nasıl yapıyor. Bence bunu tek bilen ''Baransu''. dur. Hükumet-Cemaat aşkında, balayına çıkan aşıkların valizini taşıyan ile aynı balayında biten aşkın valizini taşıyan ''uşak'' aynı kişi olduğuna göre bu aşkın niçin bittiğini bilen adres sizce belli değil mi? Ulusal ve milli direniş gösteren bütün unsurlara karşı yapılan sindirme ve yok etme operasyonlarında hep adres ABD çıkıyor. Malum belgelerin deşifre edildiği gazetenin önemli bir ismi uzun yıllar ABD de yaşamış(belki şu anda da yaşıyordur) ve kocasının Amerikalı olması, Cemaatin karargahının da ABD olduğuna göre fazla kafa yormamıza gerek var mı? Hoca Efendi’nin niçin Türkiye ye gelmediğini son yaşadığımız olaylardan sonra daha iyi anlamış olmuyor muyuz?

Üstelik CHP genel başkanı ve heyetinin ABD ziyaretinde bulunmaları, ABD de ki cemaat yanlısı ''Türkiye Amerikan İşbirliği Teşkilatı'' ile görüşmeleri ve daha sonra üç ayrı Yahudi lobisi ile randevulaşmaları bizlere yeterince ipucu vermiyor mu?

Ben tekrar tezime dönüyorum; ABD her ne kadar bugün Kılıçdaroğlu Başkanlığındaki CHP heyetini kabul etmiş olsa da nihai amacı Sarıgül’ü CHP’nin başına getirmektir. Mahalli seçimlerden sonra bu süreç başlayacaktır. İşte Hükumet-Cemaat kavgasının altında yatan gerçek budur.
Hükumete karşı oluşan tepkinin meşru zemine çekilmesi ve bunun sivil inisiyatif ile başarılabilinmesi için Cemaat devreye sokulmuştur. Hükumete hesap sorma, hizaya çekme hareketinin muhalif her kesimde oluşturacağı sempatiyi üzerine çekecek olan cemaat; bu sinerjiyi Mustafa Sarıgül’e aktaracaktır. Böylece Cemaat, AKP yerine Mustafa Sarıgül Genel Başkanlığındaki CHP’yi destekleyecektir. Çok garip değil mi dostlar?

Dershaneler bahane, Sarıgül için her yol şahane.
Bütün ümidim Cemaat’in ABD’ye çalım atmasıdır. Ne diyelim, inşallah olur. Çünkü siyasetle bunu başaramadık, aksine siyasette başarılı olmak için ABD birçok siyasinin veya partinin meşru adresi oldu.

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

29 Kasım 2013 Cuma

TÜRK SİYASETİ YENİDEN Mİ DİZAYN EDİLİYOR?


Başbakanın baş danışmanı Yalçın Akdoğan ''Cemaat'' e yönelik 2004 yılında alınan Milli Güvenlik Kurulu kararlarının hükumet tarafından icraata geçirilmediği için ''yok hükmünde'' olduğunu söyledi. Bu durumda ben Cemaat’in yerinde olsam , ''yapma yahu… düşünme, tasarlanma aşamasının ötesine geçmemiş ihtilal girişimlerini bahane ederek siz ve biz, el ve güç birliği yaparak yüzlerce insanı Silivri’ye tıkamadık mı? Bu yüzlerce insanın tasarladığı ama gerçekleştiremedikleri eylemleri ''yok hükmünde'' saymadık, görmedik'' derim. Ama diyemezler elbette. Anlaşılıyor ki, ABD hem hükumeti, hem de Cemaat’i ters köşeye yatırmış durumda.

Artık ABD’nin gözünde AKP hükumetinin son kullanım tarihi Tayyip Erdoğan'ın siyasi ömrü ile dolmaktadır. ABD; cemaat ile başka bir siyasi parti üzerinden ''Türkiye üzerindeki egemenliğini'' sürdürmek isteyecektir. Bunu şimdilik CHP ile yapmak istediğini anlıyoruz. CHP yönetiminin bugünlerde ABD ziyareti bundan olsa gerek. Tekrar önceki yazılarımdaki iddiama dönüyorum; bütün senaryo Sarıgül üzerinedir. ABD bu işi fütursuzca, alenen yapıyor gözükmemek adına Sarıgül’ü değil, Kılıçtaroğlu başkanlığındaki CHP’ye randevu vermiştir. Daha sonra, doğal bir süreçle Sarıgül CHP genel başkanı olacak ve yıllar önce Cemaat-Sarıgül diyaloğu CHP-Cemaat dayanışmasına dönecektir. Bu nihai amaç son genel seçime yetiştirilecektir.

Diğer yandan MHP üzerine sürekli oyun tezgahlayan ABD bir türlü istediği sonucu elde edemiyor, Bahçeli’yi ABD’ye getirtemiyor. Cemaat kanalıyla ''Başbuğ Türkeş de Gülen hareketi ve Gülen hakkında iyi şeyler düşünüyor, söylüyordu'' manasına gelen video görüntülerini sosyal medyada yayınlıyorlar.

Bir Türk milliyetçisi olarak bende rahmetli Türkeş Bey’in kastettiği Cemaati tutuyor ve övüyorum. 1980 öncesi çatışmalarda hedef olmamak adına ''ışık evleri''n de apolitik sohbetlere katılıyorduk. Bazen milliyetçi duyarlılığımız gereği, gayri ihtiyari, sohbetlerde imalarda bulunduğumuzda adeta aforoz ediliyor, ''burada siyaset konuşamaz, siyasi görüş empoze edemezsiniz'' şeklinde uyarılıyorduk. Bu hümanist duygularla sadece Allah rızası için faaliyet gösteren ''Cemaat'' karargahını ABD’ye kurduktan sonra tamamen ters yüz olmuştur. ''Dalından yere düşen yaprağın haline saatlerce bakar ağlayabilirim'' diyen Gülen Hoca Efendi; benimde cezalandırılmalarına yüzde yüz inandığım üç beş asker bozuntusu, millete rağmen her şeyi dayatabileceğine inan ''güruh''un yüzünden yüzlerce vatan evladı askerin zindanlara atılmasına ses çıkarmamasına ya da buna vesile olan mensuplarını uyarmamasına şaşıyor, hayretle karşılıyorum.

Şimdi hareketin banisi rahmetli Türkeş Bey’in malum videoları sosyal medyada yayınlanarak; ABD, ''Cemaat sopası'' ile Türk milliyetçileri nezdinde cemaat sempatizanlığı oluşturmaya çalışarak, MHP’yi düşündüğü arenaya çekmek istediğini fark edebiliyoruz ama Sayın Bahçeli buna fırsat vermiyor, buradaki ketumluğuna beklide uzun zamandır ilk defa yüzde yüz hak veriyor, takdir ediyorum. Bugün geldiğimiz noktadan, 2000’li yılları okumaya çalıştığımızda; Sayın Bahçeli'nin verdiği mücadelenin değerini daha iyi anlayabiliyorum. Şaka değil; 400 küsur Türk ordusu komutanı, subayı esir durumda. Yine aynı yıllardan sonra, ABD projelerine karşı çıkması muhtemel olan bütün unsurlar, kurum ve kuruluşlar, şahıslar bertaraf edilmek için her türlü tezgahlar kurulmuş, dümenler çevrilmiştir. Rahmetli Ecevit’e yaşatılan sağlık sorunları, Deniz Baykal ve MHP’ye yönelik kaset olayları. Dervişin gelip, pırrrrrr diye gitmesi, Enis Öksüz’ün istifaya zorlanması, Hüsameddin Özkan’ın DSP’yi bölüp, kenara çekilmesi, o yıllarda ABD den randevu alamayan Cumhurbaşkanı ve Başbakanlara karşın, daha AKP kurulmadan ABD lobileri ile görüşen, Avrupayı karış karış gezen, partisini hemen kurup, bütün ülkede en kısa zamanda en lüks binalarda teşkilatlanan Tayyip Erdoğan'ın siyaset sahnesine çıkması.
İşte bütün bu süreçlerin şahidi Bahçeli, yeni politik süreci de buna göre takip ediyor, siyasetini de buna göre yaptığını düşünüyorum.
Yani Sayın Bahçeli, ''yemezler artık'' diyor.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

28 Kasım 2013 Perşembe

DEMOKRASİ VE DON LASTİĞİ


''Kalleşlik'' üzerine güç kazanımı ve bu güce dayalı tahakkümün ömrü; mukavemeti gerildikçe kopacak olan don lastiği gibidir. Lastik kopacak, her şey bitecek. Don düşecek, belden aşağı; seyrekle o zaman sen rezilliği. Oysa önceden hesap edilmeliydi, değil mi? o kıça o donun dar, lastiğin kısa geleceği. Peki ne yapacak şimdi bu zavallı? lastikle taşıdığı donunu eliyle taşıyacak; düşmesin diye, besbelli. İçinden de şunu geçirecek ''ne vardı sanki biraz demokrat olabilseydim'' pardon bu da nereden çıktı, ''ne vardı sanki donun lastiğini biraz uzun tutsaydım''
Mehmet Soral