27 Nisan 2017 Perşembe

YENİ PARTİ KURMAK

Yeni bir parti kurmak ya da; eskiye razı olmak
Yeni bir partinin kurulmasının gerekli olmadığını düşünmek, matbaaya ihtiyaç olmadığını ileri sürüp, geciktirilmesine vesile olmak gibi bir şeydir. AKP tüm gücünü, süregelen siyasi boşluğun yeni bir siyasi yapılanma ile doldurulamamasından almaktadır. İşte bundan dolayıdır ki bu manada umut olan MHP'nin, kendi iç dinamikleri ile harekete geçen, özlem dolu, hararetli değişim talebi üzerinden esen rüzgara; devlet ve hükumet imkanları ile engel olundu. Kastettiğim engellemeler adına İşlenen günahlar, ayıplar, hileler Türk siyasi tarihinde elbette yerini alacaktır. Bugün belki bu ayıp ve günahlar yeterince irdelenip, sorgulanamıyor ancak ileriki yıllarda torunlarımıza ideal demokrasi öğretilirken bu yaşanmışlıkların tez konusu olacağı aşikar.

Rahmetli Ali Güngör'ü anlamamanın bedelini ağır ödedik; ya bundan sonra...
Rahmetli Ali Güngör'ü kendim de dahil olmak üzere zamanında anlamayıp, feryadına kulak verip, duyarlı olmayanlar bugün de benzer hatayı yaparak " MHP den hiç bir yere gidemeyiz, hiç bir oluşumda olamayız" diyerek birilerine oturdukları koltukları baki kılıp, üstelik de bedelsiz sigorta ediyorlar. 
...
Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Merkez sağ; kendisi değil ama özellikle Türk milliyetçilerinin muhalif kanadının öncülüğünde bir oluşumun umudu ile heyecanla beklemektedirler. Bu oluşuma ulusalcı solun bile katılmaya hazır olduğunu görüyoruz.
...
Aslında referandumda Hayır oylarının tetiklenmesinde milliyetçi muhalif kanadın delikanlıca duruşunun ve mücadelesinin yarattığı sinerjinin payı büyüktür. Bundan da şunu çıkarabiliriz ki; millet, milliyetçi muhalif duruştan büyük beklenti içerisinde.
...
Türk milleti belki de ilk defa arzulanan anlamda Türk milliyetçilerine fırsat vermek için konjonktürü hazır hale getirdi ama şimdi de "Biz bir yere gidemeyiz, bir yerde olamayız" algısı pompalanıyor. Şahsen ben bu algıya teslim olmayacağım.


Erdoğan'ın politik haremine girmeyi red etmenin bedeli..
Her şeyden önce Meral Akşener'i önemli kılan ve aynı zamanda başına siyasi, ahlaki belaları açan; 7 Haziran sonrası Erdoğan'ın politik haremine katılma teklifini red etmiş olmasıdır. Teklifi red ettiği an Balgat için tehlike çanları çalmaya başladı, çünkü niyetini fark ettiler ve tutuştular. O andan itibaren kendilerince tedbirlerini alma yoluna gittiler. Erdoğan sadece Meral Hanım'a teklif götürmüşken, Balgat tam tersini yaptı; teklif bile beklemeden kendileri teklif sundular ve kabul ettirdiler.
...
Meral Hanım'ı ideolojik olarak yetersiz görüp, eleştirenlere soruyorum; ahlaki duruşu olmayanların, ideolojik duruşları olabilir mi Allah aşkına. Önce ahlak, sonra ideolojik duruş gelir. Meral Hanım, maalesef ''Kurumsal'' olarak kabul edilen ahlaksız teklifi kişisel olarak red etmiştir. İşte bu ahlaki duruş onu yüceltmiş, birilerini de korkutmuştur. İdeolojik anlamda istediğin kadar ahkam kes; ahlaksızlık her türlü inandırıcılığı ve güveni ortadan kaldırır.


Ülkücü olmanın onuru yaşamak
Siyasi tarihimizde çok partiler ve liderleri gelip geçti. Ve bu partilere, liderlerine inanmışlık, adanmışlık uğruna çok bedeller ödendi.
...
Ancak son bir yıl süresince yaşananlar bakımından siyasi tarihe; önemine binaen not düşülecek olan duruşu sergileyen ''Ülkücü Hareket''in mensubu olmanın onurunu yaşadım, yaşıyorum.
...
Liderin dayatması, devletin tehdidine rağmen doğru bildiğimizi yaptık, ''Hayır'' dedik. Sadakatımızı şahsi emelleri için siyasi ranta devşirmek isteyenlere haddini bildirdik, hayır dedik. Tüm ülküdaşlarımı tebrik ediyorum.

Çocuklarımla oy kullanmaya giderken ilk defa onlara ''Sakın ha yanlış yapmayın'' deme ihtiyacı duymadım; zira ailece ''Hayır'' demek için can atıyorduk. Hayatımda bu kadar istediğim oyu kullanmanın hazzını yaşamamıştım. O kadar özen gösterdim ki; bir balığı kılçığından ayırırcasına; özen ve itina ile bereket simgesi toprak rengine, mührü bastım
...
Evet, belki kazanamadık ama nasıl olsa er veya geç ''Matbaa Türkiye'ye gelecek, biliyorum'' öyle değil mi?
...
Lütfen not düşünüz; belki de siyasi tarihimizde ilk defa bir siyasi partinin seçmeni partisnin aldığı karara uymadı. Biz ülkücüyüz, işimizi yarım bırakmayız.

Mehmet Soral
Soralmehmet@hotmail.com

19 Nisan 2017 Çarşamba

TENCERE TAVA HUKÜMETE BAHANE

Değerli dostlar Seçim kanununda yeri olmayan, daha önce de (Sanırım 2014 yılında yapılan belediye başkanlığı seçimlerinde) benzer olayın olması nedeniyle seçimin iptal edilmiş olması ve dolayısıyla belediye başkanlığının el değiştirmesi gibi bir neticeye sebebiyet veren uygulamanın bu referandumda doğru kabul edilmesi gibi YSK'nın bariz yanlışı ortadayken; ''Tencere-Tava'' eylemine kalkışmanın hiç bir manası yoktur.
...
Lütfen; çok güzel başlayan gezi eylemlerini hatırlayalım. Kominist, müslüman gençliğin kucaklaşması; sosyalist gençlerin halka oluşturarak ''İslamcı sol gençlik'' diye kendilerini tanımlayan gençleri polis jopundan korumaya alarak cuma namazı kılmalarına yardımcı olmaları gibi centilmenlik örneği; sağ parmakların bozkurt, sol parmakların zafer işareti yapması; türbanlı genç bir kızın ''Haklıyız, kazanacağız'' pankartını taşıması; güvenlik görevlilerine baklava dağıtan devrimci gençler ve daha bir çok güzelliklerle devam eden eylemler...Bir gün sabaha karşı belediye zabıtalarının eylemci çadırlarını ateşe vermesi ve elbette sotada yatan emperyal güçlerin devreye girmesi ile tamamen doğal reflekslerle ortaya çıkan duyguların birleşkesi ''Milli koalisyon'' katledildi ve maalesef daha sonra iktidarın çok güzel kullanıp, suistmal edebileceği emtia haline dönüştürüldü. Sonra ne oldu; çadırların ateşe verilmesi ile yeterli tahrik sağlanamayınca kendilerinin de itiraf ettikleri meşhur ''Kabataş Yalanı'' ve ''Camide içki içilmesi'' senaryoları devreye sokuldu. Niçin; çünkü İslamcı gençlik ile solcu gençlik arasında oluşan sinerji ancak böyle dağıtılabilinirdi.
...
O gün hükümet edenleri korkutan; emperyal güçlerin ''Gezi inisiyatifini'' ele geçirme ihtimali değil; doğal refleksle, kendiliğinden oluşan ''Milli koalisyon'' ve tepkisinin gelişip, büyüyerek ülke sathına yayılacağı endişesiydi. Bugün de benzer şeyler oluyor veya olması isteniyor. Hayır cephesinde oluşan ''Milli koalisyon'' görülüyor ki ciddi bir muhalefet oluşturacak, iktidarı sürekli takip edip, sorgulayacaktır. Anayasal düzenlemelerle ortadan kaldırılan denetim mekanizmasının yerini pekala ''Milli koalisyon''un alabileceği endişesi hükümet ve yeni sistem için ciddi bir sıkıntı oluşturuyor.
...
Bakın, sizlere bir şey söyleyeyim mi; minareyi çalan, kılıfını uydurur. İktidar ve güç sahipleri ailelerinin her türlü güvencesini sağlayarak, senin benim hepimizin çocuklarının heyecan ve delikanlılıkları üzerinden nemelanmak isteyebilirler. Buna fırsat vermeyelim. 15 Temmuz gecesi köprüde kaç tane sermaye, siyasi veya iktidar mensuplarının çocukları vardı. Onun bunun nerde olduğunu sorgulayanlar, hiç kendi çocuklarının nerede olduğunu söylüyorlar mı; elbette hayır.
...
Şunu çok iyi bilelim ki, ''Hayır cephesinden oluşan milli koalisyon'' hükümet açısından ne kadar ciddiye alınıyorsa; aynı şekilde emperyal güçler trafından da aynı şekilde ciddiye alınıp, takip edilmektedir. Dolayısıyla çocuklarımıza sahip çıkalım; yapıldıysa bir hata, bedelini yapanlar ödesin.
...
Tencere tava hükümet için bahane olmasın diyoruz.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

BeğenDaha fazla ifade göster
Yorum Yap

17 Nisan 2017 Pazartesi

HAYIR CEPHESİNDE BÜTÜNLEŞEN TÜRK MİLLİYETÇİLERİ

Artık Devlet Bahçeli ve Balgat seçimini yapmışlardır. Durum şunu gösteriyor ki; bugün itibariyle devreye girmiş olan ''Başkanlık Sistemi''nin doğal yapısı gereği iki partili sistemde ''Hayır'' da bütünleşen Türk milliyetçilerinin ileriye dönük programları ile Balgat'ın programları hiçbir zaman fikir, eylem ve düşünce bazında örtüşmeleri, yan yana gelmeleri mümkün olmayacaktır. 
 ...
''Evet cephesinde bütünleşmiş Türk milliyetçileri'' 3 Kasım 2019 seçimleri süreci de dahil olmak üzere kendisine bağlılık konusunda sadakatlerinden taviz vermedikleri liderleri ile beraber MHP'ye üye, AKP'ye destek mahiyetinde entegre süreçleri devam edecektir.
... 
 ''Hayır cephesinde bütünleşen Türk milliyetçileri'' ise; iğdiş edilmiş, heyecanları tükenmiş, iddiaları bitmiş; sümsük ve sünepe bir yapılanmanın yarattığı bıkkınlık, kaybediş dolaysıyla; bütün bunların yarattığı travmayı savuşturmak ve aynı zamanda öcünü de almanın heyecanı ile yarınlarımıza umut olmak adına yeni bir misyon edinip, vizyon belirleyerek siyasi arenada kendilerini konumlandırmalıdırlar. Yeni deyimle milli düşünen; dini, mezhebi ve her türlü inancı ne olursa olsun herkese ''Konum atmalıdırlar''
...
Şu kesin ki; ne pahasına olursa olsun 2019 Kasım seçimlerine kadar Sayın Bahçeli ve Balgat yönetiminin iradesindeki MHP; içi boşaltılsa bile dıştan suni destek ile ayakta tutulacaklardır. Erdoğan, siyasi hayatına kendi isteği ile son noktayı koymadığı sürece Devlet Bahçeli ve MHP'nin Türk siyasetindeki yeri değişmeyecektir. 
...
MHP'nin marka değeri çok yıpratıldı. Yıllarca en kaliteli ve güvenilir mamul üreten bir fabrikanın ürünü hakkında şaibeler oluşturulup, algı yaratılmasında olduğu gibi; MHP de böyle bir süreç içine sokulmuştur. İşte biz bu duruma marka kirlenmesi diyoruz. Siz istediğiniz kadar fabrikanızı yenileyin, ürün hakkında çıkan şaibeyi ortadan kaldıramazsınız. Yapılacak tek şey var; ya fabrika başka yere, başka isim altında taşınacak veya o ürünü üretmekten vaz geçeceksiniz. 
...
Maalesef bu partinin yirmi yıldır kaderinde bir numaralı inisiyatif sahibi olan Devlet Bahçeli, MHP'nin hiç bir zaman iktidar olamayacağı algısını Türk toplumunun kafasına yerleştirdi. Aynı zamanda şunu da yerleştirdi ki; ''Hükumetler MHP'nin siyasi desteğinden hiç bir zaman mahrum kalmazlar''. Dolayısıyla vatandaşın gönlü MHP de olsa bile seçim esnasında oyunu kendince iktidara en yakın gördüğü partiye veriyor. Bu algıların MHP üzerinden atılması için gösterilen her türlü alternatif çabalara devlet, hükumet ve Balgat işbirliği ile engel olundu; 2019 seçimleri de yaşanana kadar da olunacaktır. Lütfen, Türk milliyetçileri bunun notunu her gün hatırlayabilecekleri şekilde bir yerlere not almalıdırlar. Çünkü varsa ki var; ''Üst akıl'' dedikleri şey biliyordu ki MHP yönetiminin değişmesi durumunda Erdoğan'ın Başkanlık sistemi hayalleri, 2019 seçimleri ve 2023 vaatleri tutmayacak, alt üst olacaktı. Bunun içindir ki ne yapıp, edip MHP Olağanüstü kongresini yaptırmadılar.
...
Dolayısıyla; lafı evelemeye, gevelemeye gerek yoktur. Hayır cephesinde bütünleşen Türk milliyetçilerinin kanaat önderleri ne yapıp, edip aralarında uzlaşarak; milli düşünen diğer siyasal kesimlerden insanları ve yıllardan beridir her sene kurultay yapmasına rağmen bir türlü lider çıkaramayan CHP'nin ''Ulusalcılar'' dediğimiz gayri memnun kesimini de yanlarına alarak Türk siyasetine soluk aldıracak, rahatlatacak ve alternatif olabilecek bir yapılanmayı sağlamak durumundadırlar. 
...
Sakın ha sakın, MHP Olağanüstü Kurultayla ilgili süren mahkemelerin hak, hukuk, adaletin tecelli etmesi ile neticeleneceğini bekleyerek zaman kaybedilmemelidir; beklemek beyhudedir. Bütün kurgular Sayın Erdoğan'ın 2019 seçimlerinden de zaferle çıkması üzerinedir. Büyük Ortadoğu Projesi(BOP) henüz sonlandırılmamış olup, Sayın Erdoğan da hala ''Ben artık Büyük Ortadoğu Projesi Eş başkanı değilim'' dememiştir. 
...
Hep bahsedilen; Lozan'ın yüzüncü yıl dönümüne denk getirilmek istenen bir sürecin varlığından söz etmek mümkün olabilirmi sizce. Neden olmasın değil mi?
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

8 Nisan 2017 Cumartesi

MESELA DEDİK; OLUR YA...

Öyle ya; olur mu olur. Ülkemizde muhtar bile olamaz denilen insan Cumhurbaşkanı olduğuna göre.
...
Diyelim ki referandumda ''Evet''çıktı. 
Sene 2019 3 Kasım. Cumhurbaşkanı adayları açıklanıyor. Meral Akşener Hanımı; benimki de dahil olmak üzere 100,000 imzayı toplayıp, bağımsız Cumhurbaşkanı adayı gösterdik. Buna bir de CHP'nin aday çıkarmayıp; Saadet Partisi, Büyük Birlik, Demokrat Parti ve diğerlerinin Meral Hanım'ı desteklediklerini düşünelim.

...
Ve seçimler oluyor, bir de bakıyoruz ki Meral Akşener; hadi diyelim birinci turda değil ama ikinci turda Cumhurbaşkanı seçiliyor. AKP de 300 vekilin altında ama birinci parti olarak meclise giriyor.
...
Sonra Meral Hanım oturup bakanlar kurulunu belirliyor. İlaç niyetine bile olsa aynen bugün AKP'nin yaptığı gibi bir tek AKP'liye bile görev vermiyor. Cumhurbaşkanı yardımcılarını atıyor. Emniyet müdürlerinin, valilerin, kaymakamların hepisini değiştiriyor. Yök başkanı ve üyelerini, rektörleri değiştiriyor. Görev süresi dolmuş olan yüksek yargı mensuplarının yerine yenilerini atıyor. Bu arada devletin bekası deyip, sistem değişikliğine gidenler; seçimlerin 2019 yapılmasını ama HSYK yapısındaki değişikliğin hemen referandumun akabinde uygulamaya konulmasının altında yatan gerçek; işte yukarıda izah ettiğim ihtimalin gerçekleşmesi durumunda anaysa mahkemesine referandum sonrası atanmmış olan hakimlerin hala görev süreçlerinin 2019 3 Kasım tarihinde de devam ediyor olmalarını sağlamak; dolayısyla yeni seçilen Cumhurbaşkanının hesap sorabilme gücünü kırmaktır. Hesaaplar çok inceden anlayacağınız.
...
Böyle bir durumda AKP birinci parti olsa bile; tek kazançları benim de bir vesile ile menüsünden çok lezzetli yemek yediğim; TBMM resturanından üç öğün ucuz yemek yeme şansını elde etmiş olacaklardır.
...
Değerli dostlar şu bilelim ki; kafa kafaya veren iki kafadar ülkemizi bir belirsizliğe doğru götürmek istiyorlar. Yukarıda anlatmaya çalıştığım kilitlenme halini çözecek bir çözüm pratikte gözükmüyor. Belki bunu en güzel ifada eden de meşhur ''Kabataş Yalanı Kahramanı Elif Çakir''dır. Bir köşe yazısında; ''Bu sistem işlemez. Sadece Tayyip Erdoğan'a bu yetkileri veren, beş sene yürürlükte kalabilecek bir değişikliğe gidilsin'' demişti. Aslında yapılmak istenen de budur.
Yani demem o ki; devletin bekası bahane; koltuklar şahane...?
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

31 Mart 2017 Cuma

GÜNDEME GELENLER VE AKLIMIZDA KALANLAR

Hukuk Fakülteleri Görüş Belirtemediler
Dikkatinizi çekmek isterim ki; hiç bir üniversitenin hukuk fakültesi bölümü getirilmek istenen ''Partili Cumhurbaşkanlığı Hükumet sistemi''ne dair görüşlerini belirtmediler veya belirtemediler. 

Yahu dirhem aklı olanın şunu düşünmesi gerekmez mi Allah aşkına; bu çekincenin kaynağı ne olabilir. Hukuk ilminin yapıldığı yerden; o ilmi ilgilendiren, ülkenin ciddi bir meselesi olan konuda görüş bildirmekten imtina ediliyor, kaçınılıyorsa; bilim de özgür değildir, bilimi yapan da.

Sistem değişikliği üzerinden gelecekteki muhtemel dikta rejiminden değil, yaşamakta olduğumuz diktadan söz etmek daha elzemdir. Bilimin dahi görüşünü belirtmeye cesaret edemediği bir ortamda sistem değişikliğine gidilmesi beyhudedir. ''Evet'' de çıksa '' Hayır''da çıksa, sonucun meşruluğu her zaman tartışılacaktır. %92 oyla kabul edilen 1982 anayasasının akibeti ne oldu.


Fötöcüler Üzerlerindeki Algıdan Kurtulmak için Kitap yazıp, Mecliste Açık Oy Kullanıyor
İ.Melih her geçen gün Fetöcülüğü üzerine yoğunlaşma arttıkça, dikkatleri başka yöne çekmek için daha önceleri alnı secde görmediğini iddia ettikleri "Sol"un güya fetö ile işbirliği üzerine kitap yazmış.

Size bir şey söyleyeyim mi değerli dostlar; hele misket havası bir çalsın, kıskanmaları depreşsin, oyunun şevkinden hop hop hoplayıp, etekler fora olsun; inanınki ki kimin kimden ödünç don aldıklarını bile itiraf edecekler.

Talep edilen sistem değişikliğinin diğer bir nedeni de; Erdoğan'ın talep ettiği yetkilere kavuşarak kendi iç bünyelerinde köklü operasyonu da yapabilmektir. Yani demem o ki fetö 'nün siyasi kanadına operasyon 16 Nisandan sonra yapılabilir diye düşünüyorum. Bugün için yapmalarının kendi ayaklarına kurşun sıkmak olacağını düşünmeleri doğaldır. Süleyman Özışık isimli hükumete yakın gazeteci bir TV konuşmasında aynen ''Erdoğan üç büyük şehir belediye başkanı için soruşturma açılmasını istemiş ancak meclis başkanı bunun zamanı olmadığını telkin etmiş'' dedi. Bunu da aynı programa katılan bir başka konuşmacının ''15 Temmuz kalkışmasının siyasi ayağı niçin açıklanmıyor'' dediğinde söyledi.

İ. Melih "Bakın ben fetöcü olmadığımı göstermek için kitap bile yazdım, bana dokunmayın" diyebilmek için kitap yazmıştır. Cumhurbaşkanının bu atraksiyonların ne manaya geldiğini bileceğini, yutmayacağını sanırım en iyi gene İ.Melih bilecektir.


Anayasa Değişikliği ile Getirilmek İstenen Yeni Maddeler Suriye Anayasası ile Aynı
Yılmaz Büyükerşen Suriye anayasası ile bizim getirilmek istenen yeni sistemin anayasasını karşılaştırmalı olarak izahını yaptı.

Tamamen örtüşen maddeler şunlar.
Cumhurbaşkanı bakanları ve yardımcılarını atayıp, görevden alabilecek ; Suriye anayasasında da aynı.

Suriye anayasasında beş üyeli anayasa mahkemesinin beşini de devlet başkanı atıyor, bizde ise 15 üyeli anayasa mahkemesinin 12 üyesini atayacak, 3 üyeyi ise meclis seçecek, onlar da meclisteki çoğunluk olan Cumhurbaşkanının partisinden seçileceği aşikar.
Dolayısıyla, tamamını cumhurbaşkanı belirlemiş olacak.

Suriye anayasasında devlet başkanı meclisi fesih edebiliyor, bütçeyi yapabiliyor; şayet yetişmezse bir önceki dönem bütçesi artırılarak devam ediyor; evet geçerse bizde de aynısı olacak..

Neredeyse Suriye anayasası kopya edilmiş. Peki bu anayasa ile Suriye abad oldumu ki; biz de abad olalım. Suriye anayasasından esinlenerek yeni bir anayasa yapmak Türkiye ve Türk milletinin geçmişi, sahip olduğu devlet geleneği ve kazanımları bakımından utanılası bir durum.

Parlamenter sistemin iyileştirilerek devamının sağlanması. Türk milleti ve devleti için en hayırlısı olacaktır.


''Fesih Yetkisi ile Meclisi Seçime Götürme Kararı'' Komedisi
Yıllarca birilerinin milleti aşağıladığı iddiası üzerinden ajitasyon yapıp, oy devşirenler şimdi de "Nasıl olsa, ne istesek millete yutturuyoruz" diyip, milletin zekası ile dalga geçerek; "Cumhurbaşkanının fesih yetkisi yok, meclisi seçime götürüp, seçimleri yenileme yetkisi var" diyorlar. Ama bütün ısrarlarına rağmen bu kelime oyunlarına aldanıp, dilimi bozup, sövmeyeceğim. Oh canıma değsin.

Siyaset Dilinde edep ve Adap Meselesi
Bir Bakanımız yine siyasi bir lider için ''Uzayda yaşamış olabilir mi bu? Uzay yaratığına benziyor zaten" demiş.

Edep ve adapsızlığın dip yaptığı durum. Bu sözü söyleyen bir bakan akşam evine döndüğünde eşinin, çocuklarının yüzüne nasıl bakabilir acaba. ''Helal olsun baba, lafı ne güzel koydun ama'' mı der. Ya da; Allah korusun akşam yine evine döndüğünde aile fertlerinden birisinin felç geçirip, kendisine melun melun baktığını fark edince ne düşünür acaba. Aaaa, ''Anne tam da uzaylılara dönmüşsün'' mü der, ne der acaba.

İşte bu dilin yok olması, özellikle AKP ve daha sonra da MHP'nin Balgat müdavimlerinin Türk siyasetine getirdikleri ''bozuk dil ve üslup''tan kurtulmak için bunların siyasi olarak bir şekilde ''Yenilmeleri'' ve istirahate çekilmeleri gerekiyor. Bunun da en kestirme yolu referandumdan hayır çıkmasıdır.


İdam Meselesi Milletin Kararından Niçin Kaçırıldı
18 yaşında seçilebilmeyi dert edineceksin ama bu milletin canını en derinden yakanların idam edilmesi meselesini dert edinmeyecesin. 
Hiç bir yerde joplanan gençler görmediğimize göre demek ki gençlerin böyle bir talepleri yoktur; olsaydı kesinlikle joplanacaklardı(!) 
Ama milletin ekseriyetinin idamın geri gelmesine dair talebi var. Şimdi akıl sahipleri kendilerine şunu sormalıdırlar; ''İdamın geri gelmesini AKP ve MHP niçin istememişlerdir.'' Dolayısıyla, niçin referanduma sunulan maddelerin arasına idam meselesi konmadı.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com




21 Mart 2017 Salı

SİNAN OĞAN ÜZERİNDEN MEKTUP GÖNDERME

Sinan Oğan,
Özgüveni son derece yüksek, kendisini iyi yetiştirmiş, aksiyoner; aynen diğer ülkücü ağabeyleri Ümit Özdağ, Yusuf Halaoğlu, Özcan Yeniçeri gibi TV'lerde yaptıkları konuşmalar ile henüz kendilerine ambargo konulmadan öncesine kadar özellikle okuma alışkanlığı olmayan toplumumuza; Türk milliyetçiliğini ve mensuplarını tanıtma fırsatı yaratmış; ülkemiz ve dünyada olup bitenler üzerine Türk milliyetçilerinin ne düşündüklerini, değerlendirmelerini öğrendiğimiz çok kıymetli vatan evladıdır. 


Madem ki Sinan Oğan üzerinden biz ''Hayırcı Türk Milliyetçileri''ne mektup yazılıyor; biz de bu vesile ile cevabımızı yazmış olalım.

Öz güveni yüksek, güçlü Türk milliyetçisi isimler yeşerdikçe, toplumun ön safhalarında yer aldıkca ne tesadüfidir ki; bilerek ve kasten onları biçip, doğrayıp ortadan kaldıran bir süreç de aynı zamanda devreye sokuluyor.

Ne zaman ki Türkiye de önemli bir kırılma yaşandı; ilk önce milli duruş sergileyen unsurlara kumpaslar kurularak, bertaraf edilmişlerdir.

En yakın zamandan başlayalım. 15 Temmuz'a gelebilmek için ilk önce ''Milliyetçi'' ve ''Ulusalcı'' ordu mensubu askerler ve sivil isimlere kumpas kurulup, hapislere atılıp, en şiddetli karşı duracak dinamik güçler pasifize edildiler. Sonra ne oldu; ABD, cemaat marifeti ile (Ben kesinlikle inanmıyorum) hükumeti kandırıp, devletin tüm organlarına ''Paralel yapılanma''yı oturttular.

Bugün de yine bir kırılma ama geçmişte yaşananların hepsini aratacak bir kırılma yaşamanın arifesindeyiz; sistem değişikliğine gidiyoruz.

Her ne kadar Türk milliyetçileri açısından sistem değişikliğine itirazımızı MHP parti içi iç siyasetine bağlamaya çalışsalar da; asıl mesele Türk milliyetçilerinin öncülüğünde milli refleksin uyanmasına mani olmak, mevcudu da etkisiz hale getirmektir. Yani demem o ki; MHP iç siyaseti bahanedir. Onun içindir ki; Türk milliyetçisi kanaat önderlerinin ''Hayır'' kampanyaları basılıyor, konuşmacılar tehdit ediliyor, mümkün olursa evlerinden çıkmamaları isteniyor. Mesela Ümit Özdağ, Meral Akşener, Sinan Oğan MHP'den ihraç edildikleri halde, yani artık MHP'li olmadıkları halde niçin hala toplantıları sabote ediliyor.

Lütfen biraz düşünelim ve uyanalım; sistem değişikliğine giden yolu Türk milliyetçilerine açtırdılar; olup biteceklerin vebalini de Türk milliyetçilerinin omuzlarına yükleyeceklerdir. Ve sonuçta; bundan sonra tarihin her döneminde Türk milliyetçilerini, kendilerini savunamaz hale getireceklerdir.


Hayır dememiz için belki de en büyük gerekçemiz, Türk milliyetçilerine yapılan psikolojik baskı ve zulmün arkasındaki gizli niyettir.


Not:Bu yazı Ülkü ocakları başkanı Olcay Kılavuz'un; Sinan Oğan'a atfen yaptığı ağır eleştiriler üzerine kaleme alınmıştır.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

18 Mart 2017 Cumartesi

HAYIR DEMEMİN GEREKÇESİ

Genel de kurumlar, buna devletler de dahil; problemleri görüşmek, çözüm üretmek veya iş birliği kurmak ve geliştirmek, üzere günün bir vaktinde müşterek bir yemeği vesile kılarak fırsat oluşturulmaya çalışırlar.
...
Belli ki Hollanda Başbakanı da bu niyetle bizim başbakanımıza malum sorunlarımızı görüşmek, belki de tatlıya bağlamak üzere yemekte buluşmayı önermiş. Başbakan da "Ne münasebet, terbiyesiz adam" dememiş; "Belki veya olabilir" şeklinde geçiştirdiğini bizzat kendi ağzından dinledik. Peki Cumhurbaşkanımız Erdoğan ne diyor "Şuna bak, terbiyesiz adam; beraber yemek yiyelim diyor, dalga geçiyor". 
Oysa Hollanda Başbakanının önerisi; diplomasi diline uygun, en nezaketli cümle ile yapılmış bir teklif. 

...
Artık Cumhurbaşkanının "Terbiyesiz adam" sıfatını kullanmış olması Başbakan Binali Yıldırım'ın malum sorunla ilgili olarak inisiyatifini ortaya koyma şansını ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla Hollanda ile Türkiye arasındaki her türlü bürokratik işlemler kilitlenecek, Erdoğan'ın ne düşündüğü veya düşüneceği takip edilecektir. 
...
Bence asıl kullanılan bu dil devletin bekası ile ilgili sorun yaratacaktır. Bu dili kullanan insanı kimseler aralarına almak, görmek istemeyecekler ve o kimseler dediğimiz devlet adamları bir araya geldiklerinde sürekli olarak Türk Devleti ve milletine karşı düşmanlık için ortak eylem ve işbirliği geliştireceklerdir. Oysa ''Monşerler'' denilerek dışlanan, horlanan ve büyük emeklerle yetişen bu diplomatlarımızın danışmanlığında; Türk milleti ve Devletine karşı düşmanlıkta konsolide olmalarına her geçen gün vesile olduğumuz devletlerle görüşmeler yapılarak; ülkemiz adına oluşan riskleri azaltmak mümkün olamaz mı? 
...
Keşke her efelendiğimizde; aynı anda ülkemizde fabrikalar kuruluyor olsa, işsizlik azalıyor olsa, Hollanda'dan silah ithal etmeyecek duruma gelmiş olsak. Almanya'dan artık tank, helikopter almıyor, tüm bakanlıklarımızın makam arabalarını ithal etmiyor olabilsek; keşke, keşke... Ama gerçekler tam tersi. Çözüm efelenmekte ise şayet; statlar bom boş. Gerekirse seksen milyon statları doldurup, efelenmenin alasını yaparız öyle değil mi?
...
Yukarıda anlatmaya çalıştığım yaşanmışlıkları dikkate aldığımızda; getirilmek istenen partili Cumhurbaşkanlığı sistemi; tek adamlılığın gayri hukuki ve kanuni olarak fiilen uygulanmaya konulmuş şeklidir. 
...
İşte bizler, Tük milliyetçileri bilfiil daha önce yaşadıklarımızı, yaşamakta olduklarımızı dikkate alıp, düşünerek #Hayır diyoruz. Algılara teslim olmak, peşinden sürüklenmek yok. Eğer partimizin liderine vicdanımızı ipotek ettirip, bu da yetmeyip sadakat nikahı kırdırmış olsaydık; elbette aklımızdan bu tür sorgulamalar geçmez, analiz yapıp, hükümlere varamazdık. 
...
Bugün Türk milliyetçileri, ülkücüler olarak referandum üzerinden oluşan ayrışma gibi bir sorun yaşıyorsak; uğruna inanmışlık ve adanmışlığımızı içselleştirdiğimiz ülkücülüğümüzden değil; aksine ülkücülüğümüzden gelen şahsiyetli duruşumuzdan kaynaklanıyor. Birileri irademizi kendilerine ipotek ettirmedik diye bizleri ülkücülüğümüzden aforoz etmeye kalkışıyorlar. Adama ''Bu şahsiyetliliğin üzerinde senin ne kadar hissen var ki. Hadi oradan, sen de kimsin'' derler.
...
Ülkücüyü zapt etmek zordur, hele ki boynuna kement atmaya yeltenmek. Saygınlığını kazan, canını sana feda etsin; ta ki koruyana kadar. Bizi yetiştiren peşinden sürüklendiğimiz algılar değil; saygınlığın, güvenin sağladığı sadakat ve kitaplarımızdan elde ettiğimiz öğretilerdir. 
Kötü bir huyumuz var ki; öz güven sahibiyiz ve ''Düşünüyoruz''(!) 
Adam boşuna dememiş ''Düşünüyorum; öyleyse varım'' diye.

Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

16 Mart 2017 Perşembe

BİR DAYI İLE HASBIHAL

İlk okul mezunu hemşehrim diyor ki;
"18 yaşındaki torunumu bakkala gönderdim. İki ekmek, bir kilo şeker alması için. İki ekmek, bir kilo çay ile geldi. 


Ulan oğlum ben sana şeker al demedim mi? Bu çay da nereden çıktı. Bir de senin gibiler milletvekili olup, devletin ve milletin başına bela olacaksınız, öyle mi.


Kızdım, bağırdım, çağırdım. Adamın umurunda bile değil. 
"Aman be dede! büyütme. Karıştırmışım işte". diyor.

Anladım ki aslında hemşehrim içinde biriken öfkeyi dağıtmak için bahane arıyormuş. Ve devam etti sözlerine...

"Yahu her şeye Cumhurbaşkanı karar verecekse; milletvekillerinin sayısının artması neyin nesi oluyor; sayının azalması gerekmez mi? Şuraya bak! aha biraz önce ödedim. Elli liralık faturanın yarısı vergi. Bu vergi şimdi 18 yaşında, üstelik de askerlikten muaf edilmiş, milletvekili olacak olan dürzüye maaş olarak mı ödenecek; ne lan bu?

Askerliğini yapmamışa kız verilemez diyoruz ama devleti teslim ediyoruz. Böyle rezillik olmaz arkadaş. Devlet ve millet işleri ciddi işler. Ne bu yahu! çoluk çocuk; tövbe estağfurullah... neyse, ağzımı bozmayayım."
Kabahat bizde. Adam millet olarak bizden ne istediyse verdik; hem de defalarca. O bir istedi biz iki verdik. Yahu atın önünden arpayı almazsan, üstelik de tutup bir de su içirirsen çatlayıp, ölecektir. Biz galiba biraz bunu yaptık. O kadar güç verdik ki; sıkıp canımızı çıkaracak hepimizin.

''Dayı çayın soğudu, tazelensin mi'' dedim, öfkesini dağıtmak istedim.
Bir ara ''Dayı yeni sistemde Cumhurbaşkanı isterse hanımını, çoluğunu çocuğunu yardımcısı olarak atayabilecekmiş'' diyecek oldum ''Ne diyon ulan sen'' deyince irkildim. Doğrusu peşinden bir tokat bekledim. Sohbeti devam ettirmeye cesaretim kalmadı ancak son bir konuda fikrini alayım istedim;

''Dayı bir de şu anayasa mahkemesinin üyelerinin seçimi ve atanmaları usulü var, ona ne diyeceksin''. Gayet mütevazi bir şekilde ''Yeğenim benim onlara kafam ermez, onları senin gibiler bilecek ancak''.
Dayı biz bildiklerimizi söyleyince karşımızdakiler de bize sizlerin yani milletin bileceğini söylüyorlar.
Ulan oğlum, ben onlara atın nalında kaç delik olduğunu soruyor muyum? Bana sorulacak şey var, sorulmayacak şey var. Bu devlet kurulurken sorulması gereken sorulmuş, alınması gerekli cevaplar alınmış.


Dayı bir ara kulağıma eğildi ''Oğlum bütün mesele bu topraklardan Türk mührünü kaldırmaktır, sen okumuş adamsın, tüm yönetenlerimizin şeceresine bir bak hele; kaç tanesi Türk çıkacak''
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

12 Mart 2017 Pazar

HAYIR DİYENLER TERÖRİST OLUNCA...?

Yüce Türk milletinin meclisi referanduma gidilmesine ve seçmenlerin meclis kararı ile teminat altına alınmış olan sadece Evet-Hayır seçeneklerinden bir tanesini tercih edilebileceğine karar vermiş. 

Peki sonra ne oluyor; devletin başındaki en sorumlu insan bu seçeneklerden #Hayır'ı tercih edenleri terörist olmakla itham ediyor; yüce Türk milletinin meclisinin teminat altına aldığı irade beyanını tehdit ediyor. Tabi ki bu açıkca TBMM'nin almış olduğu kararı yok farz etmek, tanımamaktır. Yine alışkanlık haline getirilen fiili durumun bir başka şekilde tezahürüne şahit olmuş oluyoruz. İşin en tuhaf tarafı da; bu dayatmalarla yürütülen bir süreç sonunda ''Büyük Türkiye'' hayali kuran anlı, şanlı sözde aydın akademisyenlerin var olmasıdır.  


Aslında Türk milleti olarak galiba Erdoğan'ın genel halini kanıksamış olacağız ki; müsebbibi olduğu anti demokratik hal ve tarzının vahametinin farkında değiliz ama dünya ülkemizde olup, bitenleri elbette takip ediyor. Sonuçta ekonomiler bağımsız değiller. Her ülkenin şu veya bu şekilde değişik ülkelerde yatırımları olabiliyor ve dolayısıyla daima menfaatlerini koruma ve kollamayı düşüneceklerdir.

İsterseniz bir sabah uyanalım ve kendimizi Almaya ve Hollanda'nın devlet yönetiminde inisiyatif sahibi olduğumuzu düşünelim.
Ülkemizde ciddi oranda Türkler var ve bunların ülkesinde belkide doksan küsur yıllık, geleneksel hale gelmiş, oturmuş olan bir sistemleri var;  değiştirilip, değiştirilmeyeceğine karar verilmek üzere kampanyalar yürütülüyor. Ancak mevcut cumhurbaşkanı ülkesinin insanının yarısını, yapacakları tercih nedeniyle terörist olmakla itham ediyor. Her geçen gün bu üslup kutuplaşma ve ayrışmaya dönüşürken, özellikle de devlet imkanlarını kullanan bir cephe, yani ''Evet'' lehine orantısız fırsat yaratılarak siyasi sonuç elde edilmek isteniyor.

Bu tehdidin gerek ülkemizde gerekse Avrupa'da ki yansımalarını tüm dünya takip ediyor; zira tüm ülkeler ve ekonomileri birbirleri ile entegre olmuş durumdalar. Özellikle Almanya ve Hollanda'da epeyce Türk olunca; Türkiye de yaratılan kutuplaşmanın kendi ülkelerine yansımasına mani olmak adına tedbir almayı düşünmüş olabilirler. Nitekim Almanya ve Hollandayı en çok rahatsız eden; Erdoğan tarafından yapılan Nazi benzetmesidir. Türkiye'de biz hayırcılara terörist denilmesi karşısında hukuk önünde hesap sorma şansımız olmayabilir, sindirilmiş olabiliriz ama elin oğlu son yüzyılın en aşağılık suçu ile suçlanmayı sineye çekmeyebilir. Burada bir şeyin farkında değiliz sanırım, o da şu; Türkiye de istenildiği an fiili durum yaratılabilir, bu alışkanlık haline de gelmiş olabilir ancak bu demek değildir ki; Avrupa'da da her istenildiğinde aynısı yapılabilir. Olup, biten meselelere bir de bu pencereden bakmak lazım.

Yabancı siyasetçilerin başka ülkelerde kampanya yapmasına ilişkin hukuku değerlendiren Uluslararası Hukuk Profesörü Ove Bring de ‘‘Temel kural olarak ifade özgürlüğü hakkı geçerlidir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. Maddesi gerekli görmeleri durumunda diğer ülkeler kaynaklı politik kampanyaları yasaklama hakkını da tanımaktadır’’ dedi.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

8 Mart 2017 Çarşamba

''SİSTEM''Mİ DÜZELMELİ ''DİL'' Mİ

Siz liderler; 
Yirmi senedir bir TV programında veya bir ülke meselesinin halli konusunda bir araya gelebilme yürekliliğini göstermeyecek kadar medeni olgunluğa sahip olamamış acizlersiniz. Sizler bunu başaramadığınız sürece ülkemizin modern ve müreffeh bir ülke olma yolunda ilerlemesi mümkün değildir. Bu manada cumhuriyet tarihi boyunca elde ettiğimiz kazanımlarımızı tükettiniz. 


Otuz sene öncesinde; bugün özlemini duyduğumuz "Medeni siyaset üslubu"; zamanın liderlerinin müşterek tarzıydı. Bir Sayın Ecevit vardı ki; ''Sayın'' kelimesini Türkçe'mize kazandıran insandır.

Arenaya bir adam çıktı, siyaset diline öyle bir hançer sapladı ki; yarası derin ve iyileşmesi de mümkün görülmüyor. İşin garibi diğer siyasetçileri de; kullandıkları dil itibariyle kendine benzetti. Ancak işin tuhaf tarafı, bu dili halk ödüllendirdi. Küfür, hakaret dili ödüllendirildi. Lider ''Şerefsiz, alçak, namertsin'' diyor, halk ise ''Lafı nasıl koydu ama....'' diyerek, lideri ile övündü. Bu manada lider halkı, halk lideri besledi. Böylece topaç gibi bambaşka bir siyaset dili oluştu.

Hele birisi var ki, rakip siyasi liderleri de aşarak kendi partili dava arkadaşlarına daha ağır ifadeler kullanabilmek için her gün bir başka bahane üretir oldu. Bu seviyesizlik karşısında hep beraber ''Edep ya hu'' diye haykırıyoruz.

2002 yılından önce hiç bir siyasetçinin bir başka siyasetçi için ima yoluyla dahi olsa; ulu orta "Şerefsiz, alçak, çukur, hain, müptezel.." sıfatlarını kullandıklarına şahit olmazdık. Zekayı, aklı devreye sokup; söz sanatını kullanıp; edebiyatımızın dahi kazanımlar elde edebildiği tarihe not düşülebilecek güzel sözlerle birbirlerine itirazlarını yaparlardı.
Bu eski siyaset diline dönülmediği sürece sistem değişse ne olur ki. Siyaset dili ve ahlakı değişmedikçe.

Aslında bugün ''Sistem değişimini'' millete dayatanların; yaşanan olumsuzluklara binaen sözde bahane ettikleri ''Parlamenter sistemin çalışmaması''nın çok önemli nedenlerinden birisinin de siyaset dili ve ahlakının bizzat yine kendilerince yerle yeksan etmeleridir. Oysa siyaset diline ahlaki bir seviye kazandırabilselerdi; belki de demokrasiyi demokratik bir ortamda yaşama yolunda büyük mesafe katedilmiş olunacaktı. Üzüldüğüm o ki; ülkemizin ve milletimizin geleceğine şekil ve nizam verme "kadersizliğimizin" maalesef halen bu insanların uhdesinde olmasıdır.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

5 Mart 2017 Pazar

''TÜRKİYE TOPLUMU'' İÇİNDE SIĞINTI TÜRK OLMAK

Değerli "Evetci" ülküdaşlarım, 
Sizin adınıza, ekranlarda sözüm ona evet'in faziletlerden bahseden Aktroller; sizlerin,benim ait olmaktan onur ve şeref duyduğumuz Türk milletini bir yağından ibaret görüp, adına "Türkiye toplumu" diyorlar. Sizler, bizler ve Tüm Türkler bu yığıntının içinde sığıntı olmak için mi evet blokunda yer alıyorsunuz. Esas ''Evetci Blok''un niyetleri; ifade etmeye çalıştığım ayrıntıda gizli olduğunu lütfen anlayın ve sizler de empati yapınız. Aktrol ısrarla Türk milleti yerine ''Türkiye toplumu'' demek için özen gösterirken; sizler ülkücü olarak bu adamın ısrarındaki ayrıntıya niçin dikkat çekmiyorsunuz?

İnanın ki sizleri anlamak için sürekli empati yapıyorum; tek gerekçeniz ''sadakatınız'' olabilir diyorum, başka da bir şey aklıma gelmiyor. Ancak sadakat çok ulvi, güzel bir şeydir; ta ki ihaneti görene kadar. Varsa beka sorunu iki yıl beklenmez ki; anında gereği yapılır. Öyle değil mi?

Lütfen #Hayır 'ı anlamak için biraz daha ülkücü vicdanla, ocaklarda kazandığınız öğreti ile empati yapmaya çalışınız. Ha, şunu da ifade etmek isterim ki; tercihlerimiz ne olursa olsun, ezelden gelip ebediyete kadar sürecek olan ülküdaşlık hukukumuz ve birbirimize sarılmışlığımızı koruyup, yaşatmaya devam edeceğiz. Önemli olan16 Nisandan sonra bir araya geldiğimizde verdiğimiz karardan utanç duyarak, birbirimize mahcubiyet hissetmememizdir.

Şunu kesinlikle bilmeliyiz ki; biz ülkücüler arasında gönül bağımız sivil toplum örgütleri vasıtasıyla devam etse bile; ''Evet'' çıkması durumunda, işin doğası gereği iki partili sisteme geçilecek; siyasi arenada sadece CHP ve AKP'nin kalacağı aşikardır. MHP'nin kurumsal kimliğinin hiç bir anlamı ve önemi kalmayacaktır. Belki bir süre AKP, CHP arasında gidip gelecek iktidarlarda ihtiyaç duyulduğunda denge sağlamak, (Dilim varmıyor ama) dolgu malzemesi olmak gibi bir misyonu üzerimize giydireceklerdir. Kaçınılmaz böyle bir akibeti; bu devleti kuran Türk milliyetçiliği iradesine yakıştırmak hangi vicdana sığar, bu vabalin altından kim kalkabilir. Lütfen bir daha düşünün; tekrar tekrar düşünün.
Allah'a emanet olunuz.
Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin.


Tebrikler Deniz Baykal
Deniz Baykal zeki bir politikacı olduğunu Almanya toplantılarını iptal ederek göstermiştir. Eğer Almanya'daki etkinliklerini iptal etmeyip devam etseydi ve Almanya da izin konusunda bir problem çıkarmasaydı; kesinlikle AKP, CHP'nin veya #Hayır blokunun arkasında Avrupa var diyerek, kampanya yürütecekti. Baykal buna mani olduğu gibi aynı zamanda hükümete "Siz de kendi ülkemizdeki #Hayır kampanyamızı engelleyici tutum içinde olmayın" demek istemiştir.

An gelir ki, insanı kendisi ile üstelik de acımasızca yüzleştirebilir.

MHP Milletvekili Atilla Kaya'nın #Hayır kampanyasına dair Denizli de yapacağı toplantının iptal edilmesi ayıbını açıklamadığınız sürece; Almanya'nın, Bakan Bekir Bozdağ'ın yapacağı toplantıyı iptal etmesi ayıbını ne bize ne de Almanlara anlatabilirsiniz. Almanya dönüp "Sizin Atilla Bey'e gösterdiğiniz gerekçelerle iptal ettik" derse ne cevap vereceksiniz. İşte demokrasi böyle bir şey; öyle bir an gelir ki, insanı kendisi ile, üstelik de acımasızca yüzleştirebilir.

Abudik Gubidik işler

Yapmayın canım, arada sırada da abudik gubidik işler olmuyor değil.

Mesela 2002 yılında muhteremin siyasi yasaklı olması nedeniyle genel başkan olduğu halde milletvekili adayı olamadı. Sonra parlamenter sistemin nimeti ile ve her vesile ile aşağılayıp, horladığı CHP'nin katkıları ile siyasi yasağı kalktı. İşte bundan sonra abudik gubidik işler başlıyor.
...
Siirt'ten seçilen AKP milletvekili istifa ettirildi, Siirt'in bilmem neresinde sandık kurulmamış olması, bağımsız seçilen Jed Fadıl'ın üçkağıtçılığı da bahane edilerek milletvekilliği düşürüldü ve nihayetinde Siirt seçimleri iptal edildi. Seçimler yenilendi, adaylar yenilendi, muhterem aday gösterildi ve bu şekilde milletvekili seçilerek başbakan oldu.

Evet doğru söylemiş, demokratik parlamenter sistemde işte böyle abudik gubidik işler yapılarak, umudun firar edip, imkansızlığın hakim olduğu anlarda insana yeniden çare üretip, umut kapısı açabiliyor.


Allah'ım sen her şeye kadirsin.
Nasıl ki altmış bin ABD askerinin Irak'a girebilmelerini sağlamak üzere ülkemizin güneyinde konuşlandırılmasını teminen 2003 yılında "Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için Hükumete yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi" aynen bugünkü gibi AKP hükumeti tarafından yüce meclisimize dayatılarak geçirilmek istendiğinde; bunu isteyenlerin hesaplarına karşın senin de bir hesabının olduğunu göstererek mani olduğun gibi; ne olur 16 Nisanda da bir belirsizliğe doğru götürülmek istenen güzel ülkem için benzer akıbetin tecelli etmesini yüce Türk milletinin geleceği için nasip eyle.

Allah'ım inanıyorum ki; yüce Türk milletini sevdiğin için malum tezkerenin geçmesine mani oldun. Çünkü biliyordun ki; 15 Temmuz da murad edilen neyse; o günlerde de ülkemize konuşlandırılmış altmış bin ABD askeri fetö ile aynı şeyi yapacaklardı ve çok kalleşçe arkamızdan vurulacak; üstelik de meclisimizin kararı ile adeta bu güzel ülkemizi ABD'ye ellerimizle teslim etmiş olacaktık. Belki de kandırıldığımızı dahi fark etmeye fırsatımız olmayacaktı.

Ama yeterli sayıda vekilin ellerini ve vicdanlarını mühürleyerek buna müsaade etmedin. Şimdi de yukarıda ifade etmeye çalıştığım endişelerime istinaden; halisane, bir o kadar da masumane dua ve niyazımı kabul etmeni şefaatine, merhametine sığınarak talep ediyorum, kabul eyle Allah'ım. He ne kadar çeşitli musibetlerle bize gerekli dersi her defasında verdiğin halde, hala uyanamamamızın vebalini taşıyorsak da; sen esirgeyen, bağışlayan, affedensin.

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

26 Şubat 2017 Pazar

GAZ OCAĞINDA ÇAY KEYFİ

Bunun ismi gaz ocağı. Sanırım 1960'lı yıllarda tanışmıştım onunla 125 gr'lık bir paket çay veya bir paket sigara için gün boyunca çobanlık yapıldığı yıllar.
...
Sık sık kullanılan bir araç değildi. Misafir geldiğinde ortaya çıkarılırdı. Ne zaman misafir gelse rahmetli dedem aleti ortaya alır, yan tarafındaki kolu araba lastiği şişirme yönteminde olduğu gibi ileri geri itip, çekerek deposundaki sıvı gazı hava ile sıkıştırarak uçucu hale getirir, daha sonra alevli bir ateşle ispirto yatağını tutuşturarak aleti yakardı. Gözeden su doldurulmuş çaydanlık ocağın üzerine konur; 125 gr'lık çay paketinden fazla dökülmesin diye parmak uçları ile alınan kuru çay, itina ile demliğe konurdu. Bu arada yanan gazdan çıkan karbondioksit odaya yayılırken, mütemadiyen hava pompalama kolu çalıştırılarak sıvı gaz sıkıştırılırdı ki; uçucu gaz oluşsun ve ocak sönmesin diye. 
...
Çevreye yayılan gaz kokusu evin dışarısından bile fark edilirdi. Çünkü köylerde evin giriş kapıları genellikle açık durur; aynı zamanda açık kapıdan içeri sızan gün ışığı evin içini aydınlatsın diye. Evin önünden geçerken kokuyu alanlar bilirlerdi ki bu evde misafir var. Fark edilenler içeriye buyur edilir veya benim gibi çocuklar da bir bardak da bize ikram edilir umuduyla bahane ile evin çevresinde oynaşırdık.. 
...
Rahmetli babaannem hamur yoğurup, sac kurar; evin genç hanımları ise katmer, çökelekli veya kete açarak sac üstünde pişirme işlemini yürütürlerdi. Eritilmiş tere yağı sıcacık ketenin üzerine sürüldükçe, mis gibi koku etrafa yayılır, gaz kokusu ile birleşerek kendine özgü bir ortam oluşurdu. Bir ara babaannem sessizce ocak başından kalkar, püsküllü anahtarını sakladığı yerden çıkararak, biz çocukların da kendisini takip edip, etmediğimize dikkat ederek kilere gidip, daha önce sağılmış kara kovan balından getirip, sofraya koyardı. Başka neler; kaymak, kaymaklı yoğurt, çökelek, pazı yaprağının sapından yapılmış turşu, sahanda yumurta. Zeytin mi dediniz; işte o olmazdı. Zeytin bizim için lüks bir tüketimdi. Zaman zaman ailemizden İstanbul'da çalışanların gelenlerle gönderdikleri zeytin biz çocuklar görmeden misafir geldiğinde sofraya konulur diye saklanırdı ancak bazen de olurdu ki bu ihtiyatlı tutum abartılınca; saklanan zeytinler küflenir, çürür kimseye de yar olmazdı.
...
Artık çay demini almıştır. Kırmızı damalı çay tabaklarına ince belli bardaklar sırasıyla dizilir. Bir bardağa konan sıcak su tek tek diğer bardaklardan geçirilirdi ki çay sıcaklığını kaybetmesin diye. Demlikteki çay süzgeçten geçirilerek özel bir itina ile yarıya kadar bardaklara aktarılır, kalan eksik ise kaynamış su ile tamamlanırdı. Peykelerde bağdaş kurmuş oturmakta olan hazırun yer sofrasına davet edilir, bismillah deyip atıştırmaya başlanırdı. 
...
Biz çocuklar için o sofrada en cazip beklentimiz; en fazla bir bardak paşa çayı(soğuk su ilaveli açık çay) içebilmekti. Diğer yiyecek, içeceklerden nasiplenmemiz belki misafirler gittikten sonraydı. Nihayet bakışlarımızdan rahatsız olunmaması için kete eşliğinde paşa çayımızı içtikten sonra, babaannemizin ''Haydin çocuklar kapıya bacaya bakın, bahçelere mal, davar girmiştir'' uyarısı ile kibar bir şekilde evden uzaklaştırılırdık.
...
O yıllar belki yoksulduk, fakirdik ama onurlu bir yaşantımız vardı. İmkanlarımız her geçen gün arttı ancak o nispette de insanlığımızı unuttuk. Artık bugün o köylerde, bu sofralar kurulmuyor. Evlerimizdeki doğal gaz bütün imkanları ile hizmetimizde ama gaz ocağından çıkan o kokunun bana verdiği mutluluğu, iç huzuru vermiyor artık. Modern tarzda yeni yapılan evlerde kapılar da kilitli, yürekler de. Kuşlar bile mekanları terk etmişler; kursaklarına girecek bir buğday tanesi yok diye. Eken yok, biçem yok, sağan yok. Siyasiler hep o günlere atıf yaparak, günümüz üzerinden bizleri tehdit ederler; ''Nereden nereye geldik diye''. Öyleyse alın verdiğiniz bu imkanları; bana yoksulluğumu verin; bir ipek kozasında saklı olan mutluluğumla beraber.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

BU NE SINIR TANIMAYAN HADSİZLİKTİR

Üsküdar AKP teşkilatı afişler hazırlayıp, rahmetli Başbuğ'un da üzerine resmini basarak, kendisine atfen "MHP eski genel Başkanı Alpaslan Türkeş" de başkanlık istiyordu" diyerek, rahmetlinin düşünmediğini düşündürerek ve de üstelik sıradan bir genel başkan statüsüne indirip "MHP eski Genel Başkanı Alparslan Türkeş" diye de imzasını açarak paylaşmışlar.
...
Beyler rahmetli insan bir davanın banisi olup, ismi sıfatı ile beraber söylenir, yazılır; "Başbuğ Alparslan Türkeş" diye. Genel Başkan arıyorsanız; o da şimdilik Devlet Bahçeli dir.
... 
Gazeteci Taha Akyol'un şahitliğinde biliyoruz ki; Başbuğ Alparslan Türkeş "Hürriyetçi Demokratik Parlamenter sistem"den yana olduğunu yazdığı kitabında ifade etmiştir.
...
Referansınızı, önünde diz çöktüğünüz, kendi fikir adamlarınızdan mesela rahmetli Erbakan hocadan alabilirsiniz. Hiç olmazsa ölüye saygı gösterin. Kendini savunamayacak insanlara atfen fikir ve düşünce iftirasında bulunmayın. İşbirlikçi, yol arkadaşınız Bahçeli bile güler geçer bu iftiraya çünkü gerçek olsaydı ilk önce o sarılırdı ''Türkeş Bey de Başkanlık sistemini istiyordu'' diye. Kul hakkı denen bir şey var, siz bunu bilmezmisiniz. Başbuğ'un üzerinden çekin kirli ellerinizi.
...
Taha Akyol 7.2.2017 tarihli Hürriyet Gaztesindeki köşe yazısında diyor ki;
''Ben MHP’nin Genel İdare Kurulu’na 1977’de seçilmiştim, Türkeş’in de avukatı olmuştum. Merhum Türkeş’in ağzından hiç “başkanlık sistemi”ni duymadım. 
Kendisinin 1977 basımlı “Gönül Seferberliği” adlı kitabından bir cümle:
“Milliyetçi Hareket Partisi’nin yolu hukukun üstünlüğünü esas alan, çok partili, demokratik, parlamenter, hürriyetçi nizamdır.” (s. 243)
1997’de vefat eden Türkeş’in sistem değişikliğini isteyen tek konuşması olmamıştır. Olsaydı bile bu, Türkiye’de bugün sistem değiştirmenin gerekçesi olabilir mi?
...
Umarım kul hakkı ile cebelleşmemek için bu hatanızdan dönersiniz muhteremler ancak siyasetinizi arsızlık üzerine konumlandırdığınız için umurunuzda olacağını sanmıyorum.
...
AKP amblemi altında Bağbuğ'un resmi ve AKP'nin referandum propagandası; ne günlere geldik Allah'ım.
Ülkücülere bu zulmün yapılmasının müsebbibi olanları er geç kaçtıkları salonlara tıkayıp, hesabını soracağız elbette. 
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

22 Şubat 2017 Çarşamba

SÖYLENMEDİK NE KALDI Kİ

Durduk yerde Adana Büyük Şehir Belediyesi başkanı Hüseyin sözlü niçin gündeme getirildi. Mesela niçin Ankara'yı parsel parsel parselleyip de cemaate peşkeş çekenlerin üzerine gidilmez de ülkücü muhalif isimlerin üzerine üzerine gidilir. Bunun elbette ciddi bir nedeni olmalı, o da şudur.

Değerli dostlar yapılmak istenen şu ki; 
MHP Genel Merkezinin(Balgat'ın) özellikle 7 Haziran'dan bu güne istenilen kıvama getirilip, şekil verildikten sonra; şimdi de MHP kurumsal kimliği altında hasbelkader ayakta kalabilen, daha doğrusu kalmayı başarabilmiş isim ve kurumların MHP üzerinden yazılmış senaryoların icrasında ayakbağı olabilecekleri ihtimalleri nedeniyle bişekilde tasfiye edilmeleri istenmektedir. Bu tasfiyenin doğal bir süreçle gerçekleşmesini isteyen Bahçeli, baktı ki her geçen gün bu özlemi gerçekleşmiyor, insanlar inadına MHP'nin kurumsallığına sahip çıkıyorlar, bu sefer ''Madem ki muhalifsiniz gidin başka parti kurun, biz de AKP ile kolayca entegre olalım'' dercesine grup toplantısındaki konuşmasından zımnen bunu anlayabiliyoruz.

Değerli dostlar, ben bu ve önceki günlerdeki yorumlarımı şuna inanarak yapıyorum; Devlet Bahçeli MHP'nin misyonunu tamamladığını düşünerek, iki partili sisteme geçmek üzere kurgulanan senaryonun gereğini yapıyor. Bu düşüncesini tek başına ve partinin kendi iç dinamikleri ile başarmasının mümkün olamayacağını bildiği için ilk önce partideki güçlü figürleri tasfiye ederek, kendisine biat eden az bir grup ile dahili olduğu senaryoyu AKP ve tabi ki Erdoğan desteği başarmayı düşünüyor. İşin garibi MHP'yi bitirme sürecine sokanlar kendilerini savunmak için ''Ne yapalım, sistem değişti; doğal olarak iki partili sistem kendiliğinden oluştu'' diyecekleridir.


Türk milliyetçileri için sihirli olan ve kudsiye
t atfedilen ''Develtin bekası'' tanımlaması üzerinden vicdanlarımız devşirilmek isteniyor ancak elbette ahmak değiliz; devletin ''Uzatmalı Bekası''nın olmayacağı, beka sorunu yaratanların bunu bir takvime bağlamayacakları aşikarken, ''Size 2019 yılına kadar müsade ettik'' denmiş olamayacağına göre; dile getirilen beka sorunu uydurulmuş bir hikaye değilmidir. Böyle bir sorun varsa, an itibariyle de vardır. Kaldı ki Erdoğan sistem değişikliği için ''Ta Belediye Başkanlığım zamanımdan beridir hayal ettiğim, kafa yorduğum bir davamdı'' diyor.


Sistem değişikliğine yüreklenene kadar malum kasetler ile ilk önce MHP'nin kurumsal kimliğine suikast yapılmıştır; 1 Kasım seçimi arifesinde ise siyasi partiler yasası ve parti tüzüğünden kaynaklanan haklarını kullanarak, partisine sahip çıkmak isteyen ülkücü iradenin tecelli etmesine devletim tüm imkanları kullanılarak engel olunmuştur. Bunu Balgat ve Hükümet(Erdoğan) başarmışlardır. Eğer MHP de kongre gerçekleşmiş olsaydı; bugün referandum falan konuşuyor olmayacaktık.

Görülüyor ki bundan sonraki süreçte ise Hüsyin Sözlü gibi isimler başta olmak üzere; Türk Milliyetçiliği Hareketi'nin derlenip, toparlanıp tekrar ete kemiğe bürünmesi ihtimaline karşı het türlü operasyonlar yapılabilecektir.
Eğer bugün Halk TV dışında ulusal yayın yapan TV kanalları;Sinan Oğan, Yusuf Halaçoğlu, Meral Akşener, Koray Aydın, Özcan Yeniçeri, Oktay Vural, Ümit Özdağ'a ve daha bir çokj değerli Türk milliyetçisi isimlere 1 Kasım seçimlerinden bu yana sansür uyguluyorlarsa, bunun nedeninin Balgat-Hükümet(Erdoğan) tarafından yazılmış senaryo gereği olmayıp da başka neden olabilir Allah aşkına. 
Arkadaşımızın birisi yazmış; neymiş efendim Hüseyin Sözlü yeterli diplaması olmayan birisine falanca yerde, filanca görevi vermiş. Sanki dürüstlük bize, iktidar başkalarına haktır; öyle mi?

Geçiniz bunları beyler; 1150 odalı saraya 18 yaşından başlamak üzere 1150 tane Cumhurbaşkanı yardımcısının; üstelik de bunların istenirse Cumhurbaşkanının çocukları ve torunlarından da oluşabileceği ve de ''teknik'' olarak atanabileceğini mümkün kılan bir sistem; yani meclisten geçene kadar ''Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi'' , MHP'nin desteği ile meclisten geçtikten sonra da ''Cumhurbaşkanlığı Hülümeti'' denen ucube bir sisteme geçiliyor. Sistem denen şeyin bir disiplini vardır. Onbeş günde bir adı değişen ''Sistemin'' getireceği felaket, adının bir türlü konamamasından belli değil mi.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com