19 Şubat 2015 Perşembe

GÜVERCİNLERE YEM ATMAYIN HÜKUMET RAHATSIZ OLUYOR



17 Yaşında delikanlı arkadaşının babasının arabasını çalıyor; elinde silah ile sevdiği kızı kaçırmak için okulunu basıyor ve başarılı olamayınca iki öğrenciyi tehdit ile arabasına alarak uzaklaşıyor ve daha sonra yakalanıyor
Hakim, ifadeler sonrasında delikanlının "silahla tehdit, kız kaçırmaya teşebbüs" suçlarından, yaşı ve eylemi kendi rızasıyla sona erdirmesi gerekçesiyle serbest bırakılmasına, olay yerinden uzaklaştığı aracı çalmak suçundan tutuklanmasına karar vermiş.
.....
Değerli dostlar bilindiği gibi şu anda ''İç Güvenlik Yasası'' adı altında çıkarılmak istenen yasa konusunda kıyametler kopuyor. AKP tarafından kanunlaşması için çaba sarf ettiği yasada ''muhtemel bela''ya karşı tetbir amaçlı bir madde de geçirilmek isteniyor. Yani diyelim ben sürekli AKP'yi, cumhurbaşkanını eleştiren birsiyim ve dolayısıyla eğer birgün Cumhurbaşkanı veya Başbakan bölgemize ziyarette bulunacak olursa, başlarına bela açabilirim endişesi ile beni kaymakam veya kolluk kuvveti amiri marifeti ile evimden alınıp, Beykoz veya başka uzak bir bölgede ikamet ettirrebilineceğim.
.....
Yani demem şu ki;
Delikanlı okul basıyor; tutuklama yok.
sınıfta çocuklara korku dolu dakikalar yaşatıyor; tutuklama yok.
Silah'ı tehdidt amaçlı kullanıyor; tutuklama yok.
İki çocuğu zorla götürüyor; tutuklama yok.
ama;
Belki de en az risk teşkil eden arabanın çalınması nedeniyle hakim tutuklamaya karara veriyor.
.....
İşte AKP Hükümeti ''güvenlik'' açısından sınıf basılması, silah ile tehdit ve zorla insanın alı konulması gibi durumlarda tutuklama yapılmasına mani olan nedenler üzerinde düzenleme yapmayı gerekli görmemiş ama her ne hikmetse sokakda demokratik hakkını kullanarak protesto edebilecek ''muhtemel baş belaları''na karşı kendisini korumaya yönelik düzenlemeler yapmaya çalışıyor.
Anladık ki, en büyük ve tehlikeli silah Hükümeti eleştirmekmiş. Hükümet bu ''silahtan'' çok korkuyor.
Ha birde şundan korkuyormuş; güvercinlere toplu yem atılmasını istemiyormuş; zira insanlara toplu gösteri yapmalarına ilham olurlar diye.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

18 Şubat 2015 Çarşamba

DİKKAT SOYGUN VAR

Bir kamu kuruluşuna bağlı yan kuruluşta 9'u işçi, 10’u idarî birimlerde olmak üzere 19 personel çalışıyor. Buna karşılık şirketin yönetim kurulunda tam 7 üye varSürekli olarak meclisde tartışılması, görüşülmesi hükumet tarafından engellenen bir bakan tarafından da itiraf edilen ''engellememiz lazım, çünkü millete izah edemeyiz, sonumuz olur'' dediği Sayıştay Raporuna göre;
Ticarî faaliyetlerdeki büyük daralmaya rağmen 4 kişilik yönetim kurulu önce 5’e önceki yıl da 7’ye çıkarıldı. Üyeler, maaşlarının yanı sıra 3 bin 600’er lira aylık ek ücret alıyor. Şirketin personel giderleri 2013’te yüzde 27 artarak 1,5 milyon liraya yükseldi. Yönetim kuruluda dahil olmak üzere 19 çalışanı olan bir şirkette personel gideri 1.5 milyon TL. Bu nasıl izah edilebilinir Allah aşkına. İşte izah edilemediği için sayıştay raporlarının TBMM de görüşülmesi engelleniyor.
Siz hiç mi Allah'tan korkmaz, kuldan utanmazsınız? Allah size vicdan denen melekeyi bahşetmemiş mi? Böyle giderse seneye yönetim kurulu üye sayısının diğer çalışanlardan fazla olacağı aşikar. Kırk haramiler devletin kasasını ele geçirmiş. Kene oğlu keneler; devletin her yerini sarmışlar. Allah'ın ilahi zehiri inşallah bunları yerle yeksan edecek.
Yiyin ulan iyin...
Aksırıncaya, pıskırıncaya, tıskırıncaya ve nihayet;
Allah'ın izniyle, inşallah çatlayıncaya kadar yiyin.
İçtiğiniz son yudum, serumdan gelsin inşallah.
Allahsız
Kitapsız
Vicdansızlar.
Beddua etmek dinimizce güzel karşılanmaz amma;
Ey Allah'ım, onlara bu kadar arsızlığı verirken bana niçin tahammül gücü vermedin; bedduam işte bundandır.
Mehmet Soral

17 Şubat 2015 Salı

YANDAŞLIK UĞRUNA İNSANLIĞA TECAVÜZ ETTİLER

Yandaş medya'nın iki ayrı hatun yazarı Özgecan yavrumuzun başına gelen malum olay nedeniyle yorum yapmışlar.
Bir tanesi, ''Amerika'da da iki dakikada bir kadınların tecavüze uğradığını, Müslüman ülke, tecavüz... fırsatçılığı yapmayın, çenenizi kapayın'' demiş.
Diğeri ise; ''kitle eylemleri oluşturmak için seçilmiş bir konu'' diyor ve buna gerekçe olarak da rahmetli kızımızın Alevi olmasını, yanında biber gazı taşımasını ve Selahattin Demirtaş'ın açıklama yapmasını dayanak gösteriyor.
...
Bu her iki karının (kadın demiyorum, zira onlarda kadın zerafeti yoktur) şekil ve şemallerine bakıldığında; mütedeyyin, muhafazakar ve dindar insanlar olarak değerlendirilecekleri, kendilerini de bu şekilde tanımlayacakları aşikar.
Bir genç kızın canı vahşice alınmış, vicdan sahibi olan herkesin acılar içerisinde bu alçakça işlenen cinayete karşı öfkesini dindirebilmek için kıvırım kıvrım kıvranırken; sen kalkacaksın rahmetli kızımız için yapılacak demokratik eylemlerin hükümeti protesto eylemlerine dönüşme ihtimaline karşı ‘’hükümetin önüne yatan’’ koruyucu melekler olacaksınız. Oysa dindarlık ve muhafazakarlık adına bu eylemlerin önde gideni olmanız gerekmez mi? Maalesef gerekmiyor çünkü, siyasi düşünceleriniz ‘’insani’’ düşüncelerinizin ırzına geçmiştir.
Bir de utanmazlığın haddini, hududunu aşıp; ırzına geçtiğiniz insanlığınızın şehvet arzusunu sadistçe bir boyuta taşımak için rahmetli kızımızın ailesinin Alevi olmasına vurgu yapıyorsunuz. Sizin mezhebiniz ne olursa olsun, her şeyden önce insan olmayı başarabildiniz mi ki başkalarının mezhebini sorgulamaya cüret edebiliyorsunuz.
Rahmetli kızımızın babasının sabrı, tevekkülü; metanet içinde vakur bir eda ile hepimize ibretlik ders verircesine halini arz etmesine hayran kaldım. Ne diyor değerli saygıdeğer baba;
"Devletimiz zeval görmesin. Milletimiz necip, güzel bir millet. Güzel gönüllü insanlar var. Ben öncelikle kendim için şunu söyleyeyim; ben günahkarların günahkarı, fakirlerin fakiri, acizlerin acizi bir garibim. Rabbim özel yaratmış, güzel yaratmış, çok sevdi yanına aldı. Bu memlekette artık ikilik olmasın. Bu vahim olayı yapan insanlara da zulmedilmesin, adaletin karşısına çıkıp cezalarını çeksinler. Allah onların analarına, babalarına da yardımcı olsun.
….
Memlekette herkes bir şey söylüyor; biz ne ocuyuz, ne bucuyuz, şanı yücelerden yüce olan Türk milletinin bir ferdiyim, evladıyım. Allah devletimize zeval vermesin.
….
Siz hiç mucize gördünüz mü? Şu an bir mucize gerçekleşiyor. Olayın tüm Türkiye’ye mal olmasının bir hikmeti var
….
Ne güzel cümleler değil mi? o kadar acı yüklü yürekden bu cümlelerin çıkması ''cennet''e müjde değil de nedir Allah aşkına. Ya mezhep sorgulayıcı ahmaklar, siz bunun neresindesiniz?
Behey ‘’karılar’’
bu sözleri söyleyen baba; canından olan cananını kaybetmiş ama metanetini koruyabilmeyi başararak, hepimize ders verirken; acının getirdiği bu ağır yüke rağmen her cümlesinde Allah’a teslimiyetin ifade şeklinin belki de en güzel ve anlamlısını görüyorken; ya siz ‘’Allah’a teslimiyet’’in neresindesiniz. Maalesef ne yazdığınız yandaş köşeler, ne de başınızdaki başörtüleri sizleri bu saygıdeğer babanın, imanı anlamda bulunduğu yerin zerre kadar bile yakınında, şuurunda değilsiniz.
Hükümetinizi koruma ve kollama adına bırakalım dini, mezhebi; insanlığın ırzına geçip, transparan malzemelerle şehvetin ateşini körüklemeyi yeğlediniz; utanmaz arlanmazlar.
Yuh olsun size.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

14 Şubat 2015 Cumartesi

ZEKAMIZA İŞEYEREK DALGA GEÇENLER


-Eğer bu millet ''sallıyorum her cuma; Bakara'dan makaradan bir ayet'' diyen adama sesini çıkarmayıp, hatta onu korumak üzere, gelebilecek tehlikelere karşi, önüne yatabiliyorsa;
-Eğer bu millet ''Hz.Peygamberin sıfatları benim liderimde de toplanmış'' diyen adama'' hop bilader sen ne diyorsun'' demeyip, Gavuristan da Hz. Peygamber'in karikatürünü çizenleri kınayıp, protesto edebilme yüzsüzlüğüne sahip olanlara tahammül edebiliyorsa;
-Eğer bu millet '' İktidar olduğumuz süre boyunca Hz. Peygamber kadar bile gururlanmadık'' diyen adama söyleyecek bir lafı olmayıp, Hz. Peygambere iftirayı sineye çekip, kafayI karikatürlere takabiliyorsa
-Eğer bu millet ''Başımdaki başörtüsü nedeniyle yanımdan geçen bir gurup beni tekmeledi, üzerime de işediler'' iftirasına inanmışsa;
-Eğer bu millet ''Apo namazında, niyazında bir adamdı, devlet onu bu hale getirdi, zıvanadan çıkardı'' sözünü eden adamı omuzlarına alıp, tekrar tekrar meclise taşımışsa
-Eğer bu millet ''camilerimizi Türk silahlı kuvvetleri uçakları bombalayacaktı'' iftirasına ciddi ciddi inanmışsa;
APO SERBEST BIRAKILACAK VE KİMSENİN DE SESİ ÇIKMAYACAKTIR.
Belki de hayatımda en çok mahcup olmak istediğim öngörüm budur ama korkarım ki ''milletim'' beni mahcup etmeyecektir. Hatta finansmanı hukümet tarafından sağlanan, yapımı da Sinan Çetin'e ısmarlanan bir Apo belgeseli ile ağlamaktan sorumlu bakan eşliğinde Apo'ya göz yaşı bile dökülecektir.
Mehmet Soral

13 Şubat 2015 Cuma

SERSERİ MAYIN ''HATUN KİŞİ''

Farkındamısınız; ne yapmak, nereye gitmek, neye inanmak konusunda kararını verememiş; serseri mayın gibi ortalık da dolaşan, ''özgül ağırlığı'' her türlü değer yargıları bakımından en ''hafif çeken'' Allah'ın kendisine bahşettiği, inkişafında hiç bir inisiyatifi, emeği olmayan ''güzelliği'' ve bunun da ''bonusu'' cinselliğini kullanan; bundan başka ciddiye alınacak sermayesi olmayan ''hatun''un birisi; Türkiye de gündem oluşturup, herkesi kendisinden bahsettirebiliyor. O'nun cahil cesareti ile ağzına gözüne bulaştırarak yaptığı siyasi, kültürel ve tarihi değerlendirmeler oldukça dikkat çekiyor.
Anlaşılıyor ki insanlar zaman zaman tükenmişliklerini bu tarz yaşam, söylem ve eylemlerle ikame etmeye çalışıyorlar. Bu ''hatun'' da bunlardan birisi. Bunun diğer bir nedeni de ''iktidara yaranma'' gayretidir. İktidarın söylem ve görüşlerine uygun eylem tarzının bir şekilde kendilerine menfaat olarak döneceğine inanıyorlar. Bunun benzerlerini daha önce isim yapmış bazı sanatçıların pişmanlıklarından ve itiraflarından anlayabiliyoruz. Bu tipler iktidar tarafından itibar görüyorlar, hatta danışman bile olabiliyorlar. Kim bilir belki de şunun şurasında ne kalmış ki bir de başörtüsü bağlar, dindar görünümlü ''İslamcı burjuva''ya mensup yeni yetme, joleli ve aynı zamanda badem bıyıklı bir delikanlı ile izdivaç yapıp, hidayete erebilir(!) Kim bilir...?
Mehmet Soral

11 Şubat 2015 Çarşamba

BU GİDİŞATIN SONU NEFRETTE BİRLEŞMEKTİR



Tayyip Erdoğan'ın eski Merkez Bankası Başkanı Yılmaz Durmuş için sarf etmiş olduğu sözler; insanlık için, vefa adına ibretlik bir vesikadır aslında.
Oysa, o insanın Merkez Bankası Başkanı seçildiği günlerde; bazı kendini bilmez, Türk milletini yeterince tanıyamamış, ''salon ailesi'' mensubu tipler, gazeteci müsveddeleri, dairesinin önündeki ayakkabıların fotoğraflarını çekerek, küçümseme edası ile başkanın ''özeli''ni çirkince servis etmişlerdi.
Peki Sayın başkanı göreve getirenler sonra ne yapmışlardı; o ''özel''in resimlerini seçim meydanlarına taşıyıp, ''bakın işte bakın! bunlar bizleri küçümsüyorlar, aşağılıyorlar'' diyerek siyasi propaganda için kullanarak, oy toplamışlardı.
O mütevazi, alçak gönüllü insan; hiç kimse ile polemiğe girmedi. Sürekli işini en iyi şekilde yapmaya çalıştı. Başta dairesinin önündeki ayakkabıların resmini çeken gazeteciler olmak üzere her kesimin taktirini kazanan, övgüsüne mazhar olan önemli bir bürokrat oldu.
Durmuş Yılmaz’ın ‘’ düşük faiz ile büyüme arasında bir bağ yok’’ şeklindeki değerlendirmesine, Cumhurbaşkanı;
 "Onu muhatap alıp da burada herhangi bir şey söyleyecek halim yok. Kendisinin başarı grafiğini gayet iyi bilen birisiyim. Onların dönemi bizim faizle mücadelemizde çok farklı bir mücadeleyi sürdürdüğümüz dönem olmuştur. Kendi maharetleri değildir. Bizim özel gayretlerimizdir.’’ Şeklinde karşılık vermiş.
Pöh, pöh…
Pöh ki, ne pöh.. her başarı kendi maharetiymiş, bizler de bunun farkında değilmişiz(!)
Her ne hikmetse Ali Babacan hiçbir zaman Tayyip Erdoğan gibi düşünmedi, ciddiye bile almadı desem abartmış olmam. Gerek Durmuş Yılmaz gerekse şu anki Merkez Bankası Başkanı Erdem Taşçı’ın bütün kararlarını desteklemiştir. Hatta aksine Tayyip Erdoğan eleştirdikçe, Ali Babacan destek mesajları vermiştir; aynen bugün olduğu gibi.
Cumhurbaşkanı tarafsız bir cumhurbaşkanı olarak ismi üzerinden sevgide birleşilmesi siyasetini amaç edinip, sürdürmesi gerekirken, sanki yine ismi üzerinden nefrette birleşilmesi için çaba sarf ediyor. Kendi döneminin kıymetli bir bürokratı var; ona da kızıyor; belki de karşıtları onu övüyor, takdir ediyor diye. ''Karşı tarafın iyi dediği, benim için kötüdür'' mantığı nereye kadar gider Allah aşkına. Bu gidişat hiç de hayra alamet değil; ürküyorum doğrusu..
Mehmet Soral

6 Şubat 2015 Cuma

TAYYİP ERTDOĞAN'I ''YOK'' KABUL ETMEK EN BAŞARILI SEÇİM STRATEJİSİDİR.

Şimdi de tutturmuşlar hilafet de, hilafet...
Hilafet makamı; Hz. Peygamber zamanında kastedilen manada görevini icra etmiştir. Osmanlı'nın son zamanlarına kadar da temsil noktasında Osmanlı olmuştur. Osmanlı'nın son zamnalarında da özellikle Arap coğrafyası; Hilafet makamı Osmanlı'dan ziyade İngiliz emperyalisminin öğütlerini dinlemişlerdir. Ancak Osmanlı'nın güçlü olduğu dönemlerde tüm İslam Coğrafyası’nın Osmanlı'ya sadakati; hilafet makamının temsilcisi olmasından; yani ''hilafet makamına sadakat'' ın gerekliliğinden değil, Osmanlı'nın sağladığı adil ortam ve hoşgörüden kaynaklanmıştır. Prof. Doktor Ümit Özdağ'ın da belirttiği gibi; ''eğer bir şey çok kıymetli ise ona talep de o nisbette çok olur. Yere altın düşürülse anında yok olur, birileri kapar alır ancak demir parçası düşse kimse dönüp bakmaz bile'' diyor. Dolayısıyla T.C. Devleti kurulduğundan bugüne hilafeti kaldırmış olmasına rağmen boşta duran bu ''hilafet'' makamına koskoca İslam coğrafyasından kimse talip olmuyorken, bizim ülkemizde övgüler yapılarak, üzerine ''siyasi bir makam'' olmasına rağmen, ''İslami bir değer''miş gibi atıflar yapılarak, bunun üzerinden algı oluşturup Cumhuriyetimize, kazanımlarımıza ve O'nun mimari her türlü unsuruna savaş açmak; olsa olsa yeni bir seçim sürecinin ''şeytani bir stratejidir'' ve bu tartışma bilinerek yapılmaktadır.Bütün bunların üstesinden gelmek tamamen ve tamamen eğitim işidir. Bu tarzın yanlışlığını ifade etmek, eğitim düzeyinde hiç bir değişim olmayan mevcut seçmenler üzerinde müspet anlamda kanaat değişikliğine değil, bizzat mevcut kanaatleri daha da konsolide ediyor. Yani demem o ki; önümüzdeki seçim sürecini yürütürken Tayyip Erdoğan'ı yokmuş kabul edip, ona göre seçim stratejisi oluşturmak gerekir. Şu bilmeliyiz ki Tayyip Erdoğan, üzerine gidildikçe devleşen bir insan oluyor. O'nu yıkmak için ilk önce yokluğu farz etmek gerek. Bu duruma sabretmenin ne kadar zor olduğunu da bilenlerdenim.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

5 Şubat 2015 Perşembe

ALLAH'IN ADINI ANIP KİTAPSIZLIK YAPILIYOR

Bankasya'ya el konulmasının gerekçesi 2001 krizinde olduğu gibi mali sıkıntı ya da ödeme zorluğu değil tamamen keyfi nedenlere dayanıyor. Sanırım Bankasya'ya el konulacağı dedikodularının yapıldığı ilk günlerde o zamanki banka ''mali yeterlilik oranları'' karnesinde Ziraat Bankası'ın durumu bile Bankasya'dan daha kötüydü. 
Sanırım Bankasya TMSF'ye( Türkiye Mevduat ve Sigorta Fonu) devredilmiyor, sadece yönetimine el konulmuş. Gerekçesi ise %63 ana hissedarların isimlerinin gizli tutulmasıymış ve BDDK (Bankacılık denetleme ve Düzenleme Kurumu) bu gizlilik nedeniyle yönetime el koymuş. Ana hissedarların kendilerini gizlemelerinin nedeni, hukümet kanalıyla başlarına bir iş gelmesinden çekindikleri, yok edilmekten koktukları için olabilir.
Bence mevduat sahipleri açısından bir riskin olacağını sanmıyorum ancak bu yolla hükumet şunları yapmak istemiş olabilir.
-Ana hissedarları tespit ederek, onların sermayelerini zayıflatıp, sonra da yok etmek
-Müşterilere ait namahrem bilgilere ulaşarak, cemaatle ilişkili olan müşterileri tespit edip, onları fişlemek; hesap hareketlerini inceleyerek masum insanlara gözdağı vermek.
-Bu bankadan kredi alan ve iş kuran müteşebbisleri tespit edip yıldırarak, girişimlerini durdurmak.
-Özellikle yurt dışı öğrenci bursları nedeniyle transferlerini tespit edip, ülkeleri belirleyip, o ülkelerin yönetimleri ile irtibata geçerek, bunlar üzerinden suç teşkil edebilecek unsurları tespit edip, açılacak davalara delil oluşturmak.
-Bankanın yeni yönetimi vasıtası ile sürekli mudiler üzerinde baskı yaratarak bıkkınlık oluşturup; mevduatı çekmeye iterek; mali gücü zayıflattıktan sonra ''mali durum yetersizliği'' yaratıp, TMSF'nin tamamen bankaya el koymasını gerektirecek mazereti oluşturmak.
-Yukarıdaki süreçler tamamlandıktan sonra, Banka'yı satışa çıkararak yandaş bir sermayeye peşkeş çekmek.

Allah'ın adını anıp, kitapsızlık yapılıyor. Bütün bunlar kitabi hale gelecek; er veya geç hesap sorulacaktır.
***
Gelelim Türk milliyetçisi olarak benim kişisel kanaatime; Türk milletine ve devletine dış güçler ile işbirliği yapıp, ihanet edenler, paşalarına zulüm edenler Allah'ın izni ile bedellerini ödeyeceklerdir. Er veya geç.
Bu sözüm ''kutsal ittifak''ın her iki tarafı için de geçerlidir. Geldikleri gibi gidecekler; nasıl mı; onlar kendileri daha iyi biliyor.
''Cüce adam'' daha milletvekili seçilebilme izni bile ortada yokken; başta ABD Yahudi lobileri olmak üzere Avrupa'nın sermaye güçleri ile Zapsu ve diğer akıl hocaları aracılığı ile adeta randevusuz görüşmeler yapıyorken, bugün koskoca Cumhurbaşkanı olduğu halde sadece Afrika'nın üç beş; ego tatminine muhtaç fakir devletinin devlet başkanları ile muhatap olabiliyor; ciddi devletler maalesef muhatap olmak istemiyorlar. İşte bundan dolayı geldikleri gibi gidecekler diyorum.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

ŞEHVETİN GÜNAHINA ORTAK ARANIYOR


Şimdi her vesile ile muhalefeti ''paralel'' ile iş tutmakla suçlayan iktidar; dünü ne çabuk unuttu anlamak mümkün değil.
Bugün de ''başbakancık'' sayın Bahçeli ve MHP'yi ''paralel'' ile işbirliği yapmakla suçlamış.
Yahu, insan biraz utanır be...
Çok iyi hatırlıyorum; biraz ahlaki erdeme sahip olsalar kendileri de hatırlayacaklardır.
Cemaat ve iktidar ABD'nin himayesinde, iktidara kol kola beraber yürüdüklerinde; gücü ele geçirmiş olmanın avantajı ile ilk önce ABD projelerine, özellikle de BOP'a karşı olabilecek her türlü ''milli duruş'' sergileme ihtimali olan unsurlara kumpas kurdular. Başta orduyu fasifize etmek üzere, MHP, ulusalcı Denzi Baykal ve diğer milli unsurlara tuzak kurup, itibarsızlaştırmak için ne gerekiyorsa yaptılar.
MHP baraj altına itilip, tek başına 3/2 çoğunlukla anayasayı değiştirecek AKP iktidarını murad ettiler ama Allah'ın da bir hesabı vardı, buna fırsat vermedi.
Bütün bunları yaparken müşterek aşkın şehveti ile kıvrım kıvrım kıvranan ''kutsal ittifak'' o zamanki muhalefetin sesini duymak istemedikleri gibi, ittifakın diğer kanadının, ağlamaktan sorumlu salyasümüğü ''bu muhterem adamdan ne istiyorsunuz be kardeşim'' diyerek koruma kalkanı oluyordu.
12 Eylül referandumu öncesi ''kutsal ittifak'' her türlü siyasi hareketin kaçağını, göçeğini, köçeğini, hainini, puştunu kendi TV'lerine çıkararak; geldiiği yere küfür ettirerek; anayasa oylaması için ''evet'' probagandası yaptırıyorlardı. Çok iyi hatırlıyorum sayın Bahçeli o zaman ''ey Pansilvanya, oradan buralara müdehale edip, ortamı germe; siyaset yapmak istiyorsan buraya gel'' dediğinde ''kutsal ittifak''ın işlediği günahın, yaşattığı ''şehvet'' bu uyarının ne anlama geldiğini anlamalarına mani oluyordu. Şimdi ''kutsal ittifak''ın tarafları gusul abdesti almaya giderken ''biz bu günahı niçin işledik'' pişmanlığını yaşarken; günahın müsebbibi olarak bu işte hiç inisiyatifi olmayanları zan altında bırakmak gibi edepsizliğe tenezzül etmenin bir manası yoktur. Hiç olmazsa muhataplarınıza karşı sesinizi kesin; arsızca günahınıza meşruluk kazandırma telaşı ile yaptığınız saçmalıklara son vermiş olursunuz. ''paralel ile iş tutuyorsunuz'' demek, şaşkın ördeğin kıçı ile suya dalmasıdır.
Paralel hakkında vicdanlar kendi ahlakları ve edepleri gereği değerlendirmesini yapacaktır. Sayın Bahçeli sizden çok çok önce zaten yapmıştı ama utanma duygusu denen bir hayanız kalmadığından, bunu itiraf edemiyorsunuz.
Muhalefetin senin isteğine destek vermesi için arsızlık, hırsızlık, yolsuzluk ve namussuzluk davalarının önünü açıp; gasp ettiğiniz suç dosyalarını hakim ve savcılara teslim ediniz; onları hür iradeleri ile başbaşa bırakıp, adil yargılamaya geçilmnesine fırsat tanıyınız. Hadi bakalım, yürüyün; boyunuzu posunuzu görelim.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

26 Ocak 2015 Pazartesi

İBRET-İ ALEM İÇİN

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan; devlete hizmet etmiş, maaşlı memurluğunu yapmış din adamı; kimilerine göre alim; kimilerine göre düşünür; kimilerine göre ağaçtan düşen yaprağa dakikalarca ağlayan; duygusal, merhametli hümanist insan; bir zamanlar kader arkadaşlığı yaptığı Fethullah Gülen için ne düşünüyorsa; fırsatını bulduğunda ne yapmak istiyorsa;
Cumhuriyet'in kurulduğu ilk yıllarda da zamanın bazı din adamları ile ilgili aynı durumlar yaşanmış ve zamanın idaresi, devlet adamları da Tayyip Erdoğan'ın bugün Fethullah Gülen'e yapmak istediklerini yapmışlar. Ancak işin garibi o zamanlar yaşandığı iddia edilen, sistematik bir şekilde güya devletin uygulamasıymış gibi anlatılagelen; hocaların öldürülmesi, Kuran kurslarının kapatılması, camilerin ahır yapılması gibi akıl, fikir ve izandan yoksun, geçmişe dönük iftiraları yapanlar bunları sürekli iktidar gücünü elde etmek için doksan yıl boyunca propaganda amaçlı kullandılar ve iktidara da geldiler.
Şimdi tarih tekerrürden ibaret ki; sıraladıkları bu iftiralara mesnet teşkil eden vukuatların aynısını kendileri yaşıyorlar , birilerine de yaşatıyorlar.
BUGÜN; Cemaatin dershaneleri, aynı zamanda dini nazariyelerin öğretildiği yerler kapatılıyor
GEÇMİŞTE: Asker kaçağı sahte hocaların, şeyhlerin kaçak kursları haklı nedenlere isnat dilerek kapatılmış.
BUGÜN; Cemaat evleri kapatılıyor. Buralar hem öğrenci yurdu hem de dini bilgilerin verildiği ve aynı zamanda Kuran okumasının öğretildiği yerler.
GEÇMİŞTE; Sahte hocaların, şeyhlerin devletten gizli yapılanmış , kayıt dışı gelirler sağlayan dergahları haklı nedenlere isnat edilerek kapatılmış.
BUGÜN; Cemaat mensuplarının ve yurt dışı yapılanmalarının bizzat devlet tarafından ajan olduklarını jurnalleniyor. Cemaat'in sermaye kuruluşları refüze edilerek, itibarsızlaştırılıp nihayetinde ortadan kaldırılmak isteniyor.
GEÇMİŞTE; İngiliz ajanı olan ''ne var yani, bizi kimin yöneteceği değil; seccademizi serip namaz kılacağımız yerimizin olması önemli dir'' diyen din adamları asılmış
Ve bunları daha da uzatabiliriz.
Eğer bugün cemaate yapılanlar konusunda kendilerini haklı görenler varsa, ilk önce geçmişe dair iftiralarından dolayı başta Atatürk olmak üzere herkesten özür dilemeliler.
İmamların sürekli ifade ettikleri gibi bu yaşananlar gerçek manada iman sahibi olanlar için büyük bir derstir. Atatürk’ü doksan yıldır bu millete anlatmayı beceremeyenler de bilsinler ki, artık O’nun size, bize ihtiyacı yoktur. Bu yaşananlardan çıkartılacak dersler ile artık onu seveni de sevmeyeni de anlayacak, tanıyacaklardır.
Sen iktidar gücüne yaslanıp, geçmişe sayıp sövebilirsin; sanma ki onlar sahipsizdirler; oysa onların da Allah’ı var ve bugün de olduğu gibi o Allah her şeyi öyle ters yüz eder ki apışıp kalırsın.
Ha, birde şu var; Atatürk hiç bir zaman siyasi ikbali için milletine karşı dışarısı ile işbirliği yapıp, kumpas kurmamıştır.
Allah Atatürk'ü; kendisisne iftira atanlara yaşattıkları ile öğretecek.
Mehmet Soral

22 Ocak 2015 Perşembe

MEŞREP MESELESİ

1980 Öncesi MC (Milliyetçi Cephe Hükumeti) döneminde o zamanın MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş Başbakan Yardımcısıdır. Gümrük ve Tekel Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı kendisine bağlıdır.
Alpaslan Türkeş'in oğlu Tuğrul Türkeş de özel şirketi var ve medikal malzemelerin ithalatını yaparak, sağlık bakanlığına ve sektörle ilgili başka işletmelere malzeme satmaktadır.
MC Hükumeti kurulunca Alpaslan Türkeş oğlu Tuğrul'u ''seninle görüşmek istiyorum'' diyerek makamına çağırır;
''Bak oğlum, sen benim evladımsın, bir baba olarak seni tanıyorum ve ahlakından da eminim ancak yeni görevim nedeniyle yapmakta olduğun ticareti bırakacaksın; hisselerini arkadaşlarına devredeceksin. Senin ticari faaliyet alanın tamamen benim sorumluluğumda olan bakanlıkla ilgili olup, ithalatını yaptığın bütün malzemelerin ithal iznini ve Sağlık Bankalığına satış iznini biz veriyoruz. Göstereceğimiz her türlü ticari ve ahlaki hassasiyete rağmen başta kendi arkadaşlarım olmak üzere hiç kimseye bunu izah edemeyiz.''
Tuğrul Türkeş daha sonra gider göz yaşları içinde şirket hisselerini başkalarına devreder.
Evet, bu bir meşrep meselesi...
''Devam et oğlum, balı tutan parmağını yalar'' da diyebilirdi
veya
''Ara sıra bir aş evine bağış yaparsın; haramı helal ile meşrulaştırırsın'' da diyebilirdi.
Yukarıda dedik ya; bu bir meşrep meselesidir.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

17 Ocak 2015 Cumartesi

AHLAK SANDIKTAN DEĞİL VİCDANDAN ÇIKAR

Erdoğan, önceki gece de AK Parti grup başkanvekilleri ve yönetim kurulu üyelerine verdiği yemekte;
Davutoğlu'nun gündeminde olan ''şeffaflık paketi'' üzerine yapılan sohbet sırasında
'' Mal bildiriminde de çok dikkatli olunmalı. Böyle giderse görev alacak il ve ilçe başkanı bulamazsınız. Bu konularda ekonomiyi dikkate alarak karar verilmeli.'' demiş.
Bu bir itiraf değil mi Allah aşkına.
Yani AKP il ve İlçe yönetimine gelenlerin mal varlıklarının peşinen artacağının ön kabulü değil de nedir?
Hemen 1998 depremi sonrası Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli'nin aldığı ilke kararı aklıma geldi.
Neydi o; ''MHP il ve İlçe yönetiminde bulunan hiç kimse deprem konutlarının yapım ihalelerine girmeyecek'' olmalarıydı.Hatta o zaman yazmış olduğum bir yazımda ''ne yani, MHP'li mütahhitler aç mı kalsınlar; onların çoluğu, çocuğu yok mu'' diye Sayın Bahçeli'yi eleştirmiştim. Ancak bu karara rağmen MHP Yalova İl teşkilatından ihalelere giren olmuş ve bunun üzerine Devlet Bahçeli malum İl teşkilatını görevden alarak, kendince cezalandırmıştı.
Oysa T.C vatandaşı herkesin yeterli şartları yerine getirmeleri şartı ile sözkonusu ihalelere girme hakları vardı.
İşte Devlet Bahçeli bu ilkeli davranışın devamını getirdi ve o günün AKP'li milletvekillerinin, zamanın MHP'li imar ve iskan Bakanı Koray Aydın'ı Yüce Divan'da yargılanması önergesine destek verdi; Koray Aydın'a da ''yargılan aklan ve gel'' dedi.
Koray Aydın yüce divanda yargılandı; 11 üyeli Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesinin de tam mutabakatı ile suçsuzluğu tescil edildi.
Gelelim günümüze ve korunan, yargıdan kaçırılan, üzerilerine şal atılan bakanlara.
Nerdeeeeeeeen; nereyeeee.... değil mi?
Gerek Bahçeli, gerekse MHP yönetimi bu denli yüksek ahlak anlayışını referans kabul edip, özellikle son günlerdeki malum 4 AKP' li eski bakanla ilgili yaşanan süreçte'' tepe tepe'' kullanmayı düşünmediler. Oysa AKP'nin ahlakını dizayn edenler, kitabını yazanlar; şerefsizce, ahlaksızca, alçakca; kısaca her türlü iğrenç yöntemlere tenezzül edilerek kurulan kumpasın ''çocuğunu'' seçim meydanlarında kullanarak ''bunlar özel değil, genel genel'' diyerek alçaklığa kuvvet, pisliğe maya olmayı seçmişlerdi.
Anlıyoruz ki sandıktan çıkan, vicdanlardan çıkanı görmüyor; sesini duymuyor. Demokrasi denen şey de bu pisliğe teşne oluyor; nasıl bir şey anlamak mümkün değil.
Mehmet Soral

14 Ocak 2015 Çarşamba

SİNAN ÇETİN DÖKTÜRMÜŞ...

Sinan Çetin denen zibidi gene atıp tutmuş; diyor ki ''T.C Devletini kuranlar yanlış isim koymuşlar, iyi düşünmemişler; Osmanlı olarak kalsaymış daha iyi olurmuş''.
Aç kalmış ''mahluk'' hükumetten proje teklifi almak için bu kadar absürt fikirleri ileri sürmen ve karşılığında ''açlığını'' yatıştırmış olman kısa dönem için çözüm olabilir ancak uzun vadede bizlerin unutamayacağı; hafızalarımızda yer alarak, yedi sülalende bunun izini takip edeceğiz. Seni hinoğlu hin; Cumhurbaşkanının duygularını, fikir ve düşüncelerini takip ederek; aradan sıyrılıp, hazır sırası gelmişken, ''Osmanlıca'' muhabbeti de yapılıyorken Osmanlı üzerine projeyi kapmak istiyorsun; uyanık.
Ve yine devam ediyor ''her etnik kimlik Osmanlı da kendini buluyormuş''
İşte yıllardan beridir anlatmaya çalıştığımı Sinan Çetin itiraf etmiş oluyor. Osmanlıyı Türkler kurdu ama Osmanlıyı Türk kimliğinden uzaklaştırıp, bambaşka hale gelmesine vesile olanlar yine biz Türkler; yani bugün Sinan Çetin gibi bakiyelerin oluşmasına vesile olanlarız.
Artık anlıyoruz ki T.C her özelliğini her vesile ile ''başkalaştırma'' ama ille de ''Türk'' vurgulu tüm referanslarını değersizleştirme, itibarsızlaştırma süreci yürütülmeye çalışılıyor; öncülüğünü de devleti yöneten AKP ve onun hükumeti ile bunların etrafında kümelenmiş leş kargaları yapıyor.
Her ne halt ederseniz edin, her ne düşünürseniz düşünün;T.C Devleti bir Türk devletidir. Bu devletin adına bilerek T.C Devleti denmiştir. Hangi akıl-baki olan birisi bedelini ödediği değere bir başkasını ortak eder. Hiç kimseyi mazlum ve mağdur statüsünden ortaklık statüsüne kabul edemeyiz; aklınızı başınıza alın.
Dolayısıyla biz Türkler aklımızı başımıza alalım; geçmişimizden, geleceğimize adımıza tescil edilmiş devletimizin ve milletimizin bekası için hassasiyetimizi koruyalım; birilerinin sinema ağzı ile, birilerinin müzik ağzı ile diğerlerinin hümanizm ağzı ile varlığımıza ortak olma emellerine fırsat vermeyelim, uyanık olalım.
Ne mutlu Türk'üm
Elhamdülillah Müslümanım.
Mehmet Soral

''AKSARAY''IN MERDİVENLERİ DİZİLMİŞ ASKERLERİ


''Aksaray'' merdivenlerine;16 Türk devletinin kendi dönemlerinin askerlerini temsilen dizilmiş askerler.
Ah inanabilsem; zerre kadar samimiyet olduğuna; ahbi inanabilsem.
Yapılmak istenen değişim ''Türk milliyetçiliği'' hassasiyetinden değil, tamamen T.C Devleti'nin kurulduğu günden, günümüze kadar oluşan ve oturmuş olan kurumsal yapısına alternatif bir ''geleneksel yapı'' oluşturmak; cumhuriyet kazanımlarını perdelemektir. Öyle ya; 16 Türk devletine bu kadar sahip çıkan bir zihniyet hangi mantıkla o devletleri kuran milletin ''milliyetçiliğini'' yapan duyguyu ayakları altına almayı düşünür; içi acımaz mı; başkaları yaparsa, kahrolmaz mı?
Askerlerin arasından bir damat edası ile süzüle süzüle merdivenlerden inmesi yok mu; çok komiğime gitti doğrusu. Belki sarayın avlusuna bu görüntü daha iyi yakışabilirdi.
Sayın Cumhurbaşkanı;
Eğer Sarayın merdivenlerine o askerleri Türk tarihine değer atfederek dizdiysen ilk önce;
-Ordunun itibarının iadesi için pişmanlıklarını dile getirip, nasıl kumpas kurduğunuzu anlatmalısın.
-''Türk milliyetçiliği'' üzerinden ayağını kaldırıp, özür dilemelisin.
-Anayasada devletin ve milletin adının değiştirilmesi taleplerine şiddetle karşı çıkan ilk sen olmalısın
-açılım, saçılım saçmalığına ve Türk devlet geleneğine yakışmayan; asilerle masaya oturmaya son vermelisin.
-Çok uluslu Osmanlıyı canlandırmaktan ziyade tek uluslu T.C. Devletini yaşatmaya kararlı olmalısın.
-Türkçe'ye husumetin sona ermeli; nasıl felsefe yapılacağını da; Yunus Emre'yi birileri anlatsın dinle.
-Milletin adını anarken, tarifini yaparken bundan böyle 36 etnik kimliği tek tek saymayacaksın; Türkleri sıradan bir etnik kimlik statüsüne indirmeyeceksin.
-Her vesile ile ima ettiğin Arap hayranlığından vazgeçip, Türklük çeşmesinden su içmelisin
-BOP eş başkanlığını bırakıp Turan ülküsü ile ufkunu çizmelisin.
Haydi hayırlısı bakalım...
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

ŞARK KURNAZI SABRI UZUN

CNN Turk'de Eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun'u izliyorum. Özellikle Paralel yapıya ilişkin yazmış olduğu kitapla ilgili söyleşide sorulara cevap veriyor. ''Bu bilgileri daha önce Balyoz, Ergenekon, Oda TV ve diğer davaların mahkeme sürecinde niçin paylaşmadınız; yüzlerce insan aylarca hapis yattılar'' şeklindeki soru karşısında tabiri caizse kıvırıyor.
1984 den 2014 yılına kadar cemaat yapılanmasına dair krolonojiyi sıralıyor. İlker Başbuğ'un aleyhine başlatılan Yahudi aile mensubu olmasından tutun da, çevik Bir'in cezalandırılması, ANAP hükumetinin Türk Ticaret Bankası operasyonu ile düşürülmesine kadar uzun bir süreçte olup bitenleri cemaat yapılanması üzerinden anlatıyor.
Bu kadar teferruata inen adam her ne hikmetse 1999 dan günümüze kadar olağanüstü şartlarda kurulmuş olan, kısa zamanda teşkilatlanıp, iktidar olan AKP den hiç bahsetmiyor.
Beyefendi eğer son otuz yılda olup bitenleri kapsayan bir kitap yazıp ta içinde bir cümle olsun AKP den bahsetmiyorsan, senin kitabının hiç bir ciddiyeti yoktur. Ama Hanefi Avcı senin yapmak istediğini zamanında yaptı, cemaatin hışmına uğrayacağını bile bile delikanlıca bedelini göze aldı kitabını yazdı. Senin yaptığın şark kurnazlığıdır.
Şimdi AKP'nin Cemaat karşısında konumunu güçlendirmek, seçim arefesinde algı oluşturup, AKP'nin ekmeğine yağ sürmek için kahraman edası ile ortaya çıkıp, ahkam kesmenizin hiç bir değeri de, manası da yoktur. Çünkü Senin anlattıklarını insanlar bedel ödeyerek anlattılar dolayısıyla bir kıymeti kalmamıştır. AKP'ye önümüzdeki yıllarda ne olacak, sen ondan haber ver muhterem.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

30 Aralık 2014 Salı

DEMOKRASİ AYININ ALTINA KAÇMIŞ

Sohbet ediyoruz muhteremle; devlet, millet meselelerini.
---Üstat ülkede gittikçe ayrışma, saflaşma ve doğal olarak kinlenme süreci yaşanıyor; bu gidiş hayra alamet değil'' diyorum.
---Senin ne düşündüğün değil, milletin ne düşündüğü önemli; AKP'nin oyları %48'lerde, sandığın dediği olur'' diyor.
---ama Galile dünyanın yuvarlak olduğunu söylediği zamanlarda, bugünkü manada demokrasi olsaydı, kurulacak sandıktan Galile'nin dediği değil, sandığın dediği yani dünyanın düz olduğu zannı kabul edilecekti; ne yapacağız şimdi. Halkın eğitim düzeyi, ortalamanın üstüne çıkamadığı sürece, demokrasinin de bekleneni vermeyeceği aşikar. Yani demokrasiden beklenen olumlu sonuç halkın eğitim düzeyi ile doğru orantılı. CHP ve MHP seçmen kitlesinin eğitim düzeyi yüksek olmasından dolayıdır ki hep iktidara uzak kalmışlardır. Garip bir çelişki.
---kardeşim bunun eğitimle ne ilgisi var; her şeyi sandık belirler.
....
Konu bişekilde değişti çocuklarımızdan bahsetmeye başladık.
---Benim kızın talipleri var, pek karar veremiyorum
---Hayırlısı olur inşallah. Kararsızlığın nedeni ne?
---Çocuğun ailesinin maddi durumu iyi ancak tahsili zayıf; ama ne varki kız gönlünü kaptırmış.
---Deminden beridir ahkam kesiyorsun; eğitim değil, sandık önemli diyorsun; eğitimli oyla, eğitimsiz oyun ''özgül ağırlığı''nı taraftarlık adına dikkate almıyor, ülkenin yönetimine yansımasını gözardı ediyorsun ama kızına talip olanın eğitimli olmasını istiyorsun. Oy kullanırken aynı zamanda senin kıymetlin, göz nurun olan ülkeni, milletini; aynen evladın gibi birilerinin uhdesine devretmiş olmuyor musun. Burada niçin eğitim sorgulaması yapmıyorsun.
....
Şimdi birileri diyecek ki, ''iddiaların sandık iradesisne hakaret'' peki sandığın ortaya çıkardığı sonuç insan zekasına hakaret olursa ne yapacağız.
Bir soru
AKP bugün dünya tepsi gibidir iddiası ile bir seçime katılsa oy oranında sizce ne kadar olur.
Benim iddiam; bugünkü siyasi oy oranına yakın olur, fazla oynamaz. Çünkü mesele demokrasi ile mükemmele erişmek değil, algı oluşturup, başarılı bir şekilde idare edip, iktidarı kucaklamaktır. AKP'nin ve liderinin başarısı da budur. Halkın eğitim ortalaması ne ise; demokraside o kadardır.

Ne kadar ekmek, o kadar köfte.
Mehmet Soral

21 Aralık 2014 Pazar

CART CURT ÖRGÜTÜ

An itibariyle;
İktidarı Tayyip Erdoğan'dan alarak, ülkeyi yönetmeye talip olmak isteyen ne parti, ne de lider var. Türkiye'nin yapısı o kadar içinden çıkılamaz, halledilemez problemlerle girifit bir hal aldı ki; alternatif liderler sanki ''aman aman benden uzak dursun; bu işlerle uğraşamam; ağrımayan başıma çaput saramam'' demektedirler.
Gerek CHP gerekse MHP açısından, tam da AKP-CEMAAT iktidarının kendilerine malum kasetlerle kurdukları kumpası sorgulamak için fırsat doğmuşken; bunu yapmıyorlar. Niçin olabilir acaba? Bu şerefsizlikleri yapanların deşifre olmasından niçin çekiniyorlar; yoksa bu işlerin içinde, kendilerini ilgilendiren ve cevabını vermekten korktukları başka hususlar mı var; ''gündemi ancak sen belirlersin'' diye Tayyip Erdoğan'a verilmiş sözleri mi var?
Adamlar bilmem ne ''cart curt'' örgütüne kumpas yapıldığını ileri sürüp, bu 'mağduriyetten' hareketle hasmına savaş açıyor ama sen; seni yerin dibine batırmak, ortadan kaldırmak isteyenlerin peşine düşüp, hesap sormayacaksın, olacak iş mi? Belki de dava bile açılmadı.
Malum kaset kumpasları MHP'yi %20'nin üstüne çıkmasını, %10'un altına düşmesini önlemeye yönelik yapılmıştır.
Deniz Baykal için ise; Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasağını kaldıran pişmanlığını telafi etme ve ulusalcı kimliği ile CHP genel başkanlığında kalmasını önlemeye yönelik yapılmıştır.
Cart-Curt örgütü hakkını arıyor; somut delillerle kumpasa tabi olanlar oralı bile olmuyorlar...
Garip değil mi?
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

ŞEKERCİ DÜKKANI

Üsküdar Balıkçılar çarşısında şekerci dükkanı. 
Bir an için çok eskilere, çocukluğuma gittim... Elma şekeri, şemsiyeli çikolata, fındıklı, fıstıklı, naneli lokumlar ve nihayet akide şekeri eşliğinde içilen çay. Ortası sıkılmış çay bardağı ve altında kırmızı damalı porselen tabağı... 
Bir ara çayı ''kupa'' da içme hastalığı depreşmişti. Bu tarzı oldum olası tasvip etmedim. Lüks otellere gittiğimizde, çay istediğimizde hemen önümüze fincanda veya kupada çayı ''dayıyorlardı (veya dayatıyorlardı). Çayı cam bardakta istediğimizde ''böyle bir servisimiz yoktur efendim'' diyerek güya modernliği sözüm ona empoze ediyorlardı. Çok şükür bu aralar tekrar eskiye dönüş oldu ama gene bir eksiklik var, bu sefer çay bardağının büyüklüğü normalinin iki katına çıkardılar. Doğal olarak içilen çay hemen soğuyor. Oysa Türk usulü çay oldukça sıcak içilir. Kardeşim ben onu bunu bilmem; bir şeyi aslına uygun ve hakkını vererek yapmalıyız. 




















2 Aralık 2014 Salı

BARAJ MESELESİ

Siyaseti ''ahlakla bezemek'' için %10 barajına razı olmak mümkün değil. Hani zaman zaman dilimizden dökülür; '' Allah doğrudan yanadır'' deriz ya; %10 barajının kaldırılması da siyasi ahlakın gereği; Allah'ın doğrudan yana olduğu kadar doğrudur.
%10 barajı demek, seçmenin %10'nu yok farz etmektir, insan yerine koymamaktır. Güya yönetimde istikrar adına %10 barajı konmuş. Bu olsa olsa makamları gasp edenlerin, gasplarının devamında istikrarı sağlamaktır. Kanaatimce en kavrayıcı ve en katılımcı yönetim, parlamenter sistemlerde koalisyon hükumetleridir. 12 Yıldır yönetimde istikrar sağlandı ama bir defa olsun siyasi parti liderleri bir araya gelip, medenice el sıkışıp, muhabbet ettiklerine şahit olmadık. Oysa koalisyonlarda en azından bu özlenen tablo gerçekleşecektir.
Falanca, filanca partinin önü kesilmek istense de; BDP'nin meclis içinde olsa da, olmasa da; yapmak isteyip de yapamadığı ne kaldı Allah aşkına. Yine MHP'nin %3 seviyelerindeki oy oranına sahipken Türk siyasetindeki ''etkinlik'' gücünün ne olduğunu çok iyi hatırlıyorum.
%10 barajına değil, siyasi ahlaka sığınmak ve gereğini yapmak gerekir. AKP hiç bir zaman barajın kalkmasını istemeyecektir; zira diktatörlüğün ruhuna aykırı. Bence MHP bunda da ''hodri meydan'' demeli
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

ATATÜRK KOMPLEKSİ

Başbakan Davutoğlu bugünkü grup toplantısında; "kongrelerimize başladık. İlk kongremizi 23.7.2014 de Erzurum'da yani Erzurum kongresinin yapıldığı; dadaşların milli mücadeleyi ateşledikleri diyarda yaptik; sonra Balıkesir'e yani Vehbi Bey'in Atatürk den önce başlattığı Kuvvai milliye hareketinin başladığı şehre geçtik" diyor.
Dikkatimi çeken yine hükumet ehlinin malum Atatürk kompleksi; Erzurum kongresinden bahsediyor; kongreyi milat kabul ediyor ama Atatürk ten hiç söz etmiyor; Balıkesir'e geçiyor ve yine bu sefer Atatürk den bahsediyor ama negatif anlamda vurgu yaparak "daha Atatürk Samsun'a çıkmadan önce" ifadesini kullanıyor, aklı sıra bilinenin dışında farklı bir istiklal mücadelesi kronolojisi belirlemeye çalışıyor.
Nihai olarak gelmek istediğim nokta şu ki; Türk'ten öte her şeyin içine boca edildiği kimliğe dayalı yeni devlet inşası düşünülüyor ve bunu yaparken de kendi uydurdukları "Kürt sorunu"nu kullanarak Kandil, BDP ve PKK ile ''sen oradan ben buradan'' taktiği ile işbirliği yaparak gerçekleştirmek istiyorlar. Yani Türk milletine kalleşçe bir oyun tezgahlanıyor. Ve yine kalleşçe, kendilerine anlayacakları dille cevap veremeyen merhum Atatürk'ten intikam almak istercesine, her vesile ile onu değersizleştirmeye çalışıyorlar.
Bütün bu kompleksin nedeni; Türkiye'nin 'Milli Türk Devleti'' olarak kurulmasının baş mimarının Atatürk ve onun gibi Türk milliyetçilerinin olmasıdır.
Papa'nın; onun, bunun, şunun elini eteğini öperlerken rahatsızlık duymayanlar; Atatürk'ten rahatsızlık duyup; Atatürk referanslı her türlü varlığı ve değeri küçümseyip, etkisizleştirip hatta ortadan kaldırmak istemektedirler. Papa kendilerine Atatürk'ten daha mı yakın.
Çözüm süreci denen şey sanıldığı gibi sadece PKK'nın devlete karşı sürdürdüğü silahlı mücadele ve terör ile gelinen süreç değil; AKP hükumeti ile başlayan ve bunun için de meşhur Ergenekon ve Balyoz davalarının da dahil olduğu bir süreçtir. Çünkü sözüm ona ''Barış süreci''ne gelinebilmesi için buna engel teşkil edebilecek muhtemel milli duruşların pasifize edilmesi gerekiyordu; bunun için de ilk önce işe ordudan başlandı, komutanlar içeri alındı; ''güçlü Türk Ordusu'' algısı yerine sessiz ve tepkisiz ordu algısı oluşturuldu; öte yandan siyaset de dizayn edilmek istendi; MHP'ye ve ulusalcı CHP genel Başkanı Deniz Baykal'a kaset tuzakları tezgahlandı ve böylece önce açılım, sonra barış süreci denen sürecin önü açılmış oldu.
Açılım sürecinin vebali tabi ki her zaman olduğu gibi önce ABD, sonra AKP ve Cemaat'dir. Peki niçin kavga ediyorlar; Türk milleti için mi; elbette ki değil. Bütün olup bitenler iktidar mücadelesidir.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

30 Kasım 2014 Pazar

SAYIN BAHÇELİ'NİN TUNCELİ ZİYARETİNİ KÜÇÜMSEYENLERE KAPAK OLMASI DİLEĞİYLE

Yazık...
az gelir bence; yuh olsun size.
Kandan beslenmek istiyorsunuz anlaşılan.
Kan gövdeyi götürmedi diye ne kadar da üzüldünüz değil mi? Aslında Sayın Bahçeli Tunceli'ye giderek devletin kaybolan itibarını kurtarmıştır. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın belli ki artık fiili olarak kafalarında başkalarının inisiyatifine terk ettikleri vatan toprağına; sinsice gerçekleşmesini arzuladığınız ama gerçekleşmeyen bütün risklere rağmen; Sayın Bahçeli Tunceli ilimizi ziyaret ederek devletine sahip çıkmıştır.
Malum Ziyareti küçümseyen; zavallı ve aynız zamanda kandan beslenen sülükler;
Tunceli'ye gidilemeyeceğinden bahsedenlerden utanç duymanız gerekirken; oralar da vatan toprağımızdır diyen Sayın Bahçeli'nin yaptığını küçümsemeniz; aslında şaşkın ördeğin kıçı ile suya dalması durumudur. Umduğunuzu bulamadınız, kan dökülmedi diye hayal kırıklığı içinde şaşkına döndünüz değil mi? Ben şahsen bir başbakan veya cumhurbaşkanının, bir siyasi partinin ülkenin bir bölgesine gidemeyeceği şeklindeki ifadesinden utanç duyuyorum ve kınıyorum. Bu laf aynı zamanda ''ben bu ülkede muktedir olmayan, acziyet içinde bir zavallıyım'' demektir. O bölgeye gidip, gidememek muhalefetin sorunu değil, orada devlet otoritesini sağlayamayan ve devleti yönetenlerin sorunudur. Utanmak size, gurur bizedir vesselam.
Evet; çift yönlü yollar, tüneller üst geçitler, alt geçitler, tüp geçitler; milletin bağrına saplanmış hançer yarasının gölgesinde kalmıştır. Yapılan bu güzel şeyler günahlarınzıın kefareti olamayacaktır bunları bilesiniz.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

BAHÇELİ'NİN TUNCELİ ZİYARETİ


Sayın Bahçeli'nin Tunceli'ye gitmesine tahammül edemeyenler; şimdiye kadar mezhep olarak Alevilik, etnik olarak Kürtlüğe sığınmış, kendilerini bu şekilde kamufle etmiş dönme Ermenilerdir.
Özbe öz Türk olan ve bir yerde Türk kimliğinin otantik olarak en orijinal şekli ile varlığının devamını sağlayan, sürdüren; bir Sünni Türk olarak şahsen kendilerine minnet ve şükran duyguları ile saygı duyduğum, Türk oğlu Türk Alevi kardeşlerimizin; bu malum ziyaretten rahatsızlık duyacaklarına inanmıyorum.
Dönme Ermeniler ve onlarla işbirliği yapan maalesef ülkeyi yönetme konumunda olanlar Sayın Bahçeli'yi sınamak istediler, cevabını da aldılar. Tereyağından kıl çeker gibi, sorumluluk içerisinde, hükümetin ve dönme Ermenilerin oyununa gelmeyerek hatta oyunu bozarak, güzel ülkemizin güzel bir şehrini ziyaret etmişlerdir. Etnik ayrımcılıktan nemalanarak bir seçim sürecini daha başlatmak isteyen AKP ve onun hükümetinin; Sayın Bahçeli ve MHP üzerine yeni senaryoları tutmamıştır. İnşallah Sayın Bahçeli yıllardan beridir kendisinden beklenen bu davranış ve tarzın bundan sonra da devamını getirir ve tekrar millet için umut haline gelir. Kendisini tebrik ediyorum.
Mehmet Soral
sorlmehmet@hotmail.com

24 Kasım 2014 Pazartesi

ATATÜRK DÜŞMANLIĞININ GERÇEK NEDENİ


Habertürk TV de ''öteki gündem'' programında konuklar; Yavuz Bahadıroğlu ve Namık Kemal Zeybek. Konu Atatürk ve Din.
Sunucu Yavuz Bahadıroğlu'na '' Atatürk'e herhangi bir nedenden dolayı teşekkür edebileceğiniz cümleniz olabilir mi'' dedi. Cevap ''hayır olamaz'' dedi ve peşinden ''benim referansım, rehberim Peygamber efendimiz'' diyerek cümlesini tamamladı.
Muhafazakar radyoların gür sesli müdavimi , fularlı aynı zamanda yavuz bıyıklı bu herif; edebiyat, tarih, din felsefe denince salıveriyor kendini engin denizlere... Çorbayı kaynatan, kazanç kapısı veya diğer bir ifade ile ekmek teknesi Atatürk düşmanlığı olunca; engin denizlerde dur durak bilmeden, yelkenleri şişirip sürekli pirim yapmaya çalışıyor. Aklı sıra Atatürk ile Peygamberimizi aynı referans üzerinden karşılaştırıyor ve bu durumda kendisinin Hz Peygamberden yana olduğunu söylüyor. Mademki her manada liderin Hz. Peygamber, peki niçin bir mezhep imamına tabisin. 
Yavuz bıyıklı, fularlı herif; Hz. Peygamber benim dinen manevi liderim; Atatürk ise milli liderim. Sizin bu Atatürk düşmanlığınızın bir tek nedeni var o da eğer biraz üzerinize gidilirse Türk olmadığınız ortaya çıkacak ve bunun üstünü örtmek; ''Türk olmamak'' gibi bir bahtsızlığa duçar olmanın yarattığı ezikliğiniz maalesef sizleri bu noktalara; Nankörlük mertebesine yükseltmiştir.
İslam dininin '' Atatürk'ün hiç bir şeyi için teşekkür cümlesi kullanmam'' sözünüzü makul karşılayacak kadar nankörlüğe pirim vermesi mümkün mü?
Evet Atatürk'ün elbetteki bir kabahati vardı; kendisinden bu kadar nefret edebilecek nankör bir güruhun kök salmasına ve başımıza tebelleş olmasına imkan sağlayacak; demokrasi denen bir nimeti hediye edip gitmesidir.

Ağzınızdaki baklayı çıkarın artık. Maalesef Osmanlı zamanında; Türk'ün asli unsur olmasını bırakalım, adının telaffuz edilmesine bile tahammül edilemediği bir dönemde; Türk milliyetçiliği üzerine düşünüp, kafa yoran Mustafa Kemal Atatürk'ün Türk'ü asli unsur kabul edip, adı üzerine Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurmuş olmasıdır. Bütün rahatsızlıkların ve tahammülsüzlüklerin nedeni budur. Kaldı ki, bir insanın ne kadar Müslüman olup olmadığı beni ilgilendirmez ama ne kadar nankör olduğu çok ilgilendirir ve çok önemlidir. Kısaca bütün mesele Atatürk'ün Türk olmasıdır. Her Müslümanım diyene kefil olamam ama her daim hak, hukuk ve adalet konusunda emin olunan kişiye kefil olabilirim; dini başka olsa da. Hz. Peygamber'e peygamberlik görevi gelmeden önceki sıfatı; hak, hukuk ve adalet konusunda emin olunan kişi olması değil miydi.
Bizler daha iyi Müslümanız diyenler değil mi; hak, hukuk ve adaleti yerle yeksan edenler... 
ve bunlardan öğrenmiyor muyuz; kumpasın alasını; kalleşliğin daniskasını.
Hiç yakışıyor mu bunlar; Müslümanım diyenlere. Sayenizde öğreniyoruz; İslam dışı olan her şeyi.

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

18 Kasım 2014 Salı

GAZ LAMBAM


1970’li yıllar…
Masamda gaz lambam…
Kontrplaktan yapılmış gecekondumuzun tavanından sızan yağmur  damlalarının ‘’şlap, şlap’’ sesleri
beynime bir mıh gibi çakılıp, sonra içine düştüğü plastik leğen, odamın ortasında. Üşüyen bacaklarımı  battaniye ile örterek ısıtmaya çalışırken, gaz lambamın ışığı ideallerime giden yollarımı aydınlatıyordu sanki.
İlk heceleyebilmeyi onun ışığında becerebildim; onun aydınlığında okumayı  söktüm ve Salih öğretmenimin yakama taktığı kırmızı kurdeleyi  onun sayesinde başardım. Elif'e yazdığım ilk aşk şiirimi ve sonrasında  ‘’teneffüste buluşalım mı’’ arzu halimi onun sayesinde dile getirebildim. İlk defa ‘’aydınlığı karanlık’’ onun sayesinde yaptım; öksürdüm ve söndürdüm. Yine ‘’karanlığı aydınlık’’ onun sayesinde yapmışım; annem öyle söylüyor.
Belki de ilk  sarhoşluğumu  onda tattım. Uzun gecelerde gaz fitilinin kirliliğinden isli çıkan alevin saldığı kokunun ince belli camından çıkarak yayıldığı odamda;  genzimi yakması, baş dönmesi  ve  kusmalarım onun sayesinde oldu.
Ve nihayet bazılarımız bu yerlere gaz lambamızın  ışığında; karanlığı aydınlık yapa yapa, bazen de kusa kusa geldik.  
Haydi varmısınız!
Işık huzmelerinin göz kamaştıran ihtişamı ile aydınlanan ‘’sarayların’’ bacalarından çıkıp tüm şehri  saran pis kokulardan kurtulmaya; daha onurlu, mertçe ve delikanlıca gaz lambamızın mütevazi ışığında aydınlanmaya, gerekirse kusmaya...
Varmısınız? 
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

11 Kasım 2014 Salı

NAMUS DENEN ŞEY

Birileri ar ve namus sınırlarını zorlayacak, yol açacaklar ki arkadan gelenler kolay geçsinler diye. Sanki bunun için seçilmiş birileri var ve bilerek yapıyorlar.
Adama soruyorlar ''boşandığın kadının daha önce boşandığı adamla program yapmayı Reyting amaçlı mı düşündün?'' cevap; ''ne alakası var'' diyor.
Ulan bula bula, boşanmış olduğun ama hala beraber yaşadığın(bu da nasıl oluyorsa) kadının boşandığı ilk kocasını mı buldun.
Senin ne hıyar olduğun, ne kadar abuk, sabuk ve çarpık insan olduğun hiç önemli değil; önemli olan maalesef, ne yazık ki bazen evimizde, bazen elimizde okuduğumuz gazetede oluyorsunuz. Yaptığınız şeylerin, verdiğiniz görüntülerin televizyonlarda, gazetelerde sürekli tekrarı zamanla kanıksanarak, normal şeylermiş gibi algı oluşturuyorsunuz; tehlikeli gördüğüm işte budur.
Reyting'in ahlak kabul etmez kaideleri gereği ve sizlerin ar ve namusu zorlayan cesaretinizin verdiği cüretle bir şeyler yapıyor, evinizde yaşadığınızı sokakta yaşamaya başlayarak toplumun genel kabul gören kurallarını zorluyorsunuz.
Belki ukalaca herkes kendisinden sorumludur desen bile işi çığrından çıkarmaya hakkın yok. Ahlak kuralları yazılmamış olsalar bile asgari müştereklerde doğruluğu kabul görmüş ve üzerinde mutabık kalınmış kurallardır. Nasıl ki kanunlarla yaptırıma tabi tutulmuş sorumluluklarımız varsa, özellikle insan vicdanının yüzyıllardır tecrübesi ile oluşturduğu genel ahlak kurallarına; içinde yaşanılan toplumun huzuru, selameti açısından uyulması gerekli kurallar, normlardır. Toplumun belki de yüzyıllardır yaşayıp, topluma kazandırdığı kuralları senin keyfin istiyor diye fütursuzca ihlal edemezsin.
Dolayısıyla; midenin kaldıracağı her pisliği yiyebilirsin amenna ama hiç olmazsa bizim yanımızda yeme be kardeşim. Programda ne konuşacaksınız? Her ikinizin de eski karısı olan ve de şu anda beraber yaşadığın birisinin huyunu, suyunu; yaptığı yemekleri mi tartışacaksınız. 
Köpeğimi takip ediyorum, o bile işeyeceği uygun yer arıyor her seferinde.
Mehmet Soral

10 Kasım 2014 Pazartesi

''ATAGÜRCÜ'' DENEN ADAM

Gene aynı şeyi yaptı; ''Gazi Mustafa Kemal'' diyor arkasını getirmiyor. Birçoğumuz bunun ''Atatürk'' kompleksinden kaynaklandığını, onun için ''Atatürk'' demediğini sanıyoruz.
Ey dostlar bütün mesele ''Türklük'' meselesidir. Eğer Atatürk'ün soy ismi ''Atagürcü'' olsaydı inanın bunu çok rahat söyleyecekti.
Eskiden çocuklara; mesela ''Muhammet'' gibi isimleri koymamak gerektiğini zira çocuğun bu ismi kaldıramayacağı şeklinde dikkat çekilirdi. ''Atatürk'' soy ismini etnik özürlü kimseler hiç kaldıramadılar, hazmedemediler.
Soy isimdeki Türklük vurgusu birilerine çok ağır geldi. Bu ağırlığı kaldıramayanlar, yiğide hakkını vermedikleri gibi Türk'e hep bedel ödetmeyi yeğlediler. En çok zoruma giden de başka milletlerin zulmünden kaçıp, kucağımıza sığınan ve hiç yüksünmeden bağrımıza bastığımız etnik kimliklerin devletimizin ve milletimizin mukadderatında inisiyatifi ele geçirip; devletimize, milletimize, anımıza, şanımıza ortak çıkmalarıdır.
Aslında Bilge Kağan Atamızın sanki bugünler için söylemiş olduğu
''Ey Türk titre ve kendine dön''
''Çin'in güzel ipeğine ve güzel kızlarına kanmayın''
sözleri üzerinde tekrar tekrar düşünüp, tedbirlerimizi de almalıyız.
İslam'ı üzerlerine kamuflaj yapmış; Türklük düşmanı, etnik özürlü softalara dikkat edelim. İmanımız gereği aynı safta namaz kıldığımız bu insanlar bizleri tarih boyunca kandırmışlardır.
Mustafa Kemal'in Atatürk soy ismini almasındaki gizli mesaj da bu olsa gerek;
''Devletini yönetenin Türk soylu olmasına dikkat ediniz''. Bütün rahatsızlıkların kaynağı bu mesajdır.
Dolayısıyla;
Atatürk'ün soy ismine bir ilavede ben yapayım
Ruhun şad, mekanın cennet olsun; ''Türkoğlutürkatatürk''
Etnik kimlikleri farklı çok değerli dostlarım, tanıdıklarım var, ülkemizde de vardır elbette ki onları tenzih ediyorum. Nasıl ki Türklerin içinde bu kadar hainimiz varsa farklı etnik kimlikte devletimize, milletimize sadık insanlarımız da olacaktır şüphesiz.
Mehmet Soral