24 Ağustos 2013 Cumartesi

''BİR ALEVİ DEYİŞİ AŞK İLE KILDIRDI BANA NAMAZ''

Değerli dostlar;
Özellikle son zamanlarda kıldığım namazdan, tuttuğum oruçtan haz alamamanın sıkıntısını yaşıyordum. Biliyorum ki yaptığımız bütün ibadetlerde şekil şartlarından ziyade mana önemlidir. Tadı alınmadan, istenmeyerek yenen yemeğin insana bir faydası olmayacağını ‘’kul’’ olarak biliriz ama haz alınmayarak kılınan namazın umarız Allah indinde vardır bir ‘’değeri’’. Öyle bir namaz kılayım ki, Allah sevgisinden (korkusundan değil), peygamber aşkından; akan göz yaşlarım benden önce secde yapsınlar yere. Ama ne gezer. Kılayım da aradan çıksın, öteleyeyimde önümden çekilsin sıkıntısı olmadan, ''aşkımla'' buluşmaya gidercesine koşabilsem, nefes nefese...buluşma yerine, namaza.
Sizlerle paylaştığım Musa Eroğlu'nun bu sazlı sözlü okuduğu ''deyiş'' ister inanın ister inanmayın bana namazdan umduğum hazzı verdi ve Allah sevgisini doyasıya hissettim ve doyasıya ağladım. Allah sevgisi ile beni ağlatan başta bu deyişi yazan ve söyleyen herkese can-ı gönülden tebrik ediyor, teşekkür ediyorum. Allah'a giden yollara ne dikenler diktiler, ne taşlar döşediler Allah adına ama O'na kavuşmamacasına. Bugün çok daha iyi anlıyorum ki Allah'ı anlatan en güzel sözlere mezhep taassubu ve kontrolü elden kaçırmama adına küfür demişler. Şimdi aklı evvel birtakım zevat benim mezhebimden şüphe edecekler. Varsın etsinler, ben ''Allah'ımı arıyorum bütün engellemelere rağmen''.
Ey aklı evvel!...
Biliyormusun, bir alevi deyişi aşk ile kıldırdı sunniye namaz.
Diyeceksinki ''küfürle'' namazmı kılınır?
Küfür küfür diye hep küfrettirdiler bize
sözün güzeli ''küfürde'' gizliymiş meğerse
bize farketirmediler
dostlar.
Mehmet Soral

İlme değer veren,
öyle bir ehli imanım
Kötülüğü hor görmiyene,
ona hiç kaynamaz kanım.
Şeytanı görmedim nasıl,
hangi millet, hangi asıl
o yaklaşmaz bana hasıl,
ezelden ona düşmanım.
Yetmişiki huri bilmem,
verseler de yine almam
çünkü ben hakından gelmem
geçimi dar bir insanım.
Kabeye param yok niçin
hak her yerde olduğu için
eğer bunda varsa suçum
kabe ben, ben insanım.
Benden sorma abdest namaz,
sabırlı ol dinle biraz.
Arapçam kısadır pek az,
sade Türkçedir lisanım.
İbret böyledir, ferdim
İnsanlığa ermek derdim
ben gönlümü dostta verdim
sanma ki buna pişmanım.

Sazlı-sözlü olarak aşağıdaki ling'den dinleyebilirsiniz..
http://youtu.be/c-Jdg4ZQrJg

22 Ağustos 2013 Perşembe

ŞEHİT KIZIMIZ SERAP'A MEKTUP


Sevgili Serap;
Seni unutalı aslında çok zaman oldu değil mi? Yine senin gibi körpecik yaşında ve tamamen ülkesini şimdiye kadar yanlış yönetmiş ve hala devam etmekte olanların demokrasi üzerine yaptıkları hataların bedelini ödettikleri Mısırlı Esma sayesinde hatırladık. Maalesef bedel ödetmek için Ülkemizde seni, Mısır da Esma’yı seçtiler; insanlıktan nasibini alamamış alçaklar.
Serap’cım itiraf ediyor ve kahroluyorum ki, senin için ağlamadı(k) Esma’ya olduğu kadar.
Doğrusu çok kıskandım Mısırlı Esma’yı.
Biz senin için ağlayamadık, Esma’ya olduğu kadar Serap. Oysa ne acılar çekmiştin günlerce. Bazende düşünmedim değil; yanan yüzünün, körpecik teninin alacağı yeni halin sana yaşatacağı bir ömür boyu sürecek ızdırabı. Belki de alev topunun sıcaklığını hissettiğinde yüzünde; artık sana bakmayacak delikanlılar geldi gözünün önüne. Bu acılarla yaşama şansını bile bitirdiler senin Serap.
Beklide en büyük acıyı şimdi yaşatıyoruz sana değil mi Serap?
Mısırlı Esma sayesinde mi hatırlamalıydık seni? Bunun utancı ile mi senin için ağlamış olacaktık Serap…
Evet Serap, senin için ağladım ama utancımdan.
Sana ağlamamız için yeterince acımı çekmemiştin Serap?
Niçin ağlamadı(k) senin için? duyuyormusun beni. Elbetteki duymayacaksın; bu kirli, utangaç ve vicdansız sesimizi cennetin en güzel köşesinde, şehitler diyarında.
Serap’cım hemen yanında seni ateşler içinde kavuran kahpelerle mücadele ederken şehit olmuş ağabeylerin var. Onlar için de yeterince ağlamadı(k) , cenazelerine istediğimiz gibi katılamadık biliyormusun? Ağıtlarımıza da tahrik dediler, cenazelerimize giden yollarımızı kestiler Serap....

Ah Serap’cım Ah…
Sana ve diğer şehit ağabeylerine ödetilen bedeller üzerine kurulmuş pazarlık sofralarında; sizleri hatırlayacak vicdan, akacak gözyaşı olsaydı bu sofralar kurulurmuydu hiç? Kurulmazdı elbet. Ağlamışsa sana ancak anan ağlamıştır Serap… kalanımız ise yalan.
Esma’yı kıskandın değil mi Serap?
Ben de…
Kim kıskanmazki ''naklen'' verilen gözyaşlarını...
Her ikiniz de nur içinde yatın.
Mekanınız zaten belli.
Günahkar ağabeyin
Mehmet Soral.
....
Not: Serarp, PKK'lılar tarafından ateşe verilen otobüsde yanan lise öğrencisi şehidimiz.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

MISIR'IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE HOCALI KATLİAMI


Bir kaç gündür sanırım ''genç hareket''(bunlar da kim? olsa olsa ısmarlama bir hareket sanırım) Saraçhane meydanında, Mısırda olup bitenleri protesto ediyorlar.
Görebildiğim kadarıyla, hükümetin de bütün desteğine rağmen beklenen, ümit edilen katılım ve protesto gerçekleştirilemedi. Çünkü protestonun özünde milletin içinden gelen, tamamen doğal olan bir istek ve katılım yoktur. Ama her şeye rağmen ''mazlum ve mağdur''un
yanında olmak adına güzel bir eylem.
Bu arada ben kendimi sorguluyorum ''neden orada değilim?'' diye. Hemen aklıma Taksim meydanında ''Karabağ soykırımı''nı protesto ve Karabağlı kaçkınlara destek mitingi geldi. O miting bugünkü hükümetin o günkü içişleri bakanının sonunu getirme sürecinin başlangıcı olmuştu.
Yani Türk'ün derdine sahip çıkan bir bakana böyle bir bedel ödettirilmişti.
Sonra bütün Arap dünyası gözümün önüne geldi. Hangi Arap ülkesinin hangi meydanında ''Hocalı katliamı'' için ne yapıldı? Daha dün gibi hatırlıyorum, Irak da Tusumatu da aynı anda onlarca insan katledildi üstelik hepisi de Irak Türkmenlerinin en aydın, en seçkin insanlarıydılar, yine hangi Arap Ülkesinde, hangi meydanında ne yapılmıştı?
Başbakan ''one minute'' dediğinin haftasında veya o günlerde Doğu Türkistan da bir gecede 600 Türk yok edildi, hala akibetleri belli değil. Yine soruyorum hangi Arap ülkesinin, hangi meydanında ne yapılmıştı.

Lawrance denen sahte imamın peşine düşüp; Sina çöllerinde ''su, su...''diye yalvaran Osmanlı askerinden suyunu esirgeyenler için müslüman Türkler olarak insanlık adına yapabileceğimiz çok şey olabilir ama ben şahsen artık sorgulayarak yaşamak istiyorum, hatası olana da hatasını hatırlatmak istiyorum.

Yok öyle yağma arkadaş. İnsanlık adına ''Türk''den her şeyini esirgeyeceksin ama yine insanlık adına darda ve zorda kaldığında Türklerden her şeyi bekleyeceksin.

Mazlumun ve mağdurun yanında olmak Türk'ün şiarıdır ama kimse kusura bakmasın ahmaklık da şiarımız olamaz.
Doğu Türkistan da, Musul da, Kerkük de Türklere yapılan zulüm hala devam ediyor ve yarın Saraçhanede protesto mitingi yapalım desek, Mısır için toplanan insanlardan kaç tanesi gelir, Türk'ün derdi ile dertelenirler sizce.

Yapılan haksızlıklar karşısında ''susan şeytan'' olmamak adına Türk milletinin insanı duygularından kaynaklanan merhametinin engin sularında herkese yetecek kadar su var ama kadir kıymet bilenleri de tanımamız gerekir şüphesiz.

Kıraldan çok kıralcı olmanın bir anlamı yoktur. Adama sorarlar kendi soyun sopun için ne yaptın diye.

Dün İz TV'de bir belgesel izledim.
Kosava da bir Türk düğününden görüntüler vardı. Gelin almaya gidilirken en önde elinde Türk bayrağı ile yürüyen bir genç vardı. Hemen empati yaptım doğal olarak. Türkiye'nin neresinde hiç bir endişe duymadan, elimizde Türk bayrakları ile yürüyebiliyoruz. Bu endişe, duygu ve düşünceleri yaşamamızın müsebbibi olanlar ''ısmarlama miting''lerle yapacakları protestoların yapacağı yankı milletin içinden gelmediği için ancak bu kadar olacaktır. Bütün korku, ''Mursi gibi geldim ama Mursi gibi gitmek istemiyorum'' düşüncesidir. Şayet içinizde böyle bir korku varsa, ''siyasi bilinç'' anlamında süper bir gelişme içerisinde olduğunuz muhakkak. İnşallah ''Büyük Şeytan''a herifçe karşı duruşun bir ön çalışmasıdır bütün bunlar. Bunu başarmanız sadece ''ısmarlama kalabalık''la olacak iş değil, milletin her kesimini kucaklayacaksınız, inandıracaksınız ve herkesi yanınıza alacaksınız ki bu korktuğunuz başınıza gelmesin. Arap milletine methiyeler düzerken, Türk milletini ağzınıza almaktan imtina ederseniz, ''aman eşbaşbakan ne der'' diye korkarsanız,
''büyük Şeytan''a dur diyebilme şansınız yoktur. Yüzde ellinin üzerinde oy almanız yeterli değil, yeterli olan milletin birliği ve bütünlüğüne ''iman'' etmiş, sizden de hiç ama hiç ''ihale'' almamış inanmış insanların desteğini almanızdır. Takdir sizindir.

Mehmet Soral
17.8.2013

6 Temmuz 2013 Cumartesi

MISIR DİKTASINA ''ONE MINUTE''



Darbelerden çok çekmiş ve aşağı yukarı her on’lu yıllarda muhtıra veya darbe ile karşılaşmış olan milletimiz bu konuda hayli tecrübeli. Bu yaşanan acı tecrübeler, bazılarına hak etmedikleri imkanları sağlamış, bazılarını da yine hak etmedikleri eziyet ve işkencelere muhatap kılmıştır.
Peki hep kazanan kim olmuştur? ABD… Türkiye ve Mısır gibi ülkeleri sürekli kendisine bişekilde bağımlı kılmayı başarmıştır. Milli düşünen hükümetleri veya partileri sürekli toplum mühendisliği harikaları yaratıp, pasifize ederek, milletin teveccühünden uzak tutmayı başarmıştır.
ABD, bazen asker baskısını ve suistimallerini millete karşı, bazen de milletin zafiyetlerini askere karşı kullanarak başta Türkiye, Mısır gibi ülkeler üzerinde hegomanyasını kurabilmiştir.
AKP iktidarı ile ülkemiz üzerinde sergilenen en son operasyonda ise askerin millete karşı olan ‘’yanlışları’’nı kullanmak olmuştur. Bunun ne demek olduğunu tek bir örnekle açıklarsam umarım meramımı anlatmış olacağım. Mesela; başörtülü bir anne 20 yaşına gelen evladını nizamiye de teslim ederken kendisine ‘’senin oğlunu askere almayız zira sen başörtülüsün’’ denmiyor ama 45 gün sonra yemin törenine gittiğinde aynı anne nizamiyeye başörtülü olması gerekçe gösterilerek alınmıyordu. Bu sadece bir örnek. Bu örnekteki mantıksızlık ve ‘’millete rağmen’’lik örneklerini saydıkça bitiremeyiz. Bir diğeri 27 Nisan muhtırası… Bütün bu rahatsızlıklar AKP ile oya dönüştü ve yine onun sayesinde yüzlerce asker tutuklandı. Belli ki aynı zamanda Nato ordusu olan Türk Ordusunda görev yapan başta ABD askerleri olmak üzere bir çok nato askeri yıllarca, şu anda yüzlerce askerin tutuklanmalarına neden olan belgeleri toplayıp, valizlere yerleştirip, uygun zamanı ve uygun ‘’sivil toplum örgütü’’nü kollamışlar.
ABD ve ‘’sivil toplum örgütü’’destekli AKP siyaseti bu zafiyetleri çok iyi kullandı. Mesela ‘’one minute’’ çıkışının arkasında, seçim arifesinde, oy devşirme amacı yatmıyormuydu?
Bunun AKP iradesinden mi, yoksa başka birilerinin iradesinden mi beslendiğini anlayabilmemiz için bugünler en iyi fırsat.
AKP iktidarı ‘’arkadan dolanıp, kaç puan alırım’’ın hesabını yaparak ABD ile ilişkileri sürdürebilir ve uzun vadede Türk milletinin ufkunu açarsa, Türkiye ve Türk milleti üzerine toplum mühendisliği projelerini uygulamasına mani olmak adına bağımsız projeler üretebilir ve uygulayabilirse, Türk milletine en büyük hizmeti yapmış olacaktır. Bunun çok zor olduğunu elbette ki biliyorum ama bu zor aşılabilinirse eğer değişmeyen mukadderatımız da değişmiş olacaktır. Aslında bu mana da AKP, ABD handikapı nedeniyle belki istese de milli düşünmekten çekinecektir ancak milli düşünen diğer siyasi partilerin güçlenmesine yardımcı olarak bir yerde ABD’ye karşı güç kazanımı sağlamış olur. Bunun ufak bir testini yapabilir.
Haydi bakalım, demokrasi adına aynı duygularla birde bugünkü Mısır’a ‘’one minute’’ çekelim.
‘’Seçimle gelen hükümeti darbe ile götüremezsin, Türkiye olarak senin yanında olamayacağımız gibi, diplomatik ilişkilerimizi de donduyuyoruz’’ diyebiliyormuyuz? Haydi bakalım..
Birilerinden ‘’one minute bekliyoruz’’
Demokrasi adına… Ortadoğu’nun liderliğiadına.

Mehmet Soral
08.07.2013


23 Haziran 2013 Pazar

AZRAİL'İN GÜZELLİĞİ



Yaşanmış Güzel Bir Hikaye

AZRAİL'İN GÜZELLİĞİ - Rahmetli Onkoloji Doktoru Halûk Nurbaki'den gerçek bir hatıra..

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım.

Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.


Kanser Hastanesinde Başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı.

Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm.

Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.

Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.

Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

--''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size... dargınım.''

--''Niçin?" diye sordum.

--"Siz... dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH'ı, ölümü, ahireti
anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında
oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine
tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yani sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala:

--"Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

--"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şahadet sana uzun gelir. O
anı fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:

--"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."

Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.

"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?..

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti.

Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.

Ertesi gün O'na:

--"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

--"Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?"

--"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

--"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:

--Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

--"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!“

21 Haziran 2013 Cuma

FAİZ LOBİSİ NE YAPMAK İSTİYOR


Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, eşi Selma Yazıcı ile birlikte dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in önüne fırlattığı yazarkasayla gündeme gelen Ahmet Çakmak'ı evinde ziyaret etti.

Değerli dostlar,
Türkiye de son olup bitenleri ‘’faiz lobisi’’ne bağlayan başbakan, bundan çok eminmiş gibi konuşuyor.
Çünkü başbakanlığa nasıl geldiğini kendisi biliyor. Bu süreci iyi bilmeyen, geçmişle ilgili hafıza yoklaması yapmayanlar pekala ‘’faiz lobisi de nereden çıktı’’ diyebiliyorlar.
Sene 1999-2001’li yıllar; ''imalı şiir'' okudu diye hapse atılan bir belediye başkanı. Daha sonraki bir röportajında da itiraf ettiği üzere hapishane de kendisini günde yüzlerce insan ziyaret ediyor. Bunun ne kadar önemli bir nimet olduğunu ''Ergenekon sanıkları''nın bile avukatları ile istedikleri zaman görüşemediklerinden çıkarabiliriz. CHP ‘nin kol kanat olması ile cezasını kaldıran yasa meclis de kabul ediyor ve böylece CHP, seksen küsur yıllık Cumhuriyet devri sorgulamasını kendisi üzerinden ve sürekli yapan bir zihniyete özgürlük ve hat da iktidar kapılarını açmış oluyordu.
Gecelik faizler yüzde 1500-3500 arasında. ABD 1 milyar USD için Türkiye yi dilenci konumuna sokuyor, ‘’veririm ama Ortadoğu da bana lejyonerlik yapacaksın’’ diyor. Bunu onuruna yedirmeyen 57. hükümet hayır diyor. Bu arada sıcak para sürekli ülkeden kaçıyor, günlük asgari ihtiyaçları çevirecek nakit para bile bulunamıyordu. Özelleştirme ile yok pahasına devletin kıymetli değerlerinin satılması dayatmalarına karşı da zamanın hükümeti boyun eğmiyor. Ancak bütün bu karşı duruşlar, karşılığında daha ağır yaptırımları getiriyordu. Başbakanlığın önüne yazar kasa fırlatmalar, emniyet güçlerinin silahlarını kılıflarından çıkararak yürüyüş yapmaları, yine tencere tava sesleri ve hastaneye hapsedilen ve daha sonra hastaneden evine eşi tarafından kaçırılan bir başbakan. Manzara bu…İşte bugünkü başbakanın kastettiği faiz lobisi ve sermaye güçleri, Türkiye’nin çıkarlarından ziyade kendi mevcut varlıklarını koruma adına Türkiye ye bir ismi Kemal Derviş’i kurtarıcı olarak dayattılar ve büyük bir hata yapılarak bu ismi kabullenip, yetkili kıldılar.
Peki bütün bunlar olurken Tayyip Erdoğan ne yapıyordu?
Gömlek değiştirmek üzere hazırlıklar yapıyordu.
Aydın Doğan-Tayyip Erdoğan el ele, kol kola sözüm ona Hürriyet tesislerinin açılışını yapmak üzere Almanyadalar. Malum Patronun ‘’seçme yavrusu’’ kendisi ile sürekli programlar yapıyor, üstelik hala siyasi yasağı devam ettiği, milletvekili seçilebilme garantisinin olmadığı halde müstakbel başbakanmış gibi ağırlanıyor, kıymetlendiriliyordu. Cüneyt Zapsu denen birisi tıpkı Kemal Derviş gibi Türkiye ve ABD gündemine giriyor, her yerde onun ismi telafuz ediliyor, ABD'deki lobilerle görüşerek daha henüz milletvekili bile olamamış Tayyip Erdoğan'ı tanıştırıyor. Türkiye başbakanı, cumhurbaşkanı aylardır, hat da yıllardır ABD sermayesi ve lobileri ile görüşme fırsatı bulamıyorken henüz yeni kurulmuş bir partinin liderini misafir etmek için adeta sıraya girmişlerdi. Artık Türkiye'nin en yakın zamanda yapılacak seçimde ne şekilde olursa olsun başbakan Tayyip Erdoğan olacaktı. Bunun kaçınılmaz son olduğu mütemadiyen empoze edildi.
Ancak, her şeyin kitabına uydurulması gerekiyordu. 3 Kasım seçimlerinden sonra siyasi yasağı nedeniyle milletvekili seçilemeyen ancak AKP'nin genel başkanı olan Tayyip Erdoğan'a başbakan olmasının yolunun açılması gerekiyordu.
Peki bu nasıl sağlanacaktı? Muhtemelen daha önce senaryosu yazılmış olan Siirt seçimlerinin iptalinin sağlanması gerekiyordu.
Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Doğan Köy'de sandık kurulları oluşturulmamış, bir sandık kırılmış, üç sandıkta kayıtlı 706 seçmen, köylerine hizmet götürülmesini gerekçe göstererek seçimleri boykot etmiş ve oy kullanmamıştı.
İşte AKP, bu durumu gerekçe göstererek seçimlerin iptalini istemişti. Çünkü AKP 100 küsur oy daha almış olsaydı bu ilden bir değil iki milletvekili çıkarabilecekti. YSK, AKP'nin itirazını ciddiye alarak, incelemesini yaptı AKP'nin itirazını kabul etti ve siyasete müthiş bir hareketlilik getirdi. YSK yaptığı toplantının ardından yapılan yazılı açıklamada;
"2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun 39'uncu maddesi uyarınca; Siirt ili seçim çevresi seçim sonuçlarına seçim işlemleri sebebiyle yapılan itiraz üzerine YSK 2.12.2002 tarihli toplantısında seçim işlemlerindeki noksanlığın seçim sonuçlarına etkili olduğu sonucuna varmış ve Siirt ilinde seçimlerin yenilenmesine oy birliğiyle karar vermiştir."
Böylece, 3 Kasım seçimlerinde adaylığı veto edilen AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a da Siirt den milletvekili seçilme şansı aralanmış oluyordu. Çünkü YSK partilerin yeni adaylar gösterebileceklerini benimsemiş, böylece Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olması için şartlar sağlanmıştı. Bu arada CHP ve Baykal'ın desteği ile Erdoğan'ın siyasi yasağı da kaldırılmıştı. YSK kararları için yargıya da gidilemediğinden yapılan itirazlar dikkate alınmayıp, olup biten sineye çekilerek Tayyip Erdoğan'ın başbakan olması sağlanmış oldu.
Değerli dostlar,
Bütün bu süreci dikkate aldığımızda; Başbakan Tayyip Erdoğan'ın nasıl geldiğinden hareketle nasıl gönderilmek istendiğini fark edebiliyoruz ama başbakan fark edememiş gibi gözüküyor, sizce öylemi dir?
Aslında ''siz söyleyin, ben yaparım'' dan ''ben söylerim, ben yaparım'' 'a geçiş yapıldığından sadakat bozuldu, doğal olarak senaryonun da değişmesi gerekiyordu. İçte kabaran öfkeyi eyleme dönüştürmek ve buradan rant devşirmek isteyenlere fırsat doğmuş oldu. ''Gezi parkı'' eylemi biçilmez kaftandı ve kendilerince gerekeni de yaptılar. Oysa Başbakan biraz enaniyetten vazgeçip de ''gençlik ve istekleri en masum isteklerdir, elbetteki uyarılarını dikkate alacağız, gençlik bizim herşeyimiz'' deyip, sıcakkanlı ve sevecen bir yaklaşımla olayların bugünkü boyutlara gelmesine mani olabilirdi ama kibir her şeye mani oldu. Allah'a çok şükürki doksan gençliği başbakanın bütün iteklemesine rağmen emperyalist leş kargalarından uzak durmaya çalıştı.
Mehmet Soral
22.06.2013

19 Haziran 2013 Çarşamba

TÜRK GENÇLİĞİ LİDERİNİ ARIYOR



Yaşadığımız son 7-8 yıl MHP açısından oylarının tavan yapması gereken bir dönemdi. MHP'nin misyonu ülke dara düştüğünde, ülkeyi yönetenler gaflet ve dalalet içinde olursa, duruma müdahale eden bir inisiyatifmiş gibi. Kesinlikle ''İKTİDAR OLMAK'' gibi bir düşüncesi, OLAMAMAK gibi de bir endişesi yoktur. Sanki bunu misyon edinmiş bir parti. MHP yöneticileri kendi içinde barışık, CHP tam tersi; kendi içerisinde karışık. AKP ise hem kendi içerisinde barışık hem de seçmeni ile barışık. Özellikle AKP’ kadrolarındaki bu ‘’barışıklık’’ inanmışlıktan öte, korkuya dayanan, ‘’sesini çıkardığın an yedi sülaleni perişan ederim sonra’’ tehdit algısından kaynaklanmaktadır. Siyasi söylem ve ‘’toplumu ateşleme’’ argümanlarını ‘’Türkiye ortalaması algılama düzeyi’’ni muhatap alarak belirlediği için AKP açısından halk üzerinde negatif manada bir tesir oluşmamakta. İşte bu nedenle AB normları için imza atan, bir bakanlık tahsis eden hükümetin başı, Başbakan ; AB uyarıları karşısında ‘’sana ne’’ diyebilmektedir. Çünkü O’nun için önemli olan ‘’Türkiye ortalama algısı’’nın ne düşündüğüdür. Buradan da anlıyoruz ki bütün süreç AKP den yana devam ediyor. İşte muhalefetin yetersizliği, hat da yokluğu bu gençlik hareketini başlatmıştır. CHP ve MHP siyasi hayat da artık yorgun düştüler ve her ikisinde de doping etkisi yapacak bir değişimin gerçekleşmesi gerekiyor, ama çok zor, hatta hiç ümitvar değilim. Her iki partideki ‘’metal yorgunluğu’’ içlerindeki çok kıymetli değerleri absorbe etmelerinden dolayı kaybolup gitmektedirler. Aslında Taksim gezi parkında gençlik bir koalisyon kurdu, ‘’milli direniş’’ ile yani ‘’millilik’’ den yana olanlar bir araya gelmişlerdir. Şimdi adeta zeka fışkıran bu ‘’milli Gençlik’’in başına dinamik bir lider gerekiyor. Mevcut liderlerin bu misyonu yüklenecek çapta ve niyette olmadıkları açık.
Her iki muhalefet lideri de yalpaladılar. Sayın Bahçeli MHP olarak çekincelerini doğru bir dille ve zamanında dile getirmekle beraber, yanında olduklarına karşı da tam güvence verememiştir. Maalesef o yiğit gençler inandıkları değerlerin mücadelesini verirken aynı zamanda devletin sopasına, yabancı istihbarat örgütlerinin, leş kargalarının sızmalarına karşı da kendilerini savunmaya çalışmışlardır. Günlerce ellerinde ‘’gaz lambası’’ lider aradılar ama bulamadılar.

Sayın Bahçeli blue Jean pantolonu ve üzerine tişörtünü giyse sonra Taksim meydanına gidip çok zekice düşünülmüş olan ''duran adam'' protestosunu sembolik olarak 3 dakikalığına yapsa ne olur…? Çok iddialı söylüyorum Türkiye de değişim, hatta devrim olur. Maalesef Sayın Bahçeli kendi sosyal yaşamının önüne koyduğu duvarları yıkması yani Blue Jean üzerine tişörtünü giymesi ve milletin içine çıkması gerekiyor. Efendim onun tarzı böyle değilmiş, hep kravatlı hem de takım elbiseliymiş. Hani halk arasında bir deyim vardır, ‘’efendilik sökmüyor’’ . Sayın Bahçeli’nin durumu da böyle bir şey.
Sayın Bahçeli'nin iyi bir devlet adamı olduğuna ne kadar inanıyorsam, Erdoğan'ın da ülkeyi 12 senedir yönetmesine rağmen hale bir devlet adamı olmadığına o kadar inanıyorum ama her şeye rağmen iktidar. Demek ki iktidar olmak için başka meziyetler lazım. Dolayısıyla; MHP'nin iktidar olması için hemen, tez elden bugün Sayın Bahçeli'nin Blue Jean ve tişörtünü giyip, Taksi’me gidip ''Duran Adam'' eylemine başlaması gerekir diye düşünüyorum.

Sayın Bahçeli bunu yaparsa kendisine yüzde yüz garanti veriyorum, MHP’nin oyları yüzde yüz artar. Bunu yapma şansını başkasına verirse onunda garantisini veriyorum, yine MHP’nin oyları yüzde yüz artar.(her şey Türk milliyetçilerinin iradesine ve insiyatifine bırakılırsa)

Bazı sevgili dostlarımın kafalarını karıştırmış olabilirim. Taksim gezi Parkı eylemlerinin özü ‘’Türk Gençliği’’ne aittir. Fırsatı ganimet bilip, Türk devletine ve milletine kinini kusmak için Türk gençliğinin zekice kurgulayıp, uyguladığı eylemleri sabote etmek isteyenler karşısında Sayın Bahçeli’nin itidal Çağrılarını yerinde buldum. Bunu yaparken acaba gene yukarıda bahsettiğim misyonunun gereğini mi yaptı acaba? Türk zekası ‘’yaratmaya’’ devam ediyor, şimdi de ‘’Duran Adam’’ eylemini başlattı. Haydi bakalım, bunu sabote edebilecek marjinaller kim olacak acaba. Belki de ilk defa Türk gençliği ‘’durarak’’ çok şeyler başarmış olacak.

Haydi muhalefet liderleri... görelim sizi. Türk Gençliği ve meydanlar lider arıyor, son bir kez şansınızı deneyin, ortaya çıkınız.

Mehmet Soral
19.06.2013

4 Haziran 2013 Salı

AMAN DİKKATLİ OLALIM, LEŞ KARGALARININ TAKİBİNDEYİZ


Başbakan'ın kompleksi ile baş edemeyen Arınç ve Gül O'nun yurt dışında olmasını fırsat bilip, akli selim hareket ederek toplantı yaptılar . Belli ki eylemlerle ilgili görüşmeler yapacaklar. Hayırlı bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. Zaten daha önce Arınç, ''özür dilemek gerekir'' Gül ise ''Demokrasi sadece seçim demek değildir'' diyerek adeta başbakana ''aklını başına al'' dediler ama başbakan ısrarla gaflarına ve tahriklerine devam etti. Acaba komplekslerine gem vurulamayan başbakan bilinerek mi yurt dışına gönderildi. Olabilir. Arınç da, Gül de ülke yönetiminde krizler konusunda daha tecrübeliler. Başbakan bu mana da hiç eşekten düşmediği için tecrübe sahibi değil. 57. hükümet zamanında ''ekonomiyi patlatma'', ''başbakanlık da yazar kasa parçalatma'' ''Kemal Derviş'in hükümet ortağı olarak dayatılması'' eylemlerini yaptıran ve kendisine siyasi arenada dikensiz gül bahçesi sunanların bugün diyet istediklerinin farkında bile değil. Belki de Devlet Bahçeli ''burnunun sürtülmesi'' için en iyi fırsat olan bugünkü ortamda, ülkenin istikbalinin karartılmaması ve yabancı istihbarat örgütlerinin eline fırsat verilmemesi için çok büyük bedeller ödeyen bir hareketin temsilcisi olarak temkinli hareket ediyor. Şu anda Devlet Bahçeli mi yoksa Tayyip Erdoğan mı başbakan varın siz karar verin. Devlet Bahçeli ortamı sakinleştirmeye, başbakan ise adeta tahrik etmeye uğraşıyor. Sanırım son çare olarak da kendisini yurt dışına göndermek de çare buldular.

Değerli dostlar;
Kendi seçmeni dışındaki seçmenleri, fikir ve düşünce sahiplerini, yani bizleri; aşağılayan, horlayan, küçük gören, çoğunluğa dayalı siyasi gücün yarattığı şımarıklıkla, tatminsiz egosu ile bizleri ezen hükümet ve özellikle başbakanın yaptıklarından yorulduk, usandık. Haklı olarak bazı olup bitenleri, eylemleri sanırım yorulmuş ve usanmışlığımızın yarattığı psikolojik hal içinde biraz da ''oh olsun'' diyebilmenin özlemi ile değerlendiriyor olabiliriz. Belki de bazı gerçekleri görememek fark edememek gibi tehlikeli bir sürecin içine de sokulmuş olabiliriz. Çünkü Türkiye de çok ciddi ''milli, ulusal'' problemler yaşandı ama kimsenin gıkı çıkmamıştı. Taksim eyleminde aynı anda birçok ülke TV'lerinde canlı yayınlar yapıldı, ülkemizin büyük illerinde gösteriler başladı. 51 yaşında bir insan olarak, hasbelkader belli bir siyasi görüşü olan, mümkün olduğunca Türkiye yi doğru okuyabilen birisi olarak diyorum ki bu eylemlerin tadında bırakılması gerekmektedir. Hükümet gerekli dersi (başbakan hiç almamış olsa bile) aldı. Bu manada hükümete ve başbakan'a ''destur çeken'' eylemcileri kutluyorum ve biokadar da leş kargaları gibi her zaman masumane duygularımızı, eylemlerimizi suiistimal eden yabancı istihbarat örgütlerinin tuzağına düşmemelerini temenni ediyorum. Eğer bu eylemleri tadın da bırakırsak, işte o zaman başarmış olacağız ve duygularımızdan nemalanmak isteyen leş kargası, fırsat düşkünü yabancı istihbarat örgütlerine tarihte yemedikleri bir tokadı suratlarına atmış olacağız. Siyasi hayatı boyunca PKK’lılara gerilla diyen, hiçbir zaman terör örgütü olarak değerlendirmeyen ve bir defa olsun PKK’nın akıttığı kan ve gözyaşları için üzüntü beyanında bulunmayan Sırrı Süreyya nasıl oluyor da ‘’üç beş ağaç’’ için bu kadar çırpınıyor. Öte yandan Türk olduğu halde Kürt milliyetçiliği yapması…Allah aşkına bunda bir tezatlık yok mu?
Bence eylemler amacına ulaşmıştır. Aslında kendilerine en büyük dersi ve uyarıyı Cumhurbaşkanı vermiştir. ‘’Demokrasi seçimden ibaret değildir’’ demiştir. Bunu söyleten kimler; yurdumuzun her tarafında yapılan ‘’Taksim gezi parkı’’ eylemlerinin kahramanlarıdır.
Kendilerini kutluyorum.
Mehmet Soral
04.06.2013

3 Haziran 2013 Pazartesi

ZEKAMIZI ORANTISIZ KULLANDIK, ÖZÜR DİLERİZ



Başbakan protesto eylemlerinde buluna herkesi CHP'li olarak görüyor ve kabul ediyor. Herkes biliyor ki CHP bu denli organize olabilseydi, siz o makama bu kadar kolay gelebilir miydiniz ya da bunca sene kalabilirmiydiniz? Bir Türk milliyetçisi olarak, Türkiye Cumhuriyeti tarihine karabasan gibi çöreklenen; açlığımı unutturup ailemin, milletimin ve devletimin bekası için ciddi endişelere sevk eden AKP ve hükümetini uyarmak, kontrolünü sağlayamadığı gücünden aldığı pervazsızca uygulamalarını protesto etmek adına malum eylemleri ''milli şuurdan kaynaklanan eylem mantığı'' çerçevesinde destekliyorum. Ve yine bir Türk milliyetçisi, Türkiye sevdalısı olarak sizin malum eylemlere karşı yangına körükle gitmenize karşın, ''şuurlu'' bir şekilde başta kendi çocuklarım olmak üzere bütün gençlere ''yabancı istihbarat örgütlerinin tuzağına düşülmemesi'' uyarısında bulunarak bir yerde sizden çok size yardımcı oluyorum ama maalesef ''kullanılan oyların zeka ortalaması'' ile sayılan oyların matematiksel toplamı aynı manaya gelmez ve siz sürekli oyların matematiksel toplamına değer atfettiğimizden, ''kullanılan oyun zeka katsayısı''nı yaptığınız hesaplamalarda dikkate almıyorsunuz. Belki de en büyük hatanız budur. ''Kendisine su sıkan polise börek ikram eden kız''ımızın zekası ile baş etmeniz mümkün değil. Bu zekayı uysallaştıramazsınız, ancak onu dinler ve ona değer verirseniz ondan faydalanmış olursunuz. Eylemde, kalabalıklar arasında koşuşan köpeğe ''biber gazı'' sıkan polis memurunun ''zekası'' ile yapılan eylemleri kontrol altına almanız mümkün değildir. Bence tez elden ''polise börek ikram eden genç kızımız''ı yanınıza almaya bakınız. Her eylemden sonra sadece polisten rapor istemeyin, birde bu gençlerimizden rapor istemeyi deneseniz…

Sayın başbakan ‘’delikanlı gençlik’’ diken üstünde. 24 ve 17 yaşındaki iki oğlumu her gün kontrol altında tutmaya çalışıyorum. Bu gençleri devletine karşı hınç ve öfke dolu hale getirmeye ne hakkınız var. Kendi evlat ve yakınlarınızı suni cennetler içinde, emin ve en güvenilir şekilde güvenliklerini sağlamış olabilirsiniz, ya bizim çocuklarımız. Milli ve gayri milli değerler dışında siyasi manada hiçbir ön kabulleri yoktur çocuklarımın. İdeolojik ilkelerim gereği götürmek istediğim yer ve mekanlara gitme konusunda zorlandığım bu ‘’delikanlı’’ları siz Taksim’e götürmeye ikna ettiniz, tebrik ederim sizi. Demek ki sessiz ve uysal öğreti ve telkinlerim konusunda sizin kadar başarılı olamadım, yazıklar olsun bana değil mi? Gençliği tahrik etme konusunda ne denli başarılı olduğunuz konusunda; evet, karşınızda şapka çıkarıyorum.
Kral çıplak demekten korkarak olup bitenleri CHP’ye maal ederek gerçeklerden kaçamazsınız. Sen binlerce yıldır bedel ödeyerek bu topraklara adını koyan ve sahibi olan milletin adını değiştirmeyi ‘’oyların matematiksel toplamı’’ın dan aldığın güçle yapmaya çalışırsan elbette ki söylenecek sözümüz, yapılacak eylemimiz olacaktır.‘’Asker millet’’ algısının dayanağı asker sevgisidir. İktidara geldiğinizden günümüze kadar orduya karşı tutum ve davranışlarınızla ona yeterince destek olmayarak bu algıyı yerle yeksan ettiniz. Filistin de üç beş Filistinli öldürüldüğünde yaygara kopana siz, aynı günlerde bir gecede 600 Doğu Türkistanlı Türk’ün öldürülüp, izlerinin ortadan kaldırıldığında hiçbir şey yapmadığınız gibi Hamas liderini kırmızı halılarla ağırlarken, Doğu Türkistan acısının sürgündeki lideri Rabia Kadir talep etmesine rağmen vize verilmedi ve Türkiye ye sokmadınız. Durduk yerde, ''komşularımızla sıfır sorun'' deyip, kanka olduğun Esad'la ''Esed'' haline geldiniz. Bedelini de hem Suriye halkına hem de, en son Reyhanlı da olmak üzere Türk milletine canını acıtarak, hatda kaybettirerek ödetiyorsunuz. Niçin? Bunun hesabı sorulmamalı mı? ''Büyük şeytanla işbirliği'' ve egonuzun tatmininin bedelini ödemek zorundamıyız.

Özelleştire, özelleştire satılmadık devlet malı bırakmadınız ve buradan gelen paraları sürekli hizmet sektörüne yatırarak(tüp geçitler, yol, plazalar, AVM’ler, hastaneler) sanayiyi göz ardı ettiniz. Bacası tüten bir tane fabrika açılışı yaptığınızı hatırlamıyorum. Bütün imar çalışmalarınız, yarattığınız katma değerden değil, özelleştirmelerden gelen paralarla olmuştur. Katma değerden kaynaklansa bu kadar cari açık olurmuydu? Her evdeki işsizlik sayısı aynen devam ediyorken iktidara yakın olanların güçlerine güç katmaları devam ediyorken, telefonlarımızın sürekli dinlendiğinden şüphe ediyorsak, basın susturulup, bütün haberleşme sosyal medya üzerinden yapılır hale gelmişse, her vesile ile geçmişten intikam alma güdüsüne dayalı bir iktidar gücü sergileniyorsa, alınan oyların matematiksel gücüne güvenilerek, diğer siyasi oy tercihinde bulunan insanların inançları, ilkeleri küçük görülüp, horlanılıyorsa, aşağılanıyorsa, geçmişteki yasa yapıcılar ‘’iki ayyaş’’ diye suçlanıyorsa, otuz sene boyunca kırkbin kişinin katili diye bilinen insan sizler tarafından milletin efendisi mertebesine çıkartılıp, muhatap kabul ediliyorsa ve bunun kabulü için ‘’akil insanlar’’ belirleyip milleti tahrik etmek üzere Türkiye nin her yerine salıyorsanız ve bunlara ‘’biz size inanmıyoruz, güvenmiyoruz’’ diyenlere provokatör deyip, suçlayıp hatda cezalandırıyorsanız;

Milletin Taksim de ebetteki söyleyecek sözü olacaktır.
Ancak, bu eylemler sırasında orantısız güç değil ama orantısız zekamızı olabildiğince kullanalım ki; hem emperyalist güçler hem de hükümet açısından suiistimal edilmeyelim. Şunu bilelimki bütün eylemciler ''börek ikram eden'' eylemci konumunda olmalı. İşte bu zeka en büyük ''orantısız güç''tür. ''Güç oyda değil, zekada gizlidir'' hiç bir sonuç alınmamış olunsa bile bu hükümete hissettirildi diye düşünüyorum.
Mehmet Soral
3.06.2013





31 Mayıs 2013 Cuma

TAKSİM GEZİ PARKI VE ŞERİAT



Değerli dostlar;

''Bir sabah ansızın gelebilirim'' demeye gerek kalmadan, geleceklerini dün söylediler, bugün gerekeni yaptılar ve gittiler. Ülkemizin entelektüel insanı hala ülkenin şartlarına göre protesto yapmayı öğrenemediler. Yine benim iddiama göre ''Türkiye ortalaması algı''ya hitap etmeniz gerekiyor. Batılı hümanist düşünürlerin söylemleri ve usulleri ile Türkiye de hak aramak, protestolarda bulunmak sonuç getirmez. Lütfen artık bunu anlayalım. Mademki birileri bizleri ''Allah'la, Kuran'la'' aldattı, sende onu yapacaksın. Peki ne yapmak lazımdı; Taksim gezi parkında kurulan çadırlarda, hafızlar tutulup sabaha kadar Kuran okunabilirdi. Kurulan her çadırın önüne seccade serip namaz kılınabilirdi. Ha, diyebilirsiniz ki, yapacağımız sahtekarlık olurdu. Parasıyla değil mi kardeşim. Tutarsın üç beş hafız olur, biter. Bunları yapmazsanız kusura bakmayınız savaşı kaybetmeniz kaçınılmazdır.
Şaka bir yana, özellikle laik entelektüeller ''şeriat korkusu'' ile sürekli söylem ve eylemlerini aşırılıklara taşıyarak, kendilerini suistimal etmek isteyenlerin gücünü ''kar topu'' misali her geçen gün büyüttüler ve adeta bir ejderha haline getirdiler. Şimdi bu ejderhanın daha küçükken sırtını sıvazlayarak sevenler bile artık korkuyorlar, ''hani ben seni küçükken severdim, hatırladın mı?'' hatırlatmaları bile fayda etmiyor. Özellikle ''yetmez ama evet''çilere sanki oh olsun diyesim geliyor, Allah biliyor ya.

Değerli dostlar;

Yıllarca bir kesim tarafından ''şeriat gelecek'' söylemleri ile bir tehlikenin geldiğinden bahsedildi. Alnının akıyla, bileğinin gücüyle okulunu okuyup, birincilikle bitiren ve bunun karşılığı olarak kep giyme ve ödül alma merasiminde başörtülü diye tören sırasında bir görevli tarafından cebren ve şiddet uygulayarak zorla başörtüsü başından sıyrılıp alınan genç kızımız ve daha benzerleri. Asker ocağına başörtülü anası tarafından teslim edilen asker o kutsal ocağa kabul edilirken, 45 gün sonra aynı ocağa ziyarete giden aynı ana sadece başörtüsü var diye kışlaya alınmamışsa... İşte bu insanlara yapılanlar; bahsettiğim ejderhanın büyümesine, gelişmesine ve ne yazık ki hepimizin özgürlük ve inanç alanımıza müdahale edilmesine vesile olmuştur. Oysa bu yapılanlara çok seviniyorlardı, şeriat getireceklerinden korktuklarınız. Onlar adeta ''kadayifin altının kızarması''nı bekliyorlardı… ellerini ovuşturarak. Kışlaların önü başörtülülere kapandıkça, sınav sırasında başörtüsü var diye dışarı çıkarılmalar yaşandıkça... ne güzel hizmet ediyordunuz, gelmesinden korktuğunuz şeriatı, getirmek isteyenlere. Ama bugün görüyoruz ki, şeriat gelmedi ama zulüm geldi. Hem de pervazsızca ve ahlaksızca uygulanan tekniklerle, yöntemlerle. Uçkur düşkünlerinin bilmem nerelerine taktıkları kameralarla... adice, şerefsizce. Aileden birisinin yaptığı edepsizliği diğer bütün aile fertlerine şamil kılarak yapılan alçaklıklar. Bunlar şeriatın neresinde var sevgili dostlar. Bence bu zulümden kurtulmak için hep beraber şeriatı isteyelim(!), Hiç olmazsa orada kısasa kısas var.

Değerli dostlar;

İnanınız ki bugün şeriatı getirmelerinden korktuklarınız, en fazla onlar şeriatın gelmesini istemezler. Bu lüks sefa içinde yaşamayı hangi şeriat kabul eder. At nalı gibi güneş gözlüklerinin arkasına saklanıp, yüksek topuklu, kırmızı tabanlı ayakkabılarla binilen jeep'lerden kim inmek ister? İki farklı semtte, iki farklı hatunu olanlar...sizce şeriat isterler mi? Ara sıra uğranılan, part-time zevkler için kiralanan rezidanslardaki tek odalı ofislerden vazgeçilir mi? Ülkede bu kadar yoksulluk ve eğitimsizlik varken, terörün en büyük kaynağı eğitimsizlik ve fakirlikten, Çamlıca ya büyük masraflarla ''Türkiye ortalama algı düzeyi''nin potansiyel oy gücünü elde tutabilmek adına yapılan devasa camiye yapılan harcamanın hangi şeriat da yeri vardır?
İşte şeriatın gelmesinden korkup, korktuklarını ejderha yapan sevgili dostlar,
bu korktuklarınız bile sizin kadar şeriatı istemezler, bilesiniz. Kısaca hepimiz şeriatı istiyoruz, zulme dur diyebilmek için.

Değerli dostlar;

Şeriat zorla yaşatılmaz da, dayatılmaz da. ‘’O’’ ancak nefislerde ve hür irade ile yaşanır. O nedenle hiç bir zaman şeriatın geleceğine de, getirmek isteyenlere de inanmadım. Çünkü bu iddia da bulunanların hiçbirisinin şeriatı yaşadığına inanmadım, şahit de olmadım. Elbette ki samimi insanlara rastladım, dostlarım da oldu. Allah aşkına, sormak isterim size; yaş ağacın kesilmesine engel olmak en büyük şeriatçılık değilmidir? Fakirlikten okuyamayan, borç girdabında kıvranırken, bulanıma girip ailesini katleden insanlar varken, çaresiz bitap düşmüş insanlar etrafımızı sarmışken, Çamlıca ya yapılan camiye ''dur'' demek şeriatçılık değilmi dir?

Aklımızı devşirmemiz ve Türk milleti üzerinde toplum mühendisliği yapanların oluşturduğu suni konjoktürel şartlarda özellikle ''millilik ve gayri millilik'' konusunda inisiyatifimizi ortaya koyarken çok dikkatli olmamız gerektiğine inanıyorum. Şeriat geliyor korkusu ile işte geldiğimiz nokta burası dostlar.

Mehmet Soral
31.05.2013

29 Mayıs 2013 Çarşamba

''DÖNEK'' VE ''BÜKÜK''LER



Değerli dostlar;
Hırs denen şey ne menem bir şeydir ki, insanları koltuklarına yapıştırıyor. Her dönemin adamı olmak bunların vazgeçilmez ilkeleridir. Fırsat düşkünüdür bunlar. Kendilerini vaz geçilmez sanırlar. Yeni bir hareketi başlatan her siyasi oluşum için paha biçilmez dolgu malzemeleridirler. İktidarlar değişir, partiler kurulur, batırılır, yok edililer ama bir yenisi için bunların yerleri hazırdır. İşte bu ‘’dönek’’ ve ‘’bükük’’lerin yüzünden Türk siyasi tarihi istikrarlı olamamıştır. Türk siyasi konjöktürü sürekli bu ‘’dönek’’ ve ‘’bükük’’lerin yüzünden yeni bir siyasi oluşumlara gebedir.

Değerli dostlar belki de bu ‘’dönek’’ ve ‘’bükük’’lerin yüzünden Türkiye de onlarca siyasi parti var. Bunlar içinde bulundukları siyasi partileri içten içe kemiren kurt misali kemirip, mahvediyorlar. Fırsat bulduklarında meyvenin kabuğundan dışarı çıkarak, başka bir meyvenin başına musallat oluyorlar. Partinin kırılma yaşadığı bir anda hemen mekanı terk ederek, yeni bir partiye, yeni bir oluşuma iştirak ediyorlar.
Oysa bu adamlar fikir namusuna sahip olsalar; ilk girdiği, mensubu olduğu partiyi yaşatmayı, kollamayı ve yüceltmeyi düşünseler, bu şekilde güçlenen partiler sayesinde bir başkaları yeni oluşum ve partiler kurarak Türk siyasi yelpazesini bölük pörçük yapma cesaretini bulamazlar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi bildiğimiz üzere Türk milletinin temsil edildiği bir mekan ve içinde görev yapan insanlar da bizlerin temsilcisidirler. Onlara yapılan hakaret bize yapılmış hakarettir. Öyle ya, onlar bizim temsilcimizdirler. Ailemizden birisine ya da ailemizin geçmişine küfür etseler, yarabbi şükür deyip, kabullenirmiyiz? Ebetteki hayır.

Başbakan geçmişte yapılan alkollü içeceklerle ilgili yasal düzenlemeyi ‘’iki ayyaşın yaptığı’’ şeklindeki aşağılamasına meclis başkanımızın hiçbir itirazının olmaması kanıma dokundu. Öfkelendim, hırslandım; çaresizliğin girdabında boğulup kaldım.
Sayın meclis başkanı; hangi hırs, hangi siyasi ikbal sizi bu ‘’aşağılama’’karşısında ‘’susma’’yı tercih ettiriyor. Bütün meclis tarihini aşağılayan bu ifadeler karşısında söyleyecek hiçbir kelamınız nasıl olamaz? Bugün bilmem kaçıncı partinizdesiniz ama bence demokrasi adına yapabileceğiniz, söyleyebileceğiniz bir şeyleriniz olmalı. Siyasi ikbal endişesi ile ‘’iki ayyaşın yaptığı’’ sözüne itirazınız olmalı. İnanınız ki bunca yıllık siyasi zikzaklarınızın en onurlu dönemi yaşamış olacaksınız. İnanınız ki, bir gün torunlarınıza anılarınızı anlattığınızda, tarihin bugünkü sayfasına geldiğinizde utanacaksınız. Bir şey diyememenin ızdırabı vicdanınızı kemirecek, kucağınızdan kayıp düşen torununuzun farkında bile olamayacaksınız.
Oysa bugün çekip gitseniz, üstelik hiçbir şey söylemeden ve geriye dönmemek üzere… inan ki biz seni anlayacağız ve alkışlayacağız. Tıpkı meşhur e-muhtıra’nın verildiğinin ertesi günü yaptığınız gibi… diyorum, ama sözümü geri alıyorum çünkü o gün fırçaladığın, posta koyduğun insanı sorgu suale çağırmadığınız gibi, zümrüdü anka kuşu gibi zırhlı kafesde korumaya aldınız.

Siyasi tarihinizi, tarihe düşeceğiniz çok güzel bir notla nihayetlendirebilirsiniz. Bizler de çok güzel anılarla sizi yaad edebiliriz.

Olayın geçtiği yer; ‘’Zulimistan ülkesi’’ batık kıta.


Mehmet Soral

26 Mayıs 2013 Pazar

''OY''UN GÜCÜ...



Değerli dostlar;

Bu görüntülere cür'et edenlerin müsebbibi olmamanın huzuru içindeyim. Bürgün bu ülke, o tişörtlerde yazılı isim etrafında bir bölünmeye ve ayrışmaya giderse; bu süreçden sorumlu olan iktidara oy vererek destek olan insanların ahrete göçleri vicdan azabına dayanamamaktan olacaktır korkarım. Öyle ya; bu devleti devlet yapan, bu toprakların üzerinde yaşayanları millet yapan güç ,kudret ve ödenen bedellerden doğan ''hak''ın helalliğini almadan geçip gidenler, bu görüntülerin fütursuzca sergilenmesine vesile olmadılar mı? Benim en büyük üzüntüm, çok sevdiğim bir kaç yakın dostumun ''Allah ile aldatılarak'' onların oylarından alınan güçle, bugünkü sürece payanda edilmiş olmalarıdır.

''Allah ile aldatmak veya Kuran ile aldatmak'' derken şunu demek istiyorum. Geçtiğimiz hafta Milli Eğitim Bakanlığı, yaz kıyafeti genelgesinde, milli eğitim birimlerinde başörtüsü ile çalışılmayacağı genelgesini yayınladı. Çıt çıkmadı, herhangi bir tepki görülmedi. Peki başka bir iktidar olsaydı; mesela MHP veya CHP olsaydı ve bu genelgeyi yayımlasaydı kıyamet kopmazmıydı? Beyazıt camisinde, cuma namazı çıkışı zincirlere kendilerini bağlamış başörtülü genç kızlar protesto eylemleri yapmazlar mıydı? Ama ortalık güllük, gülistanlık ve o eski görüntülere şahit olmuyoruz artık. Eğer diğer siyasi iktidarlarda yaptıkları eylemler ''iman''dan olmuş olsaydı bugünde aynısını yapmaları gerekmezmiydi? Demek ki iktidara gelmek için gerekli olan ''oy gücü''ne ulaşabilmek için insanlarımızın öncelikle kutsadıkları değerleri suistimal etmek gerekiyormuş. Benim sorguladığım samimiyettir. Elbette ki birilerini provoka etmek değil amacım, bilakis ''normalleşme'' adına güzel bir gelişme. Keşke bu ''tepkisizlikte'' samimiyet, güven ve inanmışlık olsa. Çünkü hiç kimseyi ''imanımın'' bekçisi tayin etmiş değilim. İslamiyet derin bir hoşgörü deryası ve herkes oradan nasibi kadar sebeplenir. Her türlü eylem, düşünce ve tasavvurundan insanın kendisi sorumludur. Haşa, Allah(c.c)dinini koruyamadı da benim gibi aciz kuluna mı iş düştü? Ben kimim ki, neyim ki; siz kimsiniz nesiniz ki, İslam adına nizam vermeye kalkışıyoruz. Bildiğimiz doğruları; hürriyetleri kısıtlayarak, tehditler savurarak anlatamayız. Zira kul korkusuna, otorite ve yöneten korkusuna dayalı inanmışlık aslında münafıklık değimlidir? Demek ki en güzeli, hür irademiz ile ortaya koyduğumuz samimi kimliğimiz, ne olduğumuzdur. Herkes nefsine hakim olsun, haddini bilsin ki millet düzelsin.
Ne dedik, nereye geldik. Allah'a emanet olun.

Mehmet Soral
26.5.2013

21 Mayıs 2013 Salı

BAŞBAKAN'IN GÖMLEĞİ

Değerli dostlar;

Başbakanın bugünkü canlı basın toplantısını TV'den seyrediyordum. Sorulardan birisine cevap verirken işi gene getirdi siyasi geçmişine. Yaklaşık 10 yıldır başbakan olduğunu ama siyasi geçmişinin 40 yıla yakın olduğu.... ve ve ve... ne dedi biliyor musunuz? ''siyasi çizgimde bir sapma olmadı''. Ben şahsen yadırgamadığım için hiç de gülmedim ama tebessüm etmedim de diyemem. Tabi günümüzde gazeteci olmak için yürekli olmak gerekli. Bu nedenle kendisine ''çıkardığın milli görüş gömleği'' neydi, şimdi ne oldu diye soru da sorulamadı. Bu huy başbakana oturdu anlaşılan. Artık bundan sonra birisi, dediğinin tersini yaparsa, söylediğini inkar ederse, ''sen başbakanmısın'' diyeceğiz. Hoşuna mı gidiyor nedir, sürekli aynı çelişkileri yaşar hale geldi. Kimse korkudan ''kıral çıplak'' diyemediğinden, kendisi de söylediklerine inanmaya başladı. Hayır benim korkum; birilerinin inanıp da söylediklerini ciddiye almalarıdır(!) Demek ki ciddi bir devlet adamı olmak için 10 sene başbakan olmak yetmiyor ama bu ülkede hiç başbakan olmadan çok iyi devlet adamları yetişmişlerdir. İyi bir devlet adamının dostları ile ilişkisi ''kanka''lık seviyesinden, düşmanlık seviyesine düşemez. Devlet adamlarının dostlukları kısa dönemler için değil, uzun dönemler içindir. Eğer dostluk kurulmuşsa bilinmesi gerekir ki bu dostluğun inşası sırasında yine devlet adamlığı gereği bir süzme, analiz etme süreci vardır. Kankalıktan, kan akıtıcılığa varan dostluk bir yıl gibi bir süreç de yaşanıyorsa bu süreç de senin iradenden, inisiyatifinden söz etmek mümkün değil. Zamanın devlet adamlarımızın sağladığı dostluk sayesinde İstiklal savaşında Afganistan kırallığından, yakın zamanda Kıbrıs savaşında Libya devletinden, üstelik Kaddafi yönetiminden destek almıştık. Sonra biz Kaddafi'ye ne yaptık? Cevabı yukarıda yazılı. Neden böle oldu? Onun da cevabı yukarıda yazılı.

Mehmet Soral
21.05.2013

6 Mayıs 2013 Pazartesi

EY İNSANLIK!



Ey, insanlık;

Yapabileceğin bir şey yok mu? Filistin'e gemi kaldıranlar, nerdesiniz? Her cuma namazı çıkışı önümüze yardım makbuzu ''dayatanlar'' ya sizler nerdesiniz?
ABD çıkarları için hemen ordumuzdan ekip tahsis eden, birleşmiş milletler nezdinde girişimlerde bulunan hükümet erkanı, bu katliama uğrayan insanlar için hiç mi aklınıza bir şey gelmiyor? Sözde BÖÖÖÖYÜK devletiz madem ki, hadi bakalım birleşmiş milletlere çağrıda bulunun ve bu katliamlara engel olabilecek birleşmiş milletler güvenlik konseyi kararı çıkartınız ve güvenlik ekibi oluşturarak bölgeye gönderiniz. Hadi bakalım ne kadar büyük devletiz ve ne kadar büyük adamlar devletimimizi yönetiyorlar. Birtane dahi cemaati olmayan Akdamar kilisesi restorasyonu için tirilyonlar harcayan sözümona İslamcı zihniyet, liboş destekli eşbaşkanlar, görelim sizi. Senelerce birtürlü ihtiyaçlarını bitiremediğimiz camilerimizin yardım dernekleri, hiç de ihtiyaç olmadığı halde, belki de imamın arkasında en fazla bir saf oluşabilecek; kuş uçmaz kervan geçmez ve üstelik de hemen yanı başında başka bir caminin olduğu yere ''çamlıca camii'' pardon, Tayyip Erdoğan camii yaptıran zihniyet, nerdesiniz? Belki de bu cami yapılıp, bitirildiğinde sanırım hep bu cesetleri hatırlayacağım.
Mehmet Soral

YAMAN ÇELİŞKİ...



Başabakan Erdoğan şunları söyledi:
''Çocukların feryadı arşı inletirken, biz susan dilsiz şeytanlardan olmayacağız. Ey Beşşar Esed, vallahi bunun hesabını vereceksin. Başkalarına göstermediğin cesareti, ağzında emzik olan kundaktaki bebeğe göstermenin bedelini çok ama çok ağır ödeyeceksin.''

......
Değerli dostlar,
Başbakanın bu cümleleri sanırım bizlere birşeyler hatırlatıyor değil mi? Aynen kınadığı ve büyük öfke duyduğu Esad'ın yaptığını yapan, yani ağzında emzikli bebeleri katleden Apo ile sarmaş dolaş olan başbakan değil mi?
Başbakanın yukarıdaki cümlelerinin devamında Esad'a o kadar kin ve nefret dolu cümlelerle yükleniyor ki sanki Apo'yu tarif ediyor sanırsınız ama gelingörün ki değil. Esad'a kin güdüyor. Ne kadar komik ve gayri ciddi değilmi? Aslında bu bir aciziyet ve zavallılık durumu. ''sahibinin sesi olmak'' ne kadar zor bir durum. Adama emzikli bebe katili diyorsun, kendi bebe katiline ''akil''sizler kanalıyla ''bebek katili demeyelim, törörist başı demeyelim'' dedirtiyorsun. Peki Allah'ın senin yaptığına ve yaptırdığına karşı bir hesabı olmayacak mı sanıyorsun. Olacak, olacak... elbette ki olacak.
Bizler elbetteki bu çelişkileri fark ediyor, zekamızla dalga geçilmesine müsade etmiyoruz. Darısı ''efsunlanmış beyinlerini'' başkalarının beyinlerine ipotek ettirenlere.
Esad bebe katiliymiş
Sayın başbakan, hadi bakalım; birde senin bebe katilini fırçala bakalım, ne kadar hümanist olduğunu görelim(!)
Mehmet Soral

24 Nisan 2013 Çarşamba

NECİP FAZIL DİYORMUŞ Kİ...



Değerli dostlar;

''23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'' nedeniyle sosyal medyada Necip Fazıl Kısakürek'in şu sözleri paylaşılıyor.
''DÜNYADA BİN YILLIK TARİHİ SİLİNEN VE O GÜNÜ BAYRAM OLARAK KUTLAYAN BAŞKA BİR MİLLET YOKTUR''

O, çok güzel sakarya şiirini her okuduğumda ve dinlediğimde tüylerim diken diken olur. Adeta istiklal marşı gibi onu da çocuklarıma ezberletmişimdir.
Ancak eğer söylemişse;
Necip Fazıl halt etmiş arkadaşlar, kusura bakmayınız.
Hiç bir millet üstelik de kendisine ait bir devletin ''yönetim'' anlayışından kaynaklanan nedenlerle kendisinin asimile edilmesine müsaade etmez. Maalesef bugün gelinen nokta itibariyle ve de son yaşadıklarımızı dikkate aldığımızda, Osmanlı imparatorluğunda asli unsur ''Türkler'' asimile edilmeye çalışılmıştır. Eğer Osmanlı bir asır daha yaşamış olsaydı ''Türklük''le ilgili hiç bir özelliği kalmayacaktı. Bütün bu olumsuzluklar saray etrafında ve maalesef yönetimde yaşanıyordu ancak Anadolu Coğrafyası olabildiğince Türk'dü. Necip Fazıl olsa olsa saray hegomanyasının sona ermesine ve Arapçılık'ın Türklük üzerindeki yayılmacılığının sekteye uğramasına üzülmüş olsa gerek. Acaba bu fikri Fransa da bohem hayatı yaşarken sorulsaydı ne diyecekti. Bugün ‘’yeni Osmanlıcılık’’ anlayışına dönme çabalarından da anlıyoruz ki işte yukarıda anlatmaya çalıştığım Osmanlı'nın son dönemlerine dönülerek yine Türk milletinin Anadolu’daki hâkimiyetinin ortadan kaldırılması ve gayritürk kimliğine dayalı yeni bir cumhuriyet kurmaktır. Ancak; Osmanlının son dönemlerinde yetişmiş Türk milliyetçileri ne yapmışsa bugünde aynısı yapılacaktır. İslamlaşmakla, Araplaşmayı ayırt edemeyen samimi dostlarımız da sanırım bugünlerde Türk milleti üzerinde oynanmak istenen oyunu daha iyi anlayacaklardır. Gazzede olup bitenler için habire veryansın eden başbakan,en son Kerkük de Thasumatu da katledilen 13 aydın ve sanatçı Türkmenler için başbakan yada hükümet erkanından bir şey duyduk mu? maalesef. Her şey devletimiz eliyle de olmak üzere, Türklüğümüzü pasifsize etmek üzere kurgulanmıştır. Kısaca; Türk tarihi binlerce yıl öncesinden beridir devam etmektedir. 23 Nisan Bayramı; asimile edilmek istenen ''Türklüğün'' bilinçlenip kendisine gelmesi ve tekrar devletine ve onun yönetimine hakim olması ve bunu başarmış olmasının ilanıdır. Necip Fazıl eğer yukarıdaki sözü söylemişse ‘’Sakarya’’ şiirini niçin yazmıştır? Bu da ayrı bir çelişki değimli? Yoksa Necip Fazıl böyle bir söz söylemedi mi?
Mehmet Soral
25.04.2013

16 Nisan 2013 Salı

EY... İKTİDAR YANDAŞLARI


Ey….
İktidar partisine oy vermiş,
sorulduğunda hala ben Türk'üm diyebilme şerefinden nasiplenmeye devam eden vatandaşlar…

Sizde mi,
EŞBAŞBAKAN bebek katilinin talimatlarını, ‘’millete sesleniş’’ ini bekliyorsunuz? Hiç düşündün mü? Bebek katiline bu cüreti ve özgüveni kazandıran senin oylarındır. Belki Allah ve Kuran sevgini, samimi imanını sana karşı kullanarak seni aldatmış olabilirler ama geldiğimiz nihai nokta; senin oyların ülkemize bir EŞBAŞBAKAN kazandırmıştır. İlk önce ülkemizin başbakanı belli konularda düşünüyor ve karar veriyor, daha sonra bu kararını bebek katili EŞBAŞBAKAN’nın onayına sunuyor ve millet olarak BEBEK KATİLİ’nin cevabını heyecanla bekler oluyoruz. 

Hepimiz vebal altındayız ama bizlerden çok sizler vebal altındasınız. Hepinizle tek tek konuştuğumuzda, ‘’haklısın ama başbakanın da bir bildiği var’’ diyorsunuz. İnanınki iradenizi kendisine teslim edebileceğiniz hiçbir bildiği ve  bilgeliği yoktur. Bütün meziyeti; bazen çıkara bazen korkuya dayanan kendisine olan sarsılmaz biatı sağlamış olmasıdır. Öteyandan kendisini çepeçevre saran dalkavuk takımının; birilerinin ‘’kıral çıplak’’ diyebilme korkusuzluğuna ve saflığına engel olmalarıdır. Gözlerinize ve gönlünüze çekilen diğer bir perde ise, okyanus ötesinden BOP başkanı ve O’nun gönüllü esirinin tütsülediği projenin bütün kan ve gözyaşlarına rağmen hala bizlere yutturulamamış olsa da sizlere dayatılması ve maalesef yutturulmuş olmasıdır.

Benim ırkımın şefkati ve merhameti, yediği bütün kazıklara rağmen sonsuzdur ama şunu söyleyebilirim ki, müslümanım deyip beraber aynı safta namaz kıldığım insanlar hala bu aldatmaca sürece iyi niyetle bakıp, ‘’her şey güzel olacak, barış gelecek’’ sihirli cümleye kanmaya ve uyanmamaya devam edecek olurlarsa, şahsen benim evimdeki seccadem en emin ve temiz mekanım olacaktır. Çünkü ‘’vatan sevgisi imandandır’’. Dolayısıyla, vatan sevgisinden emin olmadığım insanın safında da olmam mümkün değil. Ben safımı böylece belli etmiş olacağım dolayısıyla sizler de…

İstiklal savaşı öncesi İngilizler ve onların gönüllü ‘’nasihat tüccarları’’ da milletimize gönüllü esir olmayı tavsiye etmişlerdi. Seccademizi serip her yerinde rahatça namaz kılabileceğimizin garantisini vermişlerdi. Ekmeğimizin, aşımızın garantisini vermişlerdi. Hatda hiç kan dökülmeyeceğinin de. Ne pahasına, köleliği kabul etmemiz... Peki milletimiz ne yaptı. ‘’Hangi alçak, hangi şerefsiz, hangi kafir bana bunu teklif edebilir’’ dedi ve kanda verdi, canda verdi işbirlikçi hainlere rağmen T.C. Devletini kurdu.

Ey… iktidar yanlısı herkes;
Verdiğiniz oylarla, kendisine bu cüreti kazandırdığınız Başbakan ve bebek katili Eşbaşbakanın yaptıklarından dolayı hepiniz sorumlusunuz. Gerek bu devleti kuranlar ve gerekse kurduktan sonra yaşatabilmek adına kanını ve canını verenlere karşı vebal altındasınız. Yarın Huzur-u Mahşerde sorguya çekildiğinizde, okyanus ötesinden ‘’çelik kafes’’ içinden, şişirilmiş balonlarla gönderilen ‘’nefes’’ ve ‘’tütsü’’lerin sizlere hiçbir faydası olmayacaktır.

Yer: Zulümistan Ülkesi

Mehmet Soral

10 Nisan 2013 Çarşamba

''TÜRKİYE ORTALAMASI ALGI''


Karayılan diyor ki;

''Devlet, geri çekilme sürecini meclisten geçecek bir düzenlemeye göre yapmalıdır. Ancak devlet buna gerek yoktur diyor, bunu kabul etmemiz mümkün değil''
.
PKK kendi mantığı içinde tutarlı. En azından hükümete, daha doğrusu  başbakana güvenmiyor. Çünkü onlarda farkındalar; iki farklı Tayyip Erdoğan var. Bu durum elbette ki güveni ortadan kaldırıyor. Beklide PKK şöyle düşünüyordur.
‘’Başbakan, Oslo da beraber  müzakereler yaptığımız halde bunu inkar etti. Yapan da iddia eden de, ispatlamayan da şerefsizdir dedi. Bugün muhalefeti susturmak adına bu inkara yeltenen yarın da aynısını bize yapabilir’’
.
Başbakan ''çekilme''nin meclis kararları ile devlet arşivine kaydedilmesini bilerek istemiyor. Çünkü bu devlet yaşadığı sürece, bir gün kendisinden hesap sorulacağını kendisinin yaşattığı örneklerden hareketle düşünüyor ve tedbirli hareket ediyor. İnkar edemeyeceği belge bırakmak istemiyor. Öyle ya, kendi komutanlarına inanmayıp, PKK'lı gizli tanıklara inanılarak onlarca asker içeri alınmadı mı? Bütün bunlardan birileri ders çıkarırken elbette ki başbakanda ders çıkarıyor olmalı. Başbakan çok güçlü olduğuna inanmakla beraber bürgün hesap sorulabilineceği ihtimalini de hiç göz ardı etmiyor.
.
Başörtülü kızlarımızı Beyazıt Camisi önünde zincirlere vurdurarak oy toplayan zihniyet, aradan on yıl geçmesine rağmen hala ''başörtüsü serbestliği'' konusunda kanuni düzenleme yapılmadı. Bir tane dahi başörtülü kadını milletvekili adayı olarak göstermedi, Neden? çünkü günü geldiğinde bunları ''malzeme'' olarak kullanabiliriz diye  AKP'nin kilerinde saklıyorlar. Her ne hikmetse, bu konularda düzenleme yapamayanlar 300 küsur askeri içeri alabiliyorlar.
Ancak sanki ''başörtüsü serbestliği'' konusunda kanuni düzenleme yapılmış gibi başbakandan kaynaklanan bireysel kaygılar , hükümetten kaynaklananın bürokratik kaygılar nedeniyle herhangi bir engelleme yoktur ve ''Türküye ortalaması algı'' bunun farkında değil, her şey yolundaymış gibi. Yani tabiri caizse günü birlik politikalarla hükümet ediliyor ve bürokrasi çalışıyor.
.
İşte örneklemeye çalıştığım bu çelişkiler; başbakan ve hükümet adına muhatap olduğu kurum, kuruluş ve belki de devletlerde güven konusunda ciddi kaygılar oluşturuyor. PKK bile T.C. Devletini bu devleti yönetenlerden daha ciddiye alıyor. ''Başbakan dedi, Beşir Atalay istedi yaptık olmaz. Senden sonra gelenlerle muhatap olduğumda seninle yaptığımız her türlü görüşme ve anlaşmanın bağlayıcılığı olmalıdır'' diye düşünüyor ve atını sağlam kazığa bağlamak istiyor.
.
‘’Türkiye ortalaması algı’’, başörtüsü serbestliği meselesinin hala kanuni düzenlemesinin yapılmadığının farkında değil. Aynı algı mevcut yasalara göre elini kolunu sallayarak sınır dışına çıkmasın istenen PKK’lıların görüldükleri yerde imha edilmesi gerektiğini algılamıyor. Şu anda bir asker bir PKK’lıyı öldürse, asker için kanuni yaptırım nedir? İşin garibi bu soruları PKK da soruyor, vatandaş olarak biz de soruyoruz. İşte devlet bu kadar gayri ciddi yönetiliyor. Maalesef sözünü ettiğim ortalama algı bu muhasebeyi yapmıyor, şartlandırılmış refleksle hareket ediyorlar.
.
‘’Türkiye ortalaması algı’’ hükümete ‘’kardeşim daha ne istiyorsun, yeri geldiğinde benim oyum %53 diyorsun da niçin bu meseleyi halletmiyorsun’’ diye sormaz. Ya da ‘’hükümet yapmadı, devlet yaptı’’ derken ‘’kardeşim devletin yaptıklarından haberi, bilgisi olmayan hükümetten hükümet mi olur?’’ diye sormaz.
.
‘’TÜRKİYE ORTALAMASI ALGI’’nın şahsen demokratik olmasına ve demokrasiye inanmasına güvenmiyorum. Bu algının gözü bir şal(örtü) ile kapatılmış. Bazen bu şalı elinde tutanlar; bu algıya, işlerine geleni göstermek için şalı çekiyorlar ve tekrar kapatıyorlar. Bunun çaresi ebetteki algılama düzeyini yükseltmektir. Seçilen ‘’akil adamlar’’ listesine ve onların konumlarına baktığınızda ‘’Türkiye Ortalaması algı’’ derken umarım neyi kaydettiğim anlaşılmıştır.
Mehmet Soral

21 Şubat 2013 Perşembe

ATATÜRK VE KUL HAKKI







Değerli dostlar;
Bazen düşünüyorum da; Hac görevini yerine getirmek ve Umre Ziyaretinde bulunmak üzere hazırlık yapanlar ilk önce en yakınlarından başlayarak, sırasıyla dostları veya bişekilde beşeri ilişkiler içinde oldukları insanlarla ''helalleşme'' faslını gerçekleştirirler ve gönül rahatlığı içinde seyehatlerine başlarlar. Çünkü Tanrımız insanlar arasındaki ''hak'' meselesinde; her şeye ''KADİR'' olmasına rağmen kendisi aradan çekiliyor, kullarını kendileri ile başbaşa bırakıyor. İşte bunun için İslam’a en son ‘’Hak’’ dindir. (özellikle Türkçe olarak yazdım, çünkü bazıları gibi Arapça ''Allah'' kelamı yerine Türkçe ''Tanrı'' yazdığımda her şeye kadir ve hüküm sahibi olan ''Yaradan''ımızın benim lisanımı anlamadığını düşünmüyorum  Birileri ''Yaradan''a Arapça Allah ismi yerine Türkçe ''Tanrı'' ismi ile telefuz edilmesi durumunda ''Yaradan''ın kendisini anlayamadığını sanıyor yada inanıyorsa Allah'ı eksik biliyor, tanıyor demektir.).....Ekli metinde geçen Atatürk'ün din anlayışı ve düşüncelerini ve kendisine yapılan haksız saldırıları ve iftiraları göz önüne aldığımızda; kutsal yerleri ziyarete gidenlerin birde Ankara'ya gidip Atatürk'den helallik almaları gerekir diye düşünüyorum. Seksen senedir hınçları, intikam hırsları bitmedi maalesef. Peki Atatürk'e kötülüğü sadece bunlar mı yaptı? Dinden, imandan hatda ''laik'' anlayış ve duruştan bihaber olanlar da aynı hatayı yaptılar. Atatürk'ü anlatırken yada kendi düşüncelerini anlatabilmek ve ifade edebilmek için Atatürk’ten alıntıları referans olarak verirlerken adete ''aman dikkat edeyim, sonra Atatürk'ü müslüman sanarlar'' çekincesi ile hareket etmişlerdir. İşte bunun için Atatürk'e BAHTSIZ İNSAN'' diyorum. Çünkü ''dinlisi de'', ''dinsizi de'' Atatürk'ü dinsiz olarak görmek istemişlerdir. Ancak ben Atatürk'ün samimi bir Müslüman olduğuna inanıyorum. Neden mi? bugün ülkemizde demokrasi adına olup bitenleri ve devleti yönetenlerin sahip oldukları yetki ve yönetme tarzlarını dikkate aldığımızda; eğer Atatürk bu milleti dinsiz yapmak isteseydi pek zorlanmazdı gibime geliyor. Nitekim kendisine bu görüşü sunanlara verdiği cevabı ben Ahmet Kabaklı'nın ''Temellerin Duruşması'' kitabından biliyorum. Ayrıca yine bugün çok daha iyi anlıyoruz ki Atatürk düşmanlığı yapanların çoğunda ''etnik kimlik özürlülüğü'' var. Özellikle bu insanlar Türk olmadıklarını her yerde söyleyebilme özgüvenine sahip oldular ama ne ''halt'' olduklarını hiç söylemiyorlar. Buna özellikle dikkat ediyorlar, zira '' karın ağrıları''nın gerçek nedenlerini bilmeyelim diye. Onların esas sıkıntıları Atatürk'ün özbe öz Türk çocuğu olması ve Türk milliyetçiliği ülküsü anlayışı üzerinden yeni bir devlet inşa etmesi ve adına da ''Türkiye Cumhuriyeti Devleti'' demesidir.
Mehmet Soral 2013 Şubat
Mehmet Soral

6 Şubat 2013 Çarşamba

BİZANS SURLARINA YAZIK...


Vahşice bir cinayete kurban giden ABD’li Sarai Sierra sayesinde dünyanın ve ülkemizin gözbebeği güzel İstanbul'umuzun özellikle ''surlar bölgesin''nin içler acısı durumunu gördük ve kahrolduk. Bizans Surları adeta gözden çıkarılmışlar, yine ''gözden çıkarılmış insanlar''ın kullanımlarına terkedilmiş. Düşünebiliyormusunuz? İstanbul'un en güzel yerlerini istediğimiz gibi gezip, ziyaret edemiyoruz. Geçtiğimiz aylarda Kumkapı sahiline, surların önüne arabamı park edip, Küçükayasofyadaki Hoca Ahmet Yesevi Vakfı'na gidene kadar korkudan hızlı yürümekten ''bacaklarımın dermanı'' kesilmişti. Bütün tinercilerin bakışlarını üzerimde hissetmiştim adeta. Van da ''Akdamar kilisesi''ni, üstelik de cemaati olmamasına rağmen restore eden devlet, Bizans surlarını mezbelelik halinde niçin bırakır anlamak mümkün değil. Heybeliada Ruhban okulu restore edildi. Antalya da dinler arası diyalog için üç büyük din adına ihtiyaç duyulmamasına rağmen mabetler yapıldı. Bütün bunların tamamı birilerine yaranmak adına yapıldı ama Bizans surları tamamen kendi kaderine terk edilmiş durumda. Bu surların dehlizlerinde kaç tane çocuğumuzun hayatı karartıldı, kaç tane kadının ırzına geçildi ve en basit bir şekilde ''sığınma evleri'' olarak görüldüğü için, kaç tane çocuğumuzun evlerini tek edip, buralara sığınmalarına vesile oldu.

Sonuç itibariyle;
Özellikle İstanbul Belediyesi'nin ihmalkarlığını birileri canları ile ödüyorlar. Sarai Sierra nereden bilirdi ki İstanbul Bizans surlarının ''terk edilmiş vatandaşlara, tek edilmiş mekanlar'' olduğunu yani oraların girilmesi yasak bölgeler olduğunu(!) Başta Kadir Toptaş ve İstanbul'u idare eden diğerleriniz; şimdi siz düşünün bakalım. Eğer vicdanınız varsa... sana güvenip, senin idare ettiğin ülkene gelip, CANINI BIRAKIP GİDENLERE söyleyebileceğiniz bir sözünüz var mı? Cenazeyi özel uçakla gönderiyorsunuz, bu vicdanınızı rahatlatmaya yetecek mi?
Hz. Ömer ne demiş; ‘Fırat kıyısında bir kurt, aşırsa bir koyunu. /Gelir de adli ilahi Ömer’den sorar onu’ şeklindeki dünyaca meşhur ifadesini hepimiz biliyoruz. Bu sözü Hz. Ömer , devlet başkanı olduğu sırada ifade etmiştir. Ey İstanbul'u, Türkiye’yi yönetenler; hani siz bu felsefeden geliyordunuz, her vesile ile bu felsefeye atıfta bulunarak ahkam kesiyordunuz.
Eğer vicdan sahibiyseniz, varın şimdi siz düşünün tabi ki Hz. Ömer'in ne dediğini de.

Mehmet Soral
06.02.2013

MECLİS'DE MİLLİYETÇİ TAVIR


Değerli dostlar,
MHP İzmir milletvekili ve genel başkan yardımcısı Oktay Vural, facebook sayfasında diyorki;
''PKK ve İmralı'nın isteğine göre anayasa yapmıyoruz! ABD, İsrail, PKK, İmralı AKP'ye dayatıyor AKP'de Türk Milletine dayatıyor.''

Sayın Vural,
Tespitiniz çok doğru. Biz Türk milliyetçileri olarak da aynı kanaata sahibiz. Ancak sizin bizden farklı, fiilen yapmanız gereken şeyler var. Nasıl mı? meclisdeki o kürsüleri bizlerin sesi soluğu ve tercumanı olmak için işgal(!) edeceksiniz. Konuşacaksınız, konuşacaksınız olmadı, birdaha konuşacaksınız. Sırf kürsüyü işgal etmek adına ''ayrık otu''nun zararlarını, ''sülüğün'' faydalarını anlatacaksınız ama bişekilde o kürsüleri işgal edeceksiniz. İsyanımızı dile getireceksiniz. Öfkemizin tercumanı olacaksınız. Bizlerin sokaklara çıkmasını madem istemiyorsunuz, öyleyse siz meclisde ne yapacaksanız yapınız. Sayımız belli, gücümüz belli diyemezsiniz, zira BDP'nin de gücü ve sayısı belli ama PKK'nın siayasl uzantısı olarak neredeyse muradına ermekte ve anayasada umduğu değişikliği yaptırabilecek güce erişti. 1990 yıllarda da aynı süreç denenmişti ama %3 lerdeki MHP gücünün çok üstünde direnç göstermiş, o zamanlar yazılan senaryoların gerçekleştirilmesini anlıyoruzki bugünlere ertelemişler. MHP, Türk milliyetçiliği ülküsünü benimsemiş bir parti olarak meclisde olmasına rağmen eğer anayasamızda milletin adının değiştirlmesi, anadilde eğitimin birden fazla dilde olması ve özerkliğe imkan sağlayan değişiklikler sağlanırsa ilk önce Türk milliyetçileri, sonra millet sizi affetmeyecektir. Bugünkü aşamaya gelinmesine; adalet ve hukuka, devletin siztemine saygı gereği olarak belki tahammül gösterebildiniz ama bundan sonra göstereceğiniz tahammülü aymazlık yada çok özür dilerim ahmaklık olarak değerlendireceğiz. Benim adıma ve varlığıma kasteden demokrasiye inanmam ve böyle demokrasinin alt yapısında payanda olacak kadar ahmak olmayı da kabullenemem. Yani sözüm şu; anayasada milletin adı ''Türk'' dür ifadesinin dışında başka bir tanım isteyen milletvekili kim ve hangi partiden olursa olsun kürsüden indirene kadar o kürsü işgal edilmeli ve gerekirse sizden başka 400 küsür diğer partilere mensup milletvekillerinin lincine uğrasanız bile bunu yapmak durumundasınız. En büyük zırha sahipsiniz, dokunulmazlığınız var, hiç olmazsa bu hakkınızı sonuna kadar kullanınız. Başbakan onu dedi, bunu dedi diyerek oyalanmayınız lütfen. Başbakanın dediklerinin hiç önemli olmadığını, önemli olanın yaptıkları olduğunu hala idrak edemediğinizi görüyorum. Lütfen sizler, en azından MHP milletvekilleri birşeyler söylemeyi, anlatmayı bırakın, birşeyler yapmaya bakınız lütfen. Sayın Genel Başkan niçin TV'lere çıkıpda son yllarda hatda son zamanlarda olup bitenleri analiz edip, yorumlamaz, anlatamaz anlamak mümkün değil. TV'ler bize yer vermiyor diyemezsiniz. En çok izlenen haber programı yapımcısı ile görüştüm, sayın Bahçeli ısrarlı davete icabet etmiyormuş. Bunun nedeni ya özgüven eksikliği yada kapris olabilir. Kusura bakmayınız kimse bu kadar lükse sahip olamaz. Herkesin bu hareket için yaptığı bir takım fedakarlıkları var? Ne kadarmı diyeceksiniz? Zerre kadar da olsa hakkımın peşindeyim. MHP de ikbal peşinde olanlar, nemelazım gün gelir MHP de banada bir fırsat doğar, kimseyle kötü olmayalım diye düşünenler sizlere bu dostca ama o kadarda acı hatırlatmaları yapmayabilirler, benim böyle bir beklentim olmadığı için hiç olmazsa hislerimizin tercumanı olayım istedim. İnşallah ''Türk milleti'' ve ''Türk devleti'' için bu uyarılarım ve acizane tavsiyelerim hayırlara vesile olur. Allah Türkü korusun ve yüceltsin. Zira insanlığın Türk'ün şevkatine, merhametine ihtiyacı var.

Mehmet Soral
Şubat 2013

30 Ocak 2013 Çarşamba

BAŞBAKAN TUTUKLU ASKERLER KONUSUNDA NEDEN ‘’U’’ DÖNÜŞÜ YAPTI



Değerli dostlar,

Başbakan tutuklanan askerler konusunda neden 180 derece çark etti ve onları savunmaya geçti?
Çünkü;
Türk ordusu aynı zamanda NATO ordusu ve NATO’nun emirleri gereği, NATO’nun çıkarları ve varlığını, faaliyetlerini sürdürmesi gerekmektedir.

2007'li yıllarda aşırı milliyetçi (sosyal demokratlara göre de ulusalcı, aslında ikisi de aynı manayı taşıyor) bulunan Türk ordusu ABD ve NATO çıkarları doğrultusunda dizayn edilmek istendi. Bu arada ordu mensubu bir paşa ‘’İran-Hindistan-Çin-Rusya-Türkiye işbirliği ve güvenlik anlaşması alternatifi de düşünülmelidir’’ görüşünü dile getirmişti . Ordu’nun bu görüşü de yapılacak operasyona bahane oldu ve ABD-NATO’nun işini kolaylaştırdı.

İlk önce 2007’li yıllarda %80’li civarlarda orduya olan güven ve bağlılık söz konusuyken, bu ‘’güven’’den kaynaklanan itibarın sarsılması, bu da sağlandıktan sonra düşünülen operasyonun yapılması aşamasına gelindi. İlk önce ne yapıldı? Ordumuzun NATO ordusu olması nedeniyle Türkiye de görevli NATO asker ve uzmanları kanalı ile ordumuzun her kesimine girildi. Beklide Türkiye’ye hiç girmemiş ve hiç kullanılmamış dinleme ve izleme cihazları ile askerimizin özellikle suiistimale belge olarak kullanılabilecek etkinlik, konuşma ve düşünceler kayda alınarak istiflendi ve valizlere yerleştirilerek sözüm ona çok büyük bir gasteci olarak lanse edilen (iki sene içinde nasıl büyük gazeteci olunabiliyorsa) beklide iyi ve sadık bir kurye olan birisinin eline verilerek savcılara teslim edilmesi ile operasyon başlamış oldu.

Bugüne kadar devam eden operasyonlar amacına ulaştı ve başta başbakan olmak üzere tüm hükümet mensupları aynı duygu ve düşünceler içerisinde tutuklu askerleri savunma refleksine girdiler. Aslında bu tutuklu 400 askere acıdıklarından yada haksızlık yapıldığından değil, ABD-NATO operasyonunun başka bir sürece girmiş olmasıdır.
Çünkü;
Yukarıda da ifade ettiğim gibi Türk ordusu aynı zamanda NATO ordusu ve bu ordu ABD ve NATO’ya da lazımdır. Morali son derece yıpranmış, halkı nezdinde itibarı sarsılmış ve mevcut moralle savaşması mümkün olmayan, en azından bu manada güven veremeyecek ordu’nun NATO’nun emir, komuta ve görevlendirmelerine sadık olmayacağı düşüncesinden hareketle şimdide ‘’Türk Ordusu’’na iadeyi itibar operasyonu başlatıldı ve bugün işin bu aşamasındayız.

Türk milletinin gelenek, görenek ve inançlarından kaynaklanan düşünce ve yaşam tarzlarını iyi analiz edemeyen ordu mensuplarımız maalesef işin bu tarafını iyi değerlendiremediler, başörtüsü ile kışlaya gidip evladını asker ocağına teslim eden anne kırbeşgün sonra yine aynı kışlaya yine evladını ziyarete gittiğinde başörtüsü gerekçe gösterilerek kışlaya alınmadı. İşte bu kadar ahmakça prensip ve uygulamalar özellikle ABD-NATO tarafından da desteklenerek geleneksel hale getirildi. Elbette ki bu tarz ve uygulamalar sürekli gündemde tutularak millet nezdinde ordu itibarsızlaştırıldı yani ‘’kadayıfın altının kızarması’’beklenildi. Ya paşalarımız ne yaptılar? Gene NATO askeri olmaları hasebiyle Türk milliyetçileri üzerine yürütüldüler.. Genel Kurmay tarafından o zamanlar her sene düzenlenen ‘’Siyaset belgesinde’’ Türk milliyetçiliği irticadan sonra ikinci tehlike olarak gösterildi. Düşünebiliyor musunuz, Türk ordusunu Kurmuş olan ‘’Türk Milliyetçileri’’ kurmuş olduğu ordu tarafından bu ülke için tehlike olarak görülüyordu. Evet, çok acı ve çelişkili bir durum. Orduda yerleşmiş olan geleneksel ihtilal ve gerektiğinde hükümetlere ‘’elense çekme’’ özgüveni ile siyasilerin ‘’işkembelerinin’’ büyüklüğü dışında hiçbir meziyetlerinin olmayışı bütün bu, yolunda gitmeyen ordu-siyaset-millet ilişkilerini esas mecrasından alıp, tamamen amacı dışında, farklı yollara yönlendirmiştir. Daha sonra ABD-NATO bu çelişkiler ve tezatlar üzerinde gelgitleri yaratarak operasyonları için zemin hazırlayıp, icraata sokmuştur. Bu ne demek; bir zamanlar aşırı laikçi ordu desteklendi. Bunun aşırı uygulanışı ile milletin dini değerleri ile çelişkiler yaratıldı ve öfke yığını oluşturuldu ve 28 Şubat ile operasyon tamamlandı. 400 askerin tutuklanması ile de büyük operasyon gerçekleştirildi. Bugünlerde tersi uygulamalar yapılmaya çalışılıyor. Cumhurbaşkanı muhafız alayına mensup askerle ile Cuma namazı kılıyor. Başbakan ve hükümet 400 tutuklu asker için yargıyı eleştiriyorlar. Aslında askerin namaz kılıp kılmaması kimsenin umrunda değil. Burada önemli olan askere, dolayısıyla orduya tekrar itibar sağlanması operasyonudur.
Yani;
ABD VE NATO; her an kendisi için savaşabilecek, moreli düzelmiş, kendisi üzerine yapılmış olan ayıklama ve ayrıştırma ve bunların yarattığı öfkeyi unutacak Türk ordusuna ihtiyacı var. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde APO’ya sağlanacak bazı haklar sayesinde tutuklu 400 asker serbest bırakılacak. Belki birkaç asker içeride kalacaklar, kalmalıdırlar da. Zira tüyü çıkmamış yetimin hakkı ile okuyup, asker olacaksın ama aynı zamanda SÜPER AHMAK olacaksın. Hiç kimse bu lükse sahip olamaz.

Mehmet Soral 30.01.2013

8 Ocak 2013 Salı

TARİHE NOT DÜŞÜYORUM

Bu gariplikleri daha ne kadar yaşayacağız. Yıllar sonra sohbetlerimizde bugünleri anarken yani bugün olup biten, saçma sapan olağanüstü olayları anıp, tartışırken kahkahalarla gülüp eğleneceğiz. İçlerinde genel kurmay başkanı da olmak üzere 207'si tutuklu toplam 404 muvazzaf asker tutuklu. 207'si tutuklu personelden 58'nin general/amiral, 140'nın subay, 7'sinin astsubay, 1'nin uzman erbaş 1'nin de sivilmemur. .

Otayandan yanlış hatırlamıyorsam 28 Şubat sürecinden önce olsa gerek. Genel Kurmay başkanlığının yayınladığı ''siyaset belgesi''nde birinci tehlike irtica, ikinci tehlike Türk milliyetçiliği olarak gösteriliyordu. Ne acı bir durumdu. Koskoca ordu kendi varlık nedeninin Türk milliyetçiliği olduğunu, kendisini kuran iradenin Türk milliyetçiliği iradesi olduğunu, korumak ve kollamak zorunda oldukları devleti de Türk milliyetçiliği inancının kurduğunu ne öğrenmişlerdi ne de öğretmişlerdi. Belki şimdi daha iyi anlamış olacaklar; esas tehlikenin ne olduğunu. Ama elbette ki oh olsun diyecek halimiz yoktur. Bu ordunun adı ''Türk ordusu''. Bir Türk milliyetçisi olarak her şeye rağmen ''Türk Ordusu''nun bu derece yıpratılmasına gönlüm razı değil, kabullenemiyorum.

Düşünebiliyor musunuz bu devlete genelkurmay başkanı olarak hizmet vermiş bir kişi sabahın köründe saat 6 da evinden alınıyor, başka bir ile götürülüyor, sorgulamak için. Öte yandan PKK ya karşı ve liderine karşı askerleri ile mücadele veren bu paşa bu muameleye layık görülürken maalesef hükümet her türlü rica ve minnetle Apo denen paşa(!) nın ayağına gidiyor. Bütün bu olanları gözlerini kapatıp, kulaklarını tıkayanlar, vicdansızlar; sayınız ne olursa olsun, bu devleti kuranlardan Rahmeti Rahmana kavuşanlar, şehitlerimiz, yaşayan gazilerimiz ve diğer devleti için mağdur olmuş insanlar sizleri affedecekler mi? Ey iman edenler, imanızdan şüpheniz yoksa bu olup bitenlere göz yummak, duyarsız kalmak imandan mıdır?

NOT:
Sevgili dostlar, Benim Türk milliyetçiliğim; mensubu olmakla şeref duyduğum ırkımın insanlığa sağladığı insanlık adına değerlerden kaynaklanan övünç kaynağı kültürümüz ve beslendiği kaynaklardır. Bu konuda iddiası olan milletlere hodri meydan. Dolayısıyla bizler milliyetçiliğimizi ifade ederken ''kafaları birer tas'' olanlar bizlere kafatasçı diyorlar. 1944 den beri kabullenmediğimiz bu nitelendirmeyi ısrarla yakıştırmaya çalıştılar ama başaramadılar. Milliyetçiler aynı zamanda birer ''alperen''dirler. Bu da nedir diyenler buyursunlar okusunlar. Sevgi ve muhabbetle... Mehmet Sora 8.01.2013

29 Kasım 2012 Perşembe


Memleketim; Giresun İli, Çamoluk İlçesi Gürçalı Köyüdür. Bu resim, köyümüzde, kendi mahallemizden bir görünüm. Üç yaşıma kadar kaldığım daha sonraki yıllarda yaz tatillerinde yaşlı büyüklerimize yardım amacıyla sürekli gittiğimiz yerler. İyiki gitmişiz. Zira sahip olduğumuz ''insanlık'' kültürünün ekseriyatını bu topraklardan ve bu toprakların insanlarından edindik. Hepisinden Allah razı olsun.

28 Kasım 2012 Çarşamba

TEKTİP KIYAFET

Milli Eğitim Bakanlığının okullarda kılık kıyafet serbestliği getirmesi aslında devletle kavganın başka bir yansımasıdır diye düşünüyorum. Acaba Atatürk’ün siyah renkli ‘’ilkokul önlüğü’’ giymiş çocuğa yazı tahtasında alfabeyi öğretirken gösteren resimden kaynaklanıyor olabilirimi?  Şaka bir yana; Cumhuriyetimizin geçmişi ile sürekli kavgalı olmayı ve bu kavgadan pirim elde etmeyi alışkanlık haline getiren hükümet, gele gele en sonunda sürekli kavgasını verdiği kılık kıyafet meselesini ayrımcılık olarak getirip gündemimize oturttu.
Özellikle okullarımızda ayrımcılığa çanak tutacağı kanaatindeyim. Bizler bu toplumda yaşıyoruz. İşgüzar ebe beylerin çocuklarını diğer çocuklardan farklı kılma adına ne kadar saçmalıklar yapabileceklerini tahmin edebiliyorum. Haftanın beş okul günü beş ayrı kıyafetle çocuklarını okullarına göndereceklerini tahmin etmek hiçte zor değil. ‘’Serbestlik’’ kavramının sihrine kapılarak yapılmak istenen bu saçma uygulama inanıyorum en kısa zamanda terk edilecektir.

1970 Yıllarda Kabataş Erkek Lisesinde öğrenciyken ‘’blue jean’’ giyen arkadaşlarıma ne kadar imrendiğimi hatırlıyorum. Yaz tatillerini iple çekiyordum. Çalışıp, kazandığım para ile ‘’blue jean’’ almak için. Çünkü o yıllarda ‘’blue jean’’ kaçak geliyordu ve ancak seçkin aile çocukları yurt dışında getirtebiliyorlardı. Hiç kullanılmamış Jean alamadım ama bir arkadaşımın Jean’nini kiralayıp, ancak bu şekilde hevesimi giderebilmiştim. Yeni düzenleme ile benim genç bir delikanlıyken yaşadığım bu ezikliği günümüzde yaşayanların ya da yaşayacakların olmayacağını kim söyleyebilir. Hatta çoğumuz yaşamışızdır. Zaman zaman arkadaşlarımız ile giysilerimizi değiştirerek kullanırdık. Çünkü fakir veya ‘’orta direk’’ aile çocuklarıydık.

‘’Disiplin’’ ile ‘’dayatma’’nın karıştırılmasından kaynaklanıyor bütün mesele. Okul bir eğitim ve öğretim yeridir, aynı askerlikte olduğu gibi. Askerlikte disiplini sağlamak için tek tip kıyafet olduğu gibi okullarda da disiplini sağlamak adına tek tip elbise tercih edilmelidir.  Tektip elbise veya forma farklılıkları ortadan kaldıran, eşitliği sağlayan kıyafet şeklidir. Bugün tek tip kıyafet uygulandığı halde suistimal ettikleri gerekçesi ile birçok öğrencimiz disipline veriliyorlar. Kıyafet serbestliği getirilmesi durumunda sınıflar adeta ‘’karnaval’’ görünümünde olacaktır.

Başbakan ‘’kimin gücü neye yetiyorsa onu giysin’’ diyor. Aslında bunu söylerken aynı zamanda ‘’kimlerin neye gücü yetmiyorsa onlar belli olsun’’   demiş olmuyormu? Düşünebiliyormusunuz bir öğrenci beş gün boyunca değişik kıyafetle okula geliyor yanında oturan arkadaşı beklide hep aynı elbise ile gelmek zorunda kalıyor. Bu psikolojik hali, ezikliği devlet çocuklarımıza yaşatmak zorunda mı?

Yıllardan beridir hep duyar yada okuruz. Terör örgütünün dağ kadrosunun alt yapısını hep fakir ve bişeklide ezilmiş, horlanmış çocukların, gençlerin oluşturduklarını. Gençlerimizin bu tarafları sürekli suistimal edilmiştir. Bütün bunlardan ders alınmamışçasına üstelikte devletin aracılığı ile ayrımcılığı tetikleyen yanlışlıklar yapılıyor.

Kısaca tek tip kıyafetli öğrencinin ‘’tarz’’ının kontrolünü sağlayamıyorken, çok ‘’tarz’’lı kıyafetin kontrolü nasıl sağlanacaktır.

Öte yandan özel armalar, simgeler, işaretler yada kıyafetler  aidiyeti belirler . Çocuklarımızın bu manada aidiyet duygularının gelişmesi için her okulun şimdi olduğu gibi farklı tektip formaları olmalıdır.  Okullar arası yarışmalarda o okulun simgesel renkleri, kıyafetleri onların en büyük gurur kaynağı olabilmektedir.

Daha çok şey söylenebilir. Anlıyoruz ki bu konu enine boyuna araştırılmadan psikolojik, sosyolojik gerçekler göz önünde bulundurulmadan aceleci bir yaklaşımla gündeme getirilmiş.

Okullarda kılık kıyafet tartışmasının başlatılması tamamen gündemi değiştirmek adına yapılmaktadır. Bazı şeyler gözden kaçırılmak istenmektedir. Çünkü PKK ile yeni bir açılım süreci başlatılmıştır. Toplum olarak biz bunları tartışırken hükümette sihirbazlık yaparak kendi gizli gündemini icra ediyor olacak. Aslında bütün mesele bu.


Mehmet Soral



6 Kasım 2012 Salı

ŞİMDİ BU DEMOKRASİMİ


Uygulana gelen demokrasinin aslında ''demokrasiymiş gibi gösterilen'' başka bir şey olduğu düşünüyorum.
Zira;
M.Ö. 427 'de doğan ve M.Ö. 347 de ölen Platon ile aşağıdaki hikayemde anlatmaya çalıştığım demokrasi üzerine düşüncelerimden de fark edileceği üzere aynı şeyleri düşünmüşüz.
Plato şöyle diyor;

''Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir. 
Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar.''

Memduh bey yine her sabah olduğu gibi yatağından kalkar kalkmaz lavoboya gitti. Sinek kaydı traşını olduktan sonra tahriş olan yanaklarını rahatlatmak için losyonunu yüzüne sürdü. Boğaz manzaralı Fransız tipi balkonunun önüne kurulmuş kahvaltı masasındaki yerini
aldı. Kapıcının az önce getirdiği günlük gazeteleri de yanına alarak hem gazetelere göz gezdiriyor hemde kahvaltısını yapıyordu. Ülkenin son geldiği nokta itibariyle durumunu beğenmiyor, bu konudaki endişelerini çeşitli platformlarda dile getirip, ayni zamanda bir ekonomist olması hasabiyle bir çok insana düşüncelerini açıyor, onları mümkün olduğunca ülkenin sorunlarının çözümü konusunda paylaşıma davet ediyordu. Bu bir aydın sorumluğuydu.

Kendisi aynı zamanda ülkenin sayılı iş adamlarından birisiydi. Yaptığı iş özellikle dövize endeksli bir işti. Ham maddeyi dövizle alıp, işleyip mamul hale getirip tekrar ihracat yapıyordu. Dolayısıyla ekonomi sayfaları onun için önemliydi. Diğer sayfalara göz gezdirirken, ekonomi sayfalarını satır satır okuyordu.

Yakın bir zamanda yapılacak olan milletvekili seçimleri ister istemez ekonomiyi dolayısıyla döviz kurlarını etkiliyor, gelecek günler için tedirginlik yaratıyordu. Kafası karma karışıktı. Acaba libor artı beşten Londra borsasından kağıt mı alsa yoksa FED’in muhtemelen yukarı çekeceği faizler için kararınımı beklese. Bütün bunların yanında seçim sonrası meclisin yeni şekli ne olabilir. Hangi hükümet gelirse gelsin dörtyüzmilyar dolarlık bir borç gerçeği ile karşılaşacağını biliyor. Yapılan onca özelleştirmeye rağmen gelen yabancı para yaraya merhem bile olmamıştı. Oysa bunlar zaten para basan müesseselerdi.Bu müesseseler, işletmeler iki yıllık gelirlerine karşılık satılmışlar, elden çıkarılmışlar, maalesef satış fiyatının dört katı para harcansa tekrar kurulamazlardı.

Memduh Bey hayli gerildi, tansiyonunun çıkabileceğini düşünerek hemen ilacını aldı. İçine girdiği gerilimden bir an önce kurtulmak için radyonun FM  bandından Alaturka müzik kanalını açarak,  kulakları müzikte gözleri masmavi boğazın derinliklerinde bir şeyler arar gibi öylece daldı gitti.

Bir ara ev hanımının içeriden’’Memduh hadi çayını soğutma, iç de bir an önce gidip oyumuzu kullanalım’’ diye seslendiğini fark etti


Giresun Çamoluk ilçesi Gürçalı köyünden,  Satılmış sabah ezanı ile yatağından kalktı. Karanlıkta el yordamı ile elektrik düğmesini açtı, lambayı yaktı. Alelacele elbiselerini giydi.
Duvarda asılı el fenerini alarak dışarı çıktı. Kendisine ‘’yal’’ vereceğini umut ederek kuruğunu sallayan çomar ile hareketli el fenerinin ışığını takip ederek ahıra doğru gittiler. Ahıra girer girmez bütün hayvanların bakışları üzerinde toplanmıştı. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra, hepsinin sağlıklı olduklarına kanaat getirdi. Küsbe ve saman karışımı dolu çuvallardan yemi alıp, eşit miktarlarda ineklerin yalaklarına döktü. Hayvanlar yemlerini yedikten sonra onlara su verecekti. Zaten o zaman kadar da hanımı Sultan da hayvanları sağmaya gelirdi.

Az sonra Sultan Bacı çıka geldi. ‘’
-Herif bugün ne var... emimgilin Ömer atını eğerliyordu, çarşının pazarı dün değülmüydü?
-ne olacak gız!...  seçim var seçim! Oyalanma hayvanları sağda bizde gidelim.
-okmam yazmam bile yoh, netcem ben seçmi.
-Gız şöfor olacak değülsün ya, gorhma diploma istemeyola.
-ne demek herif diplama istemiyola. seçüm hökümet işi,  devlet işi değulmü,
-ne devlet işü gız. Bascan möhrü.. benüm dedum yere,  o kadar.
-Herif sen ehliyet almak istedün alamadun. Ohuman yoh deye
-Ey... ba verürlemikü mührü basmah içün
-Verüle tabi vörüle.
-Biz möhür bascağuz sonra ne olcak
-Başbahanı seçcez
-Aboooo. O zaman bizler möhüm adamuz ölemü?
-neren möhüm gız senin. Möhüm adam fabrikada, meclisde, okulda, hukumet gonağında, masa başunda olu..Angarada olu
-nasıl öyle diyon herif. En  möhüm adamı seçiyoz biz.
-Orası doğru.
-E.eee o zaman möhüm adamlar seçimde ne yapıyola.
-Onlarda senin yaptıklarını yapıyola.
-Ne demek herif..  Onlarda ayni şeyi yapıyola bizde ayni şeyi yapıyoz. Olumu öyle şey?
-olu, olu.  Buna demoglasi mi ne diyola.
-Eee herif demoglaside möhümlerin mührü, möhümsüzlerin mühründen az çıkarsa ne olu.
-Gız gafamı eyice şüşürdün be. Ne olacak demograsi olu işte.
-Herif eyice gafamı garuşturdun. Ba gore hiç de eyi şeyler olmaz.
-ne olur peki
-her şey bom boh olu gebime geliy.
-Neye olsunki gız.
-Herif... möhüm adamlar okudukları yere möhür basıyla bense senun gösterdun yere möhür basıyom. Bu mu demograsi oluyo?. Benim heç hoşuma gitmedi bu demoglasi. Möhüm adamlara haksızlık olmuymu?

22.7.2007 Pazar günü Memduh bey ve eşi ile Gürçalıköylü Satılmış ve eşleri oylarını kullandılar.
Memduh Bey eve dönerken yarınki siyasi arenanın ne olacağına kafa yorarken,  Gürçalı Köylü Satılmış akşamleyin köy kırathanesinde pişpirik oynamak için kendisine kimin eş olabileceğine kafa yoruyordu.

Kesin olan bir şey vardı,  sandıklar açıldığında Menduh Beyle Satılmış efendinin oyları
hiç ayırt edilemiyordu. Neyin sayesinde... demokrasinin sayesinde. (!)


Mehmet SORAL