28 Nisan 2014 Pazartesi

MECLİSE SAHİP ÇIKMAYAN CEMİL ÇİÇEK BAŞBAKANA SAHİP ÇIKTI

Başbakan geçmişte TBMM'de yapılmış olan alkollü içeceklerle ilgili yasa hakkında ''iki ayyaşın yaptığı....’’ şeklinde devam eden sözleri ile TBMM de görev yapma şerefine nail olmuş herkesi töhmet altına alan; hatta onları küçümseyip, aşağılayan ifadeleri olmuştu. Şahsen başbakanın bu tavrını çok yadırgamış, mideme kıramp girmişsesine kıvranarak kendimi teskin etmeye çalışmıştım.
Ancak, Meclis Başkanı Cemil Çiçek'in bu yüce kurumun başı olarak başbakana söyleyecek bir çift lafının olmaması da oldukça, kendi deyimleri ile manidardı. Aşağılanan ve horlanan bir kurum ve onun başı olarak sessizliğe bürünmesi kabul edilebilir bir durum değildi.
Cemil Çiçek'e sormak isterim ki; peki meclisin geçmişteki mensuplarına karşı yapılan haksızlık karşısında dut yemiş bülbül kesiliyorsun da Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Kılıç'ın tamamiyle katıldığım, haklı bulduğum eleştirileri karşısında hemen başbakana yaranma adına ağzına geleni söylüyorsun. ''kimse oraya azarlanmaya gelmedi'' diyorsun. Anayasa mahkemesinin twiter ile ilgili verdiği karara başbakanın ''gayri milli bir karar'' derken, niçin söylenecek bir sözünüz olmadı. Bu söz fütursuzca söylenirken, aynı zamanda ''siz dış güçlere ve onların menfaatlerine uygun karar alıyorsunuz, siz aynı zamanda işbirlikçi ve hainsiniz'' demiş olmuyormuydu? Peki bu duruma niçin tepki göstermediniz? Niçin, ''bir dakika ayıp oluyor sayın başbakan''demediniz? En büyük hukuk kurumunun verdiği kararı; siyasi olarak cevap veremeyeceğini bile bile siyasi ikbaliniz için yine siyaseten eleştireceksinz, sonra tamamen kendini savunmak adına sizi eleştirince; ''cüppeni çıkar da gel'' diyeceksiniz. Yok ya...
Evet, belki herkesi susturabildiniz ama anayasa mahkemesini susturamadınız maalesef. Herkesin; sermayenin, üniversitenin, aydının sustuğu bir yerde anayasa mahkemesi başkanının konuşması inşallah demokrasi tarihimizde milad olacaktır. Kendisini cani gönülden tebrik ediyor, fazla yağlarımı erittiği için de teşekkür ediyorum.
Mehmet Soral

CEMAAT HÜKÜMET VE İMAN İLİŞKİSİ



Bugün cemaat'ın ''kasetler Erdoğan işi'' diye sosyal medyada imalı mesajı varmış. Erdoğan da sürekli olarak dün de anayasa mahkemesi başkanının kaset yoluyla sıkıştırıldığını ima etmesi ve daha önce de Cumhurbaşkanı hakkında da kaset olduğunu söylemesi; ister istemez bizlere bunları nereden biliyor, biliyorsa niçin gereğini yapmıyor sorusunu sorduruyor. Kasetlerin varlığından bu kadar eminmiş gibi konuşması...???
Ancak bütün bu olup bitenlerden sonra gelinen güzel nokta nedir biliyormusunuz?
Şekli ritüellerle özellikle Türkiyede iman-i anlamda insanların artık kandırılamayacağı anlaşılmıştır.
Cemaat ve hükümet kavgasından kendi payıma şunu çıkardım; camide yanyana saf tuttuğum insanla; Beyoğlunda Çiçek pasajında kafayı çeken adam arasında güven ve insani erdemler bakımından bir fark görmeyeceğim. Oysa bir ömür boyu bize ne telkin edildi; ''alnı secdeye varan insandan korkmayın, çekinmeyin'' denmedi mi? Peki kırk yıl alnı secdeden kalkmayan insanlara; ''irin, sülük, sahtekar, haşşaşi, ayyaş, kafayı bulmuşlar, hainler'' denebiliniyorsa; karşı taraf da yine kırk yıldır CHP için '' bunlar camileri ahır yaptılar, Kuran-ı okutmadılar, cenazelerimizi kaldıracak imam bırakmadılar, şeyhlerimizi, şıhlarımızı kestiler'' deyip, sonra CHP'ye oy istemek için kapı kapı gezmişlerse, çalışmışlarsa; böyle bir hükme varmakta haklı değilmiyim?
İşte bu nedenle diyorum ki, cemaat-hükümet kavgası; islam ve dolayısıyla iman algılamasında, kafalarımızda devrim yaratmışlardır. Belki de bu manada kendilerine teşekkür etmemiz lazım(!) Bu malum kavga tarafların istemedikleri ''fayda''yı sağlamıştır; diye düşünüyorum.
Türkiye de artık algı yönetiminden kaynaklanan islam öğretisi değil, iman etmekten kaynaklanan islam öğretisi hakim olacak. Yani; saçın bir telinin açıkta kalmaması için sarf edilen çabadan ziyade; dalında yeşilken önce suyu kesilip, sonra sararan ve nihayetinde yere düşen bir yaprağın serüveninin sorgulanması önemsenecek ve varılacak sonuç kul olarak bizim son durumumuzu ortaya çıkaracaktır. Dalından yere düşen yaprağın serüvenine ne kadar vakıfsak; imanımızıın kuvveti de o derece olacaktır şüphesiz.
Türkiye de hep dindeki ritüellerin özgürlüğü savunulagelmiştir. Oysa esas problem iman özgürlüğüydü.
Dolayısıyla, tarafların bu kavgaları sayesinde imanımız özgürlüğüne kavuşmak üzeredir. İnşallah, ''oy''ların özgül ağırlıkları da biraz yükselirse; demokrasimiz gelişecek, niteliği artacak ve övünç kaynağının ''kasımpaşalılık'' olduğu ve bunun da pirim yaptığı bir demokrasi ortamı ve algısı çok gerilerde kalacaktır.
Mehmet Soral

13 Nisan 2014 Pazar

KÜFÜR EDE EDE KAZANMAK


Bugün çok daha iyi anlıyoruz ki özellikle rant ekonomisinden beslenen "havuza''a daha rahat para aktarabilmek için mütahitlik ve hizmet sektörü sürekli desteklenmiş önlerindeki bürün engeller kaldırılmış. Bütün galericiler artık mütahitlik yapıyorlar.

Geçmişte siyasiler hep çimento fabrikasından, kağıt ve motor fabrikasından, şeker fabrikasından bahsederlerdi. Bütün suçlamalar; sen şu kadar fabrika açtın, ben şu kadar’ın üzerineydi. Oniki senedir Erdoğan'in bu tur sanayi kuruluşlarının açılışlarına katıldığını hiç duydunuz mu, gördünüz mü? Bir kez olsun on iki sene boyunca şeker fabrikası inşa edildiğini, açılışının yapıldığını duydunuz mu? Aynı zamanda tarım ülkesiyiz. Sürekli ; yollar, tüneller, AVM’ler.

Başbakan geçmişte diğer hükümetler zamanında yapılmayan ama çağın sunduğu imkanlar gereği ancak bugün yapılabilen hizmetlerin niçin yapılmadığının hesabını sunuyor, hızını alamayıp neredeyse Atatürk ve döneminde internete niçin geçilmediğinin hesabını soracak. Kendi dönemimde birtane olsun kağıt, lastik, şeker, otomobil, motor, cam, çimento, un, beyaz eşya, demir çelik ve daha yüzlercesini sayabileceğimiz sanayi tesisi veya fabrikasının açılışını yaptığına şahit olmadık. Bütün yatırımlar; yol, su, elektrik, tünel, toki destekli gökdelenler, AVM’ler, hastaneler, parklar, kaldırımlar, asfaltlar. Elbette ki bu hizmetler de bu ülkenin ihtiyaçlarına cevap veriyor ama gerçek hizmet uzun vadede sanayiye yapılan yatırımların çok olması ile mümkündür. Bütün Avrupa ülkeleri, ilk önce sanayi devrimini gerçekleştirerek, sosyal devlet olmayı başarmışlardır. Bu manada oniki yıllık AKP iktidarı sürekli hizmet sektörünü teşvik ederek, sanayi sektörünü savsaklamış; olanları da zaman zaman kendisine yeterince destek olmadıkları için vergi cezaları ile tehdit etmiştir.

Evet sayın iktidar mensupları; maalesef bir konuda haklısınız, gündemi siz tayin ettiğiniz için muhalefet de peşinizden geldiği için yukarıda bahsettiğim şeyleri anlatmak muhalefetin aklına gelmiyor. İşte bütün bunların konuşulmaması için kavga etmek iktidarın işine geliyor. Hatta kavganın şiddeti artsın diye Türk siyasetine ‘’küfür’’ üslubunu getirdiniz.
‘’Ağzından salyalar akan…’’
‘’çocuğu olmayan….’’
‘’baş hırsız…’’
‘’namussuz…’’
‘’şereften yoksun…’’
‘’haysiyetsiz…’’
‘’irin…’’
‘’sülük…’’
‘’haşşaşi’’
‘’inine gireceğiz’’
‘’aaa… nannı…’’
Bunları kim mi söyledi; hiç önemli değil.
Bu sözler Türkiye tarihinde, 2001 den sonra Türkiye Büyük Millet Meclisinde söylendi.

Utanç duyuyorum…
Ya siz.
Sene 1983
Necdet Calp; Cumhuriyet Halkçı Parti Genel Başkanı
Turgut Özal; Anavatan Partisi Genel Başkanı
Turgut Sunalp; Milliyetçi Demokrasi Partisi Genel Başkanı
Üçü de bir arada, televizyonda canlı yayındalar. 1980 12 Eylül darbesinden sonra yapılacak ilk genel seçimler arifesi. İşte bu üç rahmetli insan o zaman demokrasinin güzelliğini yaşattılar bizlere. Projelerini bir araya gelerek anlatma ve bilgilendirme cesaretini gösterdiler. Bu medeni ve özgüveni gösteren insanları rahmetle anıyorum.
Şimdi yaptığı yollarla, açtığı tünellerle, kazdığı temellerle, deldiği göklerle övünen Sayın başbakana sormak isterim; yukarıda isimlerini verdiğim insanlar gibi, demokrasi adına Türkiye tarihine ne kazandırdın Allah aşkına. Oniki senedir yönettiğin Türkiye de diğer liderler istemese bile inisiyatifini kullanarak bir kez olsun bira araya gelebilmeyi becerebildin mi, hayır? Çünkü demokraside ''edep'' denen şeyi yerle yeksan ettin. Siyasi liderler olarak hiçbirinizin bira araya gelerek, o rahmetli insanlar gibi demokrasinin güzelliğini yaşatacak yüzünüz kalmadı. Parlamentoya yeni bir üslup getirdin. Şahsına münhasır, millet nezdinde farklı bir algı oluşturmak için.

Önce insani değerlerde, asgari müştereklerde mutabakat sağlanmalıdır.
Kanaatim o ki, önce insan olmayı beceremeyenlerin; sonra demokrasi denen şeyin hakkını vermeyi becerebilmelerini bekleyemeyiz.
Mehmet Soral
3.4.2014

20 Şubat 2014 Perşembe

ADALET Mİ, MEVZUAT MI?



Bir kurumla aramda itilafa düştüğümüz ve maddiyata dayanan bir sorunumuz var. Kurumun yetkilisi diyor ki ''evet haklısın, yaptığımız şey adil değil ama mevzuata uygun'' Çok garip değil mi? Oysa bütün mevzuatların ''adil olmayı'' sağlamak için düzenlenmesi gerekmez mi? Adil olmayan ama mevzuata uygun olan adaletsizliğe muhatap olan sadece ben değil yüzlerce insanız ama hak arama konusunda mücadele etmeyi göze alan sadece üç beş insanız. Diğer yüzlerce insan adaletsizliği kabullenip, muhatabımızın istediği şekilde hareket etmeyi uygun gördüler. Bu manada hiçbir arkadaşımı kınamıyorum, eleştirmiyorum; çünkü bu ülkede insanlarımız, hukuksuzluğa ve adaletsizliğe inandırıldılar. Verilecek mücadelelerin hiçbir sonuç vermeyeceğini kanıksadılar. Bu nedenle hak ve hukuk mücadelesi vermek, düzeni eleştirmek artık üç beş ''delinin'' pardon insanın işi oldu. Bu ülkede bende varım, bende insanım ve beni de fark etmelisiniz diye dayatmacı zihniyetlere varlığımı hissettirmek adına mücadele etmeyi yeğliyorum. Risksiz yaşamak, aynı zamanda hayatı yarım yamalak yaşamak değil midir? Belki de hayat da en güzel şey, ''riskin'' ucundadır ama cesaret edemediğimizden bir çok güzelliği yaşayamıyor, tadamıyoruz.
Ve ve, en garip olan da şu; o kastettiğim yüzlerce insanın eğitim düzeyleri ortalaması; (ben gene ihtiyatlı söyleyeyim) %80 fakülte düzeyinde. Hal böyleyken, ülkemizin de içinde bulunduğu halin böyle olması normal değil mi? Bu ülkede kim hangi operasyonu yapmak ister de yapamaz, Allah aşkına.
Aslında bütün korkum ne biliyormusunuz; bu yüzlerce, ortalama eğitim düzeyi fakülte olan insanların bedenimi darağacında sallandırmaları ihtimali. Ya ''adalet'' değil de ''mevzuat'' kazanırsa?
Mehmet Soral

28 Ocak 2014 Salı

ÜLKÜCÜ ŞEHİT CENGİZ YÜCEL AKYILDIZ


MHP İstanbul İl Başkanlığı Foto-Muhabiri Cengiz Yücel Akyıldız Esenyurt'ta MHP seçim bürosuna yönelik yapılan saldırıda şehit edildi.
....
Ah yiğidim ah...
Daha dün gibi hatırlıyorum; elinde fotoğraf makinası, sürekli kareler alıyordun; Aydınlar Ocağı'nın tertiplediği konferans solununda. O kadar çok deklanşöre basmıştın ki, kendi kendime ''bu kadar resim almak bir haber için çok mu gereklidir'' diye ve sonra ''işte buna meslek aşkı denir herhalde'' demiştim.
Kahpe kurşun seni seçti bu sefer; kinimizi intikama taşımak için.
Unutmayacağım, dahada kinleneceğim ama oyununa gelmeyeceğim kahpe tetikçi. Adaletsizliğin, hukuksuzluğun; bozuk düzenin bedelini bizlere, vatanseverlere ödetemeyeceksiniz.
Notlarımızı alacağız, sabırlı olacağız ve tevekkülle bekleyeceğiz.
...
Şehidimizin şu anda tüm Türk milliyetçilerinin kendisi için hissettiğimiz duygularımızı anlatan kendisinin yazmış olduğu şiiri ile sizleri başbaşa bırakıyorum.
...
Cenazeme bekliyorum sizleri. Biliyorum; hiç beklemiyordunuz bu daveti. Birden geliverdi değil mi..
“Daha dün konuşmuştuk ama..” diyorsun....
“Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı...
“Hiç beklenmedik bir ölüm!” bu, değil mi?...(Halbuki her an yanımızda)
“Vakitsiz”
“Erken!”
“Sürpriz!”
İşinize ara vereceksin bugün...
Neşenizi kaçırdım biliyorum.
Kocaman bir pürüz gibi duruverdim karşınızda..
Hızını kestim hayatının.
Dahası, üzerine alındınız.
Ölüm bize de yaklaşırmış dediniz..
Ölmesi kanıksanmış, öleceği gelmiş bir yaştayız artık.
Ölmüş olmasına şaşırılmayan bir adamım.
Bir baksana, ne değişti ki dünyada, ben eksildim diye...!
BoğazKöprüsünde trafik akıyor hâlâ.
Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi ya yolların.
Ben öldüm bu defa...
Hayret, şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen...
Gitsem de gitmesen de farketmez bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda.
Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüme...
“Ölen biri çıkar bu şehirde her gün!” diye kanıksadığım
Adını bile sormaya zahmet etmediğin.
Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin.
Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte.....
Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler...
Aynı güneş gözlükleri.
Sıradan bir cenaze yani.
Ama bu cenazeye mutlaka gitmeliyim.
Seni bilmem ama beni bekliyorlar....
Ayıp olur, çok ayıp...
Davetlilerin yüzüne bakamam sonra.
Dediği gibi şairin, bir musallalık saltanatım bu benim.
Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim....
Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım....
Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa.
Üzerine toprak atılan adamı..
Bir toprak yığının altında yüzü erimeye terkedilen adamı..
Hüzünlerin müsebbibi olacak adamı.
Ayakkabısının kendisini bekleyeceği adamı.
Elbiseleri evden çıkarılacak adamı.
Yatağı boş kalacak adamı.
Akşam eve dönmeyecek adamı.
Şehit kabirleri bekleyecek adamı..
Eve dönmesi beklenmeyecek adamı.
Sofrada yeri boş duracak adamı.
Adı telefon rehberinden silinecek adamı.(Cengiz Akyıldız)
Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.
Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıranın evinden hemen kapı dışarı edilecek adamı
Resmine bakıp bakıp da ağlanacak adamı belki.
“Adı neydi.... Hani.... şunu yapardı ya!” diye yokluğu normal bilinecek(Unutmak İhanettir) diyen adamı...
Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı.
Ben oynuyorum bugün...
Sahnedeyim.
UNUTMAK İHANETTİR
YUSUFİYELİ CENGİZ AKYILDIZ

12 Ocak 2014 Pazar

SEVGİLİ PEYGAMBERİM


Ey sevgililer sevgilisi,
sevgili Peygamberim.
Evet, hepimiz inandık ve iman ettik ki; sen, insanlığa insanlığını hatırlatmak için geldin, anlattın ve gittin.
Ya sonradan gelen bizler...
İlk önce ''ihanet'' denen şey; senin değerlerine, kıymetlerine ve üstelik sana en yakın olanlarla başladı. Torunlarınızı katlettiler, namus abidesi, kıymetlinize iftira ettiler, yakıştırma yaptılar.
Ve sevgili Peygamberim; ümmetinden gelen bütün bu kalleşliklere, ihanetlere rağmen inanıyor ve iman ediyorum ki, ümmetin olarak hala helak olmamışsak , bu elbetteki senin üzerimize olan şefaatindendir.

Ama hep görüyor ve şahid oluyoruz ki; Seni beni, hepimizi yaratan ''HAK''ın adını ve getirdiği tüm değerleri suiistimal edenleri; kıymetini biliyormuş gibi yapıp, gereğini yapmayanları; her türlü entrika ve dalavereyi yaparak, senin isminin sancağı altına sığınmaya çalışanların perişan hallerinini dünya gözü ile görmemizi sağlayan; sessiz ve mağdur olmuşların, mazlumların çığlıklarını duyan ''HAK''ın özellikle son günlerde bizlere hissettirdiği ''bir gün adalet hepimize lazım olacaktır'' inancını paylaşmamıza vesile olan Allah'ımıza şükürler olsun.
Oysa, sevgili Peygamberim; sen ilk önce insan olmayı, sonra Müslüman olmayı anlattın ve öğrettin değil mi? Sen Habeş Kralına sığınırken aslında ''insanlığa'' sığınmıştım değil mi? Ah sevgili Peygamberim ah...Seni ve hepimizi ''YARATAN''ın adına ilk önce ''insanlık''ı kaldırıp, sonra İslami anlatmaya çalıştılar, yani her şeyi ters yüz ettiler. Bir Habeş Kralı kadar olamadılar. Mazlum ve mağdurların çığlıklarından, zindanların duvarları dile gelip, ''onlar masumdur'' dediler, kara vicdanlılar duymadılar ama ''HAK'' duydu. O yüce ''HAK'' ki, şimdi onları birbirleri ile baş başa bıraktı, ne haliniz varsa görün diye.
Sevgili Peygamberim;
''İyi ki doğdun'', dünyayı iyi ki şereflendirdin. Kıymetini bilenler için bu dünya da bir cennet, bilmeyenler için elbette ki cehennem.
Senin şefaatine sığınarak yalvarıyorum.
Ne olur?
'' Yüce Türk milleti''nin ve devletlerinin bekası için, birliği ve bütünlüğü için biz kullarının ''yetkiyi ehline veriniz'' İslam ilkesinden ayrılıp, demokrasinin; ''yetkiyi senin aklını çelebilene ver'' ilkesine uysak bile, şefaatinden bizleri mahrum etme.
Allah'ım sana olan sevgim,
Peygamberime olan aşkım yüzsuyu hürmetine
devletimi ve milletimi koru, daim kıl.
Amin.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com.

8 Ocak 2014 Çarşamba

AYAĞIM SIZLIYOR

Üç gündür, burkulmuş ayağımın sızı ile, oturur halde ‘’hazırol’’ vaziyetindeyim. Bu hallerin güzel bir tarafı; diğer ev sakinlerinin hepisine adeta emirler, talimatlar yağdırma keyfiyeti. Herkes sana hizmet ediyor. Söylenen olsa, ‘’ne yani, ayağa kalkamıyoruz işte’’ gerekçesi çok rahat telaffuz edebileceğimiz bir mazeret oluyor.
İşin doğrusu; biraz evde kalmayı, şımarmayı özlemişim. Bu malum hal sayesinde özellikle sık değişen Türkiye gündemi ve bu gündemlerle ilgili TV programlarını doyasıya ızleme fırsatım oldu, hatta devam ediyor.

Mahallemizden, siyasi ve gönül birlikteliğimiz olan değerli iki arkadaşım aradılar. Her ikisi de torun sahibiler ama görüyorum ki kendilerini hala yirmili, otuzlu yaşlarda görüyorlar. Malum, seçim arifesinde gene MHP için her seçim arifesinde olduğu gibi ne yapabileceğimizin istişaresini yapmak için, yapılacak toplantıya katılmam konusunda davetde bulundular.

Gecenin ilerleyen saatleri. Değerli arkadaşlarımın düşündükleri ‘’seçime hazırlık’’ programına malum rahatsızlığım nedeniyle katılıp katılamayacağım konusunda kafa yorarken, aynı zamanda bir TV de ‘’Büyük şehirler ve siyasi partilerin adayları’’ konusunda, araştırma şirketlerinin temsilcilerinin katılımı ile gerçekleştirilen programı takip ediyorum.

Araştırma şirketlerinin temsilcileri; yaptıkları işin doğası gereği her siyasi partinin ve adayının analizini yapıp, yorumlarda bulunuyorlar.

Programın sonlarına doğru Medya ve halkla ilişkilerden sorumlu MHP Genel Başkan Yardımcısı Edip Semih Yalçın telefonla canlı yayına bağlanarak, özellikle araştırmacı Hakan Bayrakçı’yı kasdederek ‘’MHP’ye karşı kasti olarak hasımane bir tavır içinde olduğunu, özellikle Mansur Yavaş ile ilgili görüş ve düşüncelerini tasvip etmediğini, MHP Genel Başkanı ve merkezinin verdiği kararı kimsenin ilgilendirmeyeceğini’’ ifade etti.
Bisüre Sayın Bayrakçı ve Sayın Yalçın’ın karşılıklı tartışmaları devam etti. Ancak Bayrakçı kendisini ilgilendiren bence en güzel cevabı şöyle verdi. ‘’Bizim araştırmalarımızı lütfen inceleyiniz, göreceksiniz ki MHP hakkındaki tahminleri hep doğru bildik’’

Benim yaşım 51 (aslında 52’ye bu ay girdim ama işime gelmiyor telaffuz etmek.). Siyaseti takip etmeyi, ‘’fikir namusuma’’ sahip çıkmaya gayret göstererek, hasbelkader omurgalı bir adam olma yolunda çaba sarf ediyorum. Ve diyorum ki, bu disturu ilke edinmiş bir insan olarak 1995’lerden beridir takip ettiğim Hakan Bayrakçı’nın hiçbir zaman MHP’nin aleyhine sözünü, demecini, beyanatını duymadım.

Sayın Yalçın Allah aşkına ne lüzumu vardı; sizlere yapılan eleştirilerin cevabını vermek için Hakan Bayrakçı’yı hedef seçmeniz. Bu insan hakkında hiç mi geriye dönük araştırma yapmadan adeta çocuk azarlar gibi gayet kibar bir beyefendiyi rencide ediyorsunuz. Belki de ekrandan fark etmişinizdir, adeta bakışları ile size ‘’bütün programlarda gizli gizli MHP propagandası yapıyorum, üstelik de sizden para almıyorum’’ der gibiydi. Bu insanı kazanmak varken, niçin kaybetmeyi göze alıyorsunuz. Bu kadar cömert olmanız inanın ayağımın sızısını artırdı. Lütfen ve rica ediyorum bu kadar cömert olmayınız. Hakan Bayrakçı’nın haklı olup olmadığını test etmek için birde bize sorun bakalım, ne cevap alacaksınız.

TV’ler de yoksunuz, medyada yoksunuz, birileri Allah rızası için kendi inisiyatifleri ile çaktırmadan MHP’ye destek olmaya çalışıyorlar, onlarında önlerini kesiyorsunuz.

Sizler böyle yaptığınız sürece, ancak ayağımın sızısını artırır, şevkimi kırarsınız ama iş başa düştü deyip, torunlarını sevmek varken hala direklere çıkıp pankart asmaya niyetlenmiş arkadaşlarıma vefasızlık yapmama engel olamayacaksınız.

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

6 Ocak 2014 Pazartesi

MUHALEFET VE CEMAAT

Vay be, ideal ve ülkülerimizi gerçekleştirmek, takipçisi olmak için parti kurmaya veya üye olmaya gerek yokmuş. Bütün bunları gerçekleştirmenin en etkin ve kısa yolunun ‘’cemaatleşmek’’ olduğunu anlamış durumdayım.

Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu şartları değerlendirdiğimizde; Partilen ‘’out’’ cemaatlerin ise ‘’in’’ olduğunu fark edebiliyor, hatda görüyoruz da.

Düşünebiliyormuşsunuz; Başbakan dan, Cumhurbaşkanına; cemaatten aman dilemek için elçiler gönderiliyor, ıslak imzalı mektuplar getirilip, götürülüyor. Peki Türkiye de bildiğimiz ‘’yasama, yürütme, yargı’’ erkleri yanında, birde bütün bunlara hakim olan ‘’cemaat’’ ergi varsa, bizler ne diye partilere üye oluyor, onların içinde ideallerimiz ve inançlarımız için mücadele veriyoruz.

Öte yandan, ey siyasi partiler, özellikle muhalefet partileri; bir cemaat kadar muhalefetliğiniz hissedilemiyorsa, Allah aşkına insanların umut ve beklentilerini sömürerek vanlıklarınızı sürdürmeyi daha ne kadar düşünüyorsunuz. Liseli yıllarımdan hatırlıyorum, sene muhtemelen 1983. Bir seçim arifesinde o zamanın siyasi parti liderleri (Turgut Özal ANAP, Turgut Sunalp MDP ve Necdet Calp HP) bir tv programında bir araya gelerek gastecilerin sorularını cevaplamışlardı. Demokrasi adına güzel bir manzaraydı, üstelik darbenin izleri hala devam ediyordu.
Günümüz siyasi partileri ve onların liderleri; biliyormuşsunuz darbenin gölgesinde bunu başaran o rahmetli siyasi parti liderlerinin gösterdikleri beceri ve demokrasi adına fedakarlığı sizler hala beceremediniz. Demokrasi adına bu durum beni bu devletin bir vatandaşı olarak utandırıyorken size zül gelmiyor mu?

Türkiye de yer yerinden oynuyor, muhalefet partilerinin ne düşündüğü konusunda millet hala bir şey bilmiyor. Sivil toplum örgütleri bile, duruma müdahale etmeyi misyon edinip, bunun için çabalar sarf ederlerken, liderlerinizin hala bir TV programında görüş ve düşüncelerini öğrenemiyoruz. Ama bir cemaat lideri okyanus ötesinden neredeyse devleti ayağına getirtebiliyor, niçin? Çünkü ideal ve ülküleri için yıllardan beridir süren istikrarlı bir mücadele azmi var, aşkı var.

Atatürk’ü yıllarca eleştirenler, sövüp sayanlar, tekke ve zaviyeleri kaldırdı diye demediklerini bırakmayanlar; şimdi gördünüz mü ve bütün bunların niçin yapıldığını fark edip, Atatürk’den özür dileme erdemliğini gösterdiniz mi? En azından kendi vicdanınızda. Atatürk; ‘’şeyhler, şıhlar dönemi bitmiştir artık’’ derken, umarım ne demek istediğini şimdi daha iyi anlamışsınızdır. Şeyhlerimiz, şıhlarımız, dergahlarımız, tekkelerimiz Atatürk’e sövenlerin istedikleri gibi kalsaydı, seksen küsur yıllık Cumhuriyet ve devletin yaşıyor olması mümkün olurmuydu Allah aşkına.

Demek ki şeyhler, şıhlar dönemi devam etmiş olsaydı, hiçbir suç dosyasının akıbetinin ne olacağını bilemeyecektik. Adliye binalarında soruşturma dosyalarının rafları bomboş olacaktı.

Demokrasi ile yönetilen tüm ülkelerde muhalefeti ‘’cemaatler’’ değil, siyasi partiler temsil eder. Bugün Türkiye de bunun tersi olduğuna göre demokrasinin varlığından söz etmek mümkün değil.
Cumhurbaşkanının, malum ‘’erklerin kavgası’’ sırasında çözüm yolu olarak ‘’cemaat’’e elçi göndermesi, muhalefet partileri ile görüşmeyi, durum değerlendirmesi yapmaya tenezzül etmemesi; demokrasimizin seviyesini ve ne kadar acz içerisinde olduğunu göstermektedir.

Demek ki muhalefet partileri de istifa eden bakanların suçsuzluklarına inanıyorlar ki, hala yüce divanda yargılanmaları için meclis de bir girişimde bulunma ihtiyacı duymuyorlar. Hele MHP ki, kendi bakanı Koray Aydın için ‘’git yüce divanda aklan da gel’’ demişti ama istifa eden bakanlar için hala yüce divan yolunu gösteren bir girişiminde bulunmamasına şaşıyorum.

İdeal ve ülkülerimi gerçekleştirmek için ‘’cemaat’’ mi kursak acaba diyorum.(!)

Mehmet Soral
06.01.2014
soralmehmet@hotmail.com
@soralmehmet


22 Aralık 2013 Pazar

GELİN BİRDE BU TARAFDAN BAKALIM


Yazımda esas anlatmak istediklerime geçmeden önce şunu bilmeliyiz ki; ABD, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı, bizim Türkçe'mizde ki argo deyimle ''çizdi'' Çünkü Başbakan, ABD’nin verdiği BOP eş-başkanlığını istediği şekilde yürütememiş, ABD’nin İran ile politikalarını gözden geçirmeye ve iyileştirmeye zorlamıştır. Bunun da ABD’ye maliyeti yüksek olmuştur.

PKK ile yapılan Oslo görüşmelerinin basına sızma şekli ve daha sonra Başbakan ve hükumetinin bu deşifre karşısında almış oldukları tavırlarını dikkate alırsak, o günlerde yaşanan süreci analiz ettiğimizde; geçtiğimiz hafta yapılan operasyonları yorumlamamız ve bundan sonra yaşanacak süreci tahmin etmemiz hiç de zor değil.

Belkide Başbakan veya Hükumet; ''bulunan o paralardan da, verilen rüşvetlerden de haberimiz var'' diyecekler veya bunu ima edecekler ama hiç de kolay değil.
Çünkü;
PKK ile yapılan Oslo görüşmeleri gayri kanuni yollarla ve mit aracılığı ile yapılmıştı. Başbakan adeta sanki Afrika da bir çadır devletini yönetir gibi, devletimizi de ''ben istedim olacak, ben istedim yapacaklar'' mantığı ile yönettiğinden, düşündüklerini ve uygulamak istediklerini kanunların süzgecinden geçirmiyor. Kısaca kar mantığı ile hareket eden klasik tüccar zihniyeti ile devleti yönetmeye çalışıyor. İşte bu nedenle kanunlarda yeri olmayan Oslo görüşmelerinde bir anda Mit müsteşarını KCK’lı konumuna düşürdü. Baktılar iş şaka götürmüyor hemen bir gecede Mit müsteşarını kurtarmak için kanun çıkarıldı.

Peki, Oslo görüşmelerini basına kim sızdırmıştı; Cemaat.
Yolsuzluk operasyonunu kim yaptı; cemaat. Hükumet öyle diyor, bana göre de öyle.

Sanırım Başbakan, yukarıda da ifade ettiğim gibi kendisini ''çizen'' ABD’nin; Türk Hükumeti’ne karşı küresel güçlerle işbirliği yaparak, yapmak istediği operasyonlara karşı tedbir almak istiyor.

Başbakan veya Hükumet, dünyada dolaşan sıcak para kayıtlarına göre Türkiye’nin kasasında bulunan, küresel sermayeler, baronlar tarafından takip edilen sıcak paranın yanında birde ihtiyari olarak bulundurmak ve küresel güçlerin takibinden kaçırarak biriktirmek ve saklamak istediği para, belki altın kasası oluşturmak istiyor olabilir. İşte bütün mesele, verilen veya verildiği iddia edilen rüşvetler; oluşturulmak istenen ‘’kayıt dışı kasa’’ için harcanmıştır veya harcanacaktır. MİT müsteşarında olduğu gibi gayri kanuniliğinin ortaya çıkmaması için aracı olarak devletin memurlarını yani Mit’i değil, bakan çocuklarını ve her şeyiyle Türkiye’ye muhtaç bir iş adamını kullanmayı düşünmüş olabilirler. Bu olayda da Oslo görüşmelerinde olduğu gibi ''cemaat'' unsuru dikkate alınmadığından düşünülen niyet deşifre olmuştur.

''Türkiye de her şey normalleşti, Hoca efendi niçin gelmiyor'' diye sorulduğunda sürekli ''Türkiye de şartlar yeterince oluşmadı'' denmesinin nedenini bugün daha iyi anlıyoruz değil mi? ''Allah’ım verdikçe veriyor'' diyen Arınç’ın pişmanlığını sanki hisseder gibiyim. Oysa Türk Ordusuna karşı yapılan (bir çok nokta da haklılık sebebi olmakla birlikte) operasyonda da aynı unsurlar devredeydi ama o zamanlar Hükumet vesayet rejimini kaldırıyoruz böbürlenmesine kendisini kaptırarak; olup bitenleri yeterince sorgulayıp, analiz etmedi. Oysa ki o operasyonların amacı, bugünkü operasyonların alt yapısını oluşturacak süreci başlatmaktı. Hükumet bunu daha sonra fark ederek, fişlemelere başladı ama geç kalmıştı maalesef.

MHP ile ilgili aynı anda piyasaya sürülen dokuz kasetle, Baykal ile ilgili malum kasetin üzerine gidilmiş olsaydı çok şey açığa çıkacaktı ama Hükumet bunları görmezden geldi, işine yarayacağını düşündü. Çünkü baraj altında kalan bir MHP’nin oylarının AKP hanesine kaydırılması ile anayasa değişikliklerini veya anayasayı tek başına yapabilecek bir AKP iktidarı murad edilmişti. Allah’ın hesabını göz ardı edenler maalesef bu göremediler.

Bu aşamada hükumetin yapması gereken şey, sürekli muhalefetin nefretini kazanmak değil; muhalefetle işbirliği yaparak, onlarla diyaloğa girmelidir. Eğer bunu yaparsa; ABD birilerine icazet verme cesaretini bulamaz. Gerekirse iktidar olmayı bile gözden çıkararak, güvenli bir ortamda muhalefet liderleri ile gündemi değerlendirerek, küresel güçlerin uzantılarının artık devletin her tarafına sızdığından hareketle; devleti dimdik ayağa kaldırmanın yollarını aramalı, orduyu pasifize eden tüm davaların gözden geçirilerek, MİT müsteşarı olayında olduğu gibi kanuni bir takım alt yapı hazırlanarak, mağdurların mağduriyetlerinin giderilmesi için gerekenler yapılmalıdır.
Bana göre bu süreç hükumet meselesi değil, devletin bekası meselesi haline gelmiştir. Sandıkta görüşürüz şeklindeki küheylan beyliği taslamak derdine derman olmayacağı gibi, küresel güçlerin umurlarında bile olmaz, yapacaklarını gene yaparlar Sayın başbakan. Mitinglerinde toplanan kalabalıklara da pek aldanma. Herkes gırtlağının peşinde. Zira milli hisleri o kadar incitip, değersiz kılıp, tarumar ettin ki yarın milli refleksle hareket edecek hiçbir kimseyi bulamazsın; önünde toplanan o kalabalıkların içinden. Sayın Başbakan, birde şunu sorgularmısın lütfen; dershaneler ile ilgili düzenleme için kim seni ikna etti. Yoksa aradığın suçlu hemen yanında mı?
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

17 Aralık 2013 Salı

NE HOŞ BİR GÜRÜLTÜ


Evet, son 11 senedir Ergenekon, Balyoz davaları ile beraber en son bugün şahit olduğumuz Operasyondan sonra; iktidar olanın başka, muktedir olanın başka olduğuna hep beraber şahit oluyoruz.

Demek ki iktidar olmakla muktedir olunmuyor. Muktedir olmak bir yerde iktidarda kalabilmenin savaşımıdır aslında.

İktidar; dershaneler meselesi ile aslında ne eğitimi düşündü ne de çocuklarımızı. O, aslında ne kadar muktedir olduğunun testini yaptı ve bugünde en sonuncusuna şahit olduğumuz operasyonla; testin getirdiği sonuçları görüyor, izliyor ve muhtemelen de analiz edecektir.
Büyük iş adamları, belediye başkanları, banka genel müdürleri, bakan çocukları...kimler yok ki operasyonun içinde.
vay be.
Bense emekli bir baba olarak; gurbete okumaya giden, harçlığı biten oğluma, ek harçlık sağlayabilmenin çırpınışları içindeyim.

Kim ki, hak, hukuk ve adil olmak adına zerrece emek sarf ediyorsa, Allah onun yar ve yardımcısı olsun. O kişi; hangi mezhep, meşrep, kim ya da kimden yana olursa olsun, benim nezdinde muteberdir.
Hak, hukuk ve adalet...
Eğer yapılanlar bu değerler içinse, gelecek bize ümit vaad ediyor demektir.
Ancak işin içinde güç kavgası varsa; her ne kadar malum operasyonda nefsimizi okşayan bir güzellik, hislerimize tercümanlık seziyorsak da, ülkemizde bir kaosun tetiklenmesi riski de var demektir. Sebep; kuvvetler arası güç savaşımı.
Ancak beni endişelendiren, acaba diyorum bütün bu yapılanlar; bir güce omuz vermekten vazgeçip, diğer bir güce omuz vermeye niyetlenmenin tezahürleri midir? Karşılıklı olarak taraflar birbirlerine ''iblis'' sıfatlarını yakıştırdıklarına göre kavganın hayli şiddetlendiğini fark edebiliyoruz.
''İman işi '' ile ''siyaset yapa'' işi ne zaman ki birbirlerini idare eder, birbirlerinin işine karışır oldular, taraflar hiçbir zaman abad olamadılar. İlk dört halifenin üçünün katledilmeleri de işte bundandır.
O nedenle ''iman'' dan hareketle oluşan kümeleşmelerin(cemaatleşme), siyaseten kümeleşenlerin içine karışması veya yol arkadaşlığı yapması bal arısı peteğine, eşek arısının sızması gibi bir duruma neden oluyor. Maalesef bal arısı peteğinde binlerce arı olsa da, içine sızan eşek arısı sayesinde kovan sönecektir. Kaçınılmaz akıbet budur. Çünkü her iki mahlukun da varlık sebepleri farklı.

Bu arada şunu da belirtmek isterim; MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin ''dini küme''lerden uzak durmasını, onlarla dirsek temasında bulunmak istemeyişini bugün şahsen daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü o çok iyi biliyor ki; Türk milliyetçiliği Hareketinin kırılma noktası; mensuplarının imanlarının sorgulanması ile olmuştur. Oysa Türk milliyetçiliği hareketi; ''iman-i'' sorgulamanın bir sonucu değil, siyasi gelişmelerin, sorgulamaların bir sonucu doğmuş harekettir. Başlangıcı da Balkan Savaşlarına kadar gider. Bu nedenle Sayın Bahçeli belki de bu sınavı(iman sorgulaması) yaşamış bir hareketin lideri olarak temkinli hareket ediyor olabilir.
İnşallah bütün yapılanlar hak, hukuk ve adalet içindir.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

4 Aralık 2013 Çarşamba

BALAYINDA AŞKIMIZ BİTTİ

Ve böylece; iktidarın muktedir olmadığına hep beraber şahit olduk. Cemaatin istediği oldu. Dershanelerin kapatılma süreci 2015 yılına kadar uzatıldı.
Bugün ''Today Zaman''gazetesi genel yayın yönetmeni, Bülent Keneş ile yapılan söyleşiyi izledim. Anlaşılıyor ki Cemaat-Hükumet çatışması hiç de bitmeyecek gibi. Sanki konuşan CHP’li muharrem İnce veya MHP’li Oktay Vural dı. Gezi Parkı eylemleriyle ilgili düşüncesi sorulunca; ''gezi eylemleri bir neden değil sonuçtur. Antidemokratik uygulamalara tepkinin ifadesidir. Vurmalar kırmalar da tamamen bu sürecin dışındadır'' ifadesini kullandı.

Bir zamanlar ordunun vesayetini diline pelesenk yapanlar görüyoruz ki onlar da ''Cemaat''in vesayeti altına girmiş durumdalar. Kısaca Cemaat'in vesayeti devam ediyor. Her güç güç değildir, niteliği olmadıktan sonra. Bugün cemaat nitelikli bir güçtür. Bu güç kelle hesabıyla hesaplanamaz. Belki %1-3 arası oyu var ama görüyoruz ki %48 oyum var diyen iktidar karşısında gücünün ciddiyetini göstermiş, hissettirmiş olmalı ki karşılıklı restleşmede bayağı yol almış, gözdağı vermiş durumdalar.
Hükumeti cemaat karşısında taviz verdiren, ''tamam canım niye kızıyorsunuz, hallederiz'' geri adımını attıran sebep kastettiğim nitelikli güçtür.

Cemaat mensupları; nitelikleri çok yüksek, yetişmiş, becerikli, kabiliyetli, iş bitirici eğitim düzeyleri yüksek insanlardan oluşmaktadır. Mensubiyet şuuru; (özellikle tabanı için) fedakarlık ve inanmışlık üzerine kurgulanmış. Sadece imam hatipli değiller, aynı zamanda çağı okumasını bilen, çağın nimetlerini kendi meşrepleri doğrultusunda kullanabilen ve bütün bu melaikelerini ''hükumete hükmetme'' de kullanma konusunda hayli maharetli olduklarını göstermişlerdir.. Hükumet bunu, özellikle Ergenekon ve Balyoz davalarında fark etti. Farkında olmadan ama cemaat’in bilinçli olarak başlatıp, devam ettirdiği malum süreçlerin tetiklenmesine hiçbir zaman cesaret edemeyecekleri her hallerinden belli olan hükumet, (içinden geldikleri gelenek 28 Şubat sürecine selam durmuştu) hazır kucağında bulduğu ''vesayet rejimi''n den hesap sorma cür'etini sahiplendi. Hükumet bu sürecin kendi beceri ve kabiliyetinden kaynaklandığını ''Türkiye ortalaması algı''ya yutturdu. Yani demem şu ki, Cemaat her şeyini kurgulayıp, icat ettiği makineyi, kullanmasını öğrettiği hükumete verdi, o da istediği gibi kullanıyor ve işine gelmediği için de aletin geçmişini sorgulamıyor. Fırsat bu fırsat, faydalanmak varken niçin sorgulasın değil mi? Belki de sorguluyor ama çaresizlik, itirafın önünü kesiyor.

Peki Cemaat bunu nasıl yapıyor. Bence bunu tek bilen ''Baransu''. dur. Hükumet-Cemaat aşkında, balayına çıkan aşıkların valizini taşıyan ile aynı balayında biten aşkın valizini taşıyan ''uşak'' aynı kişi olduğuna göre bu aşkın niçin bittiğini bilen adres sizce belli değil mi? Ulusal ve milli direniş gösteren bütün unsurlara karşı yapılan sindirme ve yok etme operasyonlarında hep adres ABD çıkıyor. Malum belgelerin deşifre edildiği gazetenin önemli bir ismi uzun yıllar ABD de yaşamış(belki şu anda da yaşıyordur) ve kocasının Amerikalı olması, Cemaatin karargahının da ABD olduğuna göre fazla kafa yormamıza gerek var mı? Hoca Efendi’nin niçin Türkiye ye gelmediğini son yaşadığımız olaylardan sonra daha iyi anlamış olmuyor muyuz?

Üstelik CHP genel başkanı ve heyetinin ABD ziyaretinde bulunmaları, ABD de ki cemaat yanlısı ''Türkiye Amerikan İşbirliği Teşkilatı'' ile görüşmeleri ve daha sonra üç ayrı Yahudi lobisi ile randevulaşmaları bizlere yeterince ipucu vermiyor mu?

Ben tekrar tezime dönüyorum; ABD her ne kadar bugün Kılıçdaroğlu Başkanlığındaki CHP heyetini kabul etmiş olsa da nihai amacı Sarıgül’ü CHP’nin başına getirmektir. Mahalli seçimlerden sonra bu süreç başlayacaktır. İşte Hükumet-Cemaat kavgasının altında yatan gerçek budur.
Hükumete karşı oluşan tepkinin meşru zemine çekilmesi ve bunun sivil inisiyatif ile başarılabilinmesi için Cemaat devreye sokulmuştur. Hükumete hesap sorma, hizaya çekme hareketinin muhalif her kesimde oluşturacağı sempatiyi üzerine çekecek olan cemaat; bu sinerjiyi Mustafa Sarıgül’e aktaracaktır. Böylece Cemaat, AKP yerine Mustafa Sarıgül Genel Başkanlığındaki CHP’yi destekleyecektir. Çok garip değil mi dostlar?

Dershaneler bahane, Sarıgül için her yol şahane.
Bütün ümidim Cemaat’in ABD’ye çalım atmasıdır. Ne diyelim, inşallah olur. Çünkü siyasetle bunu başaramadık, aksine siyasette başarılı olmak için ABD birçok siyasinin veya partinin meşru adresi oldu.

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

29 Kasım 2013 Cuma

TÜRK SİYASETİ YENİDEN Mİ DİZAYN EDİLİYOR?


Başbakanın baş danışmanı Yalçın Akdoğan ''Cemaat'' e yönelik 2004 yılında alınan Milli Güvenlik Kurulu kararlarının hükumet tarafından icraata geçirilmediği için ''yok hükmünde'' olduğunu söyledi. Bu durumda ben Cemaat’in yerinde olsam , ''yapma yahu… düşünme, tasarlanma aşamasının ötesine geçmemiş ihtilal girişimlerini bahane ederek siz ve biz, el ve güç birliği yaparak yüzlerce insanı Silivri’ye tıkamadık mı? Bu yüzlerce insanın tasarladığı ama gerçekleştiremedikleri eylemleri ''yok hükmünde'' saymadık, görmedik'' derim. Ama diyemezler elbette. Anlaşılıyor ki, ABD hem hükumeti, hem de Cemaat’i ters köşeye yatırmış durumda.

Artık ABD’nin gözünde AKP hükumetinin son kullanım tarihi Tayyip Erdoğan'ın siyasi ömrü ile dolmaktadır. ABD; cemaat ile başka bir siyasi parti üzerinden ''Türkiye üzerindeki egemenliğini'' sürdürmek isteyecektir. Bunu şimdilik CHP ile yapmak istediğini anlıyoruz. CHP yönetiminin bugünlerde ABD ziyareti bundan olsa gerek. Tekrar önceki yazılarımdaki iddiama dönüyorum; bütün senaryo Sarıgül üzerinedir. ABD bu işi fütursuzca, alenen yapıyor gözükmemek adına Sarıgül’ü değil, Kılıçtaroğlu başkanlığındaki CHP’ye randevu vermiştir. Daha sonra, doğal bir süreçle Sarıgül CHP genel başkanı olacak ve yıllar önce Cemaat-Sarıgül diyaloğu CHP-Cemaat dayanışmasına dönecektir. Bu nihai amaç son genel seçime yetiştirilecektir.

Diğer yandan MHP üzerine sürekli oyun tezgahlayan ABD bir türlü istediği sonucu elde edemiyor, Bahçeli’yi ABD’ye getirtemiyor. Cemaat kanalıyla ''Başbuğ Türkeş de Gülen hareketi ve Gülen hakkında iyi şeyler düşünüyor, söylüyordu'' manasına gelen video görüntülerini sosyal medyada yayınlıyorlar.

Bir Türk milliyetçisi olarak bende rahmetli Türkeş Bey’in kastettiği Cemaati tutuyor ve övüyorum. 1980 öncesi çatışmalarda hedef olmamak adına ''ışık evleri''n de apolitik sohbetlere katılıyorduk. Bazen milliyetçi duyarlılığımız gereği, gayri ihtiyari, sohbetlerde imalarda bulunduğumuzda adeta aforoz ediliyor, ''burada siyaset konuşamaz, siyasi görüş empoze edemezsiniz'' şeklinde uyarılıyorduk. Bu hümanist duygularla sadece Allah rızası için faaliyet gösteren ''Cemaat'' karargahını ABD’ye kurduktan sonra tamamen ters yüz olmuştur. ''Dalından yere düşen yaprağın haline saatlerce bakar ağlayabilirim'' diyen Gülen Hoca Efendi; benimde cezalandırılmalarına yüzde yüz inandığım üç beş asker bozuntusu, millete rağmen her şeyi dayatabileceğine inan ''güruh''un yüzünden yüzlerce vatan evladı askerin zindanlara atılmasına ses çıkarmamasına ya da buna vesile olan mensuplarını uyarmamasına şaşıyor, hayretle karşılıyorum.

Şimdi hareketin banisi rahmetli Türkeş Bey’in malum videoları sosyal medyada yayınlanarak; ABD, ''Cemaat sopası'' ile Türk milliyetçileri nezdinde cemaat sempatizanlığı oluşturmaya çalışarak, MHP’yi düşündüğü arenaya çekmek istediğini fark edebiliyoruz ama Sayın Bahçeli buna fırsat vermiyor, buradaki ketumluğuna beklide uzun zamandır ilk defa yüzde yüz hak veriyor, takdir ediyorum. Bugün geldiğimiz noktadan, 2000’li yılları okumaya çalıştığımızda; Sayın Bahçeli'nin verdiği mücadelenin değerini daha iyi anlayabiliyorum. Şaka değil; 400 küsur Türk ordusu komutanı, subayı esir durumda. Yine aynı yıllardan sonra, ABD projelerine karşı çıkması muhtemel olan bütün unsurlar, kurum ve kuruluşlar, şahıslar bertaraf edilmek için her türlü tezgahlar kurulmuş, dümenler çevrilmiştir. Rahmetli Ecevit’e yaşatılan sağlık sorunları, Deniz Baykal ve MHP’ye yönelik kaset olayları. Dervişin gelip, pırrrrrr diye gitmesi, Enis Öksüz’ün istifaya zorlanması, Hüsameddin Özkan’ın DSP’yi bölüp, kenara çekilmesi, o yıllarda ABD den randevu alamayan Cumhurbaşkanı ve Başbakanlara karşın, daha AKP kurulmadan ABD lobileri ile görüşen, Avrupayı karış karış gezen, partisini hemen kurup, bütün ülkede en kısa zamanda en lüks binalarda teşkilatlanan Tayyip Erdoğan'ın siyaset sahnesine çıkması.
İşte bütün bu süreçlerin şahidi Bahçeli, yeni politik süreci de buna göre takip ediyor, siyasetini de buna göre yaptığını düşünüyorum.
Yani Sayın Bahçeli, ''yemezler artık'' diyor.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

28 Kasım 2013 Perşembe

DEMOKRASİ VE DON LASTİĞİ


''Kalleşlik'' üzerine güç kazanımı ve bu güce dayalı tahakkümün ömrü; mukavemeti gerildikçe kopacak olan don lastiği gibidir. Lastik kopacak, her şey bitecek. Don düşecek, belden aşağı; seyrekle o zaman sen rezilliği. Oysa önceden hesap edilmeliydi, değil mi? o kıça o donun dar, lastiğin kısa geleceği. Peki ne yapacak şimdi bu zavallı? lastikle taşıdığı donunu eliyle taşıyacak; düşmesin diye, besbelli. İçinden de şunu geçirecek ''ne vardı sanki biraz demokrat olabilseydim'' pardon bu da nereden çıktı, ''ne vardı sanki donun lastiğini biraz uzun tutsaydım''
Mehmet Soral

23 Kasım 2013 Cumartesi

''NE OLUR VURMA BAŞVEKİLİM, BEN YAPMADIM PKK YAPTI''


Değerli Dostlar,
Hükümet ve destekçileri sürekli ''bir yıldır kan akmıyor, daha ne istiyorsunuz'' diyorlar. Etki olmadan, tepki olmaz elbette. Hükumet olarak PKK ile anlaşma yapmışsın, katillerle oturup diyalog kurmuşsun ve ''sen bana, ben sana müdahale etmeyeceğiz'' demişsin. Bu şartlar altında kan akmaması elbette ki normaldir.
Ordunun , Mehmetçiğin elini kolunu bağlamışsın, kışlasına çekmişsin. Önünden geçen PKK’lıları gördüklerinde ''sessiz film'' izler gibi kendilerini izlemelerini, herhangi bir müdahale de bulunmamalarını emir buyurmuşsun, sonra da ''akan kan durdu''diyorsun. Iğdış edilmiş boğadan, hangi inek hamile kalmış?

Aynı zihniyet istiklal savaşı arifesinde de vardı ve onlar da ''savaşmaya ne gerek var canım, biz İngilizlerle başedebilirmiyiz, yapacağımız en akıllıca iş; İngiliz mandalığını kabul etmemizdir'' demişlerdi ama Türk oğlu Türk birkaç yiğit adam çıkarak, gelecek neslin onun bunun çocuğu olmaması için İstiklal Savaşını başlatmışlardı. Allah onlardan razı olsun.(aziz ruhları için el-fatiha lütfen)

''Türk ordusuna dur, PKK'ya geç'' talimatının verildiğini 15 Kasım 2013’de Mardin/Nüsaybin’de PKK’nın devriye gezen bir birliğe saldırısı çok açık bir şekilde ortaya çıkardı.

Genel Kurmayın söz konusu olayla ilgili açıklaması;
''Mardin İl Jandarma Komutanlığınca, saat 14:30 sularında, Mardin/Nusaybin Eskihisar Köyü bölgesinde, yol devriyesi maksadıyla görevlendirilen ve Nusaybin/Üçköy Jandarma Karakol Komutanlığında bulunan iki adet Jandarma Özel Harekat Timi ve dört adet Taktik Tekerlekli Zırhlı Araç dan oluşan unsura, görev dönüşünde, anılan bölgede pusu kurdukları anlaşılan bölücü terör örgütü mensupları tarafından, saat15:20 sularında uzun namlulu silahlarla 100-150 el ateş açılmış, ayrıca konvoy gerisindeki Taktik Tekerlekli Zırhlı Araca bir adet RPG-7 roketi atılmış, roket araca isabet etmemiştir. Açılan bu ateşe, MEŞRU MÜDAFAA kapsamında Taktik Tekerlekli Zırhlı Araçlar üzerindeki makineli tüfekler ile derhal karşılık verilmiş, unsurlarımızın karşı ateşi üzerine terörist ateşi kesilmiştir. Konvoyun Üçköy Jandarma Karakolu'na dönüşünü müteakip yapılan kontrol de, unsurdaki üçüncü Taktik Tekerlekli Zırhlı Araca 30 adet, dördüncü Taktik Tekerlekli Zırhlı Araca ise 40 adet hafif silah mermisi isabet ettiği görülmüştür. Olayda personel zayiatı meydana gelmemiştir''

Sayın Prof. Dr. Ümit Özdağ da diyor ki;

''Genelkurmay Başkanlığının açıklaması başlı başına utanç vericidir. Bu açıklama Türk Ordusunun tarihine kara bir leke olarak geçecektir. Türk topraklarında bir terörist örgütün pususuna karşı''meşru müdafaa hakk'' ne anlama gelebilir? PKK meşru mudur? Peki Genelkurmay Başkanlığı bu kara leke şeklindeki açıklamayı neden yapmıştır. Çünkü AKP Hükumeti Türk Ordusuna PKK ile çatışmayı yasaklamıştır''

Yani Genel Kurmay yukarıdaki bildirisinde hükumete diyor ki; ''PKK’ya ateş açmamak kaidesine uymak için bütün çabayı gösteriyoruz ancak PKK bize karşı aynı hassasiyeti göstermiyor. Ne olur kızma bana başbakanım, mecbur kaldık ateş açtık, yoksa bile bile ölüme gidecektik''

Türk Ordusunu bu aciz duruma düşürenler vebal altında, o kesin de hala bunu fark edemeyen AKP seçmenine ne demeli? Sanırım bir gün PKK kapısına dayanırsa o zaman durumun vahametini anlayacaklardır. Feryadı Figan etseler de elimi kaldırırsam…?

Mehmet Soral

13 Kasım 2013 Çarşamba

ŞU BİZİM ACUN VE SU KABAĞI

Acun Ilıcalı;
O'nu nereden hatırlıyoruz; Yıllar önce Güney Amerika sahillerinde genç kız ve delikanlıların içini gıcıklayan görüntüler eşliğinde yaptığı çekimlerin verildiği TV'lerden. Medyatik olmanın en kolay ve kestirme yolu cinselliği alabildiğine kullanmaktan geçtiği için belki de bu yolu bilerek seçti.

Bir zaman sonra bu tip kişiler birden bire ''hidayete'' ererler, bir cemaate girerler veya dedikodusunu çıkarırlar. Ve ne hikmetse daha sonra Allah bunlara; ''yürü kulum'' der.
Tabi ki, Allah’ın kim hakkında ne düşündüğünü bilmeyiz amma, sorulduğunda böyle izah ederler.

Şimdi öğreniyoruz ki TV8’i satın almış. Yahu, aklım sırrım ermiyor. Bu nasıl bir iştir ki, son on sene içinde bir adam neredeyse patronunu satın alacak güce erişebiliyor. Evet, TV8 de program yapmadı ama biraz daha zorlansa Star TV’yi de alabilir pekala.

Taraf gazetesinin eski komünistlerce kurulup, zaman Gazetesi tesislerinde de basılıp, Ergenekon, Balyol Davaları belgelerinin bu gazete üzerinden yazarı tarafından deşifre edilmesi süreci; hidayete erip cemaate giren ve daha sonra hormonlu kabak gibi sürekli büyüyüp, zengin olan birisinin TV8’i satın alması bana çok manalı geliyor, ya size?

Cemaatin TV’leri var, hem de birkaç tane ama onların konsepti başka. Ne alakası var demeyiniz lütfen. Cemaat sadece dini bir grup ya da oluşum değil artık; ekonomik ve hatta siyasi bir güç haline gelmiştir. Bu gücü sadece inançsal boyutu ile korumanın mümkün olmadığını biliyorlar. Dolayısıyla liberal, kapitalist sermaye yapılanmalarından da faydalanmayı düşünmüş olabilirler. Bu yapılanmaların siyaseten fikir izdüşümünde olan yazar çiz erleri de bünyelerine alarak, yelpazeyi geniş tutarlar. Bu yelpazede sadece Türk milliyetçileri ve ulusalcılara yer vermezler, ekmek yedirmezler. Çünkü milliyetçi ve ulusalcıların güçlü sermayeleri yoktur, yabancılarla menfaate dayalı işbirliğine(!) yatkın değildirler.

Kabak ve kavak bile bu kadar hızlı büyümeyince aklıma bunlar geldi.

Mehmet Soral-13.11.2013
soralmehmet@hotmail.com
@soralmehmet

OYLARIN ÖZGÜL AĞIRLIĞI

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, Başbakanın ''kızlı-erkekli öğrenci yurtları'' meselesi nedeniyle ters düşüp, kendisinin ve demeçlerinin Başbakan tarafından hiç kale alınmayıp, hep beraber şahit olduğumuz malum gelişmeler olunca, kendisi ile yapılan bir söyleşide ‘’benim bir özgül ağırlığım var, bunu dikkate almak zorundasınız’’ diyerek, hükumetteki ve partilerindeki ağırlığını başbakana hatırlatmak, hissettirmek istedi.

Sayın Arınç ''özgül ağırlık'' kavramını kullanınca ister istemez benimde ''oyların özgül ağırlığı'' aklıma geldi. Sayın Arınç'a sormak isterim; ''oyların da özgül ağırlığı'' var mıdır?
Bence oyların özgül ağırlı en az kendi özgül ağırlığı kadar önemli, hatta daha da önemlidir.
Kendisinin özgül ağırlığı belki partisini ve hükumetini ilgilendiriyor ama ''kullanılan oyların özgül ağırlığı'' bir milletin ve ülkenin her şeyini etkiliyor.

Mesela, gene Sayın Arınç'a sormak ve cevabını da almak isterim ki, partilerin aldıkları oyları, özgül ağırlıklarına göre değerlendirecek olursak sonuç ne çıkar acaba?

Demokrasilerde kullanılan oyların özgül ağırlıkları da hesaba katılmalıdır. Bir kilo ıslak buğday ile bir kilo yaş buğdayı tartacağız ve her ikisine de aynı parayı vereceğiz. Adalet bunun neresinde?

Bence, ''Ortalama bilinç düzeyi'' testinden geçebilenler ancak oy kullanabilmelidirler. Demokrasilerde böyle şey olur mu, bu bir absürt düşüncedir diyenler çıkabilir. Bu düşüncemin nedeni; demokrasinin nimet ve fırsatlarından yararlanarak iktidara gelenlerin absürtlüklerine, olabildiğince fırsat vermemek içindir. Demokrasinin gelişmesi ve uygulamasının daha adil sonuçlar vermesi için bu ilave unsurun eklenmesini doğru buluyorum.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

7 Kasım 2013 Perşembe


ANNE BEN OKULDAYIM.
BİRİLERİ SOYUNMUŞ
NAMUSUMUN BEKÇİLİĞİNE,
MERAK ETME ANNE!..
BEN SENİN KIZINIM...


Haydi hayırlı olsun bakalım; ebeliğini başbakanın yaptığı nur topu gibi bir erkek çocuğumuz oldu.
Onu sevmek, tenine dokunmak için yarışacağız adeta. Birileri de hep pipisi ile meşgul olacak, sevecekler keratayı.

Çocuğumuz dediğim şey; öğrenci evleri. Tabi ki başbakanın kastettiği evler; kızlı erkekli kalınan öğrenci evleriymiş.
Vallahi de, billahi de ve hatta tallahi de benimde çocuğum üniversite öğrencisi ama şimdiye kadar başbakanın kastettiği manada öğrenci evleri olduğunu duymamıştım. Bu kadar marjinal bir ''olgunun’’ başbakan tarafından ciddiye alınarak gündeme getirilmesini anlamak mümkün değil. Bu düşünce düz mantıkla yapılabilinecek en iyimser yorumdur.

Değerli dostlar asıl mesel şu; ''gezi'' olaylarının tertip ve organize edildiği ve bundan sonra da muhtemelen edilebilinecek yerlerin ''öğrenci evleri''nin olacağı istihbaratından hareketle hükumet kendince önlem almaya çalışıyor. Çünkü hükumet edenlerin en büyük korkusu ''öğrenci hareketleri''dir. Ebebeyinlerin riske girme korkusundan kaynaklanan nedenlerle devlete ve hükumete karşı eylem bazında karşı duruş sergilemeleri zordur. Ancak öğrencilerin ''deli kanlı''lıklarından dolayı protesto kabiliyetleri daha ani, şiddetli, hesapsız, kontrolsüz ve ısrarcıdırlar . Dolayısıyla hükumetler için kontrolü en zor protesto hareketleri öğrenci hareketleridir. İşte bu nedenle hükumet ''öğrenci evleri''ni kontrol altına alma bahanesiyle bütün üniversiteli öğrencileri takibe almak, fişlemek istemektedir.
Zinayı suç olmaktan çıkarmış bir hükumet felsefesi, nasıl olur da 18 yaşını doldurmuş insanların birlikte yaşama kararlarını takip, kontrol altına alma ve sorgulamayı düşünebilir? Anlamak mümkün değil. Bu manada Türkiye de imam nikahı ile birlikte yaşayan bir çok aile var. Ayrıca yüksek öğrenim görmek için evli olmamak şartı da aranmadığına göre, herhangi bir öğrenci evine girip karı-koca halinde birileri bulunsa, anayasamıza göre ‘’konut dokunulmazlığı’’ ve yasalarımıza göre de ''zina'' suç sayılmadığına göre yapılabilinecek ne olabilir ki. Hiçbir şey. Bu evlere giden polisler, götüre götüre, başbakana ancak selam götürebilirler.
Bugün görüyor ve fark ediyoruz ki, başbakan veya hükümet bütün kesimleri korkutmayı ve sindirmeyi başardı. Medya tamamen sinmiş durumda. Yandaş medyanın spikerlerini bile biraz ortadaymış gibi hareket eden kanallara transfer ettiler. Askerin durumu malum. Hükümeti eleştiren patronların kapısına ertesi gün müfettişler gönderiliyor. Çalışanlar ekmeğinden olma korkusu ile direniş gösteremiyor. Benim gibi emekliler ise ‘’çişini tutabilme’’ telaşı içindeyiz. Kala kala geriye sadece öğrencilerimiz kalıyor. Ya partilerimiz; geçelim onları, sadece başbakanın gündeminin arkasından giderler. Onlar en kolay yolu seçmiş durumdalar.
İşte maalesef görünüşte çocuklarımızın uçkurlarının peşine düşen, aslında tüm Türk ailelerini aşağılayan başbakan ve hükumetinin düşünceleri kara mizahtan öte bir şey değildir. Sen benim ailemi ve okumaya gönderdiğim evladımın ahlakını sorgulama cür'etini nasıl gösterebilirsin? Sen kim oluyorsun? Öyle bir kamuoyu oluşturulmak isteniyor ki; çocuklarımız gittikleri yerlerde okumuyor,, sanki fuhuş yapıyorlarmış da haberimiz yokmuş. Güya hükumet bizi uyarıyor ve yardımcı olmak istiyor.
Şimdi benim daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim iddiama devam ediyorum. Başbakan gene ''Türkiye ortalama algı düzeyi''ne oynuyor.
Başörtüsünü suistimal edemeyecek artık, üstelik seçimde yaklaşıyor. Bunun için yeni bir enstrüman lazım ''Türkiye ortalama algısı''nı yönetebilmek ve bu algının vereceği kararları kendisi lehine çevirmek. Çünkü, başbakan ve hükumet ‘’Türkiye ortalama algısı’’nın hiçbir zaman 18 yaşını doldurmuş cinsiyet farkı gözetmeksizin her insanın bir arada yaşama tercihlerine engel olunamayacağının anayasanın teminatı altında olduğunu düşünemeyeceklerini farz ederler. Yani onları tabiri caizse biraz aptal görerek aşağılamış olur.
Bütün mesele bu ''algıyı'' yönetme ve yönlendirme meselesidir.
Bütün bu olup bitenler; baş belası görülen, korkulan; öğrenci ve öğrenci hareketlerini kontrol altına alma ve ''yatağında'' yok etme düşüncesinden hareketle; aynı zamanda muhafazakarlığın gereği ''uçkura ''sahip çıkma erdeminin yaratacağı sinerjiyi yaklaşan seçimlerde oya dönüştürme hinoğlu hinliğinden başka bir şey değildir.
Sayın başbakan abdestimden şüphem yok ki, namazımdan şüphe edeyim. Benim evladımı bana bırak. Ailemin de evladımın da ahlak bekçisi olamazsın. Terörist arıyorsan ''terörle mücadele yasası’’ var, git onu uygula. Apart evler gizli çalışıyormuş efendim; maliye bakanlığın var, git denetle. Kızlar kürtaj yapıyorlarmış, yapan hekimleri takip et.
Üniversite öğrencileri için yapabileceğin daha çok şey var ey hükumet.
Her ile üniversite açmayı hüner bildin ancak buralarda okuyacak öğrencilere yurt açmayı hüner saymadın. Hiçbir gelir beyanı olmadan kendilerine kredi kartı verilen, borçlandırılan ve bunu da ailelerinden sakladıkları için zor durumda kalan öğrencilerin durumları ile ilgilensenize. Borç batağına saplanıp, gayrimeşru işlere bulaşan öğrencileri tespit edip, onların sorunları ile ilgilensenize. Bu kredi kartlarını her talep edene sanki ulufe dağıtır gibi dağıtan bankaları niçin denetlemezseniz. Bu soruyu sorduğum BDDK yetkilisi ''her 18 yaşını olduran; kararlarında ve seçiminde özgürdür, karışamayız’’ demişti. Herkese, yapılmasını cezasız bıraktığın zinanın yasası varken, bu uçkur takipçiliği de nereden çıktı. Devlet eliyle organize edilip, oynatılan atlar, beygirler, lotolar, totolar, sayısallar ve bilmem neler neler…bunlara ne demeli. Daha geçen gün borç aldığı paralarla sayısal oynayan ve borçlarını ödeyemeyip intihar eden delikanlıyı hatırlıyorum. Oynattığın bu kumarlar birilerinin uçkurundan daha mı önemsiz? Üç beş tane gayri ahlaki davranışlardan hareketle bütün aileleri tedirgin etmenin ne alemi var. Senin bütün meselen ''öğrenci korkusu'', korkunun da ecele faydası yoktur.
Yemezler sayın hükumet. Bana yutturamazsın, aklıma ve gözlerime perde geremezsin. Hep muhafazakarlığa atıf da bulunarak, Türk gelenek ve göreneklerinin yaşatılması, korunması adına bunları yaptığınızı dile getirirken, siz hiç sıkılmazmısınız; kutsadığınız/kutsadığımız değerler uğruna yüzlerce yıldır varlık, yokluk mücadelesi veren , bu toprakları yurt yapan, ülke yapan ve adını da koyan Türklüğün; horlandığı, aşağılandığı hatta isminin bile telaffuz edilmesine tahammül edemeyen lal olası dillerin konuşmasına vesile olduğunuz ortamları hazırladığınız için.
Sizi samimiyete davet ediyorum, sayın başbakan ve hükumeti. Buyurunuz…

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

2 Kasım 2013 Cumartesi

AYNI ALLAH'IN KULLARIYIZ, ATİLLA'NIN TORUNLARIYIZ


Macaristan'ın 2. Büyük Partisi ve Macar İktidarının En Büyük Alternatifi TURANCI JOBBIK Partisi'nin Sayın Lideri VONA GABOR’i
01.11.2013 günü yani dün Marmara Üniversitesi Göztepe kampusu Konferans Salonunda ve bugünde, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfının misafiri olarak İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsünde büyük bir heyecan ve zevkle dinledim.

O’nu Türkiye-Macaristan maçında Macar gençlere açtırdığı ''bizde Atilla’nın torunlarıyız'' pankartı ile tanımıştık. ''Turan ülküsü’’nü misyon edinmiş, kendisini Atilla’nın torunu kabul eden ve tarihi geçmişe doğru iz sürüp, nihayetinde ''Ben de Atilla’nın torunuyum, ben de Türklerle akrabayım’’ demiş yollara düşmüş.

Son iki gündür kendisini dinledim. Aklımda kaldığı kadarıyla her iki toplantıda anlattıklarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kendi cümlelerinden;

''Sıradan bir Macar köylüsünün çocuğu olarak dünyaya geldim. Aynı zamanda tarihçiyim ve atalarımın geçmişini ve dünya tarihini okudum inceledim. Aslında tarihçi olmanın dışında bir düşüncem yoktu. Bu yolu ben seçmedim, Tanrı beni bu yol için seçti. Bir gün bir konferansa gittim. Bütün dinleyiciler yaşlı insanlardı. Konferans bitti, profesörlerden birisi aniden beni kürsüye davet etti. Çok genç birisi olarak dikkatlerini çekmişim. Heyecandan bacaklarım titredi. O zaman kürsüde ne konuştuğumu hala bilmiyor, hatırlamıyorum. Tek hatırladığım; büyük bir alkıştı. İşte o zaman bu işi yapmaya karar verdim.

İlk önce gençler arasında dernekleşme sürecine girdik. Düşüncelerimiz bu şekilde, Macar halkına anlatmaya çalıştık. Bir süre sonra partileşerek JOBBIK partisini kurduk. Bizi sürekli ırkçılıkla suçladılar. Ne zaman Macar halkından bahsedecek olsak siz ''Macarcılık’’ yapıyorsunuz dediler . Bunlar daha çok Liberal Macarlar ve Batı Avrupa milletleridirler.

Araştırmacılar İlk seçimlere girdiğimizde partimizin oylarının ancak %1 civarlarında olabileceğini iddia ettiler ama biz %14 oranında oy aldık. Aynı araştırmacılar aynı iddialarına devam ettiler ama biz oyumuzu ikiye katladık.

İki yılda bir Macaristan da Turan kurultayı düzenliyoruz. Yani Turan Coğrafyasındaki akraba Türk topluluklarının temsilcilerini bir araya getirerek; Atilla’nın torunları olarak birbirimizi tanımaya çalışıyoruz.

Arkadaşlar olarak hep aramızda konuşuruz, Türkle bir iki saat sohbet etsek ve iki sene sonra yine bir araya gelsek aynı sıcaklıkla sohbetimize devam edebiliyoruz ancak bir Fransız veya bir İngiliz’le mümkün değil, unutur gideriz.
Macar Halkının daima doğuya yönelmesi, Türkiye ve Türklerle işbirliği yaparken diğer Orta Asya Türk akraba ülkelerle de birbirimize yanaşmamız gerektiğine inanıyor ve bunu sürekli anlatıyorum.

Bugün ben buraya siyaset yapmaya veya Macaristan-Türkiye ilişkileri için gelmedim, sadece akrabalarımı tanımaya geldim. Sanki buradaki insanlarla her zaman berabermişiz gibi, ebetteki bunun bir manası var çünkü biz akrabayız. Sizlere ‘’Gül Baba’’nın selamlarını getirdim.

Bize gerek Macaristan da gerekse Avrupa parlamentosunda sürekli sorarlar, posta kutuma mesajlar gönderirler ki, ''sen niçin Müslüman, Barbar Türklerle beraber olmayı düşünüyorsun’’. Onlara hep şunu söyledim ki, tek kutuplu küresel bir dünyada akan kanın ve gözyaşlarının sebeplerinin kim ve neler olduğu konusunda biraz düşününüz ve empati yapınız. Özellikle ABD ve Batı Avrupa’nın bu konudaki suçlarının ne olduğunu fark edeceksiniz. İslam; insanlığa gelen en son medeniyettir. Nikah şahidim Yemenli Müslüman bir arkadaşımdı. Yemen halkı çok fakirler ama Allah’a çok yakın olduklarını fark ettim. Şu anda yanımda dört tane yardımcım ve samimi arkadaşım var dördü de Müslüman. Mavi Marmara olayını ve Filistin de yapılanları kınayan tek parti bizdik. Hıristiyan Macarlar, Müslüman Türkler, yani; Dinlerimiz farklı olsa bile; Atilla’nın torunları olarak, güç ve iş birliğini ''Turan Ülküsü’’nü gerçekleştirerek bunu başarabiliriz. TEK ALLAH’IN KULLARIYIZ, ATİLLA’NIN TORUNLARIYIZ. Umarım bu güzide topluluğu bir daha ki yıl Ağustos ayında düzenleyeceğimiz Türk Kurultayına bekliyoruz.

Türkiye’nin AB’ye alınacağına kesinlikle inanmıyorum. Alınmamasına gerekçe olarak söylenegelen, Türkiye’nin Müslüman bir ülke olması yalan bir hikâyedir. Almazlar, çünkü; Türkiye güçlü bir ülke. Güçlü bir ülkeyi almakla başlarına iş açmak istemezler. Macaristan AB’ye girdi ve Macar halkı olarak perişan olduk. Zayıf işletmelerimiz özelleştirme yolu ile Batı Avrupa sermayeleri tarafından satın alındı. Bir süre sonra bu fabrikalar kapatıldılar, binlerce işçimiz işsiz kaldı. Özelleştirme yoluyla milli sermaye, gayri milli hale geldi. Bir gün Türkiye’yi alırlarsa inşallah Macaristan’ı çıkarırlar(gülüyor). İnşallah bir gün Macaristan da yönetime geldiğimizde, Başbakan olarak ilk ziyaret edeceğim ülke Türkiye olacaktır. Türkiye ile birlikte Macaristan’ı doğuya açacağız, turan ülküsünü gerçekleştireceğiz.

Bugün Dünya’nın bir çok yerinde Atilla’nın torunlarına zulüm yapılıyor. Hep Atilla’nın torunları mı bedel ödeyecekler. Özellikle bugün ''Sekel Türkleri’’ kimliklerini ve kültürlerini kaybetmek üzereler. (Romanya’nın Sekelistan bölgesinde yaşayan Türkler)Sizlerden bir ricamız da Sekel Türklerinin sesini duyurmanızdır.

Yaşasın Türk ve Macar Halklarının kardeşliği.
….
İşin doğrusu; özellikle son yirmi yıldır Turan Ülküsünden bahsedilmemişti. (Özellikle Türk Dünyası Araştırmaları Vakfını tenzih ederim) Doğrusu çok tuhaf oldum. Hem sevindim, hem utandım. Sevindim; Turan ülküsü tekrar telaffuz edilir oldu. Utandım; Türkiye Türklüğüne ne oldu da, daha Türklüğünü bile henüz kabul ettirme mücadelesi veren bir ‘’Macar delikanlı’’, ''Turan Ülküsü’’nü gerçekleştirmeyi misyon edinmişti. Ama çakmak çakmak bakışları olan bu yiğit delikanlı o kadar mütevazi ki, bu işin liderini de liderliğini de Türkiye ye bırakıyor, bu işte öncümüz, kılavuzumuz Türkiye olacak diyor.

Gabor’un her cümlesinin sonunda özellikle %80’i gençlerden olan dinleyicilerin yoğun alkışları vardı. Bu gençlerin hepisi samimiydiler, Milliyetçi ve Türkçüydüler. Gabor’a inanmışlardı. İnanmışlıktan gelen ''bağırmaya’’ hasret kalmış milliyetçisi, Türkçü gençlerin sinirleri boşaldı, adeta rehabilite oldular, ben de.
Anadolu Türklerinin ve ben liderim diyenlerin, Sayın Başkan Gabor’dan ders almaları gerekir. Öyle gözüküyor ki, ''Turan ülküsü’’ Türkiye den çok önce Macaristan da iktidara gelecek. Girdiği ilk seçimde %14 oy alan parti, bir sonraki seçimde oylarını iki katına çıkarmış. Demekki Sayın Başkan Gabor Macaristan da Macarların Türk ve Atilla’nın torunu olduklarını daha inandırıcı anlatmış. Oysa bizler Türkiye de Türkmüyüz, Türkiyelimiyiz kavgasını veriyoruz, daha doğrusu beceremiyoruz. Türkiye de Türklere Türk olduklarına inandıramamışız. Vah ki, vah… varsın vebal altında olanlar düşünsün. VONA GABOR başkanı izlemeye devam.

Aynı Allah’ın kullarıyız, Atilla’nın torunlarıyız.
Mehmet Soral








22 Ekim 2013 Salı

OĞLUMUN HAKKINI VERMEM SANA SURİYE'Lİ

Bu hükumetin yaptığı olsa olsa baba parasıyla hovardalık yapmaktır. Mazlum ve mağdurun yanında olmak Türk milletinin şanındandır. Ancak verdiğin savaşın haklı bir savaş olduğuna inanıyorsan ve bu savaş senin ölüm, kalım savaşınsa; ülkenden kaçmayacaksın. Savaşı ganimet bilip, Türkiye de bedava okuyabilmenin fırsatı olarak görüp benim topraklarıma sığınmayacaksın. Sana tanınan iltiması; bu ülkenin vergi ödeyen bir vatandaşı olarak helal etmem, sana da sana bu fırsatı tanıyanlara da. Ey fırsat düşkünü bezirgan. Ey kaçak oğlu kaçak; sen bilir misin bizim ''ey onbeşli, onbeşli...'' türkümüzü. Arap tarihinde bulamıyorsan Türk tarihini oku ve o yürek yakan türkümüzde geçen ''onbeşliler'' neler yapmışlar, ülkesinin ve milletinin bağımsızlığı, hürriyeti için. Onbeş yaşında ölmeye gittiler, hem de okullarını bırakarak. Sen bilirmisin; İstanbul Üniversitesi Tıp fakültesi öğrencilerinin hepsinin Çanakkale'ye gidip, şehit olduklarını? Yaşlı anan, baban, bacın velhasıl yetimleriniz ve çocuklarınız buyursunlar gelsinler, hepinizi bağrımıza basalım ama üniversiteyi okuyacak yaşta olan sen... sen niçin geliyorsun? Sende inanmıyorsun değil mi bu savaşın ''hak'' savaşı olduğuna. Sanırım bizim ülkemizde bizi kandıranlar, seni de kandırmışlar. Elini kolunu sallaya sallaya girdiğin ülkemin üniversitelerine benim oğlum girmek için üç sene mücadele verdi, maddeten ve manen. Kusura bakma seni de bu iltiması sana tanıyanları da ülkemin nimetlerinden faydalanmaktan men ederim. Akıllı olacaksınız, akıllı... kardeş kardeşi boğazlayacaksınız, sebep olduğunuz mağduriyetin bedelini; benim evladım üniversitede okumaktan senin için feragat ederek ödeyecek öyle mi? Kusura bakma Suriyeli delikanlı; bu savaş ''hak'' savaş değil, sana tanınan iltimas da hak değil.

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
21.10.2013

NİCE KAHRAMANLAR YARATTIK; OY İÇİN...

Pilotlarımız kurtuldular, Allah selamet versin.
Ebette ki çeken bilir. Kendileri ve aile fertleri için empati yaptığımda tüylerim diken diken oluyor.
Bu aslında, T.C. Devleti olarak gereksiz yere edindiğimiz düşmanlığın bir diyeti, bedeliydi. Bu bedel karşılığı ne verildi, onu hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz ancak bir gün İsrail gizli servisi bununla ilgili açıklama yaparsa, biz de öğrenmiş olacağız.
Bu konuda benim esas dikkatimi çeken; bütün olup bitenlerin müsebbibi olan ve yürüyüşüne meftun olunan kişinin, savaşı kazanmış komutan edasıyla pilotları karşılamaya gitmesidir. Her olup, bitenden sonra sürekli siyasi rant hesabı yapılıyor ve her türlü süreç ona göre dizayn ediliyor. Bence büyük devletlerin yöneticileri bunu yapmazdı; yaparsalar da zafiyetten öte başka bir mana taşımazdı. Duygusal manada güzel bir görüntü ama siyasi manada kesinlikle bir zafiyettir. Evet, birileri başbakan tarafından hava alanında karşılanmayı hak etmişlerdi, kırk bin kişinin katli, malumu getirdiklerinde ancak onlara böyle bir muamele yapılmadığı gibi, 18 yıl da hapse mahkum edildiler.
En güzel karşılama şekli; pilotların evlerinde ziyaret edilmeleriydi, gizlice.

Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi Sayın başbakan ''Türkiye ortalama algısı''nı yönetmeyi ve buradan siyasi getirim elde etmeyi çok iyi biliyor ve her fırsatı da bu manada değerlendirmeye çalışıyor. Mesela, pilotların ''senin yanlış politikalarının bedelini biz ödedik, Sayın başbakan'' sorgulaması ile karşılaşma ihtimalini göz önünde bulundurmuyor. Çünkü o inanıyor ki, ''ortalama Türkiye algısı'' böyle bir sorgulama yapmaz. ''Türkiye ortalama algısı'' olayın başı neydi de sonu böyle oldu sorgulamasını yapmaz. Olayın başında ham hayal, hezimet, zafiyet var sonunda da zafer var(!) Bu malum ''algı''nın umurunda bile değil olayın başı neydi? Hatırlamaz bile, hatırlatacak olsan; ''onu da nereden çıkarıyorsun canım!'' suçlaması ile karşılaşırsın.
Klasik üçüncü dünya ülkelerini yönetebilme siyasetinin malzemeleridir bütün bu karşılama gösterileri.
Daha nice kahramanlar yaratacağız; onları öpeceğiz usulünce, sarılacağız doyasıya boyunlarına...
İşte bu nedenle;
''Türkiye ortalama algı düzeyi’’ni tanıyıp, ona göre siyasi mücadele yöntemleri belirleyip, uygulamadığın sürece kim anlar senin ''Suriye tezkeresi''ne niçin evet dediğini, Sayın Bahçeli.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
20.10.2013

BAHÇEMİZDE ''SARIGÜL'' YETİŞECEK Mİ?



Ünlü anket firması Estima’nın Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Tanla "İktidarın yolu İstanbul’u almaktan geçer... Sarıgül, CHP adayı olursa Topbaş’a 5 puan fark atar" demiş.
....
Değerli dostlar;
Bülent Tanla doğru söylüyor. ABD, Türkiye üzerine kurguladığı demokrasi ve iktidarı için bu adama lavoba taşını yerine koyma taşeronluğunu vermiş, aynen AKP hükumetinde olduğu gibi. Hem sosyal demokrat olduğunu söyleyeceksin, hem de bir gün olsun tıpkı Sarıgül gibi hükumeti eleştirecek bir sözün olmayacak. Söylemiş olduğu ''doğru'' aslında Sarıgül’e inanmış olmaktan öte O’nun seçilmiş olduğunu biliyor olmasıdır.

Özellikle CHP'li dostlar, lütfen Sarıgül senaryolarına kesinlikle fırsat vermeyiniz. Tekrar tekrar hatırlatıyorum ki, Sarıgül Tayyip Erdoğan'ın sol versiyonudur. Daha doğrusu Sarıgül; ABD'nin Türkiye de ki iktidarının devamını sağlama ve bunu hangi liderle yapabileceği konusundaki toplum mühendisliğinin ortaya çıkardığı bir isimdir. Sol jargonu kullanıyor olması, sol değerlere sahip çıktığı manasına gelmediğini; işbirliği içinde olduğu ‘’cemaat muhabbeti''n den anlıyoruz.

Kanaatim odur ki, ABD; Tayyib Erdoğan sonrası, Türkiye üzerindeki otoritesinin devamını sağlamak için bu sefer sadece dini ve muhafazakar argümanları kullanmayacak. Bu değerlerin içlerinin boşaltıldığını ve yıpratıldığını düşünüyor. Yıpratılan değerlerin yarattığı tahribatın kaybettireceği oyları, Sarıgül’ün şahsında sosyal demokrat oylarla ikame etmek istiyor.
Şunu kabul etmeliyiz ki, bir davaya inanmışların veya bir sistem ve ekonomik görüşü benimsemişliğin birlikteliği ve onların arkasındaki halk desteği iktidarları belirlemektedir. Bu ancak demokrasi ile yönetilen ülkelerde, demokratik usullerle oluyor. Sizce Türkiye de bu manada demokrasi var mı? Dolayısıyla; dışarıdan daha doğrusu ABD tarafından dizayn edilen ve uygulamaya konulan projelerle ilk önce ‘’şahıs’’ belirleniyor, sonra bu şahıs üzerine Türkiye’nin konjonktürel şartlarına uygun yeni bir ''gömlek'' giydirilerek milletin karşısına çıkartılıyor. Bu manada Türkiye de bunun ana taşıyıcıları (arada kırık dökükler olsa da) Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan olmuşlardır. Yıllar önce görevi kendisine tevdi edilen Sarıgül bugünler de aktif hale getirilmek istenmektedir.
Kısaca proje şu;
Sarıgül şahsında sosyal demokrat oylar, Cemaat destekli ve Tayip Erdoğan’sız, gücünü kaybetmiş, belki de tabela partisi konumuna düşecek olan AKP’nin siyasi arenada bırakacağı siyasi konjonktür Sarıgül liderliğinde yeni bir iktidarı getirecektir. Sanırım süreç buraya doğru gidiyor.

Peki niçin bu kanata vardım;
Hatırlayalım lütfen, Sarıgül’ün malum hareketinin faaliyetleri ve siyasallaşması Sarıgül ABD’ye gidip döndükten sonra durduruldu çünkü AKP ile ilgili kapatma davası açılmıştı ve sonucu bekleniyordu. AKP para cezası ile cezalandırıldı ve kapatılmadı. Dolayısıyla ABD tarafından steple durumunda bekletilen Sarıgül hareketinin siyasallaştırılmasına gerek kalmadı ve bu nedenle de faaliyetleri dondurulmuştu ama dikkatinizi çekerim, vazgeçilmemişti.

Bugün geldiğimiz nokta itibariyle ABD tekrar Sarıgül senaryosunu gündeme getirdi.
AKP’nin, tüzüğünden kaynaklanan nedenlerden dolayı(dördüncü deva milletvekili seçilememe) aşağı yukarı akıbeti belli oldu. Bunu kestirmek o kadar da zor değil. Anavatan Partisi diye bir örnek var önümüzde. ‘’Abdullah Gül, Tayip Erdoğan anlaşacaklar’’ hikayelerine de hiç inanmıyor, bunu telefuz edenlere de güvenmiyorum. Siyasette ''Sadakat'' o kadar çok önemli olsaydı Erbakan Hoca’nın siyasi akıbeti bildiğimiz gibi olmazdı.

Sonuç olarak, Sarıgül; ABD tarafından seçilmiş olup, CHP üzerinden ''sırıkla aşırtılarak'' yine tek adam rolü verilip Türkiye’yi yönetmek üzere getirilmek istenen adamdır. Diyeceksiniz ki CHP’siz de yapabilirler, haklısınız ama maliyeti yüksek olur. Kolay değil elbet; yeni bir isim bulacaksınız, onu cemaatle tanıştırıp, doku uyuşumu sağlayacaksınız, adına yeni bir siyasi söylem uyduracaksınız sonra onu kurumsallaştıracaksınız. Zaman darlığı da var üstelik. Bütün bunlar yeterince maliyet oluşturmaz mı? Umarız bugünkü CHP Sarıgül’e yol vermez. Tarih tekerrürden ibaretmiş. Deniz Baykal Erdoğan için siyasi yasakları konusunda ''çıksın siyasi arenaya, boyunu posunu görelim demişti'' hep beraber gördük; Baykal’ın iyimserliğinin Türkiye ye maliyetinin ne olduğunu. İnşallah CHP bundan yeterince ders almıştı.
Belki diyenler çıkabilir, ''Sarıgül İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olacak canım, lidermiş, şuymuş buymuş, nereden çıkıyor Allah aşkına''
Evimizin bahçesindeki kargalar bu aralar çok gürültü çıkarıyorlar, gülme krizine girmişler anlaşılan.

CHP'yi Sarıgül'e yedirtmeyin lütfen.

not: 1980'li yıllarda cemaat evlerinde misafir olduğumuzda ''aramızda olup, siyasi kimlik ve düşüncesini öne çıkaran kimseyi istemiyoruz, bizim yolumuz Allah yolu dur'' diyen cemaati arıyorum, olanın da yanında olmaya hazırım. Siyaseten değil, imanen. Kin ve intikam hırsına bürünmüş, Allah yolunda olduğunu iddia eden dini bir cemaatin olacağını düşünemiyorum.

Mehmet Soral-16.10.2013
Soralmehmet@hotmail.com

11 Ekim 2013 Cuma

KRAL ''YAĞDAN'' ÖLECEK

Demokrasi ile yönetiliyor bu ülke, değil mi?
Şu anda, (11.10.2013)aşağı yukarı tüm kanallar canlı yayını kestiler, kralın konuşmasını veriyorlar.
Kurumlar hizaya geçmiş durumda; kendilerince tedbirlerini alıyor, riyakârlık zırhını giyiyor, ellerinde yağdanlık, sıraya geçmişler, kıralı yağlıyorlar habire.
Aman dikkat!!!… kral yağda boğulacak.

Korku nelere kadir Allah'ım. Korkuya dayalı istikrarın ömrünün kısa olacağını ve yaratılan korku dehlizlerinde korkutanın da, korkanın da beraber kaybolup gideceklerini ah bilebilseler. Ah bilebilseler tezeğin boktan; yakıldığında da ısıtmasının boktan’’ olduğunu.

Ey parayı, pulu, şanı şöhreti onurun üstünde gören ödlek; artık bir şekilde öğrenmelisin, onurun en büyük nimet, onun uğrunda çekilen ızdırabın da en büyük ibadet olduğunu. Dikkat et, bütün servetinin kaynağında; senden önce başkalarının vermiş oldukları ‘’onur savaşı’’ var. Bu savaşı verenlerin sağladığı ‘’taht’’ üzerine oturttuğun servetinin zekatını, onursuzluk yapanlara karşı vereceğin mücadele ile yerine getirmelisin. Tarih seni‘’serveti için onurunu değil, onuru için servetini harcadı’’ diye ansın.

Haydi bakalım, varmısınız?
Kral konuşurken;
TV’nizde kedi ile köpeğin sevişmesini vermeye, penguenler belgeselini izletmeye veya ilaç niyetine de olsa muhalefetten birisine söz hakkı vermeye.
Hazır ol,
Rahat,
Hazır ol,
Rahat,
Hazır, Olmuyorum ulan!!!
Rahat, durmuyorum ulan!!!
Demeye
Varmısınız?

Hikayenin geçtiği ülke: Zulumistan Ülkesi

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

DEKOLTELİ KIZ

Zatı muhterem’in dekolteli gördüğü kız işten atılmış.
Bu adamlar, bu kadar ahlaki hassasiyete sahipseler, peki otel odalarında çekilmiş kasetleri olan, evimizde ''ar duygusun'ndan ailece izleyemediğimiz filmleri olan ve üstelik özel davetli olarak devletin en yüksek makamına çağrılıp, kendilerine bilge kişi unvanı tebliğ edilenler ve devlet televizyonlarında program yaptırılıp, maaş bağlananlar; bunlar çok mu ahlaklı, yapılanlar çok mu ahlaki?
İktidar partisine ait belediyelerin düzenledikleri festivallerde sadece ve sadece iktidar yanlısı diye davet edilen yırtmaçlı, şeffaf, minili ‘’çatallı’’ ses ve sinema sanatçılarını protokolün en önünde baygın gözlerle izleyen muhteremlere ne diyeceğiz? Çilingir sofralarında eğlenen iktidar mensupları kendisine hatırlatıldığında, yürüyüşüne meftun olunan zat ''bizde her kesimden var’’ sözü çok mu ahlaki? Yıllarca birileri bana kıyafet üzerinden zulüm yaptı diyeceksin sonra aynı zulmü sen bir başka kesime aba altından sopa olarak göstereceksin. Muhafazakar demokratım diyeceksin ama akabinde ben kendi muhafazakarlarıma demokratım diyeceksin. Bu ahlaki mi peki? Ahlakın ya da ahlaksızlığın tanımı sadece ve sadece belden aşağısında olup bitenlere göre mi yapılmaktadır?
Maalesef insanlarımızın imanlarından ve halisane samimiyetlerinden kaynaklanan ''körlük’’ bu güzel değerleri suistimal edenleri göremiyor, niyetlerini okuyamıyorlar. Ancak milletin nabzını çok iyi okuyan bezirganlar bu ahlaki değerleri kendilerini iktidara taşıyacak yola zift olarak döküyorlar ve üstünde de alabildiğine tepiniyorlar.
Dekolteyi savunmadığım gibi, hoş görüyor da değilim. Kadın veya genç kız; başka meziyetleri ile kendilerini fark ettirmelerinden yanayım. Bu görüşüm benim demokrat olmama engel değildir. Ancak ''ileri demokrasi''yi misyon edinip, sonra da demokrat olduklarından bahsedip, giyim tarzı paşa gönüllerinin hoşuna gitmedi diye bir insanın işten attırılması demokratlığa da, insanlığa da sığmaz; aynen namaz kılıyor diye ordudan atılan subaylar gibi.
Andımızı yazanlara ırkçı, faşist diyeceksin sonra giyimini beğenmediğin genç kızı işten attıracaksın. Ahlak bunun neresinde? Esas ahlaksızlık senin beyninde, zina halinde, suçüstü yakalanmıştır.

Sonuç olarak;
Bütün mesele seçimlerin yaklaşıyor olması ve intikam duygusudur.
Bugün çok sevdiğim birisi ''beni dinimden soğuttular''dedi. İçim yandı, kahroldum. Üzerinde de az çok emeğimiz var. İşin en garip tarafı ne biliyormuşsunuz, evimizde ailece ''ar'' duygusundan dolayı çevirmiş oldukları filmleri izleyemediğimiz kimselere sağlanan hoş görü ve tolerans zatı muhteremin dekolteli bulduğu genç kıza sağlanamadı.
''Gavat''ı umumi evde gördüklerinde gavat deyip, camide gördüklerinde ise ‘’aman efendim’’ diyenlerle mücadelem devam edecektir.

Zatı muhterem kim? fırıncının çırağı...
merak edenlere...

Mehmet Soral

7 Ekim 2013 Pazartesi

BENİM BACIM; KINALI ŞEKER...



BENİM BACIM KINALI ŞEKER
Evet, o benim bacım, bir büyüğüm. Benden sonra beş küçüğümüz daha var. Onlar köy çocukları olarak değil çok farklı ve iyi şartlarda büyümüş şehir çocukları. Onların kıçlarında bez, bacım ve benimkisi ise höllükte (Toprak) büyümüştük.
Hane halkının yaşlıları ile beraber yaşandığı anaerkil yapıda anne ve babaların töre gereği büyüklere saygı adına çocuklarını bağırlarına basarak doya doya sevemedikleri bir ortamda; annemiz biz evlatlarına olan sevgisini akşamları odamıza çekildiğimizde saçlarımız arasında bit, tenimiz üzerinde kene veya pire ararken mırıldandığı sevgi sözcükleri ve yanaklarımıza kondurduğu öpücüklerle gösterebildiği ölçüde hissettirebiliyor, bizler de ancak bu şekilde annemizin sevgisini fark edebiliyorduk. Tabi ki bir de büyüklerin evden uzaklaştıkları durumlarda.
Bu arada evde ismi geçen bir baba figürü vardı ama sanal bir kahramanımız olmasının dışında bacım ve benim için bir anlam ifade etmiyordu. Fiziksel olarak aklımızda kalmasını sağlayacak kadar beraber olma fırsatını bulamadığımız babamız; önce askere, oradan da gurbete, aile bütçesine katkı sağlamak üzere İstanbul’a çalışmaya giden köyümüz erkeklerinden sadece birisiydi. Her ne kadar annemizin sevgisini kaçak göçek görüyorsak da bacım ve benim için hayalimizdeki kahramandan öte bir anlam ifade etmiyordu babamız.       
...
1960'ların ilk yılları. Muhtemelen 1965 veya 66 da olabilir. Köyümüz oldukça engebeli bir dağ köyü. Mevsimlerin en doğal halinin uç noktalarda yaşandığı coğrafya şartlarının hüküm sürdüğü bir bölge. Her ne kadar baharı ve yazı çok güzel geçse de özellikle kış mevsimlerini çok çetin şartlarda yaşardık. Akşamdan sabaha bir de bakardık ki evlerin önünde devasa kar kütlesi. Dışarıya çıkabilmek için neredeyse çatı ile birleşmiş kar yığınını aşmak için önce itina ile kapı açılırdı ki; içeriye kar dolmasın diye. Bu tür problemlerin yaşanabileceği ihtimaline karşı her daim evde bulundurulan, çam ağacından özenle inceltilerek yapılmış kar küreği ile evin eşiğinden başlamak üzere ahırlara ve bahçenin kuytu bir köşesine inşa edilmiş helaya giden yolları kardan temizlemekle güne başlanırdı. Ahırlara gidilip hayvanların genel durumları kontrol edilir, altları temizlenir, gübreleri bir tarafta toplanırdı. Önlerine konan gıdalarını yemekle meşgullerken ise sütlerini sağma işlemi tamamlanırdı. Mümkün olduğunca ahırların zeminlerinin kuruluğu sağlanırdı. O hayvanları adeta hane halkından birileri gibi görürdük. Sağlık sorunları dahil her yönleri ile onların varlıklarını kendimiz ile özdeşleştirirdik. Özellikle şehirlerde çocuk parkları ne demekse, kış mevsimlerinde ahırlar da biz köy çocukları için aynı şey demekti.

Her çocuk hayvanlardan birisini beğenir kendisine kahraman seçerdi. Ne bileyim; onların boyunlarına iplere dizdiğimiz boncukları takarken, koyunların yünlerine ise tane tane serpiştirirdik. Keçilerin ve ineklerin boynuzları arasına; boncuklarla süsleyip tam alınlarına gelecek şekilde de nazarlığı yerleştirdiğimiz kemerleri bağladığımızda   aldığımız zevkin tarifi mümkün değildi. Ahırlarımızı tek tek gezerek kahramanlarımızı tanıtır, sonra onlar üzerinden zevklerimizi yarıştırarak büyük zevk alırdık. 

Her sabah evin dışında tekrarlanan uğraşılardan sonra sıra gelir dairesel şekilde etrafında dizildiğimiz yer sofrasına. Büyüklerin bağdaş kurarak, küçüklerin ise dizlerini bükerek hazır oturup bekleştiğimiz soframızın ortasındaki derin sahana, babaannemizin pişirdiği tencereden boca ettiği; buram buram kuyruk yağı kokarak kıvrılıp, yükselen sıcak kara lahana çorbasının dumanını yararcasına, tahtadan yapılmış ağaç kaşıklarımızla saldırı havasında bir eyleme girişirdik adeta. O sırada kaşık sesleri belli bir ritimde müziğe dönüşürdü sanki. Soframızda kimler olurdu; dede, babaanne, kayın, onun çocukları… Sonra bir sofra daha kurulur, orada ise gelinler, görümceler ve kendi başlarına yemek yiyemeyen çocuklar, bir de evin kedisi…

Henüz İstanbul'a teşrif etmemişiz. Memlekette, köyümüzdeyiz. Bir yaşımı ya doldurmuşum veya doldurmak üzereyim. Ehil olmayan bir sünnetçinin operasyonu sonrasında yaşamış olduğum aşırı kan kaybından olsa gerek, muhtemelen bağışıklık sistemimin zayıflaması ile tetiklenen çocuk felci hastalığını geçirmişim. Özellikle sağ ayağımın kalçamdan itibaren zayıf kalması hareket kabiliyetimi ve alanımı kısıtlıyordu. Malum engelimden dolayı akranlarıma göre kendi halimde yürüyebilmeyi düşe kalka olsa da henüz becerebiliyordum. Dört veya beş yaşlarıma geldiğimde yaşıtlarımın her yaptıklarını yapamıyordum. Hatta zaman zaman hatırlıyorum; onlar yürürken dizlerim üstünde sürünmek sanki daha kolayıma geliyordu.

Birbirine bitişircesine yakın üç beş evin yaşıt çocuklarıyız. Belli bir yaşın altında; takriben dört beş yaş arası kız ve erkek çocuklarını sadece saçlarından ayırt edilebiliyordu. Kız çocuklarınınki uzun ve örmeli, erkek çocuklarınınki ise sıfıra yakındı. Bahsi geçen yaşlardaki erkek çocuklarına da fistan giydirilirdi. Çünkü köyümüzde erkek çocuklarına ayrıca pantolon almak gibi lüks sayılabilecek gelir düzeyinde bir zenginliğe hiçbir aile sahip değildi. Babaanneler hem kız çocuklarına hem de erkek çocuklarına çarşıdan alınan aynı basmadan fistan dikerek, maliyeti oldukça düşürürlerdi. Erkek çocukları kızlardan farklı olduklarını anlayıp, itiraz edene kadar da bu usul devam ederdi.  

Günlerden bir gün, dini bayramlardan birisi ve bayramın birinci günündeyiz. Bacım ve ben yeni fistanlarımızı ve üzerine yün kazaklarımızı giydik. Bacım kırmızı, ben kara lastik pabuçlarımızla en yakın komşumuzdan başlamak üzere bayram gezmesine çıkmak üzere evimizden ayrıldık. Uğradığımız her evin yaşıt çocuklarını da grubumuza dahil ederek tüm evleri ziyaret ediyorduk. Her birimizin elinde kumaş parçalarından dikilmiş, ağız kısımları lastikle büzülüp açılabilen keseler(cüzdan) var. Çok nadir de olsa bazılarımızda gurbetteki babalarımızın veya yakınlarımızın zaman zaman göndermiş oldukları ''Şehir makarnaları''nın boş naylon poşetlerinden yapılmış keseleri vardı. İçlerine bahşiş olarak verilen ''Kınalı şeker''leri, ceviz, dut pestili ya da çirleri (Meyve kurusu) koyardık. Ya bahşiş olarak para; o da neymiş. Henüz literatürümüzde olmayan bilmediğimiz bir kavramdı. Ama hepimizin favorisi ille de kınalı şekerdi.

Bacım, ben ve yakın komşularımızın yaşları birbirlerine yakın çocukları olarak civar evleri tek tek ziyaret etmiştik. Artık sıra gelmişti evlerimizle aramızda bir derenin geçtiği karşı mahalledeki evleri ziyaret etmeye. İnişli çıkışlı, hayli engebeli olan bir güzergâh. Mesafe olarak yaklaşık beş yüz, bilemedik en fazla yedi yüz adım olsun.
Bacım ve yaşıtlarım için belimize kadar gelen kar yığınlarını yararak dereyi aşıp karşı mahalleye geçmek belki onlar için zor değildi ama benim için asla…

Bacım düşünceli düşünceli bir bana baktı bir arkadaşlarımıza. Gözlerini üzerimden hiç ayırmadan beni tepemden aşağıya doğru süzdü. Sonra yüzünü sol tarafına çevirdi, keskin bakışlarıyla adeta ormanın derinliklerinde kaybolup gitmişti. Bir arkadaşımızın ‘’Hadi ne duruyoruz’’ seslenişi ile irkilip, kendisine geldi. Bakışlarını bu sefer yere doğru çevirerek gayri ihtiyari ayağının ucuyla karı eşeledi ve tekrar göz göze geldik. Yeni bir hamle ile bu sefer yüzünü sağa çevirdi, sanki zihni ile bakışlarını çok uzaklarda bir şeye odaklayıp sonra da onunla bütünleştirmişti. Sanki kendi iç dünyasında bir savaşın içindeydi. Belki de benim o an için neler hissettiğimi çözme çabasındaydı. Öyle ya; bir çocuk olarak beraber çıktığımız seyahatimize bu zor şartlarda devam edebilmemizin artık mümkün olamayacağını düşünüp beni eve bırakmasını makul mü karşılayacaktım, yoksa her daim beraber olacağımıza ilişkin güvenimden dolayı eve bırakılmam durumunda kendisine küsüp, protesto mu edecektim.

Benden sadece iki yaş büyük bacımın gönlü evde yalnızlığa mahkûm olmama razı olmadı. Elimden sıkı sıkıya tuttu, beraber yürümeye başladık. Bir o düşüyor bir ben düşüyorum veya ikimiz birden düşüp yuvarlanırken bir türlü yol alamıyorduk. Bu arada diğer arkadaşlarımız mesafeyi hayli açmışlardı. Baktı olacak gibi değil, ite kaka beni hafif bir tümseğe çıkardı. Sırtını vererek ani bir refleks hareketiyle bir hışımda sırtına aldı. Kolları ile bacaklarıma sıkı sıkıya sararken ben de kollarımı onun boynuna dolamıştım. Anlıyordum ki beni o gruptan ayırmamaya oldukça kararlıydı. Her üç beş adımda bir yuvarlanıyoruz, karla cebelleşip tekrar ayağa kalkıyoruz ve gene sırtına alıyor, gene düşüyoruz derken; dereyi aşarak tekrar gruba yetişmeyi başarıyoruz. Sanırım biraz da kınalı şeker heyecanı bize güç veriyordu.  

O gün epeyce kınalı şeker toplamıştık. Evden uzaklaşabileceğim ihtimali kimsenin aklına gelmediğinden, hane halkı evin orasına burasına, kuytu köşelerine, ahırlara giden güzergaha bakıp beni bulamayınca hayli endişelenmiş olduklarını eve döndüğümüzde anlamıştık. Belli ki bacımın beni sırtında taşıyarak böyle bir fedakarlığı göze alabileceğini tahmin etmemişlerdi. Öfke, şaşkınlık ve bir o kadar takdir hisleri ile dolu bakışlar üzerimize odaklanmıştı. Annemin belli ki bir evladının diğer evladına yapmış olduğu yardım ve fedakârlığı anlayınca bundan kaynaklanan gururla nemlenen gözlerini büyüklerimizin bakışlarından gizleyerek sildiğini fark etmiştim.

Evet, herkesin kardeşi olabilir. Benim de ablamdan başka beş kardeşim daha var. Benim için her birisi ayrı ayrı birer kıymettirler ama onlar da aynı şeyleri düşünüp hissederler ki bacımızın hepimiz için bir farkındalığı vardır. O her birimiz için ''Anabacı'' mızdır. Aslında annemizin yerine koyduğumuz için ''Anabacı'' dedim. O bunu fazlasıyla hak ediyor. Yaşım beşken de öyleydi, 58 yaşımdayım hala öyledir. Artık annemiz aramızda yok. Ama o da çok iyi biliyordu ki bacımız annemizin yokluğunun tek ilacıydı. Korkularımı bacımın sesi ile yeniyorum. O benim en güçlü teselli kaynağım, iyi ki var.
Seni seviyorum Bacım.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
0531 748 62 31