22 Ekim 2013 Salı

BAHÇEMİZDE ''SARIGÜL'' YETİŞECEK Mİ?



Ünlü anket firması Estima’nın Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Tanla "İktidarın yolu İstanbul’u almaktan geçer... Sarıgül, CHP adayı olursa Topbaş’a 5 puan fark atar" demiş.
....
Değerli dostlar;
Bülent Tanla doğru söylüyor. ABD, Türkiye üzerine kurguladığı demokrasi ve iktidarı için bu adama lavoba taşını yerine koyma taşeronluğunu vermiş, aynen AKP hükumetinde olduğu gibi. Hem sosyal demokrat olduğunu söyleyeceksin, hem de bir gün olsun tıpkı Sarıgül gibi hükumeti eleştirecek bir sözün olmayacak. Söylemiş olduğu ''doğru'' aslında Sarıgül’e inanmış olmaktan öte O’nun seçilmiş olduğunu biliyor olmasıdır.

Özellikle CHP'li dostlar, lütfen Sarıgül senaryolarına kesinlikle fırsat vermeyiniz. Tekrar tekrar hatırlatıyorum ki, Sarıgül Tayyip Erdoğan'ın sol versiyonudur. Daha doğrusu Sarıgül; ABD'nin Türkiye de ki iktidarının devamını sağlama ve bunu hangi liderle yapabileceği konusundaki toplum mühendisliğinin ortaya çıkardığı bir isimdir. Sol jargonu kullanıyor olması, sol değerlere sahip çıktığı manasına gelmediğini; işbirliği içinde olduğu ‘’cemaat muhabbeti''n den anlıyoruz.

Kanaatim odur ki, ABD; Tayyib Erdoğan sonrası, Türkiye üzerindeki otoritesinin devamını sağlamak için bu sefer sadece dini ve muhafazakar argümanları kullanmayacak. Bu değerlerin içlerinin boşaltıldığını ve yıpratıldığını düşünüyor. Yıpratılan değerlerin yarattığı tahribatın kaybettireceği oyları, Sarıgül’ün şahsında sosyal demokrat oylarla ikame etmek istiyor.
Şunu kabul etmeliyiz ki, bir davaya inanmışların veya bir sistem ve ekonomik görüşü benimsemişliğin birlikteliği ve onların arkasındaki halk desteği iktidarları belirlemektedir. Bu ancak demokrasi ile yönetilen ülkelerde, demokratik usullerle oluyor. Sizce Türkiye de bu manada demokrasi var mı? Dolayısıyla; dışarıdan daha doğrusu ABD tarafından dizayn edilen ve uygulamaya konulan projelerle ilk önce ‘’şahıs’’ belirleniyor, sonra bu şahıs üzerine Türkiye’nin konjonktürel şartlarına uygun yeni bir ''gömlek'' giydirilerek milletin karşısına çıkartılıyor. Bu manada Türkiye de bunun ana taşıyıcıları (arada kırık dökükler olsa da) Menderes, Demirel, Özal ve Erdoğan olmuşlardır. Yıllar önce görevi kendisine tevdi edilen Sarıgül bugünler de aktif hale getirilmek istenmektedir.
Kısaca proje şu;
Sarıgül şahsında sosyal demokrat oylar, Cemaat destekli ve Tayip Erdoğan’sız, gücünü kaybetmiş, belki de tabela partisi konumuna düşecek olan AKP’nin siyasi arenada bırakacağı siyasi konjonktür Sarıgül liderliğinde yeni bir iktidarı getirecektir. Sanırım süreç buraya doğru gidiyor.

Peki niçin bu kanata vardım;
Hatırlayalım lütfen, Sarıgül’ün malum hareketinin faaliyetleri ve siyasallaşması Sarıgül ABD’ye gidip döndükten sonra durduruldu çünkü AKP ile ilgili kapatma davası açılmıştı ve sonucu bekleniyordu. AKP para cezası ile cezalandırıldı ve kapatılmadı. Dolayısıyla ABD tarafından steple durumunda bekletilen Sarıgül hareketinin siyasallaştırılmasına gerek kalmadı ve bu nedenle de faaliyetleri dondurulmuştu ama dikkatinizi çekerim, vazgeçilmemişti.

Bugün geldiğimiz nokta itibariyle ABD tekrar Sarıgül senaryosunu gündeme getirdi.
AKP’nin, tüzüğünden kaynaklanan nedenlerden dolayı(dördüncü deva milletvekili seçilememe) aşağı yukarı akıbeti belli oldu. Bunu kestirmek o kadar da zor değil. Anavatan Partisi diye bir örnek var önümüzde. ‘’Abdullah Gül, Tayip Erdoğan anlaşacaklar’’ hikayelerine de hiç inanmıyor, bunu telefuz edenlere de güvenmiyorum. Siyasette ''Sadakat'' o kadar çok önemli olsaydı Erbakan Hoca’nın siyasi akıbeti bildiğimiz gibi olmazdı.

Sonuç olarak, Sarıgül; ABD tarafından seçilmiş olup, CHP üzerinden ''sırıkla aşırtılarak'' yine tek adam rolü verilip Türkiye’yi yönetmek üzere getirilmek istenen adamdır. Diyeceksiniz ki CHP’siz de yapabilirler, haklısınız ama maliyeti yüksek olur. Kolay değil elbet; yeni bir isim bulacaksınız, onu cemaatle tanıştırıp, doku uyuşumu sağlayacaksınız, adına yeni bir siyasi söylem uyduracaksınız sonra onu kurumsallaştıracaksınız. Zaman darlığı da var üstelik. Bütün bunlar yeterince maliyet oluşturmaz mı? Umarız bugünkü CHP Sarıgül’e yol vermez. Tarih tekerrürden ibaretmiş. Deniz Baykal Erdoğan için siyasi yasakları konusunda ''çıksın siyasi arenaya, boyunu posunu görelim demişti'' hep beraber gördük; Baykal’ın iyimserliğinin Türkiye ye maliyetinin ne olduğunu. İnşallah CHP bundan yeterince ders almıştı.
Belki diyenler çıkabilir, ''Sarıgül İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olacak canım, lidermiş, şuymuş buymuş, nereden çıkıyor Allah aşkına''
Evimizin bahçesindeki kargalar bu aralar çok gürültü çıkarıyorlar, gülme krizine girmişler anlaşılan.

CHP'yi Sarıgül'e yedirtmeyin lütfen.

not: 1980'li yıllarda cemaat evlerinde misafir olduğumuzda ''aramızda olup, siyasi kimlik ve düşüncesini öne çıkaran kimseyi istemiyoruz, bizim yolumuz Allah yolu dur'' diyen cemaati arıyorum, olanın da yanında olmaya hazırım. Siyaseten değil, imanen. Kin ve intikam hırsına bürünmüş, Allah yolunda olduğunu iddia eden dini bir cemaatin olacağını düşünemiyorum.

Mehmet Soral-16.10.2013
Soralmehmet@hotmail.com

11 Ekim 2013 Cuma

KRAL ''YAĞDAN'' ÖLECEK

Demokrasi ile yönetiliyor bu ülke, değil mi?
Şu anda, (11.10.2013)aşağı yukarı tüm kanallar canlı yayını kestiler, kralın konuşmasını veriyorlar.
Kurumlar hizaya geçmiş durumda; kendilerince tedbirlerini alıyor, riyakârlık zırhını giyiyor, ellerinde yağdanlık, sıraya geçmişler, kıralı yağlıyorlar habire.
Aman dikkat!!!… kral yağda boğulacak.

Korku nelere kadir Allah'ım. Korkuya dayalı istikrarın ömrünün kısa olacağını ve yaratılan korku dehlizlerinde korkutanın da, korkanın da beraber kaybolup gideceklerini ah bilebilseler. Ah bilebilseler tezeğin boktan; yakıldığında da ısıtmasının boktan’’ olduğunu.

Ey parayı, pulu, şanı şöhreti onurun üstünde gören ödlek; artık bir şekilde öğrenmelisin, onurun en büyük nimet, onun uğrunda çekilen ızdırabın da en büyük ibadet olduğunu. Dikkat et, bütün servetinin kaynağında; senden önce başkalarının vermiş oldukları ‘’onur savaşı’’ var. Bu savaşı verenlerin sağladığı ‘’taht’’ üzerine oturttuğun servetinin zekatını, onursuzluk yapanlara karşı vereceğin mücadele ile yerine getirmelisin. Tarih seni‘’serveti için onurunu değil, onuru için servetini harcadı’’ diye ansın.

Haydi bakalım, varmısınız?
Kral konuşurken;
TV’nizde kedi ile köpeğin sevişmesini vermeye, penguenler belgeselini izletmeye veya ilaç niyetine de olsa muhalefetten birisine söz hakkı vermeye.
Hazır ol,
Rahat,
Hazır ol,
Rahat,
Hazır, Olmuyorum ulan!!!
Rahat, durmuyorum ulan!!!
Demeye
Varmısınız?

Hikayenin geçtiği ülke: Zulumistan Ülkesi

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

DEKOLTELİ KIZ

Zatı muhterem’in dekolteli gördüğü kız işten atılmış.
Bu adamlar, bu kadar ahlaki hassasiyete sahipseler, peki otel odalarında çekilmiş kasetleri olan, evimizde ''ar duygusun'ndan ailece izleyemediğimiz filmleri olan ve üstelik özel davetli olarak devletin en yüksek makamına çağrılıp, kendilerine bilge kişi unvanı tebliğ edilenler ve devlet televizyonlarında program yaptırılıp, maaş bağlananlar; bunlar çok mu ahlaklı, yapılanlar çok mu ahlaki?
İktidar partisine ait belediyelerin düzenledikleri festivallerde sadece ve sadece iktidar yanlısı diye davet edilen yırtmaçlı, şeffaf, minili ‘’çatallı’’ ses ve sinema sanatçılarını protokolün en önünde baygın gözlerle izleyen muhteremlere ne diyeceğiz? Çilingir sofralarında eğlenen iktidar mensupları kendisine hatırlatıldığında, yürüyüşüne meftun olunan zat ''bizde her kesimden var’’ sözü çok mu ahlaki? Yıllarca birileri bana kıyafet üzerinden zulüm yaptı diyeceksin sonra aynı zulmü sen bir başka kesime aba altından sopa olarak göstereceksin. Muhafazakar demokratım diyeceksin ama akabinde ben kendi muhafazakarlarıma demokratım diyeceksin. Bu ahlaki mi peki? Ahlakın ya da ahlaksızlığın tanımı sadece ve sadece belden aşağısında olup bitenlere göre mi yapılmaktadır?
Maalesef insanlarımızın imanlarından ve halisane samimiyetlerinden kaynaklanan ''körlük’’ bu güzel değerleri suistimal edenleri göremiyor, niyetlerini okuyamıyorlar. Ancak milletin nabzını çok iyi okuyan bezirganlar bu ahlaki değerleri kendilerini iktidara taşıyacak yola zift olarak döküyorlar ve üstünde de alabildiğine tepiniyorlar.
Dekolteyi savunmadığım gibi, hoş görüyor da değilim. Kadın veya genç kız; başka meziyetleri ile kendilerini fark ettirmelerinden yanayım. Bu görüşüm benim demokrat olmama engel değildir. Ancak ''ileri demokrasi''yi misyon edinip, sonra da demokrat olduklarından bahsedip, giyim tarzı paşa gönüllerinin hoşuna gitmedi diye bir insanın işten attırılması demokratlığa da, insanlığa da sığmaz; aynen namaz kılıyor diye ordudan atılan subaylar gibi.
Andımızı yazanlara ırkçı, faşist diyeceksin sonra giyimini beğenmediğin genç kızı işten attıracaksın. Ahlak bunun neresinde? Esas ahlaksızlık senin beyninde, zina halinde, suçüstü yakalanmıştır.

Sonuç olarak;
Bütün mesele seçimlerin yaklaşıyor olması ve intikam duygusudur.
Bugün çok sevdiğim birisi ''beni dinimden soğuttular''dedi. İçim yandı, kahroldum. Üzerinde de az çok emeğimiz var. İşin en garip tarafı ne biliyormuşsunuz, evimizde ailece ''ar'' duygusundan dolayı çevirmiş oldukları filmleri izleyemediğimiz kimselere sağlanan hoş görü ve tolerans zatı muhteremin dekolteli bulduğu genç kıza sağlanamadı.
''Gavat''ı umumi evde gördüklerinde gavat deyip, camide gördüklerinde ise ‘’aman efendim’’ diyenlerle mücadelem devam edecektir.

Zatı muhterem kim? fırıncının çırağı...
merak edenlere...

Mehmet Soral

7 Ekim 2013 Pazartesi

BENİM BACIM; KINALI ŞEKER...



BENİM BACIM KINALI ŞEKER
Evet, o benim bacım, bir büyüğüm. Benden sonra beş küçüğümüz daha var. Onlar köy çocukları olarak değil çok farklı ve iyi şartlarda büyümüş şehir çocukları. Onların kıçlarında bez, bacım ve benimkisi ise höllükte (Toprak) büyümüştük.
Hane halkının yaşlıları ile beraber yaşandığı anaerkil yapıda anne ve babaların töre gereği büyüklere saygı adına çocuklarını bağırlarına basarak doya doya sevemedikleri bir ortamda; annemiz biz evlatlarına olan sevgisini akşamları odamıza çekildiğimizde saçlarımız arasında bit, tenimiz üzerinde kene veya pire ararken mırıldandığı sevgi sözcükleri ve yanaklarımıza kondurduğu öpücüklerle gösterebildiği ölçüde hissettirebiliyor, bizler de ancak bu şekilde annemizin sevgisini fark edebiliyorduk. Tabi ki bir de büyüklerin evden uzaklaştıkları durumlarda.
Bu arada evde ismi geçen bir baba figürü vardı ama sanal bir kahramanımız olmasının dışında bacım ve benim için bir anlam ifade etmiyordu. Fiziksel olarak aklımızda kalmasını sağlayacak kadar beraber olma fırsatını bulamadığımız babamız; önce askere, oradan da gurbete, aile bütçesine katkı sağlamak üzere İstanbul’a çalışmaya giden köyümüz erkeklerinden sadece birisiydi. Her ne kadar annemizin sevgisini kaçak göçek görüyorsak da bacım ve benim için hayalimizdeki kahramandan öte bir anlam ifade etmiyordu babamız.       
...
1960'ların ilk yılları. Muhtemelen 1965 veya 66 da olabilir. Köyümüz oldukça engebeli bir dağ köyü. Mevsimlerin en doğal halinin uç noktalarda yaşandığı coğrafya şartlarının hüküm sürdüğü bir bölge. Her ne kadar baharı ve yazı çok güzel geçse de özellikle kış mevsimlerini çok çetin şartlarda yaşardık. Akşamdan sabaha bir de bakardık ki evlerin önünde devasa kar kütlesi. Dışarıya çıkabilmek için neredeyse çatı ile birleşmiş kar yığınını aşmak için önce itina ile kapı açılırdı ki; içeriye kar dolmasın diye. Bu tür problemlerin yaşanabileceği ihtimaline karşı her daim evde bulundurulan, çam ağacından özenle inceltilerek yapılmış kar küreği ile evin eşiğinden başlamak üzere ahırlara ve bahçenin kuytu bir köşesine inşa edilmiş helaya giden yolları kardan temizlemekle güne başlanırdı. Ahırlara gidilip hayvanların genel durumları kontrol edilir, altları temizlenir, gübreleri bir tarafta toplanırdı. Önlerine konan gıdalarını yemekle meşgullerken ise sütlerini sağma işlemi tamamlanırdı. Mümkün olduğunca ahırların zeminlerinin kuruluğu sağlanırdı. O hayvanları adeta hane halkından birileri gibi görürdük. Sağlık sorunları dahil her yönleri ile onların varlıklarını kendimiz ile özdeşleştirirdik. Özellikle şehirlerde çocuk parkları ne demekse, kış mevsimlerinde ahırlar da biz köy çocukları için aynı şey demekti.

Her çocuk hayvanlardan birisini beğenir kendisine kahraman seçerdi. Ne bileyim; onların boyunlarına iplere dizdiğimiz boncukları takarken, koyunların yünlerine ise tane tane serpiştirirdik. Keçilerin ve ineklerin boynuzları arasına; boncuklarla süsleyip tam alınlarına gelecek şekilde de nazarlığı yerleştirdiğimiz kemerleri bağladığımızda   aldığımız zevkin tarifi mümkün değildi. Ahırlarımızı tek tek gezerek kahramanlarımızı tanıtır, sonra onlar üzerinden zevklerimizi yarıştırarak büyük zevk alırdık. 

Her sabah evin dışında tekrarlanan uğraşılardan sonra sıra gelir dairesel şekilde etrafında dizildiğimiz yer sofrasına. Büyüklerin bağdaş kurarak, küçüklerin ise dizlerini bükerek hazır oturup bekleştiğimiz soframızın ortasındaki derin sahana, babaannemizin pişirdiği tencereden boca ettiği; buram buram kuyruk yağı kokarak kıvrılıp, yükselen sıcak kara lahana çorbasının dumanını yararcasına, tahtadan yapılmış ağaç kaşıklarımızla saldırı havasında bir eyleme girişirdik adeta. O sırada kaşık sesleri belli bir ritimde müziğe dönüşürdü sanki. Soframızda kimler olurdu; dede, babaanne, kayın, onun çocukları… Sonra bir sofra daha kurulur, orada ise gelinler, görümceler ve kendi başlarına yemek yiyemeyen çocuklar, bir de evin kedisi…

Henüz İstanbul'a teşrif etmemişiz. Memlekette, köyümüzdeyiz. Bir yaşımı ya doldurmuşum veya doldurmak üzereyim. Ehil olmayan bir sünnetçinin operasyonu sonrasında yaşamış olduğum aşırı kan kaybından olsa gerek, muhtemelen bağışıklık sistemimin zayıflaması ile tetiklenen çocuk felci hastalığını geçirmişim. Özellikle sağ ayağımın kalçamdan itibaren zayıf kalması hareket kabiliyetimi ve alanımı kısıtlıyordu. Malum engelimden dolayı akranlarıma göre kendi halimde yürüyebilmeyi düşe kalka olsa da henüz becerebiliyordum. Dört veya beş yaşlarıma geldiğimde yaşıtlarımın her yaptıklarını yapamıyordum. Hatta zaman zaman hatırlıyorum; onlar yürürken dizlerim üstünde sürünmek sanki daha kolayıma geliyordu.

Birbirine bitişircesine yakın üç beş evin yaşıt çocuklarıyız. Belli bir yaşın altında; takriben dört beş yaş arası kız ve erkek çocuklarını sadece saçlarından ayırt edilebiliyordu. Kız çocuklarınınki uzun ve örmeli, erkek çocuklarınınki ise sıfıra yakındı. Bahsi geçen yaşlardaki erkek çocuklarına da fistan giydirilirdi. Çünkü köyümüzde erkek çocuklarına ayrıca pantolon almak gibi lüks sayılabilecek gelir düzeyinde bir zenginliğe hiçbir aile sahip değildi. Babaanneler hem kız çocuklarına hem de erkek çocuklarına çarşıdan alınan aynı basmadan fistan dikerek, maliyeti oldukça düşürürlerdi. Erkek çocukları kızlardan farklı olduklarını anlayıp, itiraz edene kadar da bu usul devam ederdi.  

Günlerden bir gün, dini bayramlardan birisi ve bayramın birinci günündeyiz. Bacım ve ben yeni fistanlarımızı ve üzerine yün kazaklarımızı giydik. Bacım kırmızı, ben kara lastik pabuçlarımızla en yakın komşumuzdan başlamak üzere bayram gezmesine çıkmak üzere evimizden ayrıldık. Uğradığımız her evin yaşıt çocuklarını da grubumuza dahil ederek tüm evleri ziyaret ediyorduk. Her birimizin elinde kumaş parçalarından dikilmiş, ağız kısımları lastikle büzülüp açılabilen keseler(cüzdan) var. Çok nadir de olsa bazılarımızda gurbetteki babalarımızın veya yakınlarımızın zaman zaman göndermiş oldukları ''Şehir makarnaları''nın boş naylon poşetlerinden yapılmış keseleri vardı. İçlerine bahşiş olarak verilen ''Kınalı şeker''leri, ceviz, dut pestili ya da çirleri (Meyve kurusu) koyardık. Ya bahşiş olarak para; o da neymiş. Henüz literatürümüzde olmayan bilmediğimiz bir kavramdı. Ama hepimizin favorisi ille de kınalı şekerdi.

Bacım, ben ve yakın komşularımızın yaşları birbirlerine yakın çocukları olarak civar evleri tek tek ziyaret etmiştik. Artık sıra gelmişti evlerimizle aramızda bir derenin geçtiği karşı mahalledeki evleri ziyaret etmeye. İnişli çıkışlı, hayli engebeli olan bir güzergâh. Mesafe olarak yaklaşık beş yüz, bilemedik en fazla yedi yüz adım olsun.
Bacım ve yaşıtlarım için belimize kadar gelen kar yığınlarını yararak dereyi aşıp karşı mahalleye geçmek belki onlar için zor değildi ama benim için asla…

Bacım düşünceli düşünceli bir bana baktı bir arkadaşlarımıza. Gözlerini üzerimden hiç ayırmadan beni tepemden aşağıya doğru süzdü. Sonra yüzünü sol tarafına çevirdi, keskin bakışlarıyla adeta ormanın derinliklerinde kaybolup gitmişti. Bir arkadaşımızın ‘’Hadi ne duruyoruz’’ seslenişi ile irkilip, kendisine geldi. Bakışlarını bu sefer yere doğru çevirerek gayri ihtiyari ayağının ucuyla karı eşeledi ve tekrar göz göze geldik. Yeni bir hamle ile bu sefer yüzünü sağa çevirdi, sanki zihni ile bakışlarını çok uzaklarda bir şeye odaklayıp sonra da onunla bütünleştirmişti. Sanki kendi iç dünyasında bir savaşın içindeydi. Belki de benim o an için neler hissettiğimi çözme çabasındaydı. Öyle ya; bir çocuk olarak beraber çıktığımız seyahatimize bu zor şartlarda devam edebilmemizin artık mümkün olamayacağını düşünüp beni eve bırakmasını makul mü karşılayacaktım, yoksa her daim beraber olacağımıza ilişkin güvenimden dolayı eve bırakılmam durumunda kendisine küsüp, protesto mu edecektim.

Benden sadece iki yaş büyük bacımın gönlü evde yalnızlığa mahkûm olmama razı olmadı. Elimden sıkı sıkıya tuttu, beraber yürümeye başladık. Bir o düşüyor bir ben düşüyorum veya ikimiz birden düşüp yuvarlanırken bir türlü yol alamıyorduk. Bu arada diğer arkadaşlarımız mesafeyi hayli açmışlardı. Baktı olacak gibi değil, ite kaka beni hafif bir tümseğe çıkardı. Sırtını vererek ani bir refleks hareketiyle bir hışımda sırtına aldı. Kolları ile bacaklarıma sıkı sıkıya sararken ben de kollarımı onun boynuna dolamıştım. Anlıyordum ki beni o gruptan ayırmamaya oldukça kararlıydı. Her üç beş adımda bir yuvarlanıyoruz, karla cebelleşip tekrar ayağa kalkıyoruz ve gene sırtına alıyor, gene düşüyoruz derken; dereyi aşarak tekrar gruba yetişmeyi başarıyoruz. Sanırım biraz da kınalı şeker heyecanı bize güç veriyordu.  

O gün epeyce kınalı şeker toplamıştık. Evden uzaklaşabileceğim ihtimali kimsenin aklına gelmediğinden, hane halkı evin orasına burasına, kuytu köşelerine, ahırlara giden güzergaha bakıp beni bulamayınca hayli endişelenmiş olduklarını eve döndüğümüzde anlamıştık. Belli ki bacımın beni sırtında taşıyarak böyle bir fedakarlığı göze alabileceğini tahmin etmemişlerdi. Öfke, şaşkınlık ve bir o kadar takdir hisleri ile dolu bakışlar üzerimize odaklanmıştı. Annemin belli ki bir evladının diğer evladına yapmış olduğu yardım ve fedakârlığı anlayınca bundan kaynaklanan gururla nemlenen gözlerini büyüklerimizin bakışlarından gizleyerek sildiğini fark etmiştim.

Evet, herkesin kardeşi olabilir. Benim de ablamdan başka beş kardeşim daha var. Benim için her birisi ayrı ayrı birer kıymettirler ama onlar da aynı şeyleri düşünüp hissederler ki bacımızın hepimiz için bir farkındalığı vardır. O her birimiz için ''Anabacı'' mızdır. Aslında annemizin yerine koyduğumuz için ''Anabacı'' dedim. O bunu fazlasıyla hak ediyor. Yaşım beşken de öyleydi, 58 yaşımdayım hala öyledir. Artık annemiz aramızda yok. Ama o da çok iyi biliyordu ki bacımız annemizin yokluğunun tek ilacıydı. Korkularımı bacımın sesi ile yeniyorum. O benim en güçlü teselli kaynağım, iyi ki var.
Seni seviyorum Bacım.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
0531 748 62 31

3 Ekim 2013 Perşembe

TURGUT ÖZAKMAN HAK'KA YÜRÜDÜ


Turgut Özakman gibi soculara can kurban…
Tayip Erdoğan, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Nihal Kaplan, Bengüsu Karaca, Dilipak ve diğer ''dili kirli'' bilumum zatlar, ya onlar...?

Hep şunu iddia etmişimdir; Türk milliyetçileri olarak solla kavgamızı birazda sağla yapmış olsaydık, bugünkü musibetleri yaşamazdık. Solculara ''dinsiz'' dedik, diyalog kurmadık, dışladık. Sağcıları (ben sağcı değil, Türk milliyetçisiyim) İse aynı safta namaz kılmanın hatırına içselleştirdik, adeta onlar bizden daha çok okusunlar, canları yanmasın, tahsillerini tamamlasınlar diye kurşunların hedefinden koruyup, kendimizi kurşunlara kurban ettik. Yaşça benden büyük olanlar bunun muhasebesini ebette ki daha iyi yapacaklardır. Bugün çok iyi fark ediyoruz ki ''sağcı kalleşliği'' nin üzerimizde ve davamızda yarattığı tahribat bildiğimiz ve kavga ettiğimiz klasik solcuların yarattığı tahribattan daha fazla ve daha kalıcı olmuştur, oluyor da. Ülkücülerin ''Fatiha suresi''ni bilmediklerinden hareketle doğrulamasını yapmak için yanındaki bir başkasına teyit ettirdiklerini söyleyebilecek kadar ahlaksızlaşan ve ben muhafazakarım, sağcıyım diyebilen insanın yarattığı tahribatın farkındamıyız acaba?

Türk milliyetçiliği hareketine inanmış, gönül vermiş insanlar olarak ''sağ''la ilişkilerimize yeni bir menzil belirlememiz gerekir diye düşünüyorum. Aynı kıbleye secde ediyor olmanın hatırı için ahlaksız ve kalleşle işbirliği yapamayız, en azından ben yapamam.

Bugün solcu diye bildiğimiz insanlar ''ulusalcılık'' adı altında bağımsızlığımız ve Türk kimliğimize, ülkenin üniter yapısına daha çok bağlılar ancak sağcı dediğimiz insanların birçoğu ise Türk bayrağına ilaveten bir şerit çekilmesini, anayasadan Türklüğü çağrıştıran ifadelerin çıkarılması ve daha bir çok abuk sapuk taleplerde bulunabiliyorlar.
Özet olarak keşke Türk milliyetçileri, ABD askerlerini denize döken solcularla o gün beraber hareket etselerdi.
Bu vesile ile Turgut Özakman’a Allah dan rahmet diliyor, ailesine sabırlar temenni ediyorum.
Mehmet Soral
03.10.2013
soralmehmet@hotmail.com

2 Ekim 2013 Çarşamba

TÜRKLÜK DE NEYMİŞ?


''Türklük de neymiş, ahirette ilk önce amellerimiz den sorgulanacağız''
algısına inanmışların tercihlerinin oyla sandıktan çıkardığı ''iktidar gücü''nün hükümdarlığından ciddi manada ürküyorum. Amellerimizle, milli kimliğimiz arasında tercih yapmayı dayatan zihniyet… Aslında insanımızı bu tercihe zorlayan mantığın dinle, imanla ilgisi yoktur. Bunun tek nedeni, bu iddiayı ortaya atanların ''etnik özürlü'' olmalarıdır. Belli ki adamın ''ben Türküm'' diyebilme şerefine nail olmasına mani olan bir özrü var ve bunu itiraf edemiyor ama diğer taraftan da Türklük şuurunun bertaraf edilmesi için de elinden gelen gayreti gösteriyor. Bunu yaparken de ahlaksızca ve vicdansızca ‘’ahrette hangi milletten olduğumuz sorulmayacak’’mış değerlendirmesini samimi müminlerin vicdanlarına dayatıyorlar. Aidiyet kompleksini dini bir referansla kamufle etme gayretidir aslında bütün mesle. Oysa herkesin etnik kimliğini şerefle ifade etmelerini beklerim, tıpkı benim Türklüğümü haykırabildiğim gibi. Bunların içinde en aciz ve sünepe olarak gördüklerim ise, Türküm diyemeyenlerin hiçbir zaman ''ne'' olduklarını da ifade etmemeleridir. Bir etnik kimliğe sahip olmak elbette ki özür değildir ama etnik kimliğini saklayandır aidiyetini ''özür'' olarak gören.
Türklük şuurunu dinim ile yok etmeye çalışanlara Allah'ın (c.c) ''Ben sizi kavim kavim yatattım ki tanışasınız diye'' ayetini hatırlatmak isterim. Demek ki insanın kavmini bilmesi, sevmesi, gurur duyması Allah'dan dır. Benim Türklük gururum kibirimden değil, ''Türk kavmi'' olarak insanlığa kattığım, kazandırdığım artı değerlerdir. Allah indinde bunun hiç mi bir değeri yoktur ey... aklı evveller. Kavimler olarak ''insanlık terazisi''ni koyalım ortaya tartılalım, sonra Allah versin hakkımızdaki hükmünü. Kavmini inkar edenler, onlar birer zavallı. Allah'ın ayetine karşı gelmekten günahkardılar şüphesiz. Neyse, çok sıkışırlarsa Türküm der , kurtulurlar.
Tüm etnik kimliklere saygılıyım, saklayana karşıyım.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
023.10.2013

11 Eylül 2013 Çarşamba

MAHALLE BAKKALIMIZ


MAHALLE BAKKALIMIZ

Mahalle bakkallarımız birer birer yerlerini semt marketlerine, onlar da toplu alışveriş merkezleri, (AVM)’lere terk ediyorlar yavaş yavaş.

Maalesef gidişatın bu yöne doğru olması için uluslararası sermaye ve hükumet sürekli teşvik ediyor. Hatta hükumet de bu gidişata tepki gösteren bakkallara ’’Bir araya gelin, büyük marketler olun’’ diye de telkinde bulunuyor. Oysa ki ‘’Mahalle bakkalı’’ diye isimlendirdiğimiz şey sosyal yaşamın bileşenlerinden olup, bütünlüğün sağlanmasında kendince bir çok ihtiyaca cevap veren mahalle kültürünün önemli bir unsurdur. Her zaman için muhafazakarlığa atıfta bulunan hükumet her ne hikmetse bakkallar konusunda oldukça liberal bakış açısına sahip. Oysa ‘’Mahalle bakkalı’’ın  kadri kıymetini en iyi bu hükumetin bilmesi beklenmez mi?

‘’Paranın dini imanı olmaz’’ istediği yere gider denir amenna ama ‘’Her insanın dini imanı olmasa’’ bile en azından insan olmanın getirdiği asgari bir takım normlara sahip olmaları beklenmez mi? Zaten herkeste olması gereken bu asgari vasıflardır; insanlar arasında diyaloğu başlatan ve müşterekliği sağlayan.

Belirtmek istediğim şudur ki, bazı müesseselerin yaşaması gerekir. Çünkü o müesseseler bir kültürün, yaşam biçiminin parçasıdırlar. Müzeler gibi, ören yerleri gibi, tarihi mekanlar ve kütüphaneler gibi.

Bakkallar da bunlardan birisi olup, yaşatılması gereken kurumlardan birisi olduğunu düşünüyorum. Mahallemizin hatta devletimizin en büyük istihbarat kaynağı olup, adeta tamamlayıcısıdır. Her mahallenin bir muhtarı olduğu gibi en az onun kadar kendisinden faydalandığımız ‘’Mahalle bakkalı’’ vardır. Çoluğumuz çocuğumuz, her şeyimizle mahallemiz ona emanettir. 1985 yılında bankaya çalışmaya başladığımda sonradan öğrendim ki benim istihbaratımı mahalle bakkalımızdan yapmış; değerli mesai arkadaşım Uğur.

Kim bilir kaç delikanlı, kaç genç kız sevdalısını görmek, gözüne kestirdiği ile göz göze gelmek için bakkala gitmeyi bahane etmiştir. Kim bilir kaç genci ısrarla anneleri bakkala göndermek istediklerinde gitmek istemiyorken, ani bir hal değişimi ile bu sefer kendileri ısrarla ‘’anne bakkaldan alınacak bir şey var mı’’ suallerini sorar olmuştur. Mahalle bakkalının önü arkası, sağı solu, gençlerin buluşma bakışma yerleri, aşk kıvılcımlarının tutuştuğu mekanlardır. Aynı zamanda emanetçimiz dir mahalle bakkalımız. Bakkalımızın çekmecesi anahtar doludur. ‘’Ali efendi al şu anahtarı, çocuk okuldan gelince verirsin’’ veya ‘’Şu paketi kenara koyuyorum, Veli gelince verirsin’’ seslenişlerini hala duyar gibiyim. Eve aniden para lazım olmuştur Ali Efendiyi ararız veya çocuk okuldan gelmiştir evde kimse yoksa yine Ali efendiye haber salarız; çocuğa ekmek arası bir şey yapması için. Postacının en büyük yardımcısıdır. Dağıtabildiklerini dağıtır, kalanları da bakkala bırakır.

Bakkal ve bakkal amcada bir ruh, bir canlılık vardır. Güven telkin eder mahallenin büyüğünden küçüğüne. Ayşe nine seslenir oradan ‘’Bakkal evladım ezan okundu mu?’’ diye. Velhasıl kelam; bu müessesenin de canına ot tıkanmak üzere.

Sonunda bizim mahallemize de geldi; sermayenin acımasız gücü süpermarket. Hem de mahalle bakkalımızın tam da karşısına. Yazar kasa konmuş ‘’Kuruş inisiyatif’’ geçmiyor. Dönünce veririm, akşama getiririm, ay başında veririm gibi insan halini ifade eden kelimelerden hiç birisini anlamıyor. Reklama tamah edenler süpermarketleri dolup dolup boşaltıyorlar. Vefaya tamah edenler, bizler ise bakkalımızın yanında onlara karşı direnmeye çalışıyoruz; koskoca ejderhaya karşı.
Bakkalımız şahsen onun için ne savaş verdiğimin farkında değil ama fark ettiğim bir şey var ki; bakkal amcanın içinde büyük fırtınalar kopuyor. Gözlemim o ki  ‘’Bizim mahalleli'' de benim gibi sahiplenmeyi düşünüyorlar. Oh ne güzel ama nereye kadar devam edebilir; Allah bilir.

Ha birde şu var; cenaze namazımızı kılacak ve tabutumuzu omuzlayacak en az dört kişiden birisi de bakkal amcamızdır.

Mehmet Soral


GSM 0531 748 62 31










8 Eylül 2013 Pazar

2020 OLİMPİYATLARI VE TÜRKİYE GERÇEĞİ


Dikkatinizi çekmek isterim ki, olimpiyat oylaması Türkiye de değil, ülke dışında yapıldı.  Yani herhangi bir şekilde iktidar gücünün; yargıya, bürokrasiye ve sermayeye karşı tehdidi söz konusu değildi. Sonuç, doğal bir süreçle tecelli etti. Akıbeti belli oylamaların kazandırdığı alışkanlık bakıyorum birilerini hayal kırıklığına uğratmış görünüyor ama gerçek bu.
Belli ki ''olimpiyat komitesi''nin dikkate aldığı kıstaslar çok önemli. Sanırım en önemli unsur ülkenin güvenliği ve istikrarı. Yeterince değerlendirmede bulunmak için Türkiye ye dışarıdan birisi olarak ve empati yaparak bakmak lazım.
*Mevcut spor tesisleri genellikle şehir merkezlerinde.
*Neredeyse ülkenin bütün parkları kaçakların, göçeklerin iskanı olmuş.
*Bütün komşularınla sorunlusun.
*Sınırların güvenli değil, girip çıkanı belli değil.
*İzleyicilerin tribünlerde tezahüratlarına sınır getirilmesi veya sivil polis ile takip edilmesi
*Kombine bilet satışlarında ''müsabakalarda; vallahi de billahi de hükümeti protesto etmeyeceğim'' imzalarının alınması.
*Terör örgütleri ile ilişkilerin günü birlik, gayri kanuni ve ''ben istedim olacak'' mantığı ile devam ediyor olması. Bu şekilde devam eden sürecin akıbeti konusunda hiçbir şeyin belli olmaması. (PKK, HAMAS,PYD)
*Geleneksel Türk Dış politikasının terk edilmesi ve sürekli sürprizlere açık olması
*Ordusu ile kavgalı ve ordusuna güvenmeyen bir hükümet anlayışı devam ediyor olması
*son zamanlarda uluslararası yarışmalara katılan sporcuların neredeyse tamamının dopingli çıkıyor olması.
*Futbolda şike söylentileri ve dava süreçleri ile rezilliğin, kepazeliğin üçbeş yıldır dünyaya duyurulması.
*En masum protestolar karşısında kullanılan orantısız polis gücü ve hatda can kayıpları.
*Her vesile ile hükümet edenlerin konuşmalarında dini referanslara vurgu veya alıntı yapılması.
*Yeşile düşmanlık
*İkide bir hükümet edenlerin ‘’savcıları göreve çağırıyorum’’ tehditleri
*Hükümete karşı otosansörlü basın. Neredeyse hergün istifa ettirilen gazete yazarları
*Anamuhalefet liderinin bile mezhep farklılığından vurulmaya çalışılması(Suriye konusunda Kılıçdaroğlu’na sen alevisin onun için Esad’ı destekliyorsun diyor)
……….
Daha bir çok neden sıralayabiliriz elbette ki.
Şimdi bir de aynı kıstasları göz önüne alarak, elimizi vicdanımıza koyup birde Japonya’yı düşünelim.
****
Bizlerde bir söz vardır. Diyelim ki delikanlı bir kızı sevmiştir, kızda onu. Evlenmek isterler. Delikanlı konuyu annesine açar. Sevdalı ama işi gücü yok, evlenmek için durumu müsait değildir. Belli ki, yapacağı evlilik sıkıntılı olacak.
Vicdanlı, ana yüreği taşıyan ‘’ana’’ oğluna döner der ki;
‘’oğlum elin kızının günahına girme, sebep olma’’ der ve gerekli mesajı da vermiş olur.
Dolayısıyla, olimpiyat komitesi de bize bunu demiş oldu.
Ben kendi adıma Allah razı olsun diyorum.
Spor bakanına söyleyini kına falan da aradığım yoktur.
Kendi egolarını tatmin için, şişim şişim şişmek için olimpiyatları, şunu bunu fırsat bilmesinler. Türkiye de demokrasi için yeterli zemini, müsait tutun yeter.
Siyasi partiler yasasında lider hegomanyasını ortadan kaldıracak düzenlemeleri yapın mesela.
N eyse…..
İnşallah sonuç dünya barışı, sevgi ve kardeşlik için bütün hayalperest liderlere rağmen hayırlara vesile olur.
Mehmet Soral

8.9.2013

24 Ağustos 2013 Cumartesi

''BİR ALEVİ DEYİŞİ AŞK İLE KILDIRDI BANA NAMAZ''

Değerli dostlar;
Özellikle son zamanlarda kıldığım namazdan, tuttuğum oruçtan haz alamamanın sıkıntısını yaşıyordum. Biliyorum ki yaptığımız bütün ibadetlerde şekil şartlarından ziyade mana önemlidir. Tadı alınmadan, istenmeyerek yenen yemeğin insana bir faydası olmayacağını ‘’kul’’ olarak biliriz ama haz alınmayarak kılınan namazın umarız Allah indinde vardır bir ‘’değeri’’. Öyle bir namaz kılayım ki, Allah sevgisinden (korkusundan değil), peygamber aşkından; akan göz yaşlarım benden önce secde yapsınlar yere. Ama ne gezer. Kılayım da aradan çıksın, öteleyeyimde önümden çekilsin sıkıntısı olmadan, ''aşkımla'' buluşmaya gidercesine koşabilsem, nefes nefese...buluşma yerine, namaza.
Sizlerle paylaştığım Musa Eroğlu'nun bu sazlı sözlü okuduğu ''deyiş'' ister inanın ister inanmayın bana namazdan umduğum hazzı verdi ve Allah sevgisini doyasıya hissettim ve doyasıya ağladım. Allah sevgisi ile beni ağlatan başta bu deyişi yazan ve söyleyen herkese can-ı gönülden tebrik ediyor, teşekkür ediyorum. Allah'a giden yollara ne dikenler diktiler, ne taşlar döşediler Allah adına ama O'na kavuşmamacasına. Bugün çok daha iyi anlıyorum ki Allah'ı anlatan en güzel sözlere mezhep taassubu ve kontrolü elden kaçırmama adına küfür demişler. Şimdi aklı evvel birtakım zevat benim mezhebimden şüphe edecekler. Varsın etsinler, ben ''Allah'ımı arıyorum bütün engellemelere rağmen''.
Ey aklı evvel!...
Biliyormusun, bir alevi deyişi aşk ile kıldırdı sunniye namaz.
Diyeceksinki ''küfürle'' namazmı kılınır?
Küfür küfür diye hep küfrettirdiler bize
sözün güzeli ''küfürde'' gizliymiş meğerse
bize farketirmediler
dostlar.
Mehmet Soral

İlme değer veren,
öyle bir ehli imanım
Kötülüğü hor görmiyene,
ona hiç kaynamaz kanım.
Şeytanı görmedim nasıl,
hangi millet, hangi asıl
o yaklaşmaz bana hasıl,
ezelden ona düşmanım.
Yetmişiki huri bilmem,
verseler de yine almam
çünkü ben hakından gelmem
geçimi dar bir insanım.
Kabeye param yok niçin
hak her yerde olduğu için
eğer bunda varsa suçum
kabe ben, ben insanım.
Benden sorma abdest namaz,
sabırlı ol dinle biraz.
Arapçam kısadır pek az,
sade Türkçedir lisanım.
İbret böyledir, ferdim
İnsanlığa ermek derdim
ben gönlümü dostta verdim
sanma ki buna pişmanım.

Sazlı-sözlü olarak aşağıdaki ling'den dinleyebilirsiniz..
http://youtu.be/c-Jdg4ZQrJg

22 Ağustos 2013 Perşembe

ŞEHİT KIZIMIZ SERAP'A MEKTUP


Sevgili Serap;
Seni unutalı aslında çok zaman oldu değil mi? Yine senin gibi körpecik yaşında ve tamamen ülkesini şimdiye kadar yanlış yönetmiş ve hala devam etmekte olanların demokrasi üzerine yaptıkları hataların bedelini ödettikleri Mısırlı Esma sayesinde hatırladık. Maalesef bedel ödetmek için Ülkemizde seni, Mısır da Esma’yı seçtiler; insanlıktan nasibini alamamış alçaklar.
Serap’cım itiraf ediyor ve kahroluyorum ki, senin için ağlamadı(k) Esma’ya olduğu kadar.
Doğrusu çok kıskandım Mısırlı Esma’yı.
Biz senin için ağlayamadık, Esma’ya olduğu kadar Serap. Oysa ne acılar çekmiştin günlerce. Bazende düşünmedim değil; yanan yüzünün, körpecik teninin alacağı yeni halin sana yaşatacağı bir ömür boyu sürecek ızdırabı. Belki de alev topunun sıcaklığını hissettiğinde yüzünde; artık sana bakmayacak delikanlılar geldi gözünün önüne. Bu acılarla yaşama şansını bile bitirdiler senin Serap.
Beklide en büyük acıyı şimdi yaşatıyoruz sana değil mi Serap?
Mısırlı Esma sayesinde mi hatırlamalıydık seni? Bunun utancı ile mi senin için ağlamış olacaktık Serap…
Evet Serap, senin için ağladım ama utancımdan.
Sana ağlamamız için yeterince acımı çekmemiştin Serap?
Niçin ağlamadı(k) senin için? duyuyormusun beni. Elbetteki duymayacaksın; bu kirli, utangaç ve vicdansız sesimizi cennetin en güzel köşesinde, şehitler diyarında.
Serap’cım hemen yanında seni ateşler içinde kavuran kahpelerle mücadele ederken şehit olmuş ağabeylerin var. Onlar için de yeterince ağlamadı(k) , cenazelerine istediğimiz gibi katılamadık biliyormusun? Ağıtlarımıza da tahrik dediler, cenazelerimize giden yollarımızı kestiler Serap....

Ah Serap’cım Ah…
Sana ve diğer şehit ağabeylerine ödetilen bedeller üzerine kurulmuş pazarlık sofralarında; sizleri hatırlayacak vicdan, akacak gözyaşı olsaydı bu sofralar kurulurmuydu hiç? Kurulmazdı elbet. Ağlamışsa sana ancak anan ağlamıştır Serap… kalanımız ise yalan.
Esma’yı kıskandın değil mi Serap?
Ben de…
Kim kıskanmazki ''naklen'' verilen gözyaşlarını...
Her ikiniz de nur içinde yatın.
Mekanınız zaten belli.
Günahkar ağabeyin
Mehmet Soral.
....
Not: Serarp, PKK'lılar tarafından ateşe verilen otobüsde yanan lise öğrencisi şehidimiz.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

MISIR'IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ VE HOCALI KATLİAMI


Bir kaç gündür sanırım ''genç hareket''(bunlar da kim? olsa olsa ısmarlama bir hareket sanırım) Saraçhane meydanında, Mısırda olup bitenleri protesto ediyorlar.
Görebildiğim kadarıyla, hükümetin de bütün desteğine rağmen beklenen, ümit edilen katılım ve protesto gerçekleştirilemedi. Çünkü protestonun özünde milletin içinden gelen, tamamen doğal olan bir istek ve katılım yoktur. Ama her şeye rağmen ''mazlum ve mağdur''un
yanında olmak adına güzel bir eylem.
Bu arada ben kendimi sorguluyorum ''neden orada değilim?'' diye. Hemen aklıma Taksim meydanında ''Karabağ soykırımı''nı protesto ve Karabağlı kaçkınlara destek mitingi geldi. O miting bugünkü hükümetin o günkü içişleri bakanının sonunu getirme sürecinin başlangıcı olmuştu.
Yani Türk'ün derdine sahip çıkan bir bakana böyle bir bedel ödettirilmişti.
Sonra bütün Arap dünyası gözümün önüne geldi. Hangi Arap ülkesinin hangi meydanında ''Hocalı katliamı'' için ne yapıldı? Daha dün gibi hatırlıyorum, Irak da Tusumatu da aynı anda onlarca insan katledildi üstelik hepisi de Irak Türkmenlerinin en aydın, en seçkin insanlarıydılar, yine hangi Arap Ülkesinde, hangi meydanında ne yapılmıştı?
Başbakan ''one minute'' dediğinin haftasında veya o günlerde Doğu Türkistan da bir gecede 600 Türk yok edildi, hala akibetleri belli değil. Yine soruyorum hangi Arap ülkesinin, hangi meydanında ne yapılmıştı.

Lawrance denen sahte imamın peşine düşüp; Sina çöllerinde ''su, su...''diye yalvaran Osmanlı askerinden suyunu esirgeyenler için müslüman Türkler olarak insanlık adına yapabileceğimiz çok şey olabilir ama ben şahsen artık sorgulayarak yaşamak istiyorum, hatası olana da hatasını hatırlatmak istiyorum.

Yok öyle yağma arkadaş. İnsanlık adına ''Türk''den her şeyini esirgeyeceksin ama yine insanlık adına darda ve zorda kaldığında Türklerden her şeyi bekleyeceksin.

Mazlumun ve mağdurun yanında olmak Türk'ün şiarıdır ama kimse kusura bakmasın ahmaklık da şiarımız olamaz.
Doğu Türkistan da, Musul da, Kerkük de Türklere yapılan zulüm hala devam ediyor ve yarın Saraçhanede protesto mitingi yapalım desek, Mısır için toplanan insanlardan kaç tanesi gelir, Türk'ün derdi ile dertelenirler sizce.

Yapılan haksızlıklar karşısında ''susan şeytan'' olmamak adına Türk milletinin insanı duygularından kaynaklanan merhametinin engin sularında herkese yetecek kadar su var ama kadir kıymet bilenleri de tanımamız gerekir şüphesiz.

Kıraldan çok kıralcı olmanın bir anlamı yoktur. Adama sorarlar kendi soyun sopun için ne yaptın diye.

Dün İz TV'de bir belgesel izledim.
Kosava da bir Türk düğününden görüntüler vardı. Gelin almaya gidilirken en önde elinde Türk bayrağı ile yürüyen bir genç vardı. Hemen empati yaptım doğal olarak. Türkiye'nin neresinde hiç bir endişe duymadan, elimizde Türk bayrakları ile yürüyebiliyoruz. Bu endişe, duygu ve düşünceleri yaşamamızın müsebbibi olanlar ''ısmarlama miting''lerle yapacakları protestoların yapacağı yankı milletin içinden gelmediği için ancak bu kadar olacaktır. Bütün korku, ''Mursi gibi geldim ama Mursi gibi gitmek istemiyorum'' düşüncesidir. Şayet içinizde böyle bir korku varsa, ''siyasi bilinç'' anlamında süper bir gelişme içerisinde olduğunuz muhakkak. İnşallah ''Büyük Şeytan''a herifçe karşı duruşun bir ön çalışmasıdır bütün bunlar. Bunu başarmanız sadece ''ısmarlama kalabalık''la olacak iş değil, milletin her kesimini kucaklayacaksınız, inandıracaksınız ve herkesi yanınıza alacaksınız ki bu korktuğunuz başınıza gelmesin. Arap milletine methiyeler düzerken, Türk milletini ağzınıza almaktan imtina ederseniz, ''aman eşbaşbakan ne der'' diye korkarsanız,
''büyük Şeytan''a dur diyebilme şansınız yoktur. Yüzde ellinin üzerinde oy almanız yeterli değil, yeterli olan milletin birliği ve bütünlüğüne ''iman'' etmiş, sizden de hiç ama hiç ''ihale'' almamış inanmış insanların desteğini almanızdır. Takdir sizindir.

Mehmet Soral
17.8.2013

6 Temmuz 2013 Cumartesi

MISIR DİKTASINA ''ONE MINUTE''



Darbelerden çok çekmiş ve aşağı yukarı her on’lu yıllarda muhtıra veya darbe ile karşılaşmış olan milletimiz bu konuda hayli tecrübeli. Bu yaşanan acı tecrübeler, bazılarına hak etmedikleri imkanları sağlamış, bazılarını da yine hak etmedikleri eziyet ve işkencelere muhatap kılmıştır.
Peki hep kazanan kim olmuştur? ABD… Türkiye ve Mısır gibi ülkeleri sürekli kendisine bişekilde bağımlı kılmayı başarmıştır. Milli düşünen hükümetleri veya partileri sürekli toplum mühendisliği harikaları yaratıp, pasifize ederek, milletin teveccühünden uzak tutmayı başarmıştır.
ABD, bazen asker baskısını ve suistimallerini millete karşı, bazen de milletin zafiyetlerini askere karşı kullanarak başta Türkiye, Mısır gibi ülkeler üzerinde hegomanyasını kurabilmiştir.
AKP iktidarı ile ülkemiz üzerinde sergilenen en son operasyonda ise askerin millete karşı olan ‘’yanlışları’’nı kullanmak olmuştur. Bunun ne demek olduğunu tek bir örnekle açıklarsam umarım meramımı anlatmış olacağım. Mesela; başörtülü bir anne 20 yaşına gelen evladını nizamiye de teslim ederken kendisine ‘’senin oğlunu askere almayız zira sen başörtülüsün’’ denmiyor ama 45 gün sonra yemin törenine gittiğinde aynı anne nizamiyeye başörtülü olması gerekçe gösterilerek alınmıyordu. Bu sadece bir örnek. Bu örnekteki mantıksızlık ve ‘’millete rağmen’’lik örneklerini saydıkça bitiremeyiz. Bir diğeri 27 Nisan muhtırası… Bütün bu rahatsızlıklar AKP ile oya dönüştü ve yine onun sayesinde yüzlerce asker tutuklandı. Belli ki aynı zamanda Nato ordusu olan Türk Ordusunda görev yapan başta ABD askerleri olmak üzere bir çok nato askeri yıllarca, şu anda yüzlerce askerin tutuklanmalarına neden olan belgeleri toplayıp, valizlere yerleştirip, uygun zamanı ve uygun ‘’sivil toplum örgütü’’nü kollamışlar.
ABD ve ‘’sivil toplum örgütü’’destekli AKP siyaseti bu zafiyetleri çok iyi kullandı. Mesela ‘’one minute’’ çıkışının arkasında, seçim arifesinde, oy devşirme amacı yatmıyormuydu?
Bunun AKP iradesinden mi, yoksa başka birilerinin iradesinden mi beslendiğini anlayabilmemiz için bugünler en iyi fırsat.
AKP iktidarı ‘’arkadan dolanıp, kaç puan alırım’’ın hesabını yaparak ABD ile ilişkileri sürdürebilir ve uzun vadede Türk milletinin ufkunu açarsa, Türkiye ve Türk milleti üzerine toplum mühendisliği projelerini uygulamasına mani olmak adına bağımsız projeler üretebilir ve uygulayabilirse, Türk milletine en büyük hizmeti yapmış olacaktır. Bunun çok zor olduğunu elbette ki biliyorum ama bu zor aşılabilinirse eğer değişmeyen mukadderatımız da değişmiş olacaktır. Aslında bu mana da AKP, ABD handikapı nedeniyle belki istese de milli düşünmekten çekinecektir ancak milli düşünen diğer siyasi partilerin güçlenmesine yardımcı olarak bir yerde ABD’ye karşı güç kazanımı sağlamış olur. Bunun ufak bir testini yapabilir.
Haydi bakalım, demokrasi adına aynı duygularla birde bugünkü Mısır’a ‘’one minute’’ çekelim.
‘’Seçimle gelen hükümeti darbe ile götüremezsin, Türkiye olarak senin yanında olamayacağımız gibi, diplomatik ilişkilerimizi de donduyuyoruz’’ diyebiliyormuyuz? Haydi bakalım..
Birilerinden ‘’one minute bekliyoruz’’
Demokrasi adına… Ortadoğu’nun liderliğiadına.

Mehmet Soral
08.07.2013


23 Haziran 2013 Pazar

AZRAİL'İN GÜZELLİĞİ



Yaşanmış Güzel Bir Hikaye

AZRAİL'İN GÜZELLİĞİ - Rahmetli Onkoloji Doktoru Halûk Nurbaki'den gerçek bir hatıra..

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım.

Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.


Kanser Hastanesinde Başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı.

Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm.

Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.

Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.

Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

--''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size... dargınım.''

--''Niçin?" diye sordum.

--"Siz... dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH'ı, ölümü, ahireti
anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında
oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine
tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yani sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala:

--"Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

--"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şahadet sana uzun gelir. O
anı fark edince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:

--"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."

Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.

"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?..

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti.

Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.

Ertesi gün O'na:

--"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

--"Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?"

--"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

--"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:

--Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

--"Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!“

21 Haziran 2013 Cuma

FAİZ LOBİSİ NE YAPMAK İSTİYOR


Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, eşi Selma Yazıcı ile birlikte dönemin başbakanı Bülent Ecevit'in önüne fırlattığı yazarkasayla gündeme gelen Ahmet Çakmak'ı evinde ziyaret etti.

Değerli dostlar,
Türkiye de son olup bitenleri ‘’faiz lobisi’’ne bağlayan başbakan, bundan çok eminmiş gibi konuşuyor.
Çünkü başbakanlığa nasıl geldiğini kendisi biliyor. Bu süreci iyi bilmeyen, geçmişle ilgili hafıza yoklaması yapmayanlar pekala ‘’faiz lobisi de nereden çıktı’’ diyebiliyorlar.
Sene 1999-2001’li yıllar; ''imalı şiir'' okudu diye hapse atılan bir belediye başkanı. Daha sonraki bir röportajında da itiraf ettiği üzere hapishane de kendisini günde yüzlerce insan ziyaret ediyor. Bunun ne kadar önemli bir nimet olduğunu ''Ergenekon sanıkları''nın bile avukatları ile istedikleri zaman görüşemediklerinden çıkarabiliriz. CHP ‘nin kol kanat olması ile cezasını kaldıran yasa meclis de kabul ediyor ve böylece CHP, seksen küsur yıllık Cumhuriyet devri sorgulamasını kendisi üzerinden ve sürekli yapan bir zihniyete özgürlük ve hat da iktidar kapılarını açmış oluyordu.
Gecelik faizler yüzde 1500-3500 arasında. ABD 1 milyar USD için Türkiye yi dilenci konumuna sokuyor, ‘’veririm ama Ortadoğu da bana lejyonerlik yapacaksın’’ diyor. Bunu onuruna yedirmeyen 57. hükümet hayır diyor. Bu arada sıcak para sürekli ülkeden kaçıyor, günlük asgari ihtiyaçları çevirecek nakit para bile bulunamıyordu. Özelleştirme ile yok pahasına devletin kıymetli değerlerinin satılması dayatmalarına karşı da zamanın hükümeti boyun eğmiyor. Ancak bütün bu karşı duruşlar, karşılığında daha ağır yaptırımları getiriyordu. Başbakanlığın önüne yazar kasa fırlatmalar, emniyet güçlerinin silahlarını kılıflarından çıkararak yürüyüş yapmaları, yine tencere tava sesleri ve hastaneye hapsedilen ve daha sonra hastaneden evine eşi tarafından kaçırılan bir başbakan. Manzara bu…İşte bugünkü başbakanın kastettiği faiz lobisi ve sermaye güçleri, Türkiye’nin çıkarlarından ziyade kendi mevcut varlıklarını koruma adına Türkiye ye bir ismi Kemal Derviş’i kurtarıcı olarak dayattılar ve büyük bir hata yapılarak bu ismi kabullenip, yetkili kıldılar.
Peki bütün bunlar olurken Tayyip Erdoğan ne yapıyordu?
Gömlek değiştirmek üzere hazırlıklar yapıyordu.
Aydın Doğan-Tayyip Erdoğan el ele, kol kola sözüm ona Hürriyet tesislerinin açılışını yapmak üzere Almanyadalar. Malum Patronun ‘’seçme yavrusu’’ kendisi ile sürekli programlar yapıyor, üstelik hala siyasi yasağı devam ettiği, milletvekili seçilebilme garantisinin olmadığı halde müstakbel başbakanmış gibi ağırlanıyor, kıymetlendiriliyordu. Cüneyt Zapsu denen birisi tıpkı Kemal Derviş gibi Türkiye ve ABD gündemine giriyor, her yerde onun ismi telafuz ediliyor, ABD'deki lobilerle görüşerek daha henüz milletvekili bile olamamış Tayyip Erdoğan'ı tanıştırıyor. Türkiye başbakanı, cumhurbaşkanı aylardır, hat da yıllardır ABD sermayesi ve lobileri ile görüşme fırsatı bulamıyorken henüz yeni kurulmuş bir partinin liderini misafir etmek için adeta sıraya girmişlerdi. Artık Türkiye'nin en yakın zamanda yapılacak seçimde ne şekilde olursa olsun başbakan Tayyip Erdoğan olacaktı. Bunun kaçınılmaz son olduğu mütemadiyen empoze edildi.
Ancak, her şeyin kitabına uydurulması gerekiyordu. 3 Kasım seçimlerinden sonra siyasi yasağı nedeniyle milletvekili seçilemeyen ancak AKP'nin genel başkanı olan Tayyip Erdoğan'a başbakan olmasının yolunun açılması gerekiyordu.
Peki bu nasıl sağlanacaktı? Muhtemelen daha önce senaryosu yazılmış olan Siirt seçimlerinin iptalinin sağlanması gerekiyordu.
Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Doğan Köy'de sandık kurulları oluşturulmamış, bir sandık kırılmış, üç sandıkta kayıtlı 706 seçmen, köylerine hizmet götürülmesini gerekçe göstererek seçimleri boykot etmiş ve oy kullanmamıştı.
İşte AKP, bu durumu gerekçe göstererek seçimlerin iptalini istemişti. Çünkü AKP 100 küsur oy daha almış olsaydı bu ilden bir değil iki milletvekili çıkarabilecekti. YSK, AKP'nin itirazını ciddiye alarak, incelemesini yaptı AKP'nin itirazını kabul etti ve siyasete müthiş bir hareketlilik getirdi. YSK yaptığı toplantının ardından yapılan yazılı açıklamada;
"2839 Sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun 39'uncu maddesi uyarınca; Siirt ili seçim çevresi seçim sonuçlarına seçim işlemleri sebebiyle yapılan itiraz üzerine YSK 2.12.2002 tarihli toplantısında seçim işlemlerindeki noksanlığın seçim sonuçlarına etkili olduğu sonucuna varmış ve Siirt ilinde seçimlerin yenilenmesine oy birliğiyle karar vermiştir."
Böylece, 3 Kasım seçimlerinde adaylığı veto edilen AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a da Siirt den milletvekili seçilme şansı aralanmış oluyordu. Çünkü YSK partilerin yeni adaylar gösterebileceklerini benimsemiş, böylece Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olması için şartlar sağlanmıştı. Bu arada CHP ve Baykal'ın desteği ile Erdoğan'ın siyasi yasağı da kaldırılmıştı. YSK kararları için yargıya da gidilemediğinden yapılan itirazlar dikkate alınmayıp, olup biten sineye çekilerek Tayyip Erdoğan'ın başbakan olması sağlanmış oldu.
Değerli dostlar,
Bütün bu süreci dikkate aldığımızda; Başbakan Tayyip Erdoğan'ın nasıl geldiğinden hareketle nasıl gönderilmek istendiğini fark edebiliyoruz ama başbakan fark edememiş gibi gözüküyor, sizce öylemi dir?
Aslında ''siz söyleyin, ben yaparım'' dan ''ben söylerim, ben yaparım'' 'a geçiş yapıldığından sadakat bozuldu, doğal olarak senaryonun da değişmesi gerekiyordu. İçte kabaran öfkeyi eyleme dönüştürmek ve buradan rant devşirmek isteyenlere fırsat doğmuş oldu. ''Gezi parkı'' eylemi biçilmez kaftandı ve kendilerince gerekeni de yaptılar. Oysa Başbakan biraz enaniyetten vazgeçip de ''gençlik ve istekleri en masum isteklerdir, elbetteki uyarılarını dikkate alacağız, gençlik bizim herşeyimiz'' deyip, sıcakkanlı ve sevecen bir yaklaşımla olayların bugünkü boyutlara gelmesine mani olabilirdi ama kibir her şeye mani oldu. Allah'a çok şükürki doksan gençliği başbakanın bütün iteklemesine rağmen emperyalist leş kargalarından uzak durmaya çalıştı.
Mehmet Soral
22.06.2013

19 Haziran 2013 Çarşamba

TÜRK GENÇLİĞİ LİDERİNİ ARIYOR



Yaşadığımız son 7-8 yıl MHP açısından oylarının tavan yapması gereken bir dönemdi. MHP'nin misyonu ülke dara düştüğünde, ülkeyi yönetenler gaflet ve dalalet içinde olursa, duruma müdahale eden bir inisiyatifmiş gibi. Kesinlikle ''İKTİDAR OLMAK'' gibi bir düşüncesi, OLAMAMAK gibi de bir endişesi yoktur. Sanki bunu misyon edinmiş bir parti. MHP yöneticileri kendi içinde barışık, CHP tam tersi; kendi içerisinde karışık. AKP ise hem kendi içerisinde barışık hem de seçmeni ile barışık. Özellikle AKP’ kadrolarındaki bu ‘’barışıklık’’ inanmışlıktan öte, korkuya dayanan, ‘’sesini çıkardığın an yedi sülaleni perişan ederim sonra’’ tehdit algısından kaynaklanmaktadır. Siyasi söylem ve ‘’toplumu ateşleme’’ argümanlarını ‘’Türkiye ortalaması algılama düzeyi’’ni muhatap alarak belirlediği için AKP açısından halk üzerinde negatif manada bir tesir oluşmamakta. İşte bu nedenle AB normları için imza atan, bir bakanlık tahsis eden hükümetin başı, Başbakan ; AB uyarıları karşısında ‘’sana ne’’ diyebilmektedir. Çünkü O’nun için önemli olan ‘’Türkiye ortalama algısı’’nın ne düşündüğüdür. Buradan da anlıyoruz ki bütün süreç AKP den yana devam ediyor. İşte muhalefetin yetersizliği, hat da yokluğu bu gençlik hareketini başlatmıştır. CHP ve MHP siyasi hayat da artık yorgun düştüler ve her ikisinde de doping etkisi yapacak bir değişimin gerçekleşmesi gerekiyor, ama çok zor, hatta hiç ümitvar değilim. Her iki partideki ‘’metal yorgunluğu’’ içlerindeki çok kıymetli değerleri absorbe etmelerinden dolayı kaybolup gitmektedirler. Aslında Taksim gezi parkında gençlik bir koalisyon kurdu, ‘’milli direniş’’ ile yani ‘’millilik’’ den yana olanlar bir araya gelmişlerdir. Şimdi adeta zeka fışkıran bu ‘’milli Gençlik’’in başına dinamik bir lider gerekiyor. Mevcut liderlerin bu misyonu yüklenecek çapta ve niyette olmadıkları açık.
Her iki muhalefet lideri de yalpaladılar. Sayın Bahçeli MHP olarak çekincelerini doğru bir dille ve zamanında dile getirmekle beraber, yanında olduklarına karşı da tam güvence verememiştir. Maalesef o yiğit gençler inandıkları değerlerin mücadelesini verirken aynı zamanda devletin sopasına, yabancı istihbarat örgütlerinin, leş kargalarının sızmalarına karşı da kendilerini savunmaya çalışmışlardır. Günlerce ellerinde ‘’gaz lambası’’ lider aradılar ama bulamadılar.

Sayın Bahçeli blue Jean pantolonu ve üzerine tişörtünü giyse sonra Taksim meydanına gidip çok zekice düşünülmüş olan ''duran adam'' protestosunu sembolik olarak 3 dakikalığına yapsa ne olur…? Çok iddialı söylüyorum Türkiye de değişim, hatta devrim olur. Maalesef Sayın Bahçeli kendi sosyal yaşamının önüne koyduğu duvarları yıkması yani Blue Jean üzerine tişörtünü giymesi ve milletin içine çıkması gerekiyor. Efendim onun tarzı böyle değilmiş, hep kravatlı hem de takım elbiseliymiş. Hani halk arasında bir deyim vardır, ‘’efendilik sökmüyor’’ . Sayın Bahçeli’nin durumu da böyle bir şey.
Sayın Bahçeli'nin iyi bir devlet adamı olduğuna ne kadar inanıyorsam, Erdoğan'ın da ülkeyi 12 senedir yönetmesine rağmen hale bir devlet adamı olmadığına o kadar inanıyorum ama her şeye rağmen iktidar. Demek ki iktidar olmak için başka meziyetler lazım. Dolayısıyla; MHP'nin iktidar olması için hemen, tez elden bugün Sayın Bahçeli'nin Blue Jean ve tişörtünü giyip, Taksi’me gidip ''Duran Adam'' eylemine başlaması gerekir diye düşünüyorum.

Sayın Bahçeli bunu yaparsa kendisine yüzde yüz garanti veriyorum, MHP’nin oyları yüzde yüz artar. Bunu yapma şansını başkasına verirse onunda garantisini veriyorum, yine MHP’nin oyları yüzde yüz artar.(her şey Türk milliyetçilerinin iradesine ve insiyatifine bırakılırsa)

Bazı sevgili dostlarımın kafalarını karıştırmış olabilirim. Taksim gezi Parkı eylemlerinin özü ‘’Türk Gençliği’’ne aittir. Fırsatı ganimet bilip, Türk devletine ve milletine kinini kusmak için Türk gençliğinin zekice kurgulayıp, uyguladığı eylemleri sabote etmek isteyenler karşısında Sayın Bahçeli’nin itidal Çağrılarını yerinde buldum. Bunu yaparken acaba gene yukarıda bahsettiğim misyonunun gereğini mi yaptı acaba? Türk zekası ‘’yaratmaya’’ devam ediyor, şimdi de ‘’Duran Adam’’ eylemini başlattı. Haydi bakalım, bunu sabote edebilecek marjinaller kim olacak acaba. Belki de ilk defa Türk gençliği ‘’durarak’’ çok şeyler başarmış olacak.

Haydi muhalefet liderleri... görelim sizi. Türk Gençliği ve meydanlar lider arıyor, son bir kez şansınızı deneyin, ortaya çıkınız.

Mehmet Soral
19.06.2013

4 Haziran 2013 Salı

AMAN DİKKATLİ OLALIM, LEŞ KARGALARININ TAKİBİNDEYİZ


Başbakan'ın kompleksi ile baş edemeyen Arınç ve Gül O'nun yurt dışında olmasını fırsat bilip, akli selim hareket ederek toplantı yaptılar . Belli ki eylemlerle ilgili görüşmeler yapacaklar. Hayırlı bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. Zaten daha önce Arınç, ''özür dilemek gerekir'' Gül ise ''Demokrasi sadece seçim demek değildir'' diyerek adeta başbakana ''aklını başına al'' dediler ama başbakan ısrarla gaflarına ve tahriklerine devam etti. Acaba komplekslerine gem vurulamayan başbakan bilinerek mi yurt dışına gönderildi. Olabilir. Arınç da, Gül de ülke yönetiminde krizler konusunda daha tecrübeliler. Başbakan bu mana da hiç eşekten düşmediği için tecrübe sahibi değil. 57. hükümet zamanında ''ekonomiyi patlatma'', ''başbakanlık da yazar kasa parçalatma'' ''Kemal Derviş'in hükümet ortağı olarak dayatılması'' eylemlerini yaptıran ve kendisine siyasi arenada dikensiz gül bahçesi sunanların bugün diyet istediklerinin farkında bile değil. Belki de Devlet Bahçeli ''burnunun sürtülmesi'' için en iyi fırsat olan bugünkü ortamda, ülkenin istikbalinin karartılmaması ve yabancı istihbarat örgütlerinin eline fırsat verilmemesi için çok büyük bedeller ödeyen bir hareketin temsilcisi olarak temkinli hareket ediyor. Şu anda Devlet Bahçeli mi yoksa Tayyip Erdoğan mı başbakan varın siz karar verin. Devlet Bahçeli ortamı sakinleştirmeye, başbakan ise adeta tahrik etmeye uğraşıyor. Sanırım son çare olarak da kendisini yurt dışına göndermek de çare buldular.

Değerli dostlar;
Kendi seçmeni dışındaki seçmenleri, fikir ve düşünce sahiplerini, yani bizleri; aşağılayan, horlayan, küçük gören, çoğunluğa dayalı siyasi gücün yarattığı şımarıklıkla, tatminsiz egosu ile bizleri ezen hükümet ve özellikle başbakanın yaptıklarından yorulduk, usandık. Haklı olarak bazı olup bitenleri, eylemleri sanırım yorulmuş ve usanmışlığımızın yarattığı psikolojik hal içinde biraz da ''oh olsun'' diyebilmenin özlemi ile değerlendiriyor olabiliriz. Belki de bazı gerçekleri görememek fark edememek gibi tehlikeli bir sürecin içine de sokulmuş olabiliriz. Çünkü Türkiye de çok ciddi ''milli, ulusal'' problemler yaşandı ama kimsenin gıkı çıkmamıştı. Taksim eyleminde aynı anda birçok ülke TV'lerinde canlı yayınlar yapıldı, ülkemizin büyük illerinde gösteriler başladı. 51 yaşında bir insan olarak, hasbelkader belli bir siyasi görüşü olan, mümkün olduğunca Türkiye yi doğru okuyabilen birisi olarak diyorum ki bu eylemlerin tadında bırakılması gerekmektedir. Hükümet gerekli dersi (başbakan hiç almamış olsa bile) aldı. Bu manada hükümete ve başbakan'a ''destur çeken'' eylemcileri kutluyorum ve biokadar da leş kargaları gibi her zaman masumane duygularımızı, eylemlerimizi suiistimal eden yabancı istihbarat örgütlerinin tuzağına düşmemelerini temenni ediyorum. Eğer bu eylemleri tadın da bırakırsak, işte o zaman başarmış olacağız ve duygularımızdan nemalanmak isteyen leş kargası, fırsat düşkünü yabancı istihbarat örgütlerine tarihte yemedikleri bir tokadı suratlarına atmış olacağız. Siyasi hayatı boyunca PKK’lılara gerilla diyen, hiçbir zaman terör örgütü olarak değerlendirmeyen ve bir defa olsun PKK’nın akıttığı kan ve gözyaşları için üzüntü beyanında bulunmayan Sırrı Süreyya nasıl oluyor da ‘’üç beş ağaç’’ için bu kadar çırpınıyor. Öte yandan Türk olduğu halde Kürt milliyetçiliği yapması…Allah aşkına bunda bir tezatlık yok mu?
Bence eylemler amacına ulaşmıştır. Aslında kendilerine en büyük dersi ve uyarıyı Cumhurbaşkanı vermiştir. ‘’Demokrasi seçimden ibaret değildir’’ demiştir. Bunu söyleten kimler; yurdumuzun her tarafında yapılan ‘’Taksim gezi parkı’’ eylemlerinin kahramanlarıdır.
Kendilerini kutluyorum.
Mehmet Soral
04.06.2013

3 Haziran 2013 Pazartesi

ZEKAMIZI ORANTISIZ KULLANDIK, ÖZÜR DİLERİZ



Başbakan protesto eylemlerinde buluna herkesi CHP'li olarak görüyor ve kabul ediyor. Herkes biliyor ki CHP bu denli organize olabilseydi, siz o makama bu kadar kolay gelebilir miydiniz ya da bunca sene kalabilirmiydiniz? Bir Türk milliyetçisi olarak, Türkiye Cumhuriyeti tarihine karabasan gibi çöreklenen; açlığımı unutturup ailemin, milletimin ve devletimin bekası için ciddi endişelere sevk eden AKP ve hükümetini uyarmak, kontrolünü sağlayamadığı gücünden aldığı pervazsızca uygulamalarını protesto etmek adına malum eylemleri ''milli şuurdan kaynaklanan eylem mantığı'' çerçevesinde destekliyorum. Ve yine bir Türk milliyetçisi, Türkiye sevdalısı olarak sizin malum eylemlere karşı yangına körükle gitmenize karşın, ''şuurlu'' bir şekilde başta kendi çocuklarım olmak üzere bütün gençlere ''yabancı istihbarat örgütlerinin tuzağına düşülmemesi'' uyarısında bulunarak bir yerde sizden çok size yardımcı oluyorum ama maalesef ''kullanılan oyların zeka ortalaması'' ile sayılan oyların matematiksel toplamı aynı manaya gelmez ve siz sürekli oyların matematiksel toplamına değer atfettiğimizden, ''kullanılan oyun zeka katsayısı''nı yaptığınız hesaplamalarda dikkate almıyorsunuz. Belki de en büyük hatanız budur. ''Kendisine su sıkan polise börek ikram eden kız''ımızın zekası ile baş etmeniz mümkün değil. Bu zekayı uysallaştıramazsınız, ancak onu dinler ve ona değer verirseniz ondan faydalanmış olursunuz. Eylemde, kalabalıklar arasında koşuşan köpeğe ''biber gazı'' sıkan polis memurunun ''zekası'' ile yapılan eylemleri kontrol altına almanız mümkün değildir. Bence tez elden ''polise börek ikram eden genç kızımız''ı yanınıza almaya bakınız. Her eylemden sonra sadece polisten rapor istemeyin, birde bu gençlerimizden rapor istemeyi deneseniz…

Sayın başbakan ‘’delikanlı gençlik’’ diken üstünde. 24 ve 17 yaşındaki iki oğlumu her gün kontrol altında tutmaya çalışıyorum. Bu gençleri devletine karşı hınç ve öfke dolu hale getirmeye ne hakkınız var. Kendi evlat ve yakınlarınızı suni cennetler içinde, emin ve en güvenilir şekilde güvenliklerini sağlamış olabilirsiniz, ya bizim çocuklarımız. Milli ve gayri milli değerler dışında siyasi manada hiçbir ön kabulleri yoktur çocuklarımın. İdeolojik ilkelerim gereği götürmek istediğim yer ve mekanlara gitme konusunda zorlandığım bu ‘’delikanlı’’ları siz Taksim’e götürmeye ikna ettiniz, tebrik ederim sizi. Demek ki sessiz ve uysal öğreti ve telkinlerim konusunda sizin kadar başarılı olamadım, yazıklar olsun bana değil mi? Gençliği tahrik etme konusunda ne denli başarılı olduğunuz konusunda; evet, karşınızda şapka çıkarıyorum.
Kral çıplak demekten korkarak olup bitenleri CHP’ye maal ederek gerçeklerden kaçamazsınız. Sen binlerce yıldır bedel ödeyerek bu topraklara adını koyan ve sahibi olan milletin adını değiştirmeyi ‘’oyların matematiksel toplamı’’ın dan aldığın güçle yapmaya çalışırsan elbette ki söylenecek sözümüz, yapılacak eylemimiz olacaktır.‘’Asker millet’’ algısının dayanağı asker sevgisidir. İktidara geldiğinizden günümüze kadar orduya karşı tutum ve davranışlarınızla ona yeterince destek olmayarak bu algıyı yerle yeksan ettiniz. Filistin de üç beş Filistinli öldürüldüğünde yaygara kopana siz, aynı günlerde bir gecede 600 Doğu Türkistanlı Türk’ün öldürülüp, izlerinin ortadan kaldırıldığında hiçbir şey yapmadığınız gibi Hamas liderini kırmızı halılarla ağırlarken, Doğu Türkistan acısının sürgündeki lideri Rabia Kadir talep etmesine rağmen vize verilmedi ve Türkiye ye sokmadınız. Durduk yerde, ''komşularımızla sıfır sorun'' deyip, kanka olduğun Esad'la ''Esed'' haline geldiniz. Bedelini de hem Suriye halkına hem de, en son Reyhanlı da olmak üzere Türk milletine canını acıtarak, hatda kaybettirerek ödetiyorsunuz. Niçin? Bunun hesabı sorulmamalı mı? ''Büyük şeytanla işbirliği'' ve egonuzun tatmininin bedelini ödemek zorundamıyız.

Özelleştire, özelleştire satılmadık devlet malı bırakmadınız ve buradan gelen paraları sürekli hizmet sektörüne yatırarak(tüp geçitler, yol, plazalar, AVM’ler, hastaneler) sanayiyi göz ardı ettiniz. Bacası tüten bir tane fabrika açılışı yaptığınızı hatırlamıyorum. Bütün imar çalışmalarınız, yarattığınız katma değerden değil, özelleştirmelerden gelen paralarla olmuştur. Katma değerden kaynaklansa bu kadar cari açık olurmuydu? Her evdeki işsizlik sayısı aynen devam ediyorken iktidara yakın olanların güçlerine güç katmaları devam ediyorken, telefonlarımızın sürekli dinlendiğinden şüphe ediyorsak, basın susturulup, bütün haberleşme sosyal medya üzerinden yapılır hale gelmişse, her vesile ile geçmişten intikam alma güdüsüne dayalı bir iktidar gücü sergileniyorsa, alınan oyların matematiksel gücüne güvenilerek, diğer siyasi oy tercihinde bulunan insanların inançları, ilkeleri küçük görülüp, horlanılıyorsa, aşağılanıyorsa, geçmişteki yasa yapıcılar ‘’iki ayyaş’’ diye suçlanıyorsa, otuz sene boyunca kırkbin kişinin katili diye bilinen insan sizler tarafından milletin efendisi mertebesine çıkartılıp, muhatap kabul ediliyorsa ve bunun kabulü için ‘’akil insanlar’’ belirleyip milleti tahrik etmek üzere Türkiye nin her yerine salıyorsanız ve bunlara ‘’biz size inanmıyoruz, güvenmiyoruz’’ diyenlere provokatör deyip, suçlayıp hatda cezalandırıyorsanız;

Milletin Taksim de ebetteki söyleyecek sözü olacaktır.
Ancak, bu eylemler sırasında orantısız güç değil ama orantısız zekamızı olabildiğince kullanalım ki; hem emperyalist güçler hem de hükümet açısından suiistimal edilmeyelim. Şunu bilelimki bütün eylemciler ''börek ikram eden'' eylemci konumunda olmalı. İşte bu zeka en büyük ''orantısız güç''tür. ''Güç oyda değil, zekada gizlidir'' hiç bir sonuç alınmamış olunsa bile bu hükümete hissettirildi diye düşünüyorum.
Mehmet Soral
3.06.2013





31 Mayıs 2013 Cuma

TAKSİM GEZİ PARKI VE ŞERİAT



Değerli dostlar;

''Bir sabah ansızın gelebilirim'' demeye gerek kalmadan, geleceklerini dün söylediler, bugün gerekeni yaptılar ve gittiler. Ülkemizin entelektüel insanı hala ülkenin şartlarına göre protesto yapmayı öğrenemediler. Yine benim iddiama göre ''Türkiye ortalaması algı''ya hitap etmeniz gerekiyor. Batılı hümanist düşünürlerin söylemleri ve usulleri ile Türkiye de hak aramak, protestolarda bulunmak sonuç getirmez. Lütfen artık bunu anlayalım. Mademki birileri bizleri ''Allah'la, Kuran'la'' aldattı, sende onu yapacaksın. Peki ne yapmak lazımdı; Taksim gezi parkında kurulan çadırlarda, hafızlar tutulup sabaha kadar Kuran okunabilirdi. Kurulan her çadırın önüne seccade serip namaz kılınabilirdi. Ha, diyebilirsiniz ki, yapacağımız sahtekarlık olurdu. Parasıyla değil mi kardeşim. Tutarsın üç beş hafız olur, biter. Bunları yapmazsanız kusura bakmayınız savaşı kaybetmeniz kaçınılmazdır.
Şaka bir yana, özellikle laik entelektüeller ''şeriat korkusu'' ile sürekli söylem ve eylemlerini aşırılıklara taşıyarak, kendilerini suistimal etmek isteyenlerin gücünü ''kar topu'' misali her geçen gün büyüttüler ve adeta bir ejderha haline getirdiler. Şimdi bu ejderhanın daha küçükken sırtını sıvazlayarak sevenler bile artık korkuyorlar, ''hani ben seni küçükken severdim, hatırladın mı?'' hatırlatmaları bile fayda etmiyor. Özellikle ''yetmez ama evet''çilere sanki oh olsun diyesim geliyor, Allah biliyor ya.

Değerli dostlar;

Yıllarca bir kesim tarafından ''şeriat gelecek'' söylemleri ile bir tehlikenin geldiğinden bahsedildi. Alnının akıyla, bileğinin gücüyle okulunu okuyup, birincilikle bitiren ve bunun karşılığı olarak kep giyme ve ödül alma merasiminde başörtülü diye tören sırasında bir görevli tarafından cebren ve şiddet uygulayarak zorla başörtüsü başından sıyrılıp alınan genç kızımız ve daha benzerleri. Asker ocağına başörtülü anası tarafından teslim edilen asker o kutsal ocağa kabul edilirken, 45 gün sonra aynı ocağa ziyarete giden aynı ana sadece başörtüsü var diye kışlaya alınmamışsa... İşte bu insanlara yapılanlar; bahsettiğim ejderhanın büyümesine, gelişmesine ve ne yazık ki hepimizin özgürlük ve inanç alanımıza müdahale edilmesine vesile olmuştur. Oysa bu yapılanlara çok seviniyorlardı, şeriat getireceklerinden korktuklarınız. Onlar adeta ''kadayifin altının kızarması''nı bekliyorlardı… ellerini ovuşturarak. Kışlaların önü başörtülülere kapandıkça, sınav sırasında başörtüsü var diye dışarı çıkarılmalar yaşandıkça... ne güzel hizmet ediyordunuz, gelmesinden korktuğunuz şeriatı, getirmek isteyenlere. Ama bugün görüyoruz ki, şeriat gelmedi ama zulüm geldi. Hem de pervazsızca ve ahlaksızca uygulanan tekniklerle, yöntemlerle. Uçkur düşkünlerinin bilmem nerelerine taktıkları kameralarla... adice, şerefsizce. Aileden birisinin yaptığı edepsizliği diğer bütün aile fertlerine şamil kılarak yapılan alçaklıklar. Bunlar şeriatın neresinde var sevgili dostlar. Bence bu zulümden kurtulmak için hep beraber şeriatı isteyelim(!), Hiç olmazsa orada kısasa kısas var.

Değerli dostlar;

İnanınız ki bugün şeriatı getirmelerinden korktuklarınız, en fazla onlar şeriatın gelmesini istemezler. Bu lüks sefa içinde yaşamayı hangi şeriat kabul eder. At nalı gibi güneş gözlüklerinin arkasına saklanıp, yüksek topuklu, kırmızı tabanlı ayakkabılarla binilen jeep'lerden kim inmek ister? İki farklı semtte, iki farklı hatunu olanlar...sizce şeriat isterler mi? Ara sıra uğranılan, part-time zevkler için kiralanan rezidanslardaki tek odalı ofislerden vazgeçilir mi? Ülkede bu kadar yoksulluk ve eğitimsizlik varken, terörün en büyük kaynağı eğitimsizlik ve fakirlikten, Çamlıca ya büyük masraflarla ''Türkiye ortalama algı düzeyi''nin potansiyel oy gücünü elde tutabilmek adına yapılan devasa camiye yapılan harcamanın hangi şeriat da yeri vardır?
İşte şeriatın gelmesinden korkup, korktuklarını ejderha yapan sevgili dostlar,
bu korktuklarınız bile sizin kadar şeriatı istemezler, bilesiniz. Kısaca hepimiz şeriatı istiyoruz, zulme dur diyebilmek için.

Değerli dostlar;

Şeriat zorla yaşatılmaz da, dayatılmaz da. ‘’O’’ ancak nefislerde ve hür irade ile yaşanır. O nedenle hiç bir zaman şeriatın geleceğine de, getirmek isteyenlere de inanmadım. Çünkü bu iddia da bulunanların hiçbirisinin şeriatı yaşadığına inanmadım, şahit de olmadım. Elbette ki samimi insanlara rastladım, dostlarım da oldu. Allah aşkına, sormak isterim size; yaş ağacın kesilmesine engel olmak en büyük şeriatçılık değilmidir? Fakirlikten okuyamayan, borç girdabında kıvranırken, bulanıma girip ailesini katleden insanlar varken, çaresiz bitap düşmüş insanlar etrafımızı sarmışken, Çamlıca ya yapılan camiye ''dur'' demek şeriatçılık değilmi dir?

Aklımızı devşirmemiz ve Türk milleti üzerinde toplum mühendisliği yapanların oluşturduğu suni konjoktürel şartlarda özellikle ''millilik ve gayri millilik'' konusunda inisiyatifimizi ortaya koyarken çok dikkatli olmamız gerektiğine inanıyorum. Şeriat geliyor korkusu ile işte geldiğimiz nokta burası dostlar.

Mehmet Soral
31.05.2013

29 Mayıs 2013 Çarşamba

''DÖNEK'' VE ''BÜKÜK''LER



Değerli dostlar;
Hırs denen şey ne menem bir şeydir ki, insanları koltuklarına yapıştırıyor. Her dönemin adamı olmak bunların vazgeçilmez ilkeleridir. Fırsat düşkünüdür bunlar. Kendilerini vaz geçilmez sanırlar. Yeni bir hareketi başlatan her siyasi oluşum için paha biçilmez dolgu malzemeleridirler. İktidarlar değişir, partiler kurulur, batırılır, yok edililer ama bir yenisi için bunların yerleri hazırdır. İşte bu ‘’dönek’’ ve ‘’bükük’’lerin yüzünden Türk siyasi tarihi istikrarlı olamamıştır. Türk siyasi konjöktürü sürekli bu ‘’dönek’’ ve ‘’bükük’’lerin yüzünden yeni bir siyasi oluşumlara gebedir.

Değerli dostlar belki de bu ‘’dönek’’ ve ‘’bükük’’lerin yüzünden Türkiye de onlarca siyasi parti var. Bunlar içinde bulundukları siyasi partileri içten içe kemiren kurt misali kemirip, mahvediyorlar. Fırsat bulduklarında meyvenin kabuğundan dışarı çıkarak, başka bir meyvenin başına musallat oluyorlar. Partinin kırılma yaşadığı bir anda hemen mekanı terk ederek, yeni bir partiye, yeni bir oluşuma iştirak ediyorlar.
Oysa bu adamlar fikir namusuna sahip olsalar; ilk girdiği, mensubu olduğu partiyi yaşatmayı, kollamayı ve yüceltmeyi düşünseler, bu şekilde güçlenen partiler sayesinde bir başkaları yeni oluşum ve partiler kurarak Türk siyasi yelpazesini bölük pörçük yapma cesaretini bulamazlar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi bildiğimiz üzere Türk milletinin temsil edildiği bir mekan ve içinde görev yapan insanlar da bizlerin temsilcisidirler. Onlara yapılan hakaret bize yapılmış hakarettir. Öyle ya, onlar bizim temsilcimizdirler. Ailemizden birisine ya da ailemizin geçmişine küfür etseler, yarabbi şükür deyip, kabullenirmiyiz? Ebetteki hayır.

Başbakan geçmişte yapılan alkollü içeceklerle ilgili yasal düzenlemeyi ‘’iki ayyaşın yaptığı’’ şeklindeki aşağılamasına meclis başkanımızın hiçbir itirazının olmaması kanıma dokundu. Öfkelendim, hırslandım; çaresizliğin girdabında boğulup kaldım.
Sayın meclis başkanı; hangi hırs, hangi siyasi ikbal sizi bu ‘’aşağılama’’karşısında ‘’susma’’yı tercih ettiriyor. Bütün meclis tarihini aşağılayan bu ifadeler karşısında söyleyecek hiçbir kelamınız nasıl olamaz? Bugün bilmem kaçıncı partinizdesiniz ama bence demokrasi adına yapabileceğiniz, söyleyebileceğiniz bir şeyleriniz olmalı. Siyasi ikbal endişesi ile ‘’iki ayyaşın yaptığı’’ sözüne itirazınız olmalı. İnanınız ki bunca yıllık siyasi zikzaklarınızın en onurlu dönemi yaşamış olacaksınız. İnanınız ki, bir gün torunlarınıza anılarınızı anlattığınızda, tarihin bugünkü sayfasına geldiğinizde utanacaksınız. Bir şey diyememenin ızdırabı vicdanınızı kemirecek, kucağınızdan kayıp düşen torununuzun farkında bile olamayacaksınız.
Oysa bugün çekip gitseniz, üstelik hiçbir şey söylemeden ve geriye dönmemek üzere… inan ki biz seni anlayacağız ve alkışlayacağız. Tıpkı meşhur e-muhtıra’nın verildiğinin ertesi günü yaptığınız gibi… diyorum, ama sözümü geri alıyorum çünkü o gün fırçaladığın, posta koyduğun insanı sorgu suale çağırmadığınız gibi, zümrüdü anka kuşu gibi zırhlı kafesde korumaya aldınız.

Siyasi tarihinizi, tarihe düşeceğiniz çok güzel bir notla nihayetlendirebilirsiniz. Bizler de çok güzel anılarla sizi yaad edebiliriz.

Olayın geçtiği yer; ‘’Zulimistan ülkesi’’ batık kıta.


Mehmet Soral