15 Nisan 2018 Pazar

27 NİSAN KONTROLLÜ E-MUHTIRA

27 Nisan "Kontrollü e-muhturası"
27 Nisan "Kontrollü e-muhturası" ve Dolmabahçe görüşmesini de yargılayacak mıyız? 
...
E-muhturanın okuduğunun ertesi günü hükümet sözcüsü oldukça kendisinden emin, özgüven dolu bir şekilde, cumhurbaşkanı olmasını istedikleri Abdullah Gül'e yapılan e-muhturadaki negatif göndermelere verdi, veriştirdi. İnsanlar da "Helal olsun size, helal olsun" dediler. 
...
Sayın Hükümet sözcüsü sonra ne yapmanız gerekirdi; o okumuş olduğunuz metnin ilişiğinde olması gereken e-muhturayı verenlere ilişkin dava dilekçesini de götürüp savcılığa vermeniz gerekirken, siz ne yaptınız; muhatabınızla Dolmabahçe'de karşılıklı olarak "Kısık ateşte kontrollü pişirilmiş kahve" içtiniz. 
...
Türkiye'de darbeler bitmemiştir, sadece muktedirler değişmektedir ve her muktedir kendi kuralları çerçevesinde yarattığı devleti yönetmeye çalışmaktadır. Bir de; darbe denince aklımıza hemen tank, tüfek ve asker geliyor. Muktedir diyor ki; "Ben bunları öğrenci olarak görmüyorum, teröristtir bunlar. Artık bu okulda okuyamazlar" dediğinde, kastedilen o öğrencilerin hepsi apar topar içeri atılıyorsa; sürecin bir hukuk darbesi ile götürüldüğünü göstermez mi. Biz burada elbette öğrencilerin suçsuz olduklarını iddia etmiyoruz, tamamen darbeye maruz kalmış hukukun talimatlarla yönlendirildiğini ifade ediyoruz.
...
Veya e-muhtıranın kendilerine verildiğini düşünen ve bu tespite binaen de ertesi gün tavrını ortaya koyan hükumet; Genel Kurmay başkanının terörist başı görülüp, içeri atılması; Genel Kurmayın kozmik odasına girilmesi, zamanın hükumetini e-muhtıra kadar dahi niçin rahatsız etmemiştir.
...
Yoldan geçen deli kanlı balkondaki kıza baktı diye öfkelenen baba, her ne hikmetse aynı delikanlıyı evde görünce rahatsız olmuyor. Olmaz tabi ki; çünkü o delikanlı artık kızının nişanlısıdır. Bilmem anlatabildim mi.☺️

28 Şubat davası sonuçlandı
28 Şubat davası kararı verildi. Hükumet adına sonuca ilişkin görüşü de başörtülü milletvekili ve aynı zamanda Merve Kavakcı'nın ablası olan Ravza Kavakcı Kan açıkladı. Adeta alınmış bir intikamın keyfini yaşıyor gibiydi. Belli ki; elde edilen sonucun mana ve önemine binaen seçilmiş bir isim.
...
"Nasıl olsa cidden hapis yatacak kimse yok, verin müebbeti; evden dışarı çıkacak halleri de yoktur; biz de en azından oh be intikamımızı işte böyle alırız" şeklindeki ego tatmini dışında; darbe tanımlaması üzerinden, atıf yapılan gerekçeler ile vuku bulan eylemler örtüşmüyor gibime geliyor.
... 
Rahmetli Erbakan istifa ediyor. Cumhurbaşkanı Demirel, daha önce Tansu Çiler ve Erbakan arasında mutabık kalınan ama anayasamızda tanımlanmamış dönüşümlü başbakanlık görevini Tansu Çiler'e değil, başkasına veriyor; işin garibi etik olarak yakışmasa da anayasamızın cevaz verdiği bir durum; yani başbakanın istifası halinde Cumhurbaşkanı birisine hükumeti kurma görevi veriyor. 
...
Burada darbeden ziyade temayüllere uyulmaması durumu sözkonusudur. Dolayısıyla, temayüllere uyulmaması halini darbe olarak tanımlamak mümkün değil. Demek ki 28 "Şubat'ın yargılanmasından ziyade belki de temayüllerin hukuki hale getirilmesi gerekirdi. 
...
Peki hırsızın hiç mi suçu yoktur, elbette var; ancak hepsi görevi kötüye kullanma suçuna giriyor. Okul birincisi seçilen türbanlı hemşirenin diploma töreninde ödülünü almaya giderken bir zorba hemcinsi tarafından başörtüsü zor kullanılarak, adeta saçlarını yolarcasına başından alınması darbe girişimi mi dir yoksa kişisel bir suç mudur. Yürüten tanklar meclisin hangi duvarını yıkarak, çalışamaz hale getirmiştir; zor kullanma, cebir ve şiddet nerede. Müslüm ile Fadime'nin basılmasını, darbenin neresine oturacağız; veya temayüllere göre başörtülü milletvekilinin mecliste yemin edemediği bilindiği halde o zamanlar aynı zamanda ABD vatandaşı olan Merve Kavakcı niçin bu temayülü delmek üzere ABD'den gelip, vekil seçilmiştir. 
...
Nasıl bir şeyse; 28 Şubat sürecinin başlaması ile bitişi arasındaki zaman diliminde yaşanan olaylar, daha sonra kurulacak olan AKP için ısmarlama bir zemin yaratmıştır. Bu durum ile yıllar sonra bir AKP milletvekilinin "Ordu vesayetine karşı cemaat ve ABD ile işbirliği yaptık" itirafını üst üste koyduğumuzda; 28 Şubat sürecinin yargılanmasının hukukilikten ziyade siyasi olduğunu ve mümkün olduğunca içinden geçmekte olduğumuz konjonktürde alınan kararın sonuçlarından yararlanılmak istendiği anlaşılıyor.
...
27 Nisan e-muhtırasının müsebbibi olanlar hukuk karşısında yargılanmadıkları sürece, 28 Şubat'ın yargılanması ile elde edilen sonuçların bir anlamı olmayacaktır. 28 Şubatın yargı sonuçlarının meşruluğunu, 27 Nisan e-muhtıra sürecinin yargılanması sağlayacaktır.


Gördünüz mü; ABD'de Başkanlık Sistemi nasıl yürüyormuş; kuvvetler ayrılığı ile
Gördünüz mü, ABD'de de başkanlık sistemi nasıl işliyormuş. Öyle Trump kendi başına atıp, tutsa da; ABD'nin yetkili kurumları kendilerine tanımlanmış görevlerini harfiyen ifa ediyorlar. Trump "Bekle Rusya sana yeni füzeler göndereceğiz" diyor ama Pentagon, CIA ve diğer kurumlar başkanın dediğini kale almıyorlar, umurlarında bile değil. 
... 
Şimdi fiilen, 2019 yılından itibaren de resmen ülkemizde uygulanacak olan "Partili Cumhurbaşkanlığı" yani başkanlık sitemini Trump'ın ABD'si ile karşılaştıralım bakalım; mümkünmü dür cumhurbaşkanımızın sözünün üzerine söz söylemek, aldığı kararı yok saymak, dediğini duymamak. 
...
Bakın Trump "Füzelerimiz hazır, gönderirim ha" dese de; ABD'nin oturmuş olan geleneksel derin devleti dikkate bile almadı, Trump'ı adeta yok hükmünde görüyorlar.
... 
Bizim devletimizin de değişmeyen; gelenekselleşmiş iç ve dış siyaset anlayışı vardı ancak AKP iktidarı süresince bir çok devlet geleneğimiz terk edildiği gibi bunlar da terk edilerek, başımıza çok belalar açıldı. İç güvenlikteki zafiyet fetö belasını, dış güvenlikteki zafiyet Suriye bataklığını başımıza sarmıştır. Özelikle son günlerde bu iki zafiyetin devletimiz ve milletimiz üzerinde açtığı derin yaraların sıkıntısını yaşıyoruz.
...
Mesela 16 yıl boyunca istikrarlı bir şekilde tek başına iktidar olan AKP hükumetinin bir koalisyon ortağı olsaydı; Fetö istediği yerlere, istediği adamları yerleştirmeyi başarabilecek miydi; elbette hayır, çünkü ortak kararnamelerle yapılan atamalarda koalisyonun diğer ortağı birisinde olmasa bile diğerinde illaki bir şekilde itiraz edecekti. Dolayısıyla, demokrasinin yakışanı aslında koalisyonlardır diye düşünüyorum. Koalisyonda yönetim, farklı görüşlerin ortak aklı ile yürütüldüğü için risk de doğal olarak azalmış oluyor. 
... 
Demokrat olmayı göze alabilecek yeterlilikte ve yürekte olamayanlar bu zafiyetlerini tek adamlı, otoriter sisteme sarılarak giderme yoluna gittiler. Ne gariptir ki; sistem değişikliğinin iki öncü ismi, seçildiklerinden beridir konumlarını değiştirmediler; partilerindeki bütün kurgular konumlarını korumak ve güçlendirmek üzerine olmuştur. Yani demem o ki; demokrat olabilmeyi bile beceremeyenlerin demokrasi inşa etmeleri mümkün değildir.
... 
Ülkemizde sitemin değişmesine değil, demokrasimizin iyileştirilmesine ihtiyaç vardır. "Türkiye ortalama algı düzeyi" tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemini kaldırabilecek olgunlukta değil maalesef. Bu algı düzeyinin, seçilen en masum Cumhurbaşkanını bile baştan çıkarmaması mümkün değil. İnşallah 2019 seçimlerine kadar "Türkiye ortalama algı düzeyi"mizin niteliği artar, bugün fiilen icra edilen ve sürekli devletimizi ve milletimizi hop oturtup, hop kaldıran tek adam iradesine dayalı partili Cumhurbaşkanlığı siteminin kalıcılığına fırsat verilmez. 


FETÖ Davasında miladi 17/25 değil AKP'nin kuruluşu itibaiyle olmalınmalıdır.
Efendim fetö davalarında milad 17/25 Aralık alınmış; niçin, AKP kandırıldığını ancak o zaman "Anlamış" da ondan. Peki daha evvelden anlayanlar tam akıllı da; AKP'liler yarım akıllımıydılar; elbette değillerdi.
...
Peki AKP dışındaki herkes yıllar önce işin içinde bir puştluğun olduğunu anlamışlar; kitaplar yazılmış, kumpaslar kurulmuş, genel kurmay başkanı hapse atılmış, genel kurmayın kozmik odasına girilmiş. Bütün bunların hiç birisi "muhteremin" kandırılmasına kadar puştluğun fark edilmesi için etkili olamıyor öyle mi; hiç de değil. 
...
Ne fark edilmemesi be; kendi milletvekillerinin dediği gibi "Ordu vesayetini kırmak için ABD ve cemaat ile işbirliği" yapmışlardı. İktidar olmuşlardı ama direnç gösteren cumhuriyet kurum, kuruluş, değer ve kazanımlarına karşı muktedir olamamışlardı, bunun için cemaat sopası kullanılmıştır. 
... 
Dolayısıyla cemaat tarafından sürdüregelen puştluk çok iyi fark edilip, bilindiği halde müdahale edilmemesinin nedeni, tamamen ve tamamen muktedir olmak adına göz yumulmasıdır. Nasıl olsa puştların mağdur ettikleri canlar kendilerinden değil, muktedir olmalarına mani olan karşı taraftaydılar. Dolayısıyla "Kadayıfın altının kızarması"nı beklemenin bir mahsuru yoktu. 
...
İşte bundan dolayıdır ki; kendi canlarının yandığı 17/25 Aralık'ı milad kabul etmişlerdir. 
...
Peki 2010 referandum arifesinde "cemaatin" referandum için gayretleri ve "Mezardaki ölülerinizi bile dirilteceksiniz" söylemleri karşısında bir Türk milliyetçisi olarak, cemaatin bu tür işlere burnunu sokmaması gerektiğinin kavgasını bilerek, isteyerek, şuurlu şekilde verirken; "Muhterem" ve tüm AKP'liler de dahil olmak üzere; "Siz alnı secdeden kalkmayan bu muhterem adamdan ne istiyorsunuz" şeklindeki uğradığımız haksız ithamları ne diyeceğiz. Sormak isterim biz böyle düşündük diye olmadık hakaret içeren ithamlarda bulunmuş olanlara sövmenin sevabı var mı dır, yok mu dur. 
...
Size bir şey söyleyeyim mi; tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi, 2019 yılında da Cumhurbaşkanlığın kazanılıp, ısrarla devamının istenmesi; tamamen ve tamamen AKP'nin paşa gönlüne göre miladi diye belirlediği 17/25 Aralık'ın çok daha eski yıllara çekileceği ihtimalidir. Miladi olarak 17/25 Aralık'ın geriye çekilmemesinin en gerçekçi nedeni de; 15 Temmuz kalkışmasının siyasi kanadına ulaşılacağı gerçeğidir.

Vatandaş daima gördüğüne inanıyor; görselliğin esareti altında kararlarını veriyor
Vatandaş gördüğüne inanıyor. Görmesi için herhangi bir bedel ödemediği için de; hükumetin sürekli göze hitap eden imar işlerine önem vermesi; sürekli kazanması için kendince en makul hükumet etme stratejisidir. Mesela niçin milyar dolarlar harcayıp, bilmem nereye elektrik üretecek santraller yapsınlar ki; nasıl olsa üzerinden geçilen köprüler, tüneller veya yollar kadar çok insan tarafından görülmeyecektir. 
...
Dolayısıyla 2002 yılında 130 milyar dolar olan dış borcun bugün 485 milyar dolar olması vatandaşa verilen makarna kadar, çift yönlü yol kadar, boğaza yapılan köprüler, içinde yolculuk yaptığı metrolar gibi somut gerçekler olarak gözükmüyor. 
... 
Oysa 485 milyar doların ne demek olduğunu, kendisini nasıl etkileyeceğini; eline tutuşturulan makarna kadar, üzerinden geçilen köprüler kadar somut anlatılabilse; "Obooovvv ben ne halt ettim de oyumu verdim" diyeceklerdir.
...
Dolayısıyla hükumet nasıl ki yolları, tünelleri, köprüleri; yollardaki peyzajları gösterip, milleti ikna edebiliyorsa; muhalefet de 485 milyar dolar borcun ne demek olduğunu vatandaşa anlatabilmelidir. Vatandaşın önüne 485 milyar doların getirilip, "Ahanda bu kadar dolar" diye gösterilemeyeceğine göre, bunun bir şekilde formülünün bulunması gerekiyor. Mesela 485 milyar dolarla AKP iktidarı süresince yapılan tüm yatırımların kaç katının yapılabilineceğinin anlatılması gerekir. Çünkü iktidarı belirleyen "Türkiye ortalama algı düzeyi" 485 milyar dolar ile 750 milyar dolar arasında telaffuz farkından başka ciddi bir fark görmez. Bu psikolojik halden dolayıdır ki; millet olarak cebimizde beş kuruş karşılığı olmayan kredi kartlarımızı her vesile ile çok kolayca kullanırız, ta ki; son ödeme günü gelene kadar, yani durum somutlaşana kadar. 
...
AKP'nin her defasında kazanmasının nedeni, "Türkiye ortalama algı düzeyi"ni ölçmüş, biçmiş bir sonuca varmış ve bu sonuca varışı formüle edip, her seçim sürecinde uygulamaya koyuyor, istediği sonucu elde edebiliyor. Şimdi muhalefet açısından iktidarın formülüne karşı geliştirebileceği tek formül 485 milyar dolar dış borcun somutlaştırılarak, mümkünse göze hitap edecek şekilde anlatılması gerekir.


ABD Suriye'yi Miraç gecesinde bombaladı.

ABD, Suriye'yi mübarek bir gecede bombalamakla, Suriye'de daha güçlü hale geleceği aşikar değil mi. Peki, Suriye'de güçlü bir ABD'nin varlığı Türkiye'nin mi işine gelir, yoksa PYD ve YPG'nin mi işine gelir.
...
Hal böyleyken, ABD'nin ümmet topraklarını bombalaması, nasıl olur da bizleri mutlu eder ki. Güçlü bir ABD, güçlü bir PYD/YPG demek değil mi dir. Yoksa biz ABD'ye "Bırakın PYD/YPG'yi, onlardan ne istiyorsanız biz de verebiliriz" mi dedik ve "Eyyy ABD" demekten vaz geçtik.
...
ABD'ye aferin denilmesinden anlaşılması gereken; bunun 2019 seçimleri için sürdürülen stratejinin bir parçası olduğudur.

Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

10 Nisan 2018 Salı

GÜNDEME DAİR

Her vesile ile otuz altı etnik kimlik niçin dile getirilir
Hakim kimlik "Türklük", anayasamızda da "Türk milleti" diye tarifinin yapılmış olmasına rağmen; her vesile ile otuz altı etnik kimliği saymak neyin nesidir. Kavga yok, gürültü yok; hangi ihtiyacı binaen bu kimlikleri sayma ihtiyacı duyuyorsun muhterem.
Anlaşılan o ki; bu hal tamamen ve tamamen bir türlü ismini söylemekten imtina ettiği "Türk milleti"ne ait olamama hissiyatının dışa vurma halidir. 
...
Her şeyi vesile kılıp, sözü otuz altı etnik kimliği saymakla bitirmek; bundan sonra ki; hele ki 2019 seçimlerinden sonra, "Tek adamlı düzen"in devam etmesi durumunda başımıza nelerin geleceğinin habercisidir. "Her ne kadar anayasada Türk milleti diye tarif yapılmış olsa da; Laz, Çerkez, Abaza, Gürcü, Arnavut, Roman olduğunuzu sakın aklınızdan çıkarmayın" demenin başka bir şekilde ifade edilişidir.
...
Güya etnik ayrımcılık OLMAMASI adına söylenen bu sözler, milli bütünlüğün altına azar azar yerleştirilen dinamit lokumu gibi gün gelecek patlatılacak gibime geliyor. Resmen zihinlere ayrımcılık zerk ediliyor.
...
Ciddi şekilde endişeliyim. Endişemin en büyük nedeni, bu etnik kimlikleri sayan muhteremden ziyade; Türk milliyetçiliği kurumsal kimliğinin temsil makamında(Gasp etmiş olsalar da) olanların da; "Etnikci" muhteremin arkasındaki en büyük destekçisi olmalarıdır. Müthiş şekilde "Kuşatılmışlık" hissi taşıyorum ama asla ümitsiz değilim, mücadeleye devam. 


MHP'nin muktedir olduğu yıllar

MHP'nin rahmetli Başbuğ'un zamanındaki %3'lerde ki oy bandında bile hangi hükumet olursa olsun; iç işleri ve milli eğitim bakanlıklarında muktedir olan Türk milliyetçileriydi. MHP adete koalisyonların görünmeyen ortağıydı. Hele ki ANAP dönemi tamamen böyleydi. DYP'de ki Meral Akşener ve rahmetli Ayvaz Gömdemir, yine ANAP'ta Halil Şıvgın, rahmetli Mustafa Taşar sanki koalisyon ortağı MHP'nin bakanları gibi görev yapmışlardı. Lidere saygının sağladığı otorite ile mümkün oluyordu bütün bunlar.
...
Ve sonraki yıllarda Başbuğ'suz MHP de %9-18 bandında gidip gelindi, koalisyon ortağı oldu; gücünün artması gerekirken, maalesef %3'lerdeki yaptırım gücünü bile yitirdi ve nihayetinde bugün güçlü bir partinin kanatları altına sığınarak, durumu kurtarma aşamasına gelindi.
.. .
Yıllarca değişmezlik üzerine süregelen bu kısır döngü parti yönetimince kabullenildi, yetmedi vatandaşa da kabul ettirildi. "MHP devletin sigortasıdır" diyen vatandaşa; Sayın Devlet Bahçeli'nin her zaman mevcut duruma razı olup, "İlle de kalfa olmamıza gerek yok, iyi bir fayans ustası olmamız da bize yeter" anlayışı nedeniyle umut olunamadı.
...
Ve gün geldi öyle bir tezgah kuruldu ki; MHP seçmeninin %85'nin itirazına rağmen, yine MHP'nin meclisteki matematiksel konumu, "Tek adamlı otoriter partili Cumhurbaşkanlığı sistemi"ne giden yolda maymuncuk olarak kullanıldı ve murad edilen kapı da aralandı.
...
Türk milliyetçileri; hiç de murat etmedikleri, dayatma ve siyasi entrikalarla, 35 MHP milletvekilinin katkılarıyla getirilen sistem değişikliğinin müsebbibi yapılıp, vebal altına sokulmasına; yine Cesurlar Hareketi bünyesinde bir araya gelinerek itiraz edildi. Bunun mücadelesinin meşru zeminde olabilmesi için de kurumsal bir kimlik gerekiyordu; o da İYİ PARTİ projesi ile sağlanmış oldu.
...
Türk milliyetçilerini "Onlar birşey istemezler; aslanlar, kaplanlar deyin yeter" algısına mahkum edenler ne haber; İYİ PARTİ'yi kurduk mu, kurduk; yüz bin kişiyi Ankara'da topladık mı; topaldık. Demek ki Türk milliyetçileri de isterse başarabiliyormuş, isterse elde edebiliyormuş.
...
"Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e dönebilmeyi de; iktidar olmayı da başaracağız ancak bunu yaparken, aramıza diğer kesimlerin tüm vatanseverleri de alarak. 


Eskişehir'deki katliam üzerine 

Eskişehir'de yaşanan katliamın başından sonuna kadar bu sürecin muhatabı olan; şehit akademisyenlerimiz de dahil olmak üzere yaşanan sürecin analizinin çok iyi yapılması gerekmektedir.
... 
Verilmiş dilekçelerden, kabul edilmeyen dilekçelerden, sümen altı edilen dilekçelerden, iftira niyetine verilen dilekçelerden bahsediliyor. Bence hukukun icrası kendi haline bırakılıp, bağımsızsızlığı sağlanırsa; fetö'ye dair, siyasi ayağı da dahil olmak üzere bir çok karanlık noktalar aydınlığa çıkabilir ama açıkcası pek umudum da yoktur.
....
Anlaşıyor ki; fetö üzerine sürdürülen araştırma, soruşturma gibi hukuki süreçlerde sebep olunan yine hukuki zafiyetler, hak ihlalleri masum insanlar için kripto fetöcülerin kumpaslarına zemin hazırlayıp, sulandırmalarını sağlamıştır.


Ülkemiz müstemleke bir devletmiydi ki; Derviş görevli gelmişti

Sahi, öyle ya; adını devletin bekası koyup, Türk milliyetçiliği hareketinin varlık nedenine rağmen, iddialarını riske sokan Devlet Bahçeli; özelikle yüzde yüz somut bir gerçek olan ABD memuru Derviş'in, ekonomimizin başına memur tayin edilmesini niçin kabul etmiştir. "Biz müstemleke bir devlet değiliz" diyerek, koalisyonu niçin bozmamıştır.
...
Çünkü o gerekçelerle koalisyonu bozmuş olsaydı; MHP çok güçlenecek, Erdoğan'ın kuracağı siyasi partinin besleneceği alan kısmen daralacaktı. Oysa murad edilen, güçlü bir AKP'nin kurulmasıydı. Hatta merkez sağın liderleri Mesut Yılmaz ve Tansu Çiler de Devlet Bahçeli'nin istifası karşında kedilerinin de siyasete devam etmelerinin etik olmayacağını düşünmek durumunda kaldılar veya kurgulanan BOP projesi gereği istifa ederek, Türkiye'nin siyasi arenası istenen kıvama sokulmuş oluyordu; Devlet Bahçeli de istifa etmekten vaz geçiyordu; bizleri kıramamıştı(!) 😊
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

5 Nisan 2018 Perşembe

BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ RUHUN ŞAD MEKANIN CENNET OLSUN

Fikir ve düşünce dünyamın oluşmasında; sonra da bu fikir ve düşünce dünyamın inanmışı ve adanmışı olmamın yegane banisi değerli insan; sizi ailemin tüm fertleriyle beraber sevgi, saygı ve en kalbi duygularımızla hürmetle anıyoruz. 
...
Yetiştirdiğin evlatların ile uğruna büyük emekler verip, bedeller ödediğiniz "Hareketi"i fetret dönemine sokarak, "Türk milliyetçileri, ülkücüler bir şey yapamazlar" algısının oluşmasının müsebbibi olup, sonra maalesef kendileri de buna inananlara inat; yine ülkücü evlatların olarak bu algıyı yerle yeksan edip, proje geliştirilerek memleket meselelerine kafa yorup, devleti yönetmek için inisiyatifimizi ortaya koyduk.
...
Artık ülkücü evlatların itiraz edip, ''Bizim de söyleyeceklerimiz var'' diyecek öz güvene sahibiz. Demokrasimiz için, itibarsız hale getirilen cumhuriyet değer ve kazanımları için verdiğimiz mücadelemizde her ne kadar karşımıza her türlü engellemeler çıkarılıyorsa da; inanmışlığımız ve adanmışlığımızla inşallah tüm engelleri aşıp, menzile ulaşacağız.
Ruhun şad, mekanın cennet olsun.


Afrin Operasyonunda sözde sanatçıların Mehmetçikleri ziyaretleri 

Cumhurbaşkanı, Genel Kurmay Başkanı ve İbrahim Tatlıses'in sınırda askeri birliği ziyaretleri sırasında çekilmiş video görüntülerini izleyince; niyet ne olursa olsun, adeta ordumuza karşı uygulanan Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile Türk Ordusu'nu itibarsızlaştırma sürecini hatırladım. 
...
Türk ordusunda böyle bir disiplin anlayışı yoktur, olmamıştır da. Nedir o Allah aşkına; orta Afrika'da, Samoza'nın ülkesinde bir komutan ve üç beş askerin anlık bir görüntüsü gibi. Nitekim görüntüde, Genel Kurmay Başkanı'nın bundan çok rahatız olduğunu fark ediyoruz.
...
Alışılmışın dışında "Bakın ilk önce bunu biz yapabildik" diyebilmek adına, radikal değişimler yapacağız kaygısı ile Genel Kurmay Başkanı'nın arkasından selfi çeken er laubaliği; dostlarımızca da; düşmanlığımızca da bilinen kadim Türk Ordusu imajına yakışmamıştır.
...
Bu tür ziyaretlerin yapılması kötü bir şey değil, kötü olan organizasyonun bizatihi ordunun kendi mensuplarınca yapılmamış olmasıdır. Bu ziyaretin organizasyonunun muhtemelen Cumhurbaşkanının danışmanlarınca, orduya yeterince danışılmadan yapılmış olmasıdır. Sormak isterim; 
dün gibi hatırlıyorum; içlerinde bir hatun kişi var ki; "Türk bayrağının altına, diğer etnik kimlikleri de temsilen bir şerit çekilse ne olur ki" teklifine cür'et edebilmiş birisi. Şimdi bu hatun kişi mi Mehmetçiğe moral verecekmiş. 

... 
Tabi, "Muhterem" devletimizi AKP devleti, askerlerimizi de onun ordusu olarak görünce; doğal olarak seçip, götürdükleri sanatçılar da o devletin sanatçıları oluyor; alan memnun, giden memnun, karşılayan memnun. Peki ya orada bir Mehmetçik "Kral çıplak" dese ne olacak; bunu hiç düşünen var mı. Düşünmezler elbette; çünkü arkasında yıllarca duran yaverin de kim olabileceğini düşünmemişlerdi.
...
Yahu kardeşim bırakın içinden gelip de, kim gidiyorsa gitsin. Ne demek oluyor; seçtiğiniz birilerini, seçmediğiniz diğerleri adına götürüp, Mehmetçiğe "Bunları size moral vermeye getirdim" dayatmasında bulunuyorsunuz. Sonra da "Gerçek sanatçılar sizlersiniz" diyeceksiniz. Yok ya...
...
Bu arada ses sanatçısı Demet Akalın diyor ki "Işın Karaca ile iki ay önce sınırdaki Mehmetçiğe destek amacıyla ziyaret etmek için izin istedik ancak bölgenin hassasiyeti nedeniyle izin verilmedi"
...
Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yandaş medya ise öyle bir eda ile konuşuyorlar ki; sanki askerleri ziyaret etme teklifini sadece seçip, götürdükleri gazeteci ve sanatçılar kabul etmişler gibi lanse edip, "Bunlar gerçek sanatçılar" denilerek de onura ediyorlar.
...
Demet Akalın "Gerçek sanatçı" olarak içinden gelip, daha önce başvurduğu; dolayısıyla davet edilen sanatçılar arasında önceliğin Işın Karaca ve kendisine verilmesi gerekmez miydi.
...
Demet Akalın kusura bakma; demek ki sen yandaş olmayan sanatçı diye not alınmışsın.
Bence günümüzde gerçek sanatçının en belirgin özelliği yandaş olmamasıdır. Maazallah, Allah seni yandaşlıktan esirgemiş; şükretsen, "Biz gerçek sanatçı değilmişiz" diye sitem etmene gerek yoktur. Bak ne güzel; gerçek sanatçılığınızı verilen "Emir"e itaat ile değil, içinizden geldiği şekilde göstermişsiniz.
Işın Karaca ve sizi tebrik ediyorum. 


Paşa gönlünüz istiyor diye kimse İYİ PARTİ'nin tarifini değiştiremez
Birileri hala İYİ PARTİ nasıl oldu, nereden çıktığı üzerine kafa yorarken hala anlama ve anlamlandırma sıkıntısı çekiyorlar.
... 
Vallahi ben Meral Hanım'a da, İYİ PARTİ'ye de inanıyorum. İnanmam için gerekçem çok ama inanmamam için hiç bir gerekçem yoktur.
...
Esas sorun nedir biliyor musunuz; yirmi senedir Türk milliyetçilerinin proje üretemeyeceği algısının hem ülkücüler, hem de sair kesimlerce kanıksanmış olmasıdır.
... 
Şimdi bu algının, "Cesurlar Hareketi" mensubu Türk milliyetçilerince yerle yeksan edilmesinin üzerlerinde yarattığı şaşkınlıklarını tarif edemeyenler, İYİ PARTİ'yi "Olmadığı" tarifler üzerinden, işlerine geldiği gibi tanımlamaya çalışıyorlar. Mesele bundan ibarettir. Sadece zamana ihtiyaç var. Her şey kendi gerçeği ile anlaşılıp, öğrenilecektir.

Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

RASYONEL AKLIN GEREĞİ GÖNÜL İTTİFAKI

2019 da yapılacak olan gerek mahalli, gerek genel, gerekse Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçmen kalitesi ön plana çıkacaktır. Belki de seçmen ilk defa partisinin kurumsal dayatmalarına karşı bireysel tercihini ön plana çıkaracaktır.
... 
Bunun ana nedeni de; özelikle Türk milliyetçilerinin 1 Kasım seçimlerinden sonra yaklaşık %85 lik kısmının şiddetle karşı çıkmasına rağmen, MHP'nin meclisteki anahtar yani aritmetiksel konumunun ülkeyi yepyeni bir maceraya, tek adam otoritesine dayalı bir rejime sürüklenmiş olmasıdır.
...
Peki, üç beş kişinin %85'lik itiraza rağmen kalan bakiyeyi istedikleri yönde tercihe zorlamaya muvaffak olabilecekler mi; işte bu çok zor. Bugün "Pusulada üç hilali gördüğüm yere tereddütsüz mührü basarım ama Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığına asla" diyen arkadaşlarımızla her gün sohbet ediyoruz. 
...
Aynı durum CHP seçmeni için de söz konusu. Yine CHP'li dostlarla sohbet ederken; "Milletvekilliğinde oyum CHP'ye ama Cumhurbaşkanlığında Meral Akşener'e olacaktır, çünkü CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı Türkiye sosyolojisinde solun tüm oyunu tulum halinde çıkarsa bile seçilemez" diyorlar. 
...
Dolayısıyla seçim ittifakını seçmen kendi rasyonel düşüncesi ile yapacaktır. Çünkü demokrasimizde maalesef siyasi parti liderleri kendi seçmenini aynı zamanda azatlık kabul etmeyen iflah olmaz köleler görüp, bu da yetmeyip kendileri ile sadakat nikahı kıydıklarını düşündüklerinden; patiler arası ittifakı da bu ön kabul üzerinden yaparak, seçmenlerini bu şekilde yönlendirebileceklerini düşünüyorlar. İşte ben de diyorum ki artık bu böyle yürümeyecek.
...
Partiler hangi ittifakı yaparlarsa yapsınlar; gerek mahalli seçimlerde, gerekse milletvekili seçimlerinde seçmenin yapacağı tercihinde 2019 da Erdoğan'ın kazanıp kazanamamasına nasıl tesir edeceğinin hesabını yapacaktır.
...
Dolayısıyla zayıfların güçlülere sığıntı olmaları ile yapılan ittifaktan ziyade gönüllerin ve vicdanların kendi aralarında yapacakları ittifaklar daha önemlidir. Nitekim bunun daha makul ve mantıklı olduğuna kanaat getiren AKP, mahalli seçimlerde "Gönül ittifakı" yapacağız demişlerdir.
...
İYİ PARTİ'nin partiler arası fiili ittifaktan ziyade gönül ittifakını önemsemesini çok iyi anlıyor ve makul karşılıyorum. Çünkü İYİ PARTİ'nin kurulmasını tetikleyen ruh; tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sisteminde en çok milletvekillini almak veya en çok belediyeyi almak değil; bizatihi bu ucube sistemin kalıcı hale gelmesine mani olmaktır. Çünkü bu yeni ucube sistem kalıcı olursa; milletvekilleri tuzluk, belediye başkanları ise her an kulaklarından tutulup atılacak insanlar konumumda olacaklardır.
...
Dolayısıyla İYİ PARTİ ve Meral Hanım sürecin daha uzun vadeli ve daha ciddi sonuçlarını dikkate alarak strateji belirliyor. Yani bir anlamda sistemi geçtik, rejimin geleceğinin bile hesabı yapılarak hareket ediliyor. Asıl öncelik sistemi kurtarmak, "Güçlendirilmiş demokratik parlamenter sistem"e dönmektir. Bunun içindir ki; özellikle Meral Hanım kongrede fiili ittifaktan ziyade " Biz ittifakımızı gönüllerde, milletle yapacağız" demiştir.
...
İYİ PARTİ ve CHP'nin aynı paralelde devam eden stratejileri karşısında; yani bir anlamda seçmenlerini gönül ittifakına bırakmaları her ne hikmetse" Cumhur İttifakı"nı rahatsız ediyor, illaki karşılarında rahat, yıpratacakları somut  bir cephe oluşsun istiyorlar. Aktrolleri dinliyoruz her akşam, diyorlar ki; "Koskoca CHP'nin genel başkanı niçin aday olmuyor". Oysa böyle diyen adam aynı anda MHP'nin "Cumhurbaşkanı adayımız Recep Tayyip Erdoğan Erdoğan" dır dediğini de biliyor. Peki niçin böyle diyor; çünkü onlar da çok iyi biliyorlar ki; CHP kendi içinden çıkaracağı Cumhurbaşkanı adayını seçtiremez ama yine aynı CHP isterse Meral Akşener'i Cumhurbaşkanı seçtirebilir. İşte Cumhur ittifakının da en çok korktuğu CHP, İYİ PARTİ ve SP'nin gönül ittifakı kurarak, Meral Akşener'i Cumhurbaşkanı seçtirecek olmalarıdır. 
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

2 Nisan 2018 Pazartesi

TV'YE ÇIKAMAZSINIZ KABİR ZİYARETİ YAPAMAZSINIZ

Başbuğ'un kabrini ziyarete yasaklayan zavallılık hali 


Türk milliyetçiliği Hareketinin tüm değer ve kazanımlarını ablukası altına alıp, kendi uhdesinde olduğunu sananlar gaflet ve dalalet içindedirler. Adama sorarlar mı; bu inisiyatifin sahibi olmak için başkalarının gücüne sığınmanın dışında ne yaptın. 
... 
Hadi bir tanenizin, bilemedik iki tanenizin sağlık sorunu var; yahu Allah aşkına hepinizin de sağlık sorunu olamaz ya. Kabir ziyaretine mani olmak da ne oluyor. Türk-İslam geleneğinde böyle bir şeyi ne gördük; ne de duyduk. Kabir ziyaretlerinde yakınlarımız için dualarımızı yaptıktan sonra bir de "Kabri başında Fatiha okuyacak kimsesi kalmamışmışların da ruhları için" der, o kimsesizlere dahi sahip çıkarız. Sizler, sergilemiş olduğunuz davranış ile böyle bir nezakete sahip Müslüman Türk milletinin neresinde yerinizi buluyorsunuz; daha doğrusu bulabiliyor musunuz. Rahmetli babaannemin sözü aklıma geldi "Siz nereden türediniz" Allah aşkına... Olmuşken bari, zihinlerimize de prangalar vurun; olsun bitsin.
...
İYİ PARTİ kongresine giden ülkücülerin Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş'in mezarını ziyaret etmelerine müsaade edilmemiş.
...
Şunu iyi biliniz ki; biz "Cesurlar hareketi"nin mensupları, Başbuğ Alpaslan Türkeş'in evlatları olarak yirmi yıldır ığdış edilmiş aksiyoner bir hareketin menzilinden uzaklaştırılarak; anlaşılmayacak ve anlatılmayacak bir şekilde sağa sola savrulması aşamasında; tam da rahmetli Başbuğ'un istediği ve özlediği şekilde inisiyatifini ortaya koyarak, İYİ PARTİ projesini geliştirip, gerçekleştirdik.
...
Rahmetli Başbuğ belki de ilk defa ibrikten su dökme şeklinde değişmeyen değil, değişen bir ziyaret usulüne şahit olacaktı. İYİ PARTİ projesi ile kabri başına gelmiş evlatlarının varlığı ile gurur duyabilecekti. ama çaresizliğin ve tükenmişliğinin girdabına düşmenin şaşkınlığı ile ne yaptığını bilememe halinin tezahürü sonucu, kadim Türk-İslam geleneğinin uygulanmasına, yani kabir ziyaretine mani olunmuştur. Buna sebep olanların kabarık ayıplar hanesine bir de bu yazılacak ama ayıpları kanıksamak gibi bir huy da geliştirdikleri için kendilerince egolarını tatmin etmiş olmanın dışında elbette bir kazanımları olmayacaktır.
...
Siz oradan Fatiha okumamıza fırsat vermeseniz bile biz buradan okumaya elbette devam edeceğiz. Misyonumuz, Başbuğ Alparslan Türkeş'in hayallerini gerçekleştirmek; vizyonumuz, müstakbel Cumhurbaşkanımız Sayın Meral Akşener ile "Milliyetçi Türkiye"yi inşa etmektir.
Ayağımıza bad olmayın, başka şey istemiyoruz.


Tek adamın tehditi ile İYİ PARTİ'ye uygulanan sansür devam ediyor
An itibariyle on binlerce insanın katıldığı İYİ PARTİ kongresine ilişkin olarak ulusal yayın yapan (Halk TV ve TV 1 hariç) hiç bir TV kanalında haber yok.
...
İngiltere'den bir cenaze haberi, Afganistan'dan bir mağdur kadına ilişkin haber, 1 Nisan şakasına ilişkin sokak röportajları, büyük bir trafonun taşınması, sakal tıraşına ilişkin yeni buluş ve paskalya bayramı için yapılan hazırlıklar ve daha neler neler; hepsi haber konusu oldu ama bir türlü Ankara'da on binlerce inanların katılımı ile gerçekleşen İYİ PARTİ kongresi haber konusu olamadı.
...
Ancak medyanın özelikle de TV'lerin bu duyarsızlığını; büyük bir kısmının yandaş olmasına, diğer kalan kısmının da tek adam rejimin tehdidinden kaynaklandığını düşünüyorum.
...
Bu kadar sansürlenen hareket; eğer ülkenin dört bir yanından on binlerce insanın katılımı ile Ankara'da aynı anda yüreklerini toplu artırmayı başarabilmişse; bundan sonraki sürecin de nasıl tecelli edeceğini muhtemelen kongreyi takip eden muhterem ve avanesinin bakışlarından anlayabiliriz ama tabi ki bilmemiz mümkün değil.
...
Aslında bu durum Türkiye'nin siyasi fotoğrafını, yani bir anlamda siyasetin ne kadar baskı ve tehdit altında olduğunu göstermektedir. Bu psikolojik hal ile insanlarımızı, doların 1 TL olduğuna bile inandırabilirler ama gerçekle karşılaştığında, yani 1 dolarını bozdurmaya kalkan herkes er veya geç doların 4 TL olduğu gerçeği ile karşılaşacaktır.
...
Dolayısıyla bu kalleşlik üzerine dizayn edilmiş siyasi arenada biz İYİ PARTİ'li ler olarak sesimizi duyurabilmemiz için sosyal medyanın gücünden faydalanmak ile kişisel çalışma ve gayretlerimiz dışında bir seçeneğimiz kalmıyor.
...
Bir sözüm de İYİ PARTİ ve "Cesurlar Hareketi"nin arkasında ona destek veren harici güçlerin olduğunu iddia eden ahmaklara olacak.
Öyle bir güç olacak ki; hiç bir TV kanalında; gücünü devreye sokarak, arkasında durduğu, destek verdiği siyasi oluşuma yer verdirmeyecek, olacak iş mi Allah aşkına. Bir siyasi hareketin arkasında yabancı gücün olup, olmadığını anlamak için o siyasi hareketin liderinin yurt dışı seyahatlerini, görüştüğü düşünce kuruluşları, lobileri ile bunlarla görüşmelerinde aracılık yapan kirveleri ve yerli sermaye sahiplerinden, patronlardan kimlerin olduğunu incelemek lazım. Cüneyt Zapsu'yu ve onun "Bu adamı kanalizasyona süpürmeyin, kullanın" sözünü ve daha sonra da AKP'nin kurulma sürecini dikkate alarak, İYİ PARTİ'nin kurulma süreci ile karşılaştırın bakalım örtüşen ne olacak. Meral Hanım'ım pasaportunun dahi olmadığı gerçeği ile karşılaştığınızda utanacak mısınız; ne gezer.
...
Dolayısıyla, İYİ PARTİ; muktedirler hesabını yapmasa da esas gücünü kendisine uygulanan sansürün yarattığı mağduriyetten alacaktır. Ama bizler elbette mağduriyetler üzerinden pirim yapmayı değil, inanmış ve adanmışlığımızdan beslenen çalışmalarımız ile prim yapmayı başarmayı düşüneceğiz ve inşallah da başaracağız. 


Mehmetçiğe moral bozmaya mı; moral vermeye mi gidiyorlar
Mehmetçiğe destek için sınıra giden sözde gazeteci ve sanatçılar; sanırım daha çok askerimizin moralini bozuyor olmalılar. 
...
Yahu daha dün gibi hatırlıyorum; hele içlerinde bir hatun kişi var ki; "Türk bayrağının altına, diğer etnik kimlikleri de temsilen bir şerit çekilse ne olur ki" teklifine cür'et edebilmiş birisi. Şimdi bu hatun kişi mi Mehmetçiğe moral verecekmiş.
...
Tabi, "Muhterem" devletimizi AKP devleti, askerlerimizi de onun ordusu olarak görünce; doğal olarak seçip, götürdükleri sanatçılar da o devletin sanatçıları oluyor; alan memnun, giden memnun, karşılayan memnun. Peki ya orada bir Mehmetçik "Kral çıplak" dese ne olacak; bunu hiç düşünen var mı. Düşünmezler elbette; çünkü arkasında yıllarca duran yaverin de kim olabileceğini düşünmemişlerdi.
...
Yahu kardeşim bırakın içinden gelip de, kim gidiyorsa gitsin. Ne demek oluyor; seçtiğiniz birilerini, seçmediğiniz diğerleri adına götürüp, Meh


metçiğe "Bunları size moral vermeye getirdim" dayatmasında bulunuyorsunuz. Sonra da "Gerçek sanatçılar sizlersiniz" diyeceksiniz. Yok ya...

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

28 Mart 2018 Çarşamba

AHMET HAKAN BUNU ÇIKTIĞI YERE GİRMEK İÇİN YAPIYOR

Ahmet Hakan "Satıldığı" yeni patronuna yaranmak için Meral Hanım'ın "Siz İsmet Paşa'ya rahmet okutuyorsunuz" sözünü güya eleştiriyor.
... 
Ahmet Hakan, İsmet Paşa'ya hakaret eden yok. Olmadığını, yine sana bizzat İnkilap Tarihi bölümünde ders vermiş Meral Hanım anlatabilir.
...
Söylemek istenen şu; yine bir zamanlar Türkiye'de henüz demokrasiye geçiş çabaları sürerken yaşanmış olan, rahmetli İsmet İnönü dönemindeki "Açık oy, gizli tasnif" uygulamasına atıf yapılarak, bugün demokrasimize ve seçim sistemine yapılan zulme dikkat çekilmiştir.
...
Ha, şunu da söyleyelim; eğer Meral Hanım'ı hatalı görüp, yermek için yıllardır sövdüğünüz İsmet Paşa'ya artık sövmekten vaz geçip, övecekseniz merak etmeyin Meral Hanım bunada katlanır.
...
Meral Hanım üniversitede yıllarca İnkilap tarihini ve elbette İsmet Paşa'yı da anlattı. Eğer akademisyenliğe devam edecek olsa; İsmet Paşa'nın Recep Tayyip Erdoğan gibi narsist duygularla hareket etmiş olsaydı, Suriye bataklığında olduğu gibi ikinci dünya savaşının baş aktörü olurduk ancak bugünleri de görmemizin mümkün olmayacağını anlatmaya devam edecektir.
...
Elbette siyasette leş kargalarının didiştiği, sırtlan ittifakı oluşturup, aslanların önünden kırıntı kapma telaşında olanların varlığını bilmesi gereken Meral Abla, İnönü'ye atfen o cümleyi keşke kullanmasaydı.
...
Ancak, yıllarca iki istiklal savaşı kahramanını "İki ayyaş" ifadesi ile aşağılayanlar; 10 kasımda ağıtlar yakıp, milli bayramlarda hastalanmaktan vaz geçtiklerinde nasıl ki Atatürkçü olamıyorlarsa; Meral Hanım'ın da zamanın ruhuna uygun yaptığı bu kıyaslama da hiç bir zaman onun, T. C Devleti'nin cumhuriyet değer ve kazanımlarına bağlı ve bunlara inanmış ve adanmışlığın hem dersini hem de kavgasını veren Meral Hanım'ın itibarına halel getirmez.
...
Ahmet Hakan muhtemelen kovulacak, Cem "Cücük" denen adam kovulacaklar arasında onun da ismini saydı. Şimdi can havliyle yeni patronun ipine sarılma refleksi ile yazmış olduğu bir yazı ile kimleri etkilemeyi düşünmüş olabilir ki; CHP seçmenini mi, muhtemelen. Ancak Türkiye de en rasyonel düşünen seçmen CHP seçmenidir. Bunun en güzel örneğini, MHP'ye uçkur suikastı yapılıp, baraj altında bırakılması istendiğinde CHP seçmeni MHP'ye oy vererek buna mani olmak istemiştir. Dolayısıyla, rasyonel düşünen CHP seçmeni Meral Hanım'ın malum kıyaslaması nedeniyle kendisine küsmeyeceği gibi, aksine bunun üzerinden yıpratma kampanyası düzenleyenlere inat daha da sahipleneceklerdir. CHP seçmeni algılarla değil, akılla hareket ettiklerindendir; rasyonel oluşları.
...
Zavallı Ahmet Hakan; yıllarca liboşluğa kabulünün mücadelesini, şimdi de çıktığı yere dönmenin kavgasını verecek.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

UYSAL KUZU-KONTROL EDİLMEYEN OĞLAK

Size bir şey söyleyeyim mi değerli dostlar;
-"Keşke Yunan galip gelseydi" diyen püsküllü meptezelin, hastahanede ziyaret edilip, sağlığının devletimiz tarafından takibe alınması;
- İstiklal marşının bestesinin gündeme alınıp, yeni bir bestenin yapılması düşüncesi;
-İslam'ın güncellenmesinin gerekliliği;
gibi çıkışlar tamamen ve tamamen toplumun tepkisini, psikolojisini anlama, not alma ve elde edilen sonuçlara göre ajandalarında yazılı gizli projenin devamının uygulanabilirliğini test etmektir.
...
Mesela bu çıkışlardan sonra proje sahiplerinin çıkarabilecekleri muhtemel sonuçlar şöyle olmalı.
"Keşke Yunan galip gelseydi" diyen Püsküllü müptezelin ziyaret edilmesinden dolayı MHP kurumsal kimliği hiç rahatsız olmadığına göre; cumhur ittifakının temeli iyice sağlamlaştırılmış olup, her halükarda devam edecek demektir.
"İslam güncellenmeli" denilmesine rağmen, siyasal İslamcılar hiç tepki göstermediler. Oysa iktidarda başkaları olsaydı şimdi Beyazıt Meydanı'nda "Kuran'a uzanan eller kırılsın" sloganı atılıyor olurdu ama öyle bir şey olmadı.
...
Dolayısıyla, Erdoğan bu durumda şunu anlamış olacaktır; siyasi geleneklerinde ani, hatta absürt bir söylem değişikliğine gidilse bile kendi seçmeninin bunun nedenini sorgulamadığı; sadakatı kesintisiz devam etmektedir.
"İstiklal marşının bestesinin değiştirilmesi" meselesine gelince; gösterilen tepkiler karşısında buradan da çıkaracakları sonuç; en azından bugün için anayasanın ilk dört maddesi üzerinde operasyonun yapılmasının mümkün olamayacağını anlamış durumdalar.
...
Ben şuna kesinlikle inanıyorum ki; 2002'den beridir uygulana gelen BOP projesi kesintisiz devam etmektedir. 2002 de nasıl ki Devlet Bahçeli istifa edip, sonra Tansu Çiler ve Mesut Yılmaz'ın da istifasını sağlayıp, tekrar istifasını geri alıp, sonra siyasi arenayı AKP'nin kurulması için müsait hale getirdiyse; bugün de bütün ülkücü camianın vicdani kararına rağmen sistem değişikliğini millete dayatıp, peşinden de Cumhur ittifakının kesintisiz devam ettirilmesi kararlılığın arkasında aynı mantık ve düşünce vardır.
Afrin Oprasyonu ve devamında vuku bulacak gelişmelerden sonra Suriye ve Kuzey Irak sınırlarımız boyunca kontrolümüze verilecek olan sözde hakim olacağımız bölge; iç kamuoyuna bu durum fetih ruhu üzerinden anlatılacak ve tabi ki kabul ettirilecek ama ilerleyen yıllarda kurulacak olan Bağımsız Kürdistan'ın temellerini kendi ellerimizle attığımızın farkında olamayacağız. Zaten muhterem geçmiş yıllardaki bir konuşmasında diyor ki; ''Osmanlıya gittikleri zaman Doğu-Güneydoğunun Kürdistan eyaleti olduğunu görecekler, Doğu Karadenize gittikleri zaman Lazistan eyaleti olduğunu görecekler'' diyor. Şimdi bu ifadeleri kullananın birisinin hala ülkemizde tek adamlı yönetme iradesine sahip, yönetim sistemi de dahil olmak üzre değişim ve dönüşümün başında ana aktörse; benim bundan sonraki süreçler için aklıma gelecek olanın ülkemin bölünebileceği endişesi olmayıp da ne olacaktır.
...
Ancak, ne var ki ülkücüler; belki de yirmi yıldır azar azar üzerilerine enjekte edilen fikri, zikri ve eylemsel tepkisizliği kırarak adına İYİ PARTİ dediğimiz bir proje geliştirdi ve bu projeye katkısı olabilecek vatan sathında, vatanseverlik paydasında birleşen herkesi de dahil etmiştir.
...
Dolayısıyla, en azından kendi nefsim için ifade etmek isterim ki İYİ PARTİ projesi; pişmanlıklarımın kefareti ve en azından şu anda bile benim oyum ile seçilmiş olup da; her fırsatta bana küfür eden müptezel şişkoya gerekli cevabımı vermek için bir fırsattır. Millet şans verirse, kendisi için de bir fırsat olacaktır.
...
Çocukluğum aklıma geldi; kuzuları gütmek ne de güzeldi amma ve lakin; o oğlaklar var ya; hep isyanlardaydılar. Oysa ki oğlaklar olmasaydı, kuzular ağacın gölgesinde yatmaya devam edeceklerdi. Ne garip değil mi; güttüğüm oğlaklar şimdi isyanım için ilham kaynağım oldular. 
soralmehmet@hotmail.com

TEK ADAMLIĞA KARŞI KAVGASI OLMAYANIN ADAYLIĞI DA OLAMAZ

Abdullah Gül'ü siyasetteki sinsiliğin sembolü olarak görüyorum. Siyasetle çok ilgileniyor, yakından takip ediyor olmasına rağmen etmiyormuş gibi yapıyor. Sürekli başkalarının kavgasını takip edip, aslanın avını yere yatırmasını bekleyen bir başka yırtıcı misali; olup, bitenleri izliyor, fırsatını bulunduğu an da; devreye girerek, nimete ortak olma stratejisi güdüyor. Kanaatim o ki; Abdullah Gül için istediği ortam henüz oluşmadı. Bu arada ''Milli Görüş'' geleneğinden gelmiş olup da; bir şekilde AKP'nin kurulması ve iktidarı döneminde inisiyatif sahibi olmuş her kim olursa olsun Erdoğan'nın karşısına rakip olarak çıktığı an troller tarafından Fetö ile irtibatlandırılacakları aşikardır; Abdullah Gül bunun da farkında.
...
İlhan Kesici'ye gelince; takdir ettiğim, kendisini iyi yetiştirmiş, öz güven sahibi, entelektüel birisidir. Türk milletinin her kesiminin şu veya bu şekilde doğru ve dürüst kişiliği üzerine; isminde mutabık kalınan bir isimdir. 
...
Ancak İlhan Kesici; özellikle 15 Temmuz sonrası sapla samanı karıştıran; Fetö ile mücadeleyi yapacağım derken; evdeki bütün yatak döşeği; dolabı, sandığı tüm eşyayı yele bir eden; arsızı, hırsızı, namussuzu bulacağım derken girilmedik ev, dağıtılmayan mekan bırakmayan; adeta kendi itirafı ile 15 Temmuzu ''Allah'ın bir lütfu'' gören Erdoğan ve hükumetinin, Türk milleti ve devletine yaşattığı ve yaşatmaya davam ettiği süreç boyunca; Sayın İlhan Kesici ne yapmıştır sormak isterim. 
Elbette Erdoğan doğru şeyler yaptı demiyor ama yaptığı yanlışlar karşısında da; isyanım var deyip, yüreği yanmışcasına, demokratça bir çıkışına da şahit olamadık maalesef.
...
Özellikle son yıllarda demokrasi adına verilen mücadelede bedel ödemeyi göze alamamış insanların; ''Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem''e dönme mücadelesinin cumhurbaşkanı adayı olamazlar. ''Demokrasi kavgası veren'' dendiğinde ilk aklıma gelen; sesi gür çıkan, demokrat insandır; İlhan Kesici böyle birisi mi; hayır.
...
İlhan Kesici, yönetimde istikrarı sağlanmış; diyelim ki Parlamenter sisteme geri dönülmüş bir Türkiye'de mükemmel bir teknokrat olarak çok güzel hizmetlerde bulunabilecek bir isimdir ancak Parlamenter Demokrasiye geçmek için verilecek kavgada sesini gür çıkarabilecek bir isim değildir. Evet, çok değerli bir insan ama yapısında ''Kızmak'' olmayan, hep ''Gülücükler'' dağıtan bir insan olarak; verilmekte olan demokrasi mücadelesinde en azından bana pek güven vermiyor; yani başarılı olamaz. Öte yandan demokrasi kavgasını kazandığımızda varlığına en çok ihtiyaç duyulacak da bir isimdir.
...
Dolayısıyla, Meral Akşener gerek MHP içinde verdiği parti içi mücadelesinde, gerekse kendisini 15 Temmuz vakıasına monte etmek üzere kurulan kumpaslar karşısında; hükumetten ve yancılarından destek alarak bu tezgahları kuran namussuz ve şerefsizlere karşı onur savaşını verirken; aynı süreçte ülkemizde yapılmak istenen sistem değişikliğine itiraz edip, inisiyatifini ortaya koyup, kitlelerin organize olmasını sağlayıp, demokrasi kavgasını sürdürmüş ve hala da devam ettiren birisidir. 
...
Erkek egemen toplumda bir kadınının "İtiraz ediyorum, benim de söyleyeceklerim var'' dedi diye onu susturmak, etkisizleştirmek için ilk önce namusu üzerinden; olmayınca 15 Temmuza monte etme üzerinden; olmayınca partisinden ihraç etme üzere; olmayınca kuracağı partinin kurulmasına mani olmak üzere; olmayınca TV'lere talimat verilerek ''Bu kadını konuşturmayacaksınız'' denilerek pasifize edilip, teslim alınmak istenmiş ama teslim olmamıştır. Yani kadıncağızın verdiği bir kavga var ve bu kavga sadece şahsını değil, hepimizi ilgilendiriyor. 
...
Dolayısıyla Erdoğan karşısında ikinci turda başarılı olacağına inandığım ve yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi vermiş olduğu mücadele nedeniyle hak eden de, hakkını veren de Meral Hanım dır.
...
Umarım CHP sürekli olarak Erdoğan ve trollerinin "CHP kendi adayını açıklamalı, niye açıklamıyor, geç kaldı, neden Kılıçtaroğlu kendisi aday olmuyor" gibi tahriklerine gelmez; aday çıkarır ama ikinci turda Erdoğan karşına Meral Hanım'ın çıkmasını sağlayacak "Düşük profilli" bir aday çıkarır. Bu konuda verecekleri kararı mümkün olduğunca geç açıklamalıdır ki; Meral Hanım Erdoğan karşındaki tek aday olma konumunu koruyup, çalışmalarını sürdürebilsin.
... 
İlhan Kesici CHP adına en makul aday olup, alınabilecek en çok oyu alabilir ancak buna mukabil, Erdoğan karşısında kazanabilecek en güçlü aday da Meral Akşener dir. Bundan dolayıdır ki Erdoğan ve trollerinin en çok istedikleri Kılıçtaroğlu'nun aday olmasıdır. Kılıçtaroğlu bunun şuurunda ve aday olmayacaktır diye düşünüyorum. 
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

25 Mart 2018 Pazar

GÜNDEME DAİR

Türkiyeyi yönetecek kişilerin iyi bir okuyucu olmaları gerekir 
Artık Türkiyeyi duydukları, dinledikleri ile değil okudukları ile yönetenlere itibar edip, peşlerinden gitmemiz lazım. Duyulanlar test edilmediği sürece belge değildir ama okunanların bizatihi kendisi belgedir. 
...
Duydukları ile hareket eden her zaman kandırılmaya teşnedir ama okudukları ile hareket eden yanılsa bile; "Yanılmışım" dediğinde bir masumiyetin olduğunu aklımızdan geçirebiliriz.
...
"Kandırıldım" denildiğinde; belli ki muhatabı ile kendisi arasında bir pazarlık söz konusu olmuş ve kandırılmıştır. 
...
"Yanılmışım" itirafında asalet, "Kandırıldım" itirafında acizlik söz konusu.
...
Dinlemeyi önemseyen (Nakilci) önemli bir ismi Afganistan'daki mücahitlerin lideri Hikmetyar'ın dizi dibinde, "Dinleme" pozisyonunda görünce zihnimden geçenleri sizlerle paylaşmak istedim. 


Afrin başarısı AKP'nin değil, Türk Ordu'sunun şahsında Türk milletine aittir
Muhterem kendi partisinin kongresinde diyor ki; "Artık metal yorgunluğu bitmiştir, Afrin zaferi ile yeni bir döneme giriyoruz"
...
Biz boşuna mı diyoruz; "Adeta Türkiye Cumhuriyeti AKP devletine, Türk Ordusu da AKP ordusuna dönüştürülmek isteniyor" diye.
...
Oslo'da PKK ile görüşen devletti; Afrin'de zafer kazanan ise AKP oluyor öyle mi

....
Sayın Bahçeli, tamam; diyelim ki doğruluğundan emin olduğun gerekçelerinle ittifak yaptın; be kardeşim, arada sırada ortağına de ki "Yaptığın yemeklerde tuzu fazla kaçırıyorsun"
...
Söz kesmeye giden damat hali; sevgi, sorgulaması yapılmadan bağımlılığa dönüşünce, elbette tuzlu kahveyi zorlanmadan içmeyi göze almak gibi bir durum. "Bu ne sevgi ah...
...
Muhterem resmen, sanki AKP'deki metal yorgunluğunu atmak için Afrin operasyonu yapılmış gibi esip, gürlüyor.
...
Elbette işin aslı böyle değil ama yere düşen adam misali "Madem ki yere düştüm, bari kalkarken bir avuç toprak alayım" dercesine Afrin Operasyonunu siyasi bir fırsata dönüştürmek tek kelime ile ayıptır, günahtır. Daha da çok şey söylenebilir ama biz sorumluluğumuzun farkındayız.
...
Sayın Bahçeli madem ki sorumluluk aldın, vebale de ortaksın; ne demelisin "Bu da ne demek oluyor beyefendi; Türk Ordusu'nun başarısını siyasi hanenize maal edemezsiniz"
...
Nasıl bir Türk milliyetçisiniz ki; yeni bir istiklal marşı isteniyor çıt yok, "Keşke Yunan galip gelseydi" diyen Püsküllü, ittifakın büyük ortağı tarafından ziyaret ediliyor çıt yok, Afrin zaferi ile AKP'deki metal yorgunluğu bitirdik deniyor, çıt yok.
...
Ama ülkücü birisi seni ve konumunu sorguladığı zaman kükreyen aslana dönüyorsun; tüm aşağılayıcı sıfatları kastettiklerinin üzerine boca ediyorsun. Senin gücün ülkücülere mi yetiyor? 


Ana rahmine düşülen günün kutlaması mı olur.
Kendi evladının dahi ana rahmine ne zaman düştüğünü bilmeyen be adam; hangi akıl, fikir ile sözde "Regaip Kandili"ni Peygamber Efendimiz'in ana rahmine düştüğü gece diye kutlarsın. Aynı zamanda haremlik, selamlık yaşarsın; o senin bileceğin iş de; hiç utanmaz mısınız; Peygamber Efendimiz'in anasının rahmini ağzınızda dolandırmaya
...
Çünkü bunların inançları imandan değil, din adına uydurulan ritüelleri bilmek ve onları sorgulamadan kabul edip, tatbik etmektir.
...
Bu adamlarda bir Müslüman'da olması gereken akıldan zerre kadarı olsa dahi derler ki; "Ulan Peygamber efendimiz durup dururken, anasının rahmine ne zaman düştüğünün niçin bilinmesini istesin ki". Dolayısıyla, "Böyle bir gecenin olması da; kutlanması da saçmadır" deyip, bu saçma geleneğe son vermeleri gerekmez mi. Aksine, bizatihi Diyanet işleri Başkanlığı bu yanlış inanç ve uygulama üzerine programlar yapmaya devam ediyor.
...
Haydi, yüreğiniz yetiyorsa camilerde özel "Tasavvuf ve tefekkür" günleri veya geceleri düzenleyin de görelim. Bunu hiç bir zaman yapmayı düşünmeyeceksniz; zira en korktuğuz husus insanların "Niçin inanıp, iman ettiklerini" öğrenecek olmalarıdır.
...
Önce sıkı sıkıya tutunduğu dalda küçücük bir tomurcuk iken; sonra dik başlı, yeşil endamı ile kor halindeki güneşe meydan okuyan ve aynı zamanda altında bir başka canlıya, mesela insana gölgesi ile mesken olan ve maalesef bir süre sonra da; sararıp, dermanı kesilip, sıkı sıkıya tutunduğu dalı bırakıp; bir rüzgarın savurması ile meçhule doğru yol alan yaprağın öyküsü anlatılacak olsa; iman etmenin temelindeki aklın; dolayısıyla tefekkür ve tasavvufun olduğu gerçeği ortaya çıktığında ne olacak; adeta bir çığır açılacak ve toplum bilinçli Müslümanlardan oluşacak.
...
Sanırım bugün devletimizi yöneten zihniyete bir fırsat daha verilecek olursa; bu millete dalından yere düşen yaprağın serüvenini değil; Hz. Peygamber'in ana rahmine düştüğü gün de; başka uydurulmuş gün ve geceler de konuşulmaya, dolayısıyla dinimize de zarar vermeye devam edeceklerdir. Çünkü "Türkiye ortalaması bu algı düzeyi"ni yönetmek iktidar sahiplerinin hem işine, hem de kolayına geliyor. 


Saadet Partisi kişilikli duruşu ile AKP tarafından kirletilmiş ''Milli Görüş''ü temize çıkarmaya çalışıyor
Saadet Partisi Genel Başkanı Karamollaoğlu diyor ki; "Ben Müslümanım, İslamcı değilim" 
... 
Müslüman; İslam dinine inanmış, iman etmiş kişidir. "Siyasal İslamcı" veya "İslamcı" diye tanımlananlar ise; çıkarları için "Dinimizi kullanan" tüccarlardır. 
... 
Özelikle Karamollaoğlu'un bu ifadeyi kullanmış olması; belki de 15 Temmuz sonrası elde edilen en büyük kazanımdır. Kendi içlerinden çıkan öncü bir kadronun AKP çatısı altında 16 yıldır sergilemiş oldukları görüntüye binaen; yaşananlardan çıkarmış oldukları çok ciddi bir güncellemedir. Çünkü genelde milli görüş geleneğinden gelen insanlar "Siyasal İslam'a" veya " İslamcılığa" bu kadar net karşı bir duruşu sergilemekten imtina ediyorlardı.
...
Sayın Karamollaoğlu elbette batı standartlarında eğitim görmüş bir aydın olmasına rağmen, niçin geçmişte bu kadar net tavır ortaya koymayı düşünmemişti. Çünkü şunu çok iyi biliyorlardı ki; "Türkiye ortalama algı düzeyi" yapacakları itirafı veya güncellemeyi anlayamayacak, dolayısıyla "İslamcı değilim" ifadesini kullanma riskine girmeyi hiç bir zaman düşünmemişlerdir.
....
Saadet Partisi, sergilediği duruşu ve "İslamcı değiliz" tavrı ile AKP'nin şahsında, kirletilmiş "Milli Görüş" geleneğini temize çıkarma gayretindedir. Bu gayretini sadece muhafazakar kesim değil, sol kesim de takdir ederek takip etmektedir. Saadet Partisinin yarattığı algı AKP ve trollerini irite ettiği gibi saygı duyanı da artıyor. Dolayısıyla Saadet partisi tahmin edilenin çok üstünde kendini toparladığı görülecektir.


Doğan Holding medyadan çekiliyor, hisselerini Erdoğan Demirören'e devrediyor
Bir zamanlar Doğan Holding çalışanıydım. AKP 2002 de iktidara gelmiş ancak muktedir olabilmesi için başta basın ve medya olmak üzere çeşitli alanlara hakim olması gerekiyordu. Güçlü muhalif medyaya göz dağı vermesi gerekiyordu ve buna da ilk önce Doğan'ın Holding'den başladı. 
...
Bir sabah duyduk ki Holding'e büyük ceza kesilmiş ve kesilen cezanın miktarını Holding'in tamamı+Aydın'ın Bey'in ceketi bile karşılamıyordu. 
...
Elbette itiraz davaları açıldı, kısmı aflar falan filan derken; sanırım bu davalar Demoklasi'nin kılıcı gibi sürekli olarak Doğan Holding üzerinde sallandı. Aydın Doğan bu tehditten kurtulmak için Vatan Gazetesi, Milliyet Gazetesi gibi gazetelerini yandaş gruba sattı; yandaş gruptan Abdülkadir Sevi gibi isimleri amiral konumunda olan Hürriyet Gazetesi'ne transfer etti ama bütün bunların hiçbirisi Erdoğan'ı ve AKP'yi tatmin etmedi.
...
Muhtemelen Aydın Doğan'ın dayanma gücü kalmadı ve kalan medya gücünü de yandaş gruba satmış durumda. Bu satış nedeniyle Aydın Doğan'ın yapmış olduğu basın açıklaması en mantıklı, en makul açıklama olup; gerçek nedenleri dile getirmesi elbette mümkün değil.
...
Aydın Doğan her siyasi görüşten insanlara özellikle gazete, dergi ve TV'lerinde yer verdi, ekmek yedirdi ama her ne hikmetse hiç bir zaman ülkücü bir yazar, çizer veya sanatçıya bu fırsatı tanımadı. "Yetmez ama evetciller" Doğan medyasında karargah kurmuşlardı. Üzerindeki ablukadan kurtulmak için sürekli hükumete yaranma çabası içinde olduysa da nihayetinde teslim olmak zorunda kaldı. 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanına canlı yayın bağlantısı imkanının sağlanması bile yeterli olmadı. Şimdi aşağı yukarı tüm basın yandaş hale getirildi. Öyle sanıyorum ki sıra geldi sosyal medyaya.
...
Dün de belirttiğim gibi bütün bu gelişmelerin temelinde AKP ve Erdoğan'ın "Bütün güç bizim elimizde, yapabileceğiniz hiç bir şey yok" algısını yaratmaktır ancak bizlerin inanmışlığımız ve adanmışlığımız yanında hiç bir anlam ifade etmiyor.
...
Bu arada Aydın Doğan'ın medya gücünden gelen öz güveni ile özellikle Mesut Yılmaz'ı başbakan olduğu dönemde meşhur pijamalı karşılamasını; 28 Şubat sürecinde Fransız Bordo şarapları tutkunu, hala karısına aşık genel yayın yönetmenine attırdığı başlıkları; ve bu başlıkların muhafazakar kesimi olabildiğince tahrik ettiğini; yansımasının da AKP'ye büyük bir destek şeklinde tecelli ettiğini de unutmayalım.
Demem o ki; Aydın Doğan çok da masum değil.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com