29 Nisan 2022 Cuma

''GEZİ RUHU'' DARALAN DEMOKRASİMİZİN İMDAD ÇIĞLIYIYDI


''Gezi ruhu'' aslında daralan demokrasimizin nefes alma arayışıydı

Keşke ben de bugün "Gezide bulundum" diyebilmenin onurunu yaşayanlardan olabilseydim. Ancak sosyal medya üzerinden o onurlu karşı duruşa, mevcut keyfi düzene itiraz eden paylaşımlarımla katkıda bulunmuş olmanın az da olsa keyfini yaşadığımı söylemek isterim.
O günlerde oralarda bulunmuş gençler bundan sonra Türk tarihinin şanlı sayfalarına üç beş tuğla eklemiş olmanın onurunu ömür boyu önce kendi nefislerinde yaşayacaklar sonra da torunlarına yaşatacaklardır.
"Gezi eylemleri" AKP ve Fetö işbirliği ihanetinin kendi içinde muktedir olma mücadelesinin Türk gençliğini provoke ederek lehlerine sonuç elde etmek için kullanıldı. O günlerde orada kendi güçlerini Türk gençliğini provoke ederek test etmek istediler. Ancak ihanetin birleşenleri devlet üzerinde ne kadar etkin ve yetkin olma anlamında beklentilerine cevap alamayınca devamını 15 Temmuz ihaneti üzerinden test ettiler. 15 Temmuz ihanetinin öncesi, anı ve sonrasının araştırılmasına cumhur ittifakı izin vermediği için nedenleri ve sonuçlarının müsebbibi olanların ortaya çıkarılması da mümkün olmuyor ama buradan ilelebet olmayacak anlamını da çıkmaz.
O şanlı direnişin orasında burasında bulunmuş, inisiyatifini kullanıp iradesini ortaya koymuş olan herkesi saygıyla anıyor ve kutluyorum.

Yine tekrarlıyorum ki...

Az da olsa erken seçim olma ihtimali ortadan kalkmadığı, seçim tarihi belli olmadığı sürece millet ittifakının adayını belirlemesi ahmaklık olur.
Neden mi.
Önce AKP-Fetö işbirliğinin sonra AKP ve cumhur ittifakının insanlar ve partiler üzerine uyguladığı kumpasları ne çabuk unuttuk.
Mesela...
Siirt seçimlerinin iptal edilme nedeni ne ise, Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının nedeni ne ise, Başörtülü kadının üzerine bir grup erkeğin idrarının yaptırılması niyeti ne ise, iki medya alçağına TV'de Meral Akşener'in kaseti var dedirtenlerin niyeti ne ise, bir seçim günü öğleden sonra mühürsüz oyların geçerli sayılıp seçim sonrası bu yasal olmayan uygulamanın yasal hale gelmesi için yasasının çıkarılmasındaki niyet ne ise, trafoya kedinin girmesindeki düşünce ne ise, aynı anda, aynı sandığa giren dört oy pusulasından birisinin geçersiz diğerlerinin geçerli sayılmasındaki düşünce ne ise, "Hiç bir şey olmamış olsa bile bir şeyler olmuş" anlamsız sözleri söyleten panik halinin nedeni ne ise....
Mansur Yavaş veya bir başka millet ittifakı adayının isminin erken açıklandığı an benzer bir senaryonun, itham veya kumpasların devreye girmeyeceğinden nasıl emin olabiliriz.
Mesela; Mansur Yavaş'ın bugün adaylığı açıklansa, Ankara belediyesinin tırışkadan bir ihalesinde, tırışkadan bir eksiklik bulunup soruşturma açılıp, görevden el çektirilip suçlu bulunup sonra da aday olamaz kumpası devreye sokularak adaylığı önlenmesi gibi.
Efendim "Mansur Yavaş'ın eksiğini bulamazlar" diyenleriniz olabilir, amenna ancak Mansur Yavaş masumiyetini ispatlayana kadar "Atı alan Üsküdar'ı geçmiş" olmayacak mı.
O nedenle, seçim tarihi belli olduktan sonra Erdoğan karşısında ismi açıklanacak olan her aday milletin vicdanında dokunulmazlık kazanacağından millet ittifakı seçim tarihi belli olup süreç başlayana kadar adayının ismini açıklamamalıdır.
"Bu kadar da olmaz" demeyin, neler olmadı ki; bu ülkenin en nitelikli genelkurmay başkanı terör örgütü lideri diye yargılanıp hapis yatmadı mı. Kırk bin insanımızın eli kanlı katilinden, seçim kazanmak için yardım istenmedi mi. Bunları yapanların yine bir başka seçimi kaybetmemek için neleri yapıp yapmayacaklarına dair hala bir fikir sahibi olmayanlar millet ittifakının cumhurbaşkanı adayını açıklamama nedenini de anlayamazlar.

Hiç bunu düşündünüz mü...
Cumhur ittifakı niçin yırtınarak millet ittifakının adayını açıklamasını istiyor...
Çünkü; eğer Kılıçdaroğlu aday olursa Erdoğan Kılıçdaroğlu karşısında kazanacağını düşünerek aday olacaktır...
Eğer Mansur Yavaş aday olursa, kaybedeceğini şimdiden gördüğü için finali kaybederek yapmamak adına sağlık nedenlerini veya torun sevgisini bahane ederek aday olmayacaktır. Bu ihtimali hep göz önünde bulundurduğu içindir ki; hala Erdoğan "Evet, ben adayım" dememiştir.
Doğal olarak Erdoğan, yerine aday olacak yeni ismi belirlemek ve kendi durumunu netleştirebilmek için millet ittifakının adayını bir an önce açıklamasını heyecanla bekliyorlar, hatta yetmiyor millet ittifakını taciz bile ediyorlar, neredeyse yalvarmadıkları kaldı.
Çatlasanız da patlasanız da millet ittifakı kendi adayını sürdürmekte olduğu strateji dahilinde zamanı gelince açıklayacaktır.

İsmail Ok vakası

Bir dönem MHP'den milletvekili olan Ok, 2017'de partiden ihraç edildikten sonra İYİ Parti'ye geçmişti. Yerel seçimlerde belediye başkan adayı ilan edilen Ok, grupta Meral Akşener'in elini öptüğü anlar gündem yaratmıştı. Siyasi kariyerindeki seyirle dikkat çeken İsmail Ok, MHP rozetiyle çıktığı Cumhur İttifakı'na AK Parti rozetiyle döndü.
Hani, zaman zaman "Ülkücüler İYİ PARTİ'den tasfiye ediliyor" deniyor ya; bunlar ne kadar ülkücüler ki tasfiye edilmeleri de o denli önemli olsun. Böyle tipler İYİ PARTİ'de değil hiç bir partide olmamalılar.
Siyasette olmak bir fikre, inanca bağlılık üzerine inanmışlık ve adanmışlıkla yapılmalıdır. Şu savrulmaya bakarmısınız; son derece haklı olarak AKP'ye entegre olma halini ret ettiğin için MHP'den ihraç edileceksin, sonra MHP+AKP birlikteliğinin Türk milletinin başına musallat ettiği; kuruluş meşruiyetini ucube, tek adamlı partili hükümet sistemini reddiyeye dayandıran bir partinin, İYİ PARTİ'nin kuruluşunda yer alacaksın ve sonunda en başta gösterdiğin onurlu ve anlamlı davranış refleksini inkar eden bir akıbete doğru sürükleneceksin.
Aslında acınası bir durum; ne gibi bir çaresizlik beyefendiyi böyle bir akıbete sürükledi, insan ister istemez soruyor; "Acaba hangi çaresizlikten böbreğini satışa çıkardı" sorusunu sormak gibi.

Garo Paylan vakası

Eğer bir ülkede, o ülkenin meclisinde, etnik azınlık mensubu olduğun için değil, her Türk vatandaşı gibi eşit haklara sahip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak aday olup milletin vekili olarak seçilip yer almışsan...
Bire yüzsüz, nankör hain; sana milli iradenin en büyük temsil makamı TBMM'yi yer veren böyle bir milletin soykırım gibi insan onur, şeref ve haysiyetine yakışmayan bir felaketin müsebbibi olamayacağına en büyük delili o elindeki paçavra önergeyi verebilme cüretini göstermiş olman yeterli değil mi. Verdiğin önerge ile Türk milletini küçük düşüremezsin ancak ve ancak kendi hainliğinle ilgili Türk milletinin her ferdini haberdar edip tarihine de not düşünmesini sağlamış olursun.
Hadsiz adam; mademki Türk milletinin Ermenilere soykırım yaptığına inanıyorsun; hangi arsız ve yüzsüzlükle Türk milletinin meclisinde, Türk milleti adına vekillik yapmak gibi bir çelişki içindesin.
Cumhurbaşkanına hakaretten herkesin tek tek içeri tıkıldığı bir ülkede, bakalım yüce Türk milletini aşağılayan bu hadsiz adama istiklal savaşını yürütmüş yüce meclis ne gibi muamelede bulunacak hep beraber göreceğiz.

Süleyman Servet Sazak ne demiş; ''Osman artık Kavala benim kardeşim''

Ayıptır ayıp...
Fetö-AKP işbirliğinin Türk milletine maliyetinin ne olduğunun hesabını sormak varken, aksine AKP'nin bu vebalden aklanmasının taşoranlığını yapan sözde ülkü devleri; mağdur edildiği açık ve net olan Osman Kavala'ya sahip çıkan Suleyman Servet Sazak ı kınıyorlar.
Osman Kavala ile hiç bir şekilde fikir ve düşünce benzeşmemiz elbette söz konusu değil ama her ikimizin de bu ülkede AKP ile süregelen hak, hukuk, adaletsizliğe; hakların gaspına ve otoriter keyfi yönetime karşı isyanımız var.
Osman Kavala'nın elbette suç unsuru olan bir kabahati söz konusu olabilir ama bir genç kıza gözü kaydı diye bir delikanlının tecavüzle suçlanarak mahalle ortasında linç edilmesi misali absürt, zorlama yargı sürecine tabi tutulmasını hangi ülkücü edep, adap ve vicdanla makul karşılayabiliriz.
Sözde ülkü devleri; önce H.Gülerceyi, siyasi emlakçı fetö yanaşması İ.Melih'i içeri tıkayın, geriye kalan vicdanınızla da Osman Kavala'yı yargılayın sonra hükmünüzü verin.
Bugün ülkücüler, Türk milliyetçileri adına kurumsal bir kimlik altında cumhuriyet tarihinin en büyük ihanet örgütü fetö desteği ile önce siyaseten iktidar olmuş sonra da fetö kumpasları ile muktedir olmuş bir iktidarı düştüğü yerden kaldırmak mı ülkücüleri vebal altına sokmuştur yoksa Osman Kavala'ya yapılan haksızlığı dile getirmek mi.
Önce insanız, sonra Ülkücüyüz; elbette vicdanımızla beraber.

Mehmet Soral

9 Nisan 2022 Cumartesi

MERAL AKŞENER'DEN İYİLEŞTİRME OPERASYONU

Parti Genel başkanları bazen parti üzerindeki otoritelerini test etmek isterler ki elde ettikleri sonuçlar üzerinden strateji belirleyip bir sonraki siyasi hamlelere ona göre hazırlık yaparlar. Bir anlamda "Ne olacaksa şimdi olsun" demek isterler; inanmışlık testi, sadakat testi, samimiyet ve sabır testi vesaire.
Meral Akşener'in ne yapmak istediğini herkesin doğru anlayıp doğru yorumlaması beklenemez ama onun yapmak istediğinden anladığım o ki; önümüzdeki seçimlerin cumhuriyet değer ve kazanımlarına tekrar dönmek için son fırsat olduğuna o kadar inanıyor ki; bu işi ikinci bir hamleye gerek kalmadan tek hamlede hallolsun istiyor. Bu anlamda hem parti içi hem ittifak içi riskler üzerine testler yaparak süreci kontrollü bir şekilde yönetmeye çalışıyor. Parti divanında yapılan değişiklikleri de bu minvalde görmek, değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum.
"Ben cumhurbaşkanlığına değil başbakanlığa adayım" derken bir anlamda CHP ve Kılıçdaroğlu'nu test etmek istemiştir. Vermek istediği mesaj; "Sayın Kılıçdaroğlu millet ittifakı olarak Cumhurbaşkanlığını kazanabilmemiz için ikimizin de aday olmaması gerekir" demek istemiştir ve anladığım kadarıyla gerek Kılıçdaroğlu gerekse CHP kurmayları bu mesajı almış olmalılar ki "Güçlendirilmiş parlamenter sistem'e dönme" ittifakı her geçen gün daha da güçlenerek yoluna devam ediyor.

Bu gün için İYİ PARTİ'de kongreler yapmak suretiyle sıkıntılı ve verimsiz teşkilatları verimli hale getirmek için yeterli zaman yoktur, zira her an seçim olacakmış gibi bir sürecin içindeyiz. Gerekli düzeltmeleri Koray Aydın vasıtası ile yapmanın sonuçları ile Meral Akşener'in yapmasının sonuçlarının yansıması çok farklı olacağından; Meral Hanım, aklından geçirdiği iyileştirmelerin parti yıpranmadan yapılabilmesi ve sonuçta daha da güçlenerek çıkılması için teşkilatlarda değişim yapma inisiyatifini kendisi üstlenmiştir.
Partide yapılan son düzenleme üzerinden olumsuz mesajlar vermenin hiç bir anlamı olmadığı gibi yararı da yoktur, siyasi konjonktür buna hiç müsait değil.
Acele etmemek lazım. Yavuz Bey Meral Hanım'a doğrudan bağlı birisi olduğunu, onun kendisi hakkındaki her türlü değerlendirmesine saygı duyacağını, hiç bir zaman ona ihanetinin söz konusu olmayacağını geçtiğimiz günlerde bir sohbetimizde kendi ağzından dinlemiştim.

Bazı isimler her daim aynı yerde, aynı halka içinde olacaklar ve kalacaklar diye bir kaide yoktur. Artık kurumlardaki modern yapılanmalarda hangi kişilerin tek tek varlıkları değil, o tek tek kişilerin ortak sinerjisi ile oluşan kurumsal kimlikler daha önemli hale gelmiştir. Kurumlarda kişilerin konumları korunarak vaz geçilemez hale getirilince, sonradan herhangi bir değişim veya dönüşüm ihtiyacı duyulduğunda da kadrolaşmış dirençlerle karşılaşılabiliyor.
Partilerde de böyle; insanları önce kendilerinden vaz geçilemez konumlara taşıyoruz sonra o konumda zamanla oluşan tahakkümleri törpülenmek veya iyileştirilmek istendiğinde de parti veya kurumlar yıpranma sürecine girebiliyor. Buna mani olmak için siyasi partilerde kongre süreçleri yaşanır amma velakin Türk siyasetindeki; seçim kanunu ve siyasi partiler yasasından kaynaklı kendine özgü antidemokratik uygulamaları hiç bir zaman isteneni vermemiş, buna müsaade etmemiştir. Ondandır ki; "Güçlendirilmiş parlamenter sistem" derken vurgulanmak istenenlerden birisi de siyasi partiler yasası ve seçim kanunudur.
Meral Hanım, kongreler yolu ile aşılması gereken sorunlar için yeterli zamanın olmaması nedeniyle görev değişiklikleri ve atamalar konusunda kendi inisiyatifini ortaya koyup, kullanmıştır, mesele bundan ibaret.

Yavuz Ağıralioğlu; evet, zengin kelime dağarcığından özenle seçtiği kelimeleri söz sanatı ile yan yana getirerek kendisine has bir üslupla her kesimden insana kendisini dinletebilmek gibi farklı bir yeteneğe sahip insan.
Peki Yavuz Bey'in böyle bir cevher olduğu nasıl keşfedildi, Meral Akşener ve İYİ PARTİ sayesinde değil mi. Oysa aynı insan BBP'deyken de aynı insandı ve aynı belagata sahipti ama kendisini tanıyanlar sadece BBP ve çevresinden müteşekkildi.
Yavuz Bey bunun farkında olup Cumhur ittifakı trolleri, besleme kanaat önderleri ve gazetecilerinin dolduruşuna gelerek yorum yapmadı. Meral Hanım'ın testinden başarısız olarak çıkmadı. Aksine Yavuz Bey bu trollerin beklentilerini boşa çıkarıp, heveslerini kursaklarında bırakarak Meral Hanım nezdindeki itibarını artırdı diye düşünüyorum, taban tepkisinden de bunu anlayabiliyoruz. Nitekim Yavuz Ağıralioğlu, kendisi üzerinden İYİ PARTİ'de surda gedik açma çabası içinde olanlara her birisinin ağzının payını yine kendisine yakışan üslupla "Kamplaşmanın olduğu bu dönemde milletimize namus sözüm partim adına mücadele edeceğim. Görev değişikliği genel başkanların uhdesindedir. Verilince iyi, görev değişikliği olunca kötü mü? Ben bundan sonra da makam ve mevkilerden değil kalbimden güç alırım. Ben sorumluluğumu partimin adına taşırım. Sayın Genel Başkanımla görüşeceğim.” diyerek vermiştir.

Mesela AKP veya MHP başkanlık divanında herhangi bir görev değişimi veya atama yapılmış olsaydı İYİ PARTİ'de olduğu gibi adeta Rusya-Ukrayna savaşı kadar TV'lerde konuşulup tartışılır mıydı; asla, kimin umurunda olurdu zira bu partilerdeki demokrasi anlayışının bıraktığı iz ile İYİ PARTİ'nin bıraktığı iz elbette aynı değil.
İYİ PARTİ'nin siyasi arenadaki varlığı ve nitelikli özgül ağırlığının altında ezilen ve siyasi geleceklerinden kaygı duyanlar İYİ PARTİ ailesi içindeki görev paylaşımına; hadlerini aşıp, müdahale ederek kin ve fesatları üzerinden duygu tatmini yaşamak istediler. Buna müsaade edilmeyeceğini fark edince de kös kös izlemekle yetindiler.
Mehmet Soral

22 Mart 2022 Salı

TÜRK DÜŞMANI ETNİK MUNAFIKLAR

Türk düşmanı etnik münafıklar

Kaderin kendilerini bu Türk coğrafyasına sürüklediği farklı etnik kimliklerin çocukları gün gelip de yine bu coğrafya üzerinde kurulmuş Türk devletinin yönetiminde inisiyatif sahibi olduklarında ele ettikleri siyasi güç ile devletimiz başta olmak üzere Türk'e ait her değeri küçümseme, değersizleştirme veya anlamını, tanımını değiştirme arsızlığı ve yüzsüzlüğüne karşı tahammülümüzün daha ne kadar devam edeceğini düşünüyorlar acaba.
İhanetin bu arsız, yüzsüz etnik özürlü münafıkları nankör güruh, özbeöz Türk oğlu Türk Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğindeki tüm kazanımları; Türkiye Cumhuriyeti Devleti de dahil olmak üzere küçümseme, değersizleştirme ve son yirmi yıldır da bu değerleri önce fetö ile sonra da "fetö ile mücadele bahanesi" üzerinden yerlerine kendi meşrep ve ideallerine göre yeni bir yapılanma, değişim ve dönüşüm gibi niyetlerin gizli, yapılanların da aşikar olduğu bir süreçten geçiyoruz. Bunun için de siyasi konjonktürü hep müsait tutarak "Tek adamlı Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi" denen ucube bir dayatmayı Türk milletinin başına bela ettiler. Çünkü öyle veya böyle milletin zihin dünyasını abluka altına alıp, baş örtüsü suiistimali ile sarıp sarmalayarak dini söylemlerle elde edilen orantısız siyasi gücün tek adam iradesine teslim edilerek hedeflenen sonucun elde edilebilmesinin değişim ve dönüşüm için en pratik yol olduğuna karar verdiler ve gereğini de yaptılar. Yaşadıklarımız ile bunu çok iyi fark edebiliyoruz.
Türk milletinin tarifi, devletinin sahipliğinin ve bayrağının şeklinin değiştirilmesi de dahil olmak üzere düşünülmüş kasıtlı bir projenin devrede olduğunu düşünüyorum; tek adam iradeli "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi"; bu projenin en belirgin atlama taşı olarak düşünülmüştür.
Önce AKP'nin Saros ve ABD desteği ile iktidara getirilmesi, sonrasında bu siyasi gücün devlete yerleştirilmiş fetö kadroları ile muktedir olması, istenilenin elde edilince fetö'nün 15 Temmuz senaryosu ile devre dışı bırakılması, akabinde tek adam iradesine bağlı "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi"nin hemen devreye sokulması kesinlikle tesadüfen gelişen süreçler değildir. Suriye meselesi ve oradan ülkemize yaptırılan zorunlu göç de bu sürecin bir sonucudur. Afgan göçmenlerin, ABD ile anlaşarak akın akın ülkemize gelmelerinin kabulü de bu minvalde olmuştur.
"Millet ittifakı"nın varlığını çok önemsiyorum. Bu birlikteliğin inisiyatif sahiplerinin niyetlerinin ne olduğunu bizatihi tek tek kendileri ile konuşup dinlemiş değilim ama onlara inanç ve güvenimin temelindeki neden; bu ittifakı Türk milleti ve onun tereddütsüz öz çocuğu Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde elde edilmiş tüm değer ve kazanımları koruma ve kollama iradesinin konsolide olduğu ruh halinin tezahürü olarak görüyorum.
Yine 18 Mart Çanakkale Zaferi anlatımları, yine cuma hutbesi, yine Atatürk'ü yok saymak... gibi her yıl tekrarlanan nankörlüğün aklımdan geçirdiklerini ifade etmek istedim.
Kesin olan şu ki; Mustafa Kemal Atatürk'ün özbeöz Türk evladı oluşu, Türklük adına tescillediği değer ve kazanımlar karşısında "Etnik özürlü" oluşlarını hatırlayan "Etnik münafıklar" bu ezikliklerini Atatürk düşmanlığı şeklinde gösterme yoluna giderlerken ona dair her şeyi de yerle yeksan etme çabası ile sahip oldukları her gücü de bu minvalde kullanıyorlar.
Bizim etnik kimliklere saygımız elbette sonsuz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesi kendimiz kadar Türk bilir, değer veririz. Bizim meselemiz etnik kimliğini saklayarak Türk düşmanlığı yapıp, nerede olurlarsa olsunlar gizli ajandalarına hizmet etmeyi şiar edinip, bunu "Etnik münafık"lıkla yapanlarla dır.

Seçim yasasındaki değişiklik aynen MHP'nin bedenine uygun elbise siparişi vermek gibi bir şey olmuş.

Her şeyden önce "AKP sayesinde %10 seçim barajına takılmaktan kurtuldu" söylentilere muhatap olmamak için geçebileceği yükseklik ayarlanarak seçim barajı %7'ye çekildi, böylece baraj altında kalma riski ortadan kaldırıldı.
Halen yürürlükte olan ve başkanlık seçimi ile son genel seçimde uygulanan sistem ittifakların işine yarıyordu ve Cumhur ittifakı sistemin kendisine yarayacağını düşünüyordu. Bu sistemde, her seçim çevresinde ittifakların aldığı oylara bakılıyor, hangi ittifaka kaç vekil düştüğü hesaplanıyordu. Daha sonra ise o ittifaktaki partilerin o seçim çevresinde aldığı oya bakılarak, hangi partinin kaç vekil kazandığı belirleniyordu. Şimdi yeni düzenlemede ittifak oyları toplamının barajı aşıp aşmadıklarının tespitinde dikkate alınacak, onun dışında ittifakları oluşturan her parti aldığı oy nispetinde kendi adına milletvekili çıkarabilecek. Böyle bir düzenlemeye gidilmesinin nedeni, MHP'nin tek başına güçlü olduğu illerde vekil çıkarabilme ihtimalini fırsata çevirme düşüncesinin yanında henüz rüştünü ispat etme fırsatını bulamamış yeni kurulan muhalefet partilerinin, dahil olmak istediklerini ittifakın güçlü partilerinin listelerinden seçime girmeye zorlamak ve bunu yaparken de listelerin oluşması sırasında ittifakı oluşturan partilerin kendi bünyelerinde iç çatışma çıkarmaktır. Cumhur ittifakı için böyle bir riskin söz konusu olmaması onları bilerek ve isteyerek böyle bir seçim yasası düzenleyerek daha avantajlı olacakları gibi bir düşünceye sevk etmiştir.
Cumhur ittifakı bunu sürekli yapıyor ama sonra kendi kurduğu oyununun altında eziliyor. İstanbul'da belediye seçimlerinde ne oldu; seçimi kazanmak için insan aklı ve zekası ile o kadar dalga geçip, zorladılar ki neticesi 800 bin oy farkı ile sandığa gömülmek oldu. Bu oyunlara karşı da illaki bir çare bulunacaktır. Örneğin ilk aklıma gelen; millet ittifakını oluşturan partilerin çok zayıf oldukları yerlerde seçime girmeyerek güçlü olan ittifak ortaklarını desteklemek olabilir.
Mehmet Soral

KÜRT SORUNU YOK SORUN YARATAN SİYASET KURUMU VAR

Kürt sorunu yok Kürtler üzerinden sorun yaratan siyaset kurumu var

Sayın Kılıçdaroğlu cumhur ittifakının amacı sana ve CHP'ye "Kürt sorunu var" dedirtmekti, dedin ve maalesef ne yapıp edip seni istedikleri tuzağa düşürdüler. Çünkü onlar önce "Kürt sorunu yoktur" demenin ayıp olduğu şeklinde bir algıyı yaratıp sonra bu algıyı siyasal İslam sosu ile süsleyip genel kanaat haline getirerek Türk milletinin ana birleşenlerinden olan Kürt olma duygusunu sömürerek, üzerinden siyasi rant devşirme yoluna gitmişler ve başarmışlar, bunu telaffuz etmeyenleri de ayıplama yoluna gitmişler.
Sayın Kılıçdaroğlu siz de, CHP ve etnik ayrımcılar bilmelisiniz ki; bu ülkede "Kürt sorunu" diye bir sorun yok, siyasi rant devşirmek için Türk milletinin birleşeni Kürter üzerinden siyaset kurumunun yarattığı suni bir sorun vardır.
Köyde yaşadım, şehirde yaşıyorum, yatılı okudum, çeşitli iş kollarında her yöre ve kesimlerden insanlarla beraber çalıştım, sivil toplum örgütleri kurdum, üye olup çalıştım hiç bir zaman Kürtler veya diğer farklılıklar üzerine ne ayrımcılık yaptım ne de ayrımcılık yapana rastladım. Lütfen, bilerek üzerinde tepinmek üzere uydurulmuş ayrımcı "Kürt sorunu" safsatasını tekrar tekrar telaffuz ederek "Millet ittifakı"nın bir bahtsızlığına dönüştürüp surda gedik açılmasına fırsat vermeyiniz. Şunu biliniz ki; aklımız, fikrimiz ve gövdemizle yanında olduğumuz millet ittifakına dair inanç ve heyecanımıza ket vurup örselemiş olursunuz.
Sayın Kılıçdaroğlu unutmayınız ki; bugün "Kürt sorunu" diye kabul ettiğiniz olguyu yarın karşınıza siyasi daha sonra da coğrafi bölünme talebi ve dayatması şeklinde getireceklerdir.

Yine Çanakkale savaşları yıl dönümü yine Atatürk' ün isminin geçmediği anma programları

Çanakkale savaşı 1919 sonrası kazanılan bir zafer olsaydı; Siyasal İslamcılar, Atatürk'ün misyonu ve vizyonunun katkısından dolayı bu zaferden bugün olduğu gibi heyecanla bahsedip kutlamayacaklardı. Çünkü onlara göre Çanakkale savaşları ve elde edilen zafer Osmanlı'ya aitti. Ondandır ki; her Çanakkale savaşları bahsi geçtiğinde Atatürk'ü yok görüyorlar.
Cumhuriyet dönemine "Reklam arası" demeleri, Cumhuriyet değer ve kazanımlarını "iki ayyaş" diyerek Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü'nün şahsında değersizleştirme çabalarının temelinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne olan tahammülsüzlüklerini görüyoruz. Bütün bunlara rağmen o Cumhuriyetin değer ve kazanımları sayesinde iktidar olabildiklerini itiraf edemeyecek kadar da nankörler.

Demirtaş inisiyatifinden korkup Apo inisiyatifine sığınmak

Demirtaş'ın Kürtler üzerindeki sempatisi Apo'dan daha etkili olduğunu en son yapılan belediye seçimlerinde gören, Apo'ya ısmarlama mektup yazdırılmış olmasına rağmen etkisiz olduğunu fark eden cumhur ittifakı bileşenleri, Demirtaş'ı bilerek AİHM kararlarına (AİHM Tutuksuz yargılanması gerekir diyor) rağmen tutuklu kalmasını istiyorlar.
Cumhur ittifakı, hapisteyken bile Apo'ya rağmen bölge insanı üzerinde bu kadar etkin ve yönlendirici olan Demirtaş'ın serbest kalması durumunda HDP oylarının neredeyse tamamına yakınının muhalefet cephesinde konsolide olacağı endişesini taşıyor. Ondandır ki; 6 farklı parti liderinin demokrasiye inanç ve iman anlamındaki son derece başarılı ortak çalışmalarında masada olmayan HDP'yi o toplantıya monte etmeye çalışıyorlar.
Bu arada muhalefet de ahmak değil ya; Kılıçdaroğlu Kürtlerdeki Demirtaş sempatisini CHP'ye kazandırmak için son derece akıllıca bir siyaset ile "Diyarbakır anneleri"ni değil Demirtaş'ın babasını ziyaret etmiştir.
Kılıçdaroğlu bence doğru yapmış, "Diyarbakır anneleri"ni ziyaret etmemiştir. Özellikle cumhur ittifakı birleşenleri ve onların yandaşları sürekli "Diyarbakır anneleri" meselesini adeta bir mabet haline dönüştürerek, oraya her gidenin ille de onları ziyaret etmeleri gerektiği şeklinde muhalefet partilerine dayatmada bulunuyorlar.
"Diyarbakır anneleri" meselesi hükümetin, dolaysıyla devlet otoritesinin acizliğe düşmesi gibi bir görüntüye neden olmuştur. Yani bir anlamda, bu devletin vatandaşı olan ailelerin kaçırılan çocuklarının bulunması HDP'ye ihale edilerek mağdur ailelere "Bizim gücümüz çocuklarınızı bulmaya ve sizlere kavuşturmaya yetmiyor, bunun için HDP'nin himmetine sığınıp onlardan talepte bulunun" denmiştir.

Millet ittifakı birleşenleri İdeolojik dayatmalarla Erdoğan karşısında şansını riske sokamaz

Kim ne derse desin; AKP'nin siyasi gücü, fetö'nün de devlete yerleşmiş/yerleştirilmiş kadroları ile T.C Devleti'ni ele geçirerek kendi vesayetini oluşturmuş olan Siyasal İslamcı tek adam sisteminin geldiği aşamada olduğu yere gömmek için önümüzdeki seçimlerin son şansımız olacağını düşünüyorum.
Türk Devletinin içinden geçmekte olduğu süreçte; cumhuriyet değer ve kazanımlarının yerle yeksan oluşunun vahameti karşısında ideolojik ilke ve inançlarıma binaen ideolojik taassupla dayatma yapmadan; ideolojik, dini, mezhepsel, etnik ve diğer farklılıkları Türk milletinin zenginliği olarak görüp "VATAN VE MİLLET SEVERLİK PAYDASINDA" bütünleşmemizi sağlayacak her kim olursa olsun, Erdoğan karşısında muhalefet cephesinin tamamının adayı olabilir, ben de böyle birisine oyumu gönül rahatlığıyla verebilirim.
Elbet de benim de arzum Türk milliyetçisi birisinin bu devletin cumhurbaşkanı olmasıdır. O günleri görmek ve yaşamak benim en büyük arzum. Bu günlere erişmek için ömrüm yetmese bile çocuklarıma vasiyetim benim arzumu kendi arzuları bilip aynı duyguları içlerinde taşımalarıdır ama bu sevdamı Recep Tayyip Erdoğan'nın bir daha cumhurbaşkanı olmaması, siyasal İslamcı vesayetin sona ermesi için erteliyorum. Bunu başarmak toplumun diğer kesimlerinin katılımı ile mümkün olacağından, asgari müştereğimiz "VATAN VE MİLLET SEVERLİK ORTAK PAYDAMIZ"a sırtımızı yaslayarak buradan alacağımız güç ile ancak ipi göğüsleyebileceğimize inanıyorum.

Kırk yıl önceki çocukluğumu yaşamak

Bugünlerde, onyedi yaşımdayken annemin bakkal bakkal dolaşıp "sana yağı" kuyruklarına girerek yağ almamı istediği hatırladım.
Elli yıl önce, bu gün olduğu gibi savaşmadan Yunan'a verilen 18 Ege adamız gibi Kıbrıs'ı teslim etmemek için oradaki hakkımızı ve Türk varlığını korumamızın bedelini ödetmek isteyenlerin koydukları ambargodan mütevelli oluşan yağ ve gaz kuyruklarını anlamak belki mümkün ama bugünkü yağ kuyruğunu Cumhuriyet tarihimizin en beceriksiz, en basiretsiz ve en vasat yöneticilerin bir araya gelmiş olma bahtsızlığına bağlamanın dışında başka nasıl bir mazeret bulabiliriz ki.
İnternet'in bile geç gelmesini neredeyse Atatürk'e bağlamaya çalışan malum güruh, acaba hiç sorgulamazlar mı; yirmi yıl önce dünyada gıda temini anlamında kendi kendine yeten yedi ülkeden birisi olan Türkiye'mizde ne oldu da sıvı yağın ana vatanında kuyruklara girerek hep beraber yağ almaya çalışıyoruz.
Önce halkın ortalama algı düzeyini, siyasal İslamcı siyaset üzerinden en vasat düzeye getirerek istedikleri kıvama ulaşınca iğdiş edip belli bir süreçten sonra da iyice mankurtlaştırarak nihayetinde bu ruh haline bağlı tepkisiz bir toplum inşa edildi. Yeniden inşa edilen, hatta inşa değil belki de yıkılan bir toplum yapısı ile her defasında istenilen sonucun elde edildiği birbirini takip eden süreçleri yaşadık, yaşıyoruz.
Ama anlaşılan o ki; dibi bulma halini yaşıyoruz. "siyasal İslamcı siyaset"in uyuşturucu vasfı tesirini iyice kaybediyor, artık sürdürebilir olmaktan çıkmıştır; cumhuriyet değer ve kazanımlarına tekrar rücu edeceğimiz güzel günler çok yakın. Bunu, İdeolojik taassupları terk ederek "Vatan ve millet severlik paydasında" bütünleşmeyi ana ilke edinerek başaracağız inşallah.

Devlet Bahçeli n e diyor...?
Neymiş...
Yağa değil kana bakarlarmış, o kan da Türk kanıymış. Devlet Bahçeli hazretleri böyle buyurmuşlar.
O zaman biz de soruyoruz; basiretsiz ve kifayetsiz ittifakınızın hüneri Türk kanını bir teneke yağ ile kıyaslama ve oradan milli heyecan yaratma gayretinizden anlamamız gereken; verdiğiniz bir istiklal savaşı oldu da biz mi haberdar değiliz, vardı da sadece sizlerin ve bir avuç muktedirin istikbalini ilgilendiriyordu da ondan mı haberimiz olmadı.
Utandım doğrusu; bir teneke yağ bir o kadar Türk kanı kıyaslaması.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem için demokrasi ittifakı

6 liderin kurduğu masa altında HDP'nin varlığını "arzulayarak" arayıp, bulamayınca da "Hayır olamaz, burada olmalıydı" deyip, hayal kırıklığına uğrayan cumhur ittifakı; aynı HDP'nin katılımı ile meclis gizli oturumu düzenliyor, 6 liderin kurduğu masa altında onları arama hassasiyetini gösteren cumhur ittifakının, bu gizli oturumu ne derece anlamlı bulup ciddiye aldıklarının sorgulamasının yapılması meşruiyetini ortaya koymaz mı.
Evet, soruyoruz; masa altında aradıklarınızı hangi akla hizmet olsun diye meclis gizli oturumlarına alıyorsunuz. Siz milletle kafa mı buluyorsunuz Allah aşkına.
O zaman insan ister istemez soruyor; niçin yumurtlayacakmış gibi ses yapıp yaygara koparıyorsunuz da gereğini yapmıyorsunuz.

Ukrayna direnişini takdir edip alkışlıyoruz

Anlaşılan o ki; insanlık vicdanı şimdiye kadar olmayan bir şekilde Rusya'nın oldu bitti ile Ukrayna'yı işgal ermesini kabullenmeyip Rusya'yı büyük yaptırımlarla cezalandırma yoluna gitti.
AB, kurulduğundan bu yana hep siyasi varlığını bildik, gördük ancak bu işgal karşısında ilk defa askeri olarak da varlığını hissettirmek istedi, Ukrayna'ya silah yardımı kararını aldı.
Nato, hem kurumsal olarak hem de tek tek üyeleri Ukrayna'nın Nato üyesi olmamasına rağmen Rusya'ya yaptırımlar konusunda kararlar alarak; kendisini güçlü gören her devletin veya inisiyatifin oldu bittilerini cezalandırabileceği gibi bir tavırı ortaya koydular.
Dünyanın içine girdiği böyle bir konjonktürde kanaatim o ki; Türkiye, özellikle PKK nın Suriye'deki izdüşümü YPG'nin bölgedeki yapılanması ve orada kurulmak istenen "PKKnistan" ve onun ana finansorü ve destekçisi ABD'nin ülkemizin güney sınırı boyunca suni bir yapılanmanın arkasında olmasının Türk milleti ve devleti için ne anlama geldiğini, ABD'nin burada ülkemize karşı nasıl bir kalleşliği icra ettiğini hem AB'ye, hem Nato'ya, hem de dünya kamuoyunun vicdanına haklı gerekçelerle daha kolay izah edebilme imkanı doğmuştur.
Ancak böyle bir konjonktürü değerlendirebilecek yetişmiş dış işleri uzmanlarımız "Monşörler" aşağılanması ile tasfiye edilip yerlerine badem bıyıklılar ikame edildikleri için doğrusu pek de umutlu değilim. Zira dış işleri temsilciliği kadrolarımız, uzman olmalarından ziyafe AKP'den oraya, buraya, şuraya aday olmuş ama seçilememiş AKP'liler ile istihdam ediliyorlar.

Ukraynanıları takdir etmemek mümkün mü. Sözde Müslüman Suriyeli erkekler ülkelerini savunmayı değil kaçarak koynuna sığınacak bir başka ülke aramayı yeğlerken; Ukrayna erkekleri adeta orantısız "Ayı gücünde Ruslar"a direnmek ve ülkelerini savunmak için kahramanca savaşıyorlar.

Suriyeliler için 80 milyar dolar harcadık. Keşke bu paradan en az bir kısmını Ukrayna için harcamış olsaydık da; ortaya konan kahramanlığa katkımız olsaydı.
Kaçanlara değil savaşanlara yardıma hazırım.
Onun içindir ki; samimi olarak itiraf ediyorum; kaçan Suriyelilerin değil Ukraynalıların yanında olmayı tercih ediyorum, çünkü onlar bunu fazlasıyla hak ediyorlar. Allah yar ve yardımcıları olsun.
Takdiri hak edene yapacağız ki bir anlamı olsun.
Mehmet Soral

25 Şubat 2022 Cuma

MİLLET MİLLİYETÇİLİĞİ Mİ DEVLET MİLLİYETÇİLİĞİ Mİ


''Milletin milliyetçiliği mi'' ''Devletin milliyetçiliği'' mi

Geçenlerde İYİ PARTİ milletvekili Sayın Yavuz Ağıralioğlu ve bir grup arkadaşla sohbet ettik.
Yavuz Bey güzel bir tespitte bulundu; "Bizler sürekli Türk milliyetçisi olduğumuzu söyledik ama millet için olması gereken milliyetçiliği devlet için yaptık, daha doğrusu yaptırılmaya zorlandık"
Kısaca "Millet endeksli milliyetçilik" yerine "Devlet endeksli milliyetçilik" yaptık veya yaptırıldık.
İşte MHP'nin durduğu eksen "Devletin milliyetçiliği" olduğundan DSP ile de hükümet olunduğunda, Ekmeleddin'nin CHP ile ortak aday çıkarılmasında da veya AKP ile cumhur ittifakının oluşturulmasında da fark eden bir şey olmadı. Rahşan Ecevit Türk milliyetçilerine hakaret etti ama DSP ile hükümet kuruldu, Erdoğan Türk milliyetçiliğini aşağıladı ama cumhur ittifakı kuruldu, kaset suikasti ile MHP baraj altına itilmek istendi, CHP seçmeni sahip çıktı barajı aştı ama bugün MHP ve Devlet Bahçeli tarafından en çok hakaret derecesinde eleştirilen CHP.
Peki MHP niçin bu çelişkileri yaşamaktadır; nedeni, Yavuz Ağıralioğlu'nun dediği gibi "Devletin milliyetçiliği"nin yapmasındandır. Diğer bir ifade ile hangi konjonktürde olursak olalım o an için devlet yönetiminde kim muktedir/hükümet ise MHP o muktedirin istediğini yapmak durumunda, çünkü misyonu o. O nedenledir ki; AKP'nin bütün yanlışlarına rağmen MHP'nin misyonu "Devletin milliyetçiliği"ni yapmak olduğundan hiç bir zaman iktidara talip olmak da dahil farklı arayışlara girmeyecektir, zira AKP'ye rağmen farklı arayışta olmak "Milletin milliyetçiliği"ni yapmak anlamına gelecektir.
Bir örnekle meramımı daha iyi anlatmış olayım. Andımızın okunmasına AKP ile engel olan MHP, bunu devletin milliyetçiliği adına yapmıştır, buna mukabil İYİ PARTİ milletin milliyetçiliğini yaparak da buna mani olmak için bir irade ortaya koymuştur.
İYİ PARTİ projesi İşte bu devletin milliyetçiliği/milletin milliyetçiliği ayrışmasının zorunlu kıldığı milletin milliyetçiliği yapma üzerine geliştirilmiş bir projedir. Bu projenin içinde olup emeği geçen birisi olarak diğer vasıflarımı önemsemeyebilirim belki ama bu tarafımla gurur duyuyorum.

Tarkan'ın ''Gitcek'' şarkısı üzerine

Tarkan'ın şarkısının mana ve öneminin kendi üzenlerine tam da oturan dikilmiş bir elbise olduğunu fark edenler, şarkının sözlerini Türkçemize gösterilmesi beklenen hassasiyet üzerinden eleştirerek Tarkan'ı itibarsızlaştırmak istiyorlar.
Neymiş efendim "Geçcek" denince Türkçemiz bozuluyormuş. Bozulmaz efendim; aynen doğrusu "Ana" yerine "Anne", doğrusu "Alma" yerine "Elma" dediğimizde bozulmadığı gibi. Tarkan, şive farklılığının yarattığı tebessümü kullanarak sözlerini daha dikkat çekici hale getirmiştir.
Lehçe farkları konuşma dilinde Türkçemize zenginlik katarken, yazı dilinde kullanılması elbette doğru değildir. Bu özellik çelişki gibi görünse de konuşma dilimizin çok farklı bir zenginliğidir.
Pislik atmayın, yapacak bir şey yok "Gitceniz gari"

Erdoğan gidecek demek suç mu

Neymiş efendim; bütün kurgular "Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin" üzerineymiş. Evet, Erdoğan ve birleşenleri alayı gidecekler; seçimle ve sandığa gömülerek gidecekler inşallah.
Sanki Erdoğan'ın gitmesini istemek suçmuş gibi bir eda ile muhalifliğimiz sorgulanıyor.
Evet, son derece hararete maruz kalıp şu içme ihtiyacı duyan, bir yudum içtikten sonra dahi gerekirse ölmeye bile razı olacak düzeyde Erdoğan ve her türlü tahakkümünün sona ermesini; oylarımızla ve sandığa gömerek arzuluyorum.
Sanki Allah'ın seçip, dünyaya gönderdiği icazetli kulu olup, dokunulmazlığa binaen üzerine laf söyleyenin yanacağı üstün vasıflı bir insanmış gibi trolleri ile Türk milletinin tek, son seçeneği ve şansıymış gibi takdim edilmesi öyle olduğu anlamına gelmez, şüphesiz Türk anaları geçmişte ne evlatlar doğurdu, daha neler doğuracaklardır inşallah, gölge etmesinler yeter.

Bu resim anlamı "Umuda kapı aralamak" dır.
Yirmi yıl öncesine kadar siyasi parti liderlerinin bir araya gelerek istişarelerde bulunup siyasi sıkışmışlıklarda çözüm arayışlarına benzeyen bir sahnenin tekrarı gibi; çok geç de olsa "Umuda kapı aralanmıştır" artık. Kalpleri kin ve öfke ile bezenmiş haset ve fesat çukurunda debelenenler bu sahneden ürkeceklerdir ama kimin umurunda, elbette birileri çıkacak keyfi ve örfi iradeye itiraz edecektir aynen Sivas ve Erzurum kongre süreçlerinde olduğu gibi.
Sayın genel başkanları tebrik ediyorum, ayağınıza taş değmesin, Allah yar ve yardımcınız olsun inşallah.

Enerji şirketlerinin bana kestikleri faturaya itirazım devleti niçin ilgilendirir ki.

Velevki ben bir mal veya hizmet aldım, faturası geldiğinde bakıyorum fahiş bir rakam; elbette itiraz edip gerekirse "Ben bu rakamı ödemeyeceğim kardeşim, bunu düzeltin lütfen" diyebilirim. Benim itirazımdan devlete ve hükümete ne ki; cumhur ittifakı dağıtım şirketlerinin avukatlığına soyundu. Dağıtım şirketlerine sattıkları elektriğin hesabını onlardan sorsunlar, onların bizlere sattıkları elektriğin hesabını sormazlar.

Elektrik dağıtım şirketine "Gönderdiğiniz faturadaki meblağ fahiş bir rakam, ödemek istemiyorum" demek taraflar olarak elektrik dağıtım şirketi ile beni ilgilendirir hükümeti ilgilendirmez, zira bizler sözleşmeyi hükümet ile değil dağıtım şirketi ile yapıyoruz.
Mehmet Soral

7 Şubat 2022 Pazartesi

"MİLLET İTTİFAKI" DEĞİL "PARLAMENTER SİSTEM İÇİN DEMOKRASİ CEPHESİ" OLMALI

Ülkemizin içine düşürüldüğü çıkmazdan kurtulabilmesi için öncelik her daim tek adam iradesine teşne bu ucube "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nden kurtulmak olmalıdır.
Bu sistemin doğası gereği sistemin mucitleri seçmeni iki kutba ayırarak, kutuplaşmanın sınırlarını illet, zillet ithamları ile daha da belirginleştirerek ayrışmanın boyutunu karşılıklı olarak kin ve nefret düzeyine taşınmasına vesile oldular. Ve doğal olarak İttifaklar arasındaki bu kin ve öfke konsolidasyonu oy geçişkenliğini neredeyse yok denecek düzeye kadar düşürdü.
Millet ittifakına önerim; bu ucube sistemin mucitlerinin dizayn edip muhalefeti de istedikleri yere oturtarak kendilerinin keyfi, muhalefetin de zorunlu olarak içine itildiği seçmen temelli "Millet ittifak" söylemini terk ederek "Demokrasi temelinde ittifak" arayışına gitmelidir. Bunun için de kurulacak yeni ittifakın adı "Parlamenter Sistem için Demokrasi Cephesi" olmalıdır.
"Millet ittifakı" ve "Cumhur ittifakı" şeklindeki bloklaşmanın sonunun iç çatışmaya kadar varacağından son derece tedirginim. Her geçen gün sanki bu akıbete doğru sürükleniyormuşuz gibi geliyor bana. Bu nedenle en azından "Millet ittifakı"nın böyle bir akıbete geçit vermemek adına "Cumhur ittifakı"nın kurduğu siyasi dizaynı bozarak "Parlamenter Sistem için Demokrasi Cephesi" adı altında kendi kurgusu olacak siyasi bir yapıyı devreye sokmalıdır.
"Millet ittifakı"nın sergilediği görüntü ya da yarattığı izlenim; Erdoğan sonrası "İttifak ortakları ile beraber iktidar olmak" olduğundan bu görüntü "Cumhur ittifakı" seçmeninin kendi içinde daha da konsolide olmasını sağlıyor ve Cumhur ittifakı'dan millet ittifakına oy geçişkenliğine mani olan duygu yoğunlaşmasına sebep oluyor.
Demem o ki; şu anki "İktidar için millet ittifakı" görüntüsü "Parlamenter Sistem için Demokrasi Cephesi" görüntüsüne dönüştürülürse demokrasi talebi olan radikal unsurlar bile bu blokta pekala yer alabileceklerdir. Bu şekilde Cumhur ittifakının mevcut konsolidasyonu bozulur "Parlamenter Sistem için Demokrasi Cephesi"ne oy akışkanlığı artar, böylece HDP üzerinde tepinerek oradan siyasi rant temin etme düşüncesi de cazibesini kaybeder, değersizleşir. Çünkü öncelik iktidar olmak değil demokrasimize yeniden kavuşmak olacaktır. Bu nedenle yine bir başka örnek; Davutoğlu'nun AKP'deyken taşıdığı sorumluluklardan dolayı bagajında birikmiş olan olumsuzlukların sorgulanması bugünkü kadar olmayacaktır.
"İktidar değişimi için millet ittifakı" içinde HDP'nin varlığı kabul görmez ama "Parlamenter Sistem için Demokrasi Cephesi"nde yer alması aynı rahatsızlığa neden olmayacaktır diye düşünüyorum.
Demokrasimize sahip çıkma mücadelesinde elde edilecek başarı ister istemez iktidar değişimini de beraberinde getirecektir.

Fiili durumu yaratıp sonra gayrimeşruluğu kanun ile meşrulaştırma

Devletimizin Kavala'nın niçin hapis tutulduğuna dair uluslararası taahhütlerimiz gereği açıklamasını yapamamak gibi garip bir durumu söz konusu.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "Kavala hapis yatıyorsa kesinleşmiş cezası olması lazım. Böyle bir mahkeme kararı olmadığına göre bu adam niçin tutklu" diyor ve bunun bedeli olarak hepimizin ödediği vergilerden yüklü tazminatlar ödüyoruz.
Hükümet edenlerin şöyle bir yaklaşımı söz konusu "Biz onu şimdilik tutukluyoruz, nasıl olsa ileriki zamanda mahkeme süreci bize göre tutuklanmasını gerektirecek şekilde sonuçlanacak" İşte bu noktada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "Böyle bir zan ile adama tutuklu muamelesi yapamazsınız, tutuksuz yargılamanız gerekir" diyor.
Cumhur ittifakının bu garip mantalitesini S.Soylu'nun mahkeme kararı olmadan, tehlike arz eden terk edilmiş bir binanın yıkılmasını istediğinde gördük. Kendisine "Yıkım için mahkeme kararının olması gerektiği hatırlatıldığında "Biz yıkalım, mahkeme kararı sonra çıkar" demişti. Kavala ve Demirtaş meselesine de aynen böyle bakılıyor.
Kavala ve Demirtaş meselesinde yargılama çubuk bitirilse problem de bitecek ama HDP yi siyasi malzeme olarak kullanmak için bilerek kapatılmadığı gibi Kavala'nın da üzerinde siyaseten tepinmek için bilerek ve isteyerek yargı süreci aksatılıyor.
Türkiye'nin problemlerine yaklaşım çözüm odaklı olmaktan ziyade, siyasi ranta matuf algı operasyonları için malzeme olarak kullanma üzerine maalesef.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ kimi kime şikayet ediyor

Bekir Bozdoğ "Kadına şiddet" konusunda aman Allah'ım; ne konuşuyor, ne konuşuyor; sanırsınız ki geçtiğimiz pazar günü seçim oldu ve AKP ilk defa iktidara geldi.
Diyor ki; "Kadın onbeş yerinden bıçaklanıyor, adam tutuksuz yargılanıyor. Ehvah, nasıl olabilir diyorum. Kıravat, düzgün kıyafet ile indirim alabiliyor, bunu kabul etmek mümkün değil" diyor.
AKP sistemi hatta rejimi değiştirmeye kendini odakladığı için yirmi yıldır iktidar olsalar da bu süre hala onları kesmedi, yeterli görmüyorlar.
Bakın sayın bakan eğer bir kadın onbeş yerinden bıçaklanıyor ve sanık hala tutuksuz yargılanıyorsa onun tek müsebbibi özelde bizatihi sensin, genelde AKP dir. Hatta onaltıncı, onyedinci pıçak darbesi de sizden gelmiş oluyor.
Hep vesayet, vesayet diye diye yırtınıp durdunuz ama kendi vesayetinizin içinde boğulup kaldınız. Hala kendinizi kendinize şikayet ettiğinizin farkında bile değilsiniz çünkü sizin derdiniz; cumhuriyet, onun değer ve kazanımları ile savaşmak olduğu için yirmi senedir iktidar olup kendi vesayetinizi oturtmuş olmanıza rağmen hangi vicdanla "Onbeş yerinden bıçaklanan kadının failinin tutuksuz yargılanmasını kabul etmek mümkün değil" diyorsunuz. Hayır sayın bakan, siz öyle istediğiniz için mümkün oluyor ama yine aynı şeyi yaparak algı yönetimi ile olumsuzlukların nedeninin sizin dışınızda başkalarının olduğunu, ülkenin çok iyi bildiğiniz ortalama algı düzeyine inandırmak istiyorsunuz.
Bilmem utanır mısınız; on sene içinde İstiklal savaşı verip, kazanıp sonra T.C Devleti'ni kuran kadroların yanında, bir kadını onbeş yerinden bıçaklayana hak ettiği cezayı verecek yargıyı yirmi sene içinde hala tesis edemediğinizden.

Siyasette rakibine karşı hoşgörülü olmak


İşte cumhuriyet değerleri ile yetişmiş, onlarla barışık bir devlet adamı. Kendisi Adalet Partisi genel başkanı. O sıralar en büyük rakip parti CHP'nin lideri Ecevit tablosu göğsünde bir çocuğu yine yanına alıp bağrına basarak resim çektiriyor.

Hoşgörü, tahammül ve olgunluğun simgesi bir resim bu resim. Herhangi bir eziklik yok, aksine oldukça özgüven dolu, kendinden emin olduğu kadar aynı zamanda herkese de güven veren bir tablo.
Özgüven eksikliğinden mütevelli korkaklığın yarattığı sinme hali ya da tam aksine cahil cesaretinden kaynaklı saldırganlığı görmüyoruz.
Evet, Türk milleti cumhuriyet değer ve kazanımlarını içselleştirerek çağdaş mantalitede olup devleti yönetmiş böyle devlet adamlarını görmüştür. Arzumuz bundan sonra devamının gelmesidir.

''Görevimden istifa ediyorum'' diyememek

"Görevimden istifa ediyorum" yürekliliğini gösteremeyip "Görevimden affımı istiyorum efendim" diyecek kadar korkak ve ödleklerin makamları ne olursa olsun alayı; efendilerinin müsaade ettiği kadar kişiliğe sahip, silik karakterli eziklerdir.
Dolayısıyla, bu gibi örnekler karşısında "Şahsımın efendisi olma"yı dayatanlara kul olmaya itiraz etmiş olmanın gururunun yaşattığı keyfin ne kadar güzel bir şey olduğunu bugün daha iyi anlayabiliyorum.
Mehmet Soral

29 Ocak 2022 Cumartesi

NİÇİN İLLE DE İLİŞKİLİ VE İLTİSAKLI OLACAK

Hiç bir zaman AKP'leşmiş devletin kendi keyfi iktidarı ve iktidarının geleceği için Türk milletine dayattığı resmi algılar üzerinden fetö'yü okuyup değerlendirmedim.
Evet, kesin olan şu ki; fetö bir ihanet örgütü, ABD istihbaratının bir aparatıdır. Ancak bunun bir de siyasi ayağının olduğunu kabul etmeden üzerine tanım yapmak olsa olsa bir hekimin yine bir kadına "Hanımefendi biraz hamilesiniz" demesi kadar eksik bir tanım yapılmış olunur.
Ondandır ki; cumhur ittifakı "Biraz hamile olma" durumunu ortadan kaldıracak "15 Temmuz ihanetinin siyasi ayağının araştırılması önergesi"ne red oyu vererek mani olmuşlardır. Sizce bu refleks halinin arkasındaki neden ne olabilir. Aslında böyle yapmakla kendilerini sanık durumuna düşürmüş olmuyorlar mı.
İstifa eden adalet bakanı mümkün olduğunca kendi cenahlarında vicdanlı olmaya çalışan tek insandı ve bu halini muhalefet de fark ediyor zaman zaman da hakkını teslim ediyordu.
Peki ne oldu da istifa etti ve yerine inadına kullandığı ifadelerden bildiğimiz "Cemaat" ile İlgili ve iltisaklı" olma hali bariz olan B.Bozdoğ adalet bakanlığına getiriliyor. Fethullah Gülen için en övücü sözler yarışması yapılsa ilk dereceye bu insanın yazdıkları ve söyledikleri girer.
Sayın Devlet Bahçeli, madem ki MHP'yi AKP'nin yıkımının vebaline ortak ettiniz; yahu hiç olmazsa "Ne gerek var bu ilişkili ve iltisaklı adamı atamayın, bizden birisini atayın" demeniz çok mu zor Allah aşkına.
Velhasıl kelam; fetö'ye ilişkin bir çok gizemin dayatma algılarla üzerine gidilmesine sistemli şekilde mani olunuyor. Sormak isterim fetö'nün emellerine dair yapılmak istenip de mani olunan ne var. Fetö'ye ilişkin bir af süreci düşünülüp bu konularda oldukça mahir bir isim olduğu için mi B.Bozdağ bakan yapılmıştır.
Sahi, fetö, iktidarın orasında, burasında ne kadar var veya yok; bundan ne kadar eminiz, Erdoğan emin mi, Bahçeli emin mi.
Fethullah Gülen denince yanında hemen Hüseyin Gülerce aklımıza gelir değil mi. Nerede bu insan; AKP emzirip, kıçını bezleyip kundaklayıp besleyip, büyütüyor. Bu insan icazetli şekilde sefa sürerken, sadece AKP'nin desteği ile kurulmuş "Cemaat/fetö" sendikasına üye olmuş diye bir öğretmenin KHK ile ihracını hangi vicdan kabullenebilir.
Bana göre AKP ve Erdoğan açılım saçılım süreçlerinde olduğu gibi yine riskli alanda top çeviriyor ve yine kötü bir gol yiyeceğimizden korkuyorum. "Kürt inisiyatifi"nin belirleyicisi olarak Demirtaş karşısında Apo'yu tercih edip bunu bir anlamda dolaylı da olsa kamuoyuna açıklar açıklamaz aynı anda Fethullah Gülen takdimcisinin bakan tayin edilmesi, bundan sonra muhtemel genel af çalışmalarına zemin hazırlama olabilir mi; elbette olabilir diyorum.
Zaten AKP'nin fetö ile mücadelesi, onun devlete karşı ihanetinin bedelini ödetmek şeklinde değil, onların içinden kendilerine "Kalleşlik" yaptıklarını düşündüklerini cezalandırmak şeklinde oluyor. Mesela Ankara'yı parsel parsel satan fetöcü'ye ne oldu, hiç bir sey. Çünkü onlara göre bu adam kalleşlik yapmadı, AKP'yi ihya etti. Soruyorum; kişileri cezalandırmak mümkündür, peki Kuleli Askeri Lisesi veya Askeri alanda ihtisas hastaneleri olan GATA hastaneleri niçin kapatılarak cezalandırıldılar. Bu bir tesadüf değil, fetö de aynısını yapmak istiyordu.
Fetö ile mücadele yok, muktedir olmak ve iktidarda kalmak için strateji oyun ve yöntemleri var bizler aslında o oyunları izliyoruz; algılarla da istendiği şekilde inandırılıyoruz.
40 bin kişinin katiline, Türk milletinin birleşeni Kürtlerimizin tercihlerini belirleme ve yönlendirme inisiyatifini bahşeden bir Cumhurbaşkanının varlığı beni tedirgin ederken ister istemez ikinci bir terörist başı Ğülen ile nasıl bir diyalog ya da pazarlık halinde olunabileceği aklıma da gelmiyor değil.
Ben sağcı veya solcu değil Türk milliyetçisiyim.
Dolayısıyla, dinen "Defteri sol tarafından verilenler" ile solu özdeşleştiren, "Defteri sağ taraftan verilenler" ile sağı özdeşleştiren ahmakça bir düşünceye sahip değilim. Bu durumda ben ortada kalıp mahkeme-i Kübra'da cennete-cehenneme gidenleri izleyeceğim anlaşılan(!)
Zaman zaman, yazılarımdaki fikrime zikrime ait duygu, düşüncelerime dair cümlelerimden hareketle hakkımda hüküm verip sağcıyken sola kaydığım şeklinde tespitte bulunup bunu ifade edenler oluyor. Şahsen hiç bir zaman sağcı olduğumu söylemedim. Cumhuriyet tarihinin en büyük ihanetleri hep sağdan gelmişse, fetö dahi sağın rahminde peydahlanmışsa hangi akılla sağcı olayım ki. Darbelerin nedenlerini genelde sağ karşıtlarının taşeronluğuna bağlarlar ama aynı kesim niçin hep sağ iktidarlarda zemin bulur bunun nedenlerinin sorgulamasını yapmazlar. Çünkü sağın emperyalistlere teşne bir yapısı var da ondan.
Namus, şeref, haysiyet ve onurun değeri nerede anlam buluyor ve her kim ki bu sıfatların kendi üzerinde görünmesini istiyorsa bunun sağcılığı solculuğu olmaz önemli olan bu değerleri bilmek ve üzerimize yakıştırmaktır. Bu erdemleri üzerinde taşıyamayan namazlı niyazlı badem bıyıklı sağcı birisini değil elbette namuslu, haysiyetli, onurlu ama ateist veya komünist fark etmez olan birisini tercih ederim.

Cumhur ittifakına göre İstanbul düşman tarafından işgal edilmiş durumda

Zavallı cumhur ittifakı; İstanbul Belediyesi'nde arsızlık, hırsızlık, namussuzluk bulup üzerine gidemeyince belediye başkanına "Acıkmayacaktın, yemek yemeyecektin" deniyor, ya ne deniyor; "Kar kürümeliydin" diyor(!)

Cumhur ittifakı büyük şehirlerin muhalefete geçmesini adeta düşman işgali gibi görüyor.
Sanki İstanbul'u, Ankara'yı sel bassa, yangın çıksa, deprem olsa bu felaketlerden nasıl siyasi rant elde edebilirler onun hesabını yaparak hemen trol ordusunu harekete geçiriyorlar. Bu üslubu fetö siyasi kültürümüze kötü bir alışkanlık olarak "kazandırdı", siyasal İslamcıların onlarla beraberliklerinden mütevelli de fetö'nün bıraktığı yerden aynen devam ediyorlar.
Ö.Çelik bir de "Karın yağacağı belliydi, niçin tedbir almadınız" diyor. Olabilir, umulandan fazla kar yağdı, kaos oldu. İmamoğlu'nun haşa Allah ile pazarlık yapması mı gerekirdi.
Ama siz fetö ile bilerek ve isteyerek iş birliği yaptınız; paralel yapılanması ve devlete çöreklenmesini sizin alayınıza posta koyarak hatırlatanlara ne yapıp, ne dediniz; "fetö hukuku" ile tehdit edip "Siz bu mübarek adamdan ne istiyorsunuz" diyenleri hapse atıp, söylenenlere aldırmadan fetö ile izdivacınıza devam ettiniz.
Rezilliğe bakamısınız; belediye başkanı yemek yemeye zaman ayarınca kriz çıkmış ve bir araya gelmiş bu "akıl kümesi" 84 milyonluk koca bir ülkeyi yönetiyor. Bakanlık yapmış koskoca Ö.Çelik yarım saattir İmamoğlu'nun yemeğinden bahsediyor.
Ne diyelim; Allah kurtarsın. Bu panik sizi götürecek inşallah.

Minik serçe Sezen Aksu

Sezen Aksu'ya "Yetmez ama evet"ci olduğu için, "Açılım saçılım"cı olduğu için kendisine öfkeliyim...

Ancak "Türkiye ortalama algı düzeyi"ni dikkate almadan, insanların "Kasımpaşa mahalle dili" seviyesindeki Türkçenin hakimiyetinde meramlarını anlattıkları ve anlayabildikleri bir sosyoloji gerçeği ortadayken; Sezen Aksu'nun bir şiirinde "Selam söyleyin, O Cahil Havva ve Ademe…"cümlesinden anlaşılabilecek ile anlaşılması gereken şüphesiz aynı şey olmayacaktır.
Sezen Aksu'nun, kullandığı bu cümlede Hz. Adam ve eşi Havva validemizden bahsetmesi, elbette onların cismani özelliklerine vurgu yapmak için değil, onların her ikisinden türemiş insanoğlun bugünkü ahlaki zafiyetinden mütevelli cehaletinin yine insanoğlu ve dünyanın başına açmış olduğu bela ve musibetlere dikkat çekmek içindir.
Türkçenin gücüne vakıf olmayanların, hele ki hayatında üç kitabı okumaya başlayıp hiç birini bitirmeyi başaramamış birilerinin, bir başkasının Türkçenin gücünü kullanarak kurduğu cümleleri oranlarından, buralarından, şuralarından eksik anlamaları veya hiç anlamamaları elbette mümkündür.
Son yirmi yılda sahip olduğumuz bütün zenginliklerimizde geriledik, Türkçemizin zenginliğini kullanmada da geriledik şüphesiz. Ondandır ki; Sezen Aksu "İnsanoğlunun cehaleti"nden bahsederken Adem ile Havva'nın cisimlerinden bahşettiği şeklinde anlaşıldı(!)
Biliyorum beni de anlamayacaklar ama onların anlamama sorunları var diye biz de Türkçemizi kısıtlı kullanmak zorunda değiliz. Kusura bakmasınlar onlar cehaletlerine çözüm bulsunlar.

Daha sonra muhtereme Sezen Aksu'nun ''Açılım'' ve ''Yetmez ama evet'' süreçlerine olan katkıları hatırlatınca bu sefer neymiş; "Dilini koparmak" ifadesini Sezen için kullanmadım'' demiş.
Yersek...
İki gün önce Sezen'in Adem ile Havva'ya "Ahlaksız" dediğini trollerin gündeme getirip yaygara koparacaklar, akabinde iki gün sonra da "Kutsala dil uzatanın dilini koparırız" diyeceksin. Ve bunu Sezen için değil de Abuzittin için söylediğini anlamalıydık öyle mi.
Bunu ancak sizin azatlık kabul etmeyen iflah olmayan biatcı kölelerinize yutturabilirsin muhterem.
Acaba bu çark etme haliniz açılım saçılımcı, yetmez ama evetci Sezen sazanına vefa duygularınızın depreşmesinden olabilir mi.
Mehmet Soral