17 Temmuz 2021 Cumartesi

DAYATMA ALGILARLA 15 TEMMUZ


Dayatma algılar üzerinden 15 Temmuz'u anlama ve yorumlama

Sizin Türk milletine dayattığınız 15 Temmuz anlatımınıza da oluşturduğunuz algıya da itiraz etmeye devam edeceğim. Bir masalı anlatırken kendinizden bir şeyler ekleyip veya çıkarabilirsiniz, mümkündür, nihayetinde o bir masaldır ama hep beraber yaşayıp şahit olduğumuz olaylar silsilesini de istediğiniz eklemelerle, çıkarmalarla anlatamazsınız, anlatsanız bile inandıramazsınız çünkü biz de oradaydık.
Darbeyi size akrabanız haber verecek, o gün devletin birinci derecede istihbaratından sorumlu, güvenliğinden sorumlu, ordusundan sorumlu kişilere "Sizler ne halt ediyordunuz ki; haince yapılan bu hazırlıklardan hiç haberiniz olmuyor, bana da bilgi gelmiyor. Şüphe götürmeyen bir gerçek var o da; görev ihmalinizin olduğudur. Sizleri azlediyorum" deyip devamında soruşturma açmayacaksınız ve bu günlere kadar geleceğiz öyle mi. Devletin kümesine nöbetçi diktiğiniz adamlar kapısını açıp, tavukları salmışlar, el insaf yahu; azarlanmalarına bile müsaade etmediniz. Niçin, çünkü o tavukların tek tek senin kümesine doğru yol alacaklarını çok iyi biliyordun da ondan.
Saldığınız algılarla aklımızı, zihnimizi ve muhakeme gücümüzü esir alıp, 15 Temmuz ihanetini kendi meşrebinize göre okuyup sonra da milletin zihnine üfürerek alayımızı efsunladığınızı sandınız ama tılsımınız tutmadı ancak algı dayatmalarınızdan da vaz geçmiş değilsiniz, devam ediyorsunuz. Benim vicdanımı teslim alamayacaksınız, bunu bilin.
Şunu unutmayın ki; korku salarak sesini kesip konuşturmadığınız çocuk kendini güvende hissedip anlatmaya başladığında dayattığınız tüm algılar değişecek, maskeleriniz düşecektir.
Ve başkalarını bilmem ama kendi adıma söylüyorum; ahmaklığı kabul edip, Allah'ın bana bağışladığı en büyük nimet olan aklıma ihanet etmeyeceğim, "15 Temmuz"a dair dayatma algınıza hiç bir zaman teslim olmayacağım.
Siz ve aveneniz, şunu bilin ki; çocuklarıma da vasiyetimdir; sizin bu ihanetin içerisinde olmadığınıza dair yeterince ikna edici tarafsız bir sorgu sürecine müsaade etmediğiniz sürece fetö'ye karşı verilmekte olan mücadele kendi aldatılmışlığınızın intikamını almaya mı matuf yoksa devlete karşı yapılan ihanetin bedelini ödetmek mi, ondan emin değilim. İhanetin siyasi ayağının araştırılmasına müsaade etmediğiniz sürece önce sizi sonra da siyaset kurumunu vicdanımda mahkûm etmeye devam edeceğim.
Siz ve siyaset kurumu; yüreğiniz yetiyorsa 15 Temmuz ihanetinin siyasi ayağının araştırılmasına müsaade edin. Böylece kendinizi aklama fırsatı da bulmuş olursunuz; ne kadar uzak, ne kadar yakınsınız anlatırsınız.
Hodri meydan.
"15 Temmuz Allah'ın bize bir lütfu" diyeceksiniz ve devamında Kuleli Askeri Lisesi'ni kapatacaksınız öyle mi. Taş duvarlardan ne istediniz. Verdiğiniz reklam arası mı sona ermişti.


Liderlerin karşılıklı ağır ithamları ve sonrası her şeyi unutma ayıbının gelenekselleşmesi

Devlet Bahçeli, Numan Kurtulmuş Süleyman Soylu gibi bazı isimler Recep Tayyip Erdoğan ile hiç bir zaman bir araya gelmelerini mümkün kılmayacak düzeyde ifadelerle karşılıklı olarak hakaret ve ithamlarda bulunmuşlardı.

Bugün ne görüyoruz; o günlerde karşı karşıya geldiklerinde artık birbirlerinin yüzüne bakamazlar dediğimiz bu insanlar daha sonra Recep Tayyip Erdoğan'a inanmışlık ve adanmışlık anlamında adeta karşılı yarışır oldular. Hele ki Devlet Bahçeli önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi adayının Recep Tayyip Erdoğan olduğunu hala niyetinin ne olduğunu bilmediğimiz Erdoğan'a rağmen açıklamıştır.
Dolayısıyla; siyasette böyle bir seviyesizlik ve ilkesizliğin gelenek haline gelip oturmaması için aynı zamanda genel başkanım olan Meral Akşener Hanımefendiye diyorum ki;
"Sayın genel başkanım, yukarıdaki örnek isimler üzerinden ifade etmeye çalıştığım kötü bir geleneğin Türk siyasetinde alışkanlık haline gelmemesi için her türlü inanmışlığınızı ve adanmışlığınızı ortaya koyacağınıza dair davranışlarınıza bugünlerden itibaren hep beraber şahit olmak istiyoruz"
Çünkü cumhur ittifakına karşı siyasi zekanızı ortaya koyarak sonuç alıcı mücadelenizi görüyor, takdir ediyoruz. Geriye kalan; ifade etmeye çalıştığım ve bir siyasetçide görmeye çok ihtiyaç duyduğumuz duruşunuzdur.
Mesela; "Devlette küskünlük olmaz" şeklinde başlayan cümlelerle AK PARTİ ile yürütülecek hiç bir diyaloğu kendi adıma kabul etmeyeceğimi bu günden beyan ediyorum. Çünkü bunu başarabilirsek ancak o zaman siyaset seviye kazanır, kullanılan kirlenmiş dil cezalandırılmış olur. Yani demem o ki; öyle bir misyon yüklenin ki son yirmi yıldır siyasi parti liderlerinin bir masa etrafında toplanmasına izin vermemiş, o asgari düzeyde dahi medeni cesarete cüret edememiş yüreksizliği artık Türk siyasetinden tasfiye edin.
Şunu çok iyi biliyoruz; ülkede düzenin bozulması, ekonominin tarumar olması sadece parasızlıktan, hele ki üretimsizlikten hiç değil, hepsinden önemlisi bozulan dil ve kontrol edilemeyen, sürekli cehaletten beslenen ego tatminsizliği olmuştur. Ülkemiz bir kazaya uğramış olsa da artık bu mantaliteyi tasfiye etmek sizin önderliğinizde hepimizin boynumuzun borcudur.


Bu bir gaf değil

AKP’li Bülent Turan; “Osman Öcalan TRT’ye çıkmadı, TRT Kürdi’ye çıktı!” diye açıklama yaptı.
Yıllar önce TRT Kürdi yayına başladığında "Bu resmen BOP dahilinde kurulması planlanan Kürdistan projesi için lehçe farklılığını ortadan kaldırarak dilde birliği sağlamaya matuf Beşir Atalay marifeti ile AKP'nin programına alınmış bir projedir" demiştim.
Oysa kendilerini Türk milletinden ayrı görmeyen vatandaşlarımızın böyle bir beklentisi yoktur. İşin aslı, bunun fetö-ABD koalisyonunun birlikte yazmış oldukları senaryoda BOP eş başkanına verilen bir görevlendirmeydi.
Anlaşılan, Bülent Turan ve AKP bu ayrışmayı o kadar çok içselleştirmiş olmalı ki; TRT Kürdi'yi bizden ayrı, sanki kurulmuş ve genel kabul görmüş bir devletin TV'si olarak görüyorlar. Bülent Turan'ın cümlesinden çıkan budur.
Allah'ım bilerek veya bilmeyerek kontrol dışına çıkmış, kendisine dahi mukayyet olamayan bu zihniyetin tasallutundan Türk milleti ve devletini kurtar. Bu anlamda çaba içerisinde olanların yar ve yardımcısı ol.
Mehmet Soral

11 Temmuz 2021 Pazar

İÇİME SOLCULUK KAÇMIŞ ADAM ÖYLE DİYOR

Efendim neymiş; benim içime solculuk kaçmış

Efendim neymiş; içime solculuk kaçmış, böyle yazılar(Tarzımı biliyorsunuz) nasıl yazarmışım.
Nasıl mı oluyor; önce insan sonra kendimiz, biraz da yürekli olunca.
Değnekle dürtülen akıl ile hareket etmeyeceğiz. Her türlü, ideolojiler de dahil olmak üzere ön kabul ile hiç bir kimsenin azatlık kabul etmeyen iflah olmaz kölesi olmayacağız.
Hiç kimseye keramet atfedip, kutsamayacağız ama takdir etmesini bilecek kadar da asgari düzeyde adam olacağız.
Empati yapabilecek yüksek karakterli insan olunduğunda; evet, insan içine bazen solculuk, bazen dindarlık hatta bazen de dinsizlik bile kaçabilir; bırakalım kaçsın. Biz kendimiz olup, aynı zamanda fikir sahibi isek, sokma akılla bu dünyada bir yer işgal edip yaşamıyorsak; korkmayalım.
Aslında içimize kaçanların toplamı değil midir; ne kadar zengin adam olduğumuz.


Cumhur ittifakı ve trolleri adeta yalvarıyorlar

Cumhur ittifakı ve trolleri yalvarırcasına Kılıçdaroğlu'nun cumhurbaşkanı adayı olmasını istiyorlar.
Millet ittifakı ise inadına cumhurbaşkanlığına aday ismi somutlaştırıp buna dair sır vermiyorlar. Meral Hanım da Kemal Bey de müthiş bir stratejisi yürütüyorlar, çok da iyi yapıyorlar.
Yahu hepimiz bu ülkede yaşıyoruz ve yirmi yıllık AKP iktidarı süresince her türlü siyasi entrika ve kumpaslara şahit olmadık mı. Böyle tek adamlı yüksek düzeyde otoriter bir yönetim sürecinde yirmi yıllık tecrübeden sonra aynı hataların tekrarını yapmak ahmaklık olmaz mı.
Dolayısıyla Kemal Kılıçdaroğlu veya Meral Akşener şimdi ne diye ittifakları adına cumhurbaşkanı adaylarını açıklasınlar ki. Açıklanacak cumhurbaşkanı adayının başına her türlü entrika ve kupasın boca edilebileceğini tahmin etmemiz çok mu zor.
Altı yıl önce Meral Hanım hakkında açılmış, gizlilik kararı alınmış soruşturma hala açıldığı gibi duruyor. Meral Hanım, bu soruşturmanın üzerindeki gizlilik kararının kaldırılarak kendisinin ifadeye çağrılması için her ay dilekçe veriyor ama bir türlü icraat oluşmuyor.
Bu davanın açılış nedenini tahmin edebiliyorum; günü geldiğinde kendisine karşı kumpasa dönüştürmek. Ama ne garip ki; Meral Hanım siyasi zekasını kullanarak partisini ve kendisini öyle bir konuma taşıdı ki; bunun faydası sadece kendisine değil CHP ve Kılıçdaroğlu'na da olmuştur.
Velhasıl kelam; soruşturma ellerinde patladı. Soruşturma görüşülmeye başlansa konjonktür Meral Hanım'ın lehine işler, vaz geçilse niçin açıldı denir gene Meral Hanım'ın lehine işler...
Hadi bakalım başlatın soruşturmayı, görelim o zaman manzarayı.
Ben Meral Hanım'ın siyasi zekasına güvenmeye devam ediyorum. Siyasette var olmak maddi imkanları olanlar için hiç zor değil ama zeka; siyasette kalıcılığı sağlar, hele ki bu zeka bir de bilgi ve birikim ile bezenmişse kişiyi devlet adamlığına taşır.
Cumhur ittifakı ve trolleri tarafından Meral Hanım ve Kılıçdaroğlu üzerine HDP sopası kullanılarak büyük bir taciz söz konusu ama her ikisinin de sabrını takdir ediyorum, süreci son derece iyi yönetiyorlar.


Lafa bakar mısınız?

lafa bakar mısınız; "Tosuncuk nasıl hesap verecekse Kılıçdaroğlu da öyle hesap verecek" miş. Devlet Bahçeli meclis grup toplantısında böyle söyledi.

Sanki tosuncuğu peydahlayan Kılıçdaroğlu iktidarı.
Bu vicdansızca ithamda bulunan irade sahibi ve yekdiğerinin siyasetteki varlıkları cumhuriyetimizim bütün değer ve kazanımlarını iğdiş ederek devletimizi en az otuz yıl geriye götürmüştür.
Böyle bir kıyaslama ile iç barışın sağlanarak, milletimizi oluşturan her fert üzerinde nasıl bir toplu sinerji yaratarak emperyalist tuzaklara karşı eylem birlikteliği sağlanacaktır.
Bu kadar insafsızca yapılan kutuplaştırma siyaseti size ne kazandıracak ülkeye ve millete ne kazandıracaktır.
Sayın Kılıçdaroğlu hiç aldırış etme;
Türk milliyetçisi ve ülkücü birisi olarak bu orantısız itham ve suçlama karşısında sonuna kadar senin yanındayım. Biliniz ki benim gibi binlerce Türk milliyetçisi aynı şeyi düşünüyorlar.
Sen ki; Türkiye ortalamasını fark ederek ona karşı en akıllıca siyaset üretmeye çalışan sol lidersiniz ve takdir ediliyorsunuz. Onun içindir ki; kendi nefsiniz için cumhur başkanı adayı olmayı bile düşünmediniz. Ne garip değil mi; sana orantısız ithamda bulunanlar ne kadar da çok aday olmanı istediler ve hala da istiyorlar.
Meral Akşener ile aynen devam; birilerine sıkıntı veren, korku salan da beraber ürettiğiniz akılcı siyasetinizdir.
Sizi ve Meral Hanım'ı tebrik ediyorum.


Muharrem İnce ce artık Sol'a kazandıran değil kaybettiren konumunda konuşlanmış durumda

''Muharrem İnce'ye siyasi yasak talebi". Geçen gün basına böyle bir haber düştü. Benim tahminim o ki; mağduriyet yaratarak kendisine halk desteğinin artmasına matuf bir organizasyonun olduğunu düşünüyorum. Amaç muhalefeti parça parça ederek kolay yutulabilir hale getirerek millet ittifakının aleyhine konjonktür oluşturmak.
Neden böyle düşünüyorum. Geçtiğimiz cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yandaş medya ve TRT, muhalif cumhurbaşkanı adaylarından sadece Muharrem İnce'nin programlarını canlı vermişler, TV programlarında seçim öncesinde besleme troller yine sürekli millet ittifakı adayının Muharrem İnce'nin olması gerektiği algısını pompalamışlardı. Hatta bir TV tartışma programında muhalif gazeteci yandaş beslemeye "Muharrem İnce'ye bu kadar muhabbet beslendiğine göre oyunu da verirsiniz" şeklinde ironi yapmıştı.
Mehmet Soral

FETO MAHKEMELERİ NE ZAMAN ÖZELLEŞTİRİLDİ

Fetö mahkemeleri ne zaman özelleştirildi.

S.Özışık ne diyor; kendisine uğrayan ve masum olduğuna inandığı binlerce fetö tutuklusunun dosyalarını inceleyerek isimlerini S.S'ye verip tutukluluk halelerinin veya haklarındaki davaların düşürülmesine vesile olduğunu söyleyerek, bundan onur duyduğunu açıklamasını yaparak anlattı.
Bu adam fetö'den yargılanan binlerce insanın önce avukatı olmuş, sonra savcı olmuş, dosyalar hazırlayıp mahkeme kurmuş, hakim olup kararını vererek hükmün gereğinin yapılması için de SS'e talimat vermiş ve binlerce fetö'cünün beraatlarını sağlamış
Ya diğerleri; bu adamlar gibi elini iktidarın yanaşma ve beslemelerine uzatamayan, onlara ulaşmak için belirlenmiş olan "Fetö borsası beraat bedeli"ni temin edememiş diğer mağdurlar, onlar ne yapacak. Adamlar resmen itiraf ediyorlar. Fetö borsasını kurmuşlar ama adını ne koymuşlar; ne kadar İslami ve ahlaki değil mi; ''Mağdur insanlara sahip çıkıp onların eli ayağı olmak''(!)
Ve ne garip; nerdeyse cumhur ittifakı trolleri ve siyasileri tarafından fetö'nün siyasi ayağı olduğu şeklinde her vesile ile arsızca haksız ithama maruz kalan CHP, kurulmuş böyle bir fetö borsasının üzerine gidemiyor. Oysa cumhur ittifakının yakasından tutup sarsarak ayağını yerden kesmesi gerekmez mi. Keza İYİ PARTİ'm de dahil olmak üzere diğer muhalefet partileri de aynı şekilde.
Bir an için S.Özışık'ın fetö borsacılığını CHP'li bir gazetecinin, mesela sözcü veya cumhuriyet gazetesinden birisinin yaptığını düşünelim; inanın ki gündeme tek hakim olan bu mevzu olurdu.
Muhalefet, iktidarın ithamlarına tepki geliştirmekten ziyada (Pekala bunu da yapacak) kendilerinin sürekli Cumhur ittifakına karşı aksiyoner duruşlarını diri tutacak, yukarıda bahsi geçen mevzu gibi gündemi sarsacak itiraflar üzerinden siyaset geliştirmek zorundadır ama görüldüğü üzere son derece sansasyonel bir itiraf neredeyse gündeme gelmeden unutulup gidecek niçin; muhalefetin yetersizliği.
Unutmayalım; bir insanın dayısı fetö tutuklusu diye o kişinin siyasi ömrünü bitirmek istediler, partisini zan altına soktular, genel başkanının partiyi fetöcü'lere teslim ettiğini iddia ettiler. Amma velakin binlerce fetö'cünün beraatını sağladığını itiraf eden yandaş, besleme fetö borsacısı üzerinden cumhur ittifakının üzerine gidilemiyor; çok garip değil mi.


''Organize suç örgütü liderinden temiz eller operasyonu''

Ülkemin haline bakar mısınız; cari hukukumuza göre yargılanıp suç örgütü lideri olduğu şeklinde hakkında hüküm verilen birisinin; ülkemizde yaşanmış ve yaşanmakta olan arsızlık, hırsızlık ve namussuzluktan mütevelli ifşa, itiraf ve ithamlarına dayanan; temiz toplumun inşası için umudumuzu motive eden youtbe paylaşımlarına ara vermesinin hüznünü yaşıyoruz. Çok garip değil mi; "Temiz toplum" için verilecek olan savaşın öncülüğüne aynı ülkenin yargısınca "Organize suç örgütü lideri" denilen bir insanın soyunmuş olması neredeyse "Milletin umudu" haline gelebiliyor.

Buradan cumhur ittifakı da muhalefet de kendi paylarına düşen gerekli dersleri çıkarmaları gerekir.
Cumhur ittifakı; hak, hukuk, adalet ve temiz toplum adına yönetimde tek muktedir olmalarına rağmen niçin itibar ve güvenin kendilerine olmayıp da bir "Suç örgütü liderine" olmasının nedenini sorgulamaları gerekir.
Yine benzer sorgulamayı muhalefet veya millet ittifakının yapması gerekir ki; "Eğer hak, hukuk, adalet ve temiz toplum adına arsızlık, hırsızlık ve namussuzlukların ifşası, üzerine gidilmesi ve deşifre edilmesi inisiyatifliğine bir "Suç örgütü lideri" soyunmuşsa; peki bizler ne iş yapıyoruz" demelidirler. Bunun anlamı; muhalefetin milletin nezdinde hala güçlü bir alternatif olduğu güvenini veremiyor olmasıdır. Dolaysıyla anlaşılan o ki; millet arsızlık, hırsızlık ve yolsuzluk üzerine çok öfkeli. Bunlarla ilgili sorgulama yapmaya cüret eden her kişi veya kuruma sarılıp destek vermeye hazır. Muhalafet milletin bu hazır bekleyişinin değerini bilmelidir.
Temiz toplum adına umudun adresi eğer "Bir suç örgütü lideri"nin gayretleri ise vah ki vah halimize. Bu durumda sadece S. Peker'in suç örgütü liderliği değil diğer siyasi liderlerin de liderlikleri tartışılır.
Bugün S.Perker parti kursa bu ülkede başbakanlık yapmış, bakanlık yapmış, vekillik yapmış insanların kurmuş olduğu partilerden daha çok oy alma potansiyeli varsa; o zaman millet nezdinde suç ve suçlu kavramları bir başka türlü değerlendirilip, yorumlanıyor demektir. Bu durumu "Çocuk pornocusu da parti kursa o kadar oy alır" diyerek açıklanamaz değil mi.


Tiksindirici borç ne demek

Tiksindirici borç, iğrenç borç, gayrimeşru borç ya da korkunç borç; bir ülkenin despotik hükümetinin yerine gelen demokratik hükümetin kendinden önce gelen yönetimin edindiği borçların devletin yararına değil; mevcut ulusal ve uluslararası kanunlara uymayarak veya kanunları kendi işine yarayacak şekilde esneterek yolsuzluk içinde diktatörün kendisinin veya bir zümrenin çıkarlarına yönelik yapıldığını öne sürerek geri ödemek istemediği borçları ifade eder. Uluslararası yasalar çerçevesinde bu borçlar, devletin borcu olarak kabul edilmez ve kişisel borç kapsamına girer. Tiksindirici borçlanma yapan despotik hükümetlerin temsilcileri büyük oranda kişisel olarak da zenginleştiği için alacaklılar, borç tahsilini söz konusu dönemin yöneticilerinden tahsil etme yoluna gider. Borçların kesinleşmesi durumunda ise "devleti zarara uğratmak" hakkında yargılanır. Uluslararası hukukta bu tarz borçlar, zorlama altında imzalanan sözleşmelerin geçersizliğine benzer.
Diğer yandan diktatöryal yönetimlerle işbirliği yapan ticari kuruluşları da sorumluluk altına alır.
Tarihte Meksika, Küba, Kosta Rika, Irak, Ekvador, Haiti gibi ülkeler bu hukuktan yararlanarak diktatörlerin yaptığı tiksindirici borçların devlete ait olmadığını öne sürerek İspanya, Birleşik Krallık, ABD gibi ülkelere veya bu ülkelerden olan şirketlere karşı olan borçlarını ödemedi. Bu tür borçların halef hükümetlere yüklenmesi söz konusu devletlerin birçok yönden gelişimini engellediğinden diktatöryal rejimleri finanse eden kurum ve kuruluşlarla mücadele kapsamında ABD bu tür davaları destekledi.
Özellikle Haitili Diktatör Jean-Claude Duvalier'in devrilmesinden sonra ülkeyi %78 oranında kişisel borca soktuğu ortaya çıktı ve Haiti'nin bu borçları ödememek için yaptığı uluslararası mücadelesi dünyaya örnek oldu. (Alıntı)


''Uluslararası Tahkim'' Türk milletinin milli çıkarlarından üstün değildir

Sen demiyor musun (Birleş milletlerin 5 ülkeye veto hakkı tanıdığı halde) dünya beşten büyütür deyip, muhataplarına destur çekiyorsun ya; eyvallah, çok da haklısın, kabul ediyoruz.
Allah'ın izniyle inşallah sen "Addaya" gittiğinde, giderayak uluslararası tahkim yasasının teminatına sığınarak 5'li çetene ve diğer yanaşma ve beslemelerine uzun vadeli sağladığın veya sağlayacağın (Kanal İstanbul da dahil) menfaatlerin iptali için Türk milleti de "Benim hak ve menfaatlerim senin 5'li çetenin menfaatlerinden ve uluslararası tahkimden daha büyüktür" deyip aynen sizin PKK ile masaya oturup bedelini binlerce şehit vererek ödediğimiz açılım sürecine "Bu bir devlet politikası" dediğiniz gibi "Kanal İstanbul" prosesi de iptal edilip buna da "Bu bir devlet politikası" demek mümkün olacaktır.
Ne yani; en kötü ihtimal kazılan çukurların hafriyat bedeli ödenir yerine de kentsel dönüşüme ilişkin devlet politikasına dönülür, buradan çıkan molozlar kazılan çukurlara doldurulur.
İstersen erken seçim kararı al sonra olup bitecekleri izle; gör bakalım neler olacak.


İYİ PARTİ yönetimi ahde vefayı gözetmezse akıbeti MHP olur

Ahmet Uğur Terzioğlu 'nu, özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçilerinin sistem değişikliği için yapılan referandum oylaması öncesinde verilen "Hayır kampanyası"
mücadelei sürecinde sosyal medyadan tanıdım.

İYİ PARTİ'nin kurulması fikrinin oluşmasından tutalım da kuruluş meşruiyetinin hangi gerekçelere dayandığının Türk milletine anlatılması ve nihayetinde partinin kurulması, ete kemiğe bürünmesi, kurumsal kimliğe kavuşmasında karşılıklı danışarak, görüş alış verişinde bulunup inanmışlığımızı ve adanmışlığımızı paylaşarak büyük emek sarf etmiş bu değerli insanın İYİ PARTI'den kesin ihraç talebi ile İzmir il teşkilatı disiplin kuruluna verildiğini öğrendim.
Şundan çok eminim ki; bu insan her gününün en az üç beş saatini İYİ PARTİ için siyasi çalışmalara ayırıyor ve her daim partinin başarısı için emek sarf eden birisi. Neredeyse parti lehine paylaşım yapmadan geçirdiği gün yoktur. Eğer olur da ihracı gerçekleşirse benim bu karara yapacağım yorum başarılı insanın cezalandırıldığı şeklinde olacaktır.
Bir insanın partiye zarar verip vermediği bugün için öncelikle sosyal medyadaki paylaşımlarından anlaşılır ki; parti kurulduğundan beri tüm paylaşımları incelensin, görülecektir ki; Ahmet Bey'in partiye verdiği emek, kattığı sinerji, inanmışlığı ve adanmışlığı dışında zerre miskal hiç zararı olmamış, olmasının da mümkün olmayacağı anlaşılacaktır.
Hadi diyelim inadına hüküm verildi, ipi çekildi; bilinsin ki bu karar olumsuz bir sinerji olarak başta ben olmak üzere İYİ PARTİ'nin hikayesinde emeği geçen herkesin üzerinde olumsuz etki yapacaktır.
Ahmet Bey'in bir paylaşımındaki muradı ters yüz edilerek olumsuz anlam yükleyip sonra da disipline sevki için gerekçe oluşturulmuş.

LGBT meselesi özel bizim meselemiz haksızlık hukuksuzluk yolsuzluk yoksulluk ve demokrasidir.

LGBT meselesini ciddi bir problem görüp, her evden bir LGB'teli çıkacakmış gibi yaygara koparanlar vakıf yurdunda çocuk istismarlarına "Bir kerecikle bir şey olmaz" demekle yetiniyorlar.
Her LGBT'li yetişmiş birer birey olup, kendi kararlarını kendilerinin verdikleri yaştalar. Onların ne duyup ne hissettiklerinden hiç kimse sorumlu değildir ta ki; toplum düzenine ve genel ahlaka müdahale etmedikleri sürece.
Ne yani; bunlar sokakta yürüdükleri zaman çevredeki ahalinin hep beraber "Biz de sizdeniz, biz de sizdeniz" diyerek naralar atarak onlara katılıp "Acaba hanginizden olsak, karar veremiyoruz, bize yardımcı olurmusunuz" şeklinde toplu bir talebin zuhur edeceği gibi devlet erkanının evhamı mı söz konusu.
Meselenin özü nedir biliyor musunuz; dünya üzerinde otoriter tek adamlı yönetimler her zaman sokakta toplu yürüyüşlerden ve konuşmalardan korkmuşlardır. Toplu yürüyenleri ve konuşanları; etraflarında dolaşarak kendilerini ölüme çağırmak için fırsat kollayan Azrail gibi görürler.
Niçin LGBT'liler ahlaki ve toplum değerleri bahanesi üzerinden yürüyüşleri sorun olarak gürlüyor da çocukların tecavüze uğramaları ciddi sorun olarak görülüp, cezai müeyyideleri insan yüreğini
rahatlatacak düzeyde olmuyor.
Çocuklar tecavüze uğradıklarında yürüyüş yapamıyorlar, yetişkin değiller. Hak ve hukuk ihlalinden haberleri yok, suskun kalmaları da resmi otoritenin işine geliyor. Ama LGBT'lilerin yürüyüşlerinin toplu gösterişe ve resmi otoriteden hesap sormaya dönüşme riskinden korkulduğu için görüldükleri yerde şiddet kullanılarak anında dağıtılması yoluna gidiliyor.
Siz bakmayın genel ahlak ve toplum değerleri üzerinden LGBTlilerin üzerine gidildiğini. Hiç de alakası yok. Resmi otoriteden kaynaklanan arsızlık, hırsızlık, yolsuzluk, kayırmacılık gibi her türlü ahlaksızlığın toplumun her tarafına sirayet ettiğine, tarafların itirafları ile hep beraber şahit olurken, çocuk istismarcısı iğrenç yaratıklar tutuksuz yargılanırlarken; LGBT yürüyüşlerini toplum ve genel ahlak üzerinden risk olarak görüp öne çıkarmak ancak ve ancak toplumun esas muhatap olduğu sorunları görünmez kılmak için perdeleme operasyonundan öte bir şey değildir. Bu yürüyüşler toplum için herhangi bir risk teşkil etmediği gibi aksine resmi otoriteye karşı hak arama için cesaret verici eylemlerdir ki; aslında risk olarak görülen ve korkulan tarafı da budur.

Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

19 Haziran 2021 Cumartesi

''DEVR-İ SABIK YARATMAYACAĞIZ'' DİYENLERE...

"Devr-i sabık yaratmayacağız" diyenlere iktidar nasip olmasın

Evet, ben Türk milliyetçisi birisiyim. Aidiyet duyduğum, hatta üyesi olduğum parti İYİ PARTİ dir.
Muhalif birisiyim. Partim için muhalif değilim, muhalif olduğum için kurulan bir partinin ete kemiğe bürünmesinde, özellikle de kurulma gerekçesinin meşru gerekçelere dayandığının anlatılması ve sonrasında fikri alt yapısının oluşmasında hasbelkader emeği olan, hala da devam ettiren birisiyim.
Ancak...
Bu iktidarın gitmesi ve partimin iktidar olması beni hiç bir zaman tatmin etmeyecektir. Çünkü yirmi yıl süren bir hegemonyanın cumhuriyet değer ve kazanımlarını refüze etmek için vatan hainlerini devletin kılcal damarlarına (Kesinlikle sızmaları demeyeceğim) yerleştirilmeleri ile 15 Temmuz ihanet sürecinin hesabını sormak bana göre milli gelirin kişi başına 15000 dolara çıkarılmasından daha önemlidir.
Ve yine; AK PARTİ veya "Tek muktedir"e yanaşma olanların devlet imkanlarını her türlü şekilde kullanarak ayrıcalıklı, din kamuflajlı, türbanın altına gizlenmiş bir sınıfın oluşması ve bu sınıfın özellikle milletin anasına söven beşli çete mensubu başta olmak üzere diğer alt grupların mal varlıklarının kalem kalem araştırılarak meşru olanların hariç tutulup, kalanının millette iadesinin sağlanması en büyük beklentimdir.
Ve bir de; aynen 55 yıl önce olduğu gibi; Beylerbeyi Deniz Astsubay okulu ve Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerinin milli bayramlarda deniz sahili boyunca bandolar eşliğinde geçit törenlerini izlemek. Bu geçit törenleri o günkü milli bayramın hatırasına binaen olmasından daha önemlisi AK PARTİ ve siyasal İslamcı dayatmalarla yerle yeksan edilen cumhuriyet değer ve kazanımlarına tekrar rücu edildiğinin gösterisi olacaktır.
Ve en son; Ayasofya Camii'nde öyle bir imam atanacak ki; Müslümanlara Atatürk, milli mücadele ve Türk tarihini anlatırken ara sıra da devleti yönetenlere edep adap, haysiyet ve onur dahilinde nasıl olmaları, neler yapmaları gerektiğini hatırlatacaktır.
Bu özlem ve beklentilerim üzerine hesap sorup gelecek vaat etmeyen bir iktidar değişiminin benim için hiç bir anlamı olmayacaktır.
Şimdiden söylüyorum ki; "Devr-i sabık yaratmayacağız" ifadesini kullanan herhangi bir muhalif lider ile milletin anasına küfür ede ede servet sahibi olan beşli çete mensubu arasında hiç bir fark olmayacağından; bir kez daha hayal kırkılığı yaşamamak adına hesap sormayı yapamayacak muhalefete Allah iktidar olmayı nasip etmesin; kendi partim olsa bile. Dolaysıyla millet ittifakının bileşenlerinin bu minvaldeki söylem ve duruşlarına hep beraber beklenti içerisinde şahit olmak istiyoruz.


Aman sakına sakın...?

Sakına sakın provokasyona gelmeyelim. Hele ki sokağa çıkmak kesinlikle hiç bir kimsenin aklının ucundan bile geçmesin.
Bu devletin polisi jandarması var ve her şeyimizle; malımızla canımızla onlara emanetiz. Koruma ve kollama işi hükümetin emrindeki kolluk kuvvetlerine ait olup sorunu dert edinmek de hükümete düşer.
Her türlü provokasyon; tek adam rejiminin ömrünü uzatmak ve buna vesile olacak malzeme üretmek olacaktır. Unutmayalım ki; güvenlik endişesinden mütevelli alınacak her türlü olağanüstü tedbirler hak, hukuk ve adaletin işleyişini askıya almaya teşne muktedirlerin her daim arzuladıkları bir husustur.
Unutmayalım hiç bir köşkün, hiç bir villanın veya hiç bir yalının önünden şehit cenazesi kalkmıyor. Provokasyonlara kahraman arayanlar kendi evlatlarını göndersinler.


Devleti kutsamak ne adına ve nereye kadar...?

Devletin kutsiyeti bana verdiği değer kadar olmalıdır bence. Bizi yıllarca adeta şartlandırıp, inandırarak bir anlamda sorgusuz sualsiz itaate zorladılar.
Peki devlet bana kendi kutsiyetini dayatırken, yöneticilerinin zulmüne niçin izin verir, niçin kendisinin sadece yöneticilerine ait olduğu şeklindeki bir tutum, davranış ve algıya müsaade eder.
Benim kutsayacağım devlet; hak ve hukukumu kendi yöneticilerinin keyfiyetine karşı koruyan, tam olması mümkün olmasa bile ona yakın bir hukukun hakim olduğu devlettir.
Bir yöneticisine, vatandaşın birisi "Zat" sıfatını kullandı diye savcılar o yöneticiyi "Kutsayarak" kendisine hakaret edildiğini düşünüp dava açarlarken; aynı anda bir başka vatandaş devletin çeşitli aygıtları ve yöneticileri üzerinden isim, zaman ve mekan vererek milletin ve devletin hakkı hukukuna dair yapılmış olan çarpa çırpma ve suiistimallere ilişkin bizatihi kendisinin de zaman zaman dahil olduğu yaşanmışlıkları itiraf ettiği halde, bir tek savcı dahi bunlara ilişkin soruşturma açmayı düşünmekten imtina edip, cesaret edemiyorsa; bu çelişkilerin yaşandığı devleti hangi tahammüle binaen kutsayacağız. Bu şartlarda kutsanan devlet değil muktedir olandır ki; onurlu ve şahsiyet sahibi olanlar bunu kabullenmezler, karşı dururlar. Benim muhalifleyim de bu minvalde.
Peki vaz mı geçelim; elbette hayır. Ana prensip devleti kutsamak değil, kutsanacak kadar hak, hukuk ve adaletin hakim olduğu, sosyal adaletin sağlandığı, demokratik yaklaşım ve yaşayışın ortak payda olduğu bir devleti inşa etmek için var gücümüzle mücadele edeceğiz. Zihinlerde olması gereken devlet tasavvuru bu olmalıdır. Aslında bizim vermekte olduğumuz mücadele; bir anlamda hile ile şer kullanılıp elimizden alınan ve özelleştirilen devletin asıl sahibi Türk milletine iadesi mücadelesidir.
Ne garip değil mi; Türk milliyetçileri olarak kavgayı komünistlerle ettik (Belki de ettirildik) ama gözümüzü açan badem bıyıklı siyasal İslamcılar oldu. En azından kendi adıma bunu söyleyebilirim.


AK PARTİ menfaatleri devam ettiği sürece hiç bir örgüt yasa dışı değildir

AK PARTİ için terörist veya terör grubu yoktur; kendileri ile siyasi ve menfaat ilişkisi kuran (Ne iş yaptıkları hiç önemli değil) kişi veya gruplar vardır.
Bu çıkar ilişkisinde menfaatlerine dokunan herhangi bir durum söz konusu olursa ancak o zaman o kişi suçlu veya o grup terör örgütü olabiliyor.
İşin garibi AK PARTİ ve MHP oluşturdukları cumhur ittifakı ile bu garip çelişkili durumu "AKP'leştirdikleri devletin" genel politikası haline getirerek millete, kendileri gibi anlayıp yorumlamayı dayatıyorlar
Mesela, AK PARTİ için Fethullah Gülen ve cemaati önce neydi, sonra ne oldular.
A. Çakıcı önce neydi sonra ne oldu...
S. Peker önce neydi sonra ne oldu...
Bu kişi veya grupların önce ne olduklarına dair milletin ortak kanaati aşağı yukarı aynıydı ama sonra ne olduklarına veya olacaklarına cumhur ittifakı şekil vermiştir. "Özgür ve tarafsız yargı" üzerinden değil daha çok siyasallaştırılmış yargı üzerinden yürüyen süreçler söz konusu.
Oysa AK PARTİ öncesine kadar devletin terörist, terör örgütü, suçlu veya suç örgütü tanımlaması ile milletin bundan anladığı aynı şeydi. Mesela AK PARTİ öncesine kadar devletin ve milletin ortak tanımı "Terör örgütü ile masaya oturulmaz" şeklindeydi ama AK PARTİ ile bu tanım kaldırıldı "Terör örgütü ile masaya oturulur" şekline dönüştürüldü.
Maalesef siyasi iradenin bu abuk sabuk çelişkili icraatlarının bedelini hep millet ödediği için kendilerine dokunan bir şey olmadığından aynı yanlışlıklar tekrarlanarak devam ediyor.


Bak hele utanmazlığa ''Çocuk pornosu da çok izleniyor''muş

Neymiş efendim; edebi adabı hiçe sayarak cinselliğini menfaat temini için öne çıkaran hatun kişinin videoları da çok izleniyormuş, S.Peker'in videoları çok izlense ne olurmuş.
Oysa hiç benzerlik yok. S.Peker'in videolarının çok izleniyor olmasının nedeni; aksine herkesin bildiği ama dile getirilmesinin cezasız bırakılmadığı arsızlık, hırsızlık, yolsuzluk ve namussuzlukların dile getiriliyor olmasıdır.
Efendim "S.Peker organize suç örgütü lideri, söylediklerine itibar etmemek gerekir"miş. Paşa gönlünüz öyle istiyor olabilir ama "Sayın muktedir" bizler şunu anladık ki; menfaat ve işbirliği yaptığınız sürece hiç kimse veya grup ya da cemaat size göre ne teröristtir ne de suç örgütüdür.
Size göre Fethullah Gülen ve onun cemaati gayet masum, İslami ve hayırseverdi, ne zamana kadar; güç paylaşımındaki anlaşmazlığınız nedeniyle birbirinizi kazıklamaya kalkmanıza kadar. Bir de gördünüz ki adamlar terörist oluvermişler öyle mi. Oysa Rahmetli Kamer Genç ve başkaları sizlere her şeyi anlattığı halde tek yaptığınız, oldukça öfke dolu şekilde rahmetliyi aşağılamak, hor görmek olmuştu değil mi.
S.Peker için de aynı süreç yaşanıyor gibi. Menfaat ilişkiniz devam ettiği sürece, siyasetinizin finansmanı da dahil olmak üzere her türlü işbirliği ve takviye mitinglerle hoş sohbetiniz ne de güzeldi, her şey yolunda gidiyordu değil mi.
Ne tuhaf; bu sefer ülke üzerindeki güç paylaşımı değil, AKP'deki parti içi güç paylaşımındaki anlaşmazlık sizi benzer bir akıbet ile karşı karşıya getirdi.
Anlaşılan o ki; S.Peker video ve paylaşımları kaçınılmaz bir sondu. S. Peker "Kral çıplak" diyerek ülkede yaşanan gerçekleri, bedelini göze alma cesaretini göstererek deşifre etmiştir.
Eğer millet S.Peker'in video'larına kilitlenip ne dediğini veya diyeceğine kulak kesiliyorsa, buna mukabil devleti yönetenlerin ne dediklerini hiç umursamıyorsa, durup düşünmesi gereken bay muktedir ve resmi otoritedir.


Hayvan sevgisi insan sevgisini besler merhamet duygusu da burada yuvalanır

Muhtereme, hayvan hakları üzerine ne gibi çalışmaların olduğu sorusunun sorulması düşüncesinin arkasında hayvan sevgisinin olması dışında başka bir düşüncenin olması mümkün müdür; bence değildir.
Gazeteci iki kuşundan birisinin öldüğünü gayet mahzun bir ifade ile söyleyince muhteremin tepkisi "Sen mi öldürdün" şeklinde oluyor.
Nasıl bir psikolojidir ki; ilk akla gelen, kuşun sahibi tarafından öldürülmüş olabileceği. Yahu adam hayvan sevgisi hassasiyetine binaen o soruyu sormuşsa, nasıl olur da bu insanın hayvanı öldürmüş olabileceği aklına gelir.
Yani böyle bir soruyu bana soran birisinin mahzun halini de gördüğüm an; başıma silah dayasalar kimse bana "Sen mi öldürdün" dedirtemez, zira aklıma ilk gelecek olan üzüntüsünü katmerleştirme değil teselli etmek olacaktır.
Ne bileyim; "Yapma ya, çok üzücü bir durum. Sizi (O "Sen" der, ben "Siz" derim) anlıyorum. Hayvan beslemek çok güzel bir şey ama insan alışınca böyle durumlarda çok üzücü oluyor, eve yas düşüyor " demek varken...
Bu psikolojik ruh halinden hiç bir zaman pozitif enerji çıkmaz. Negatif düşünceler tüm dünyasını esir aldığından, temas halinde olduğu herkes üzerinde kelebek etkisi yaratarak toplumun her tarafına aynı psikolojik halin sirayet etmesine neden olur.
Bu ruh halinin hakim olduğu yerde hayvan hakları kimsenin umurunda olmaz, yasası da çıkmaz.


Allah'ın huzurunda ibadet adına konuşmak ama ne konuştuğumuzu bilmeme çelişkisi

Camilere gidiyoruz, cemaat olup toplu ibadet yapıyoruz. Aynı şeklide namaz gibi bireysel ibadet de yapıyoruz.

Allah'ın huzuruna durup, bilmediğiniz bir dilde, anlamına hiç vakıf olmadığımız ifadelerden oluşan cümleleri kendi veya imamın sesinden dinleyip ritüelleri tamamlayıp yine hep beraber camiden çıkıp gidiyoruz. Bir an için Allah bize "Ne dedin" deyip sınasa ne diyeceğiz. "Ne dediğimi ben de bilmiyorum" demek Allah ile dalga geçmek olmaz mı.
Başlamasından bitimine kadar Allah ile baş başa olup, Allah'ın ne söylediğimizi anladığı amma velakin kendimizin ne söylediğimizi anlamadığımız bir sunma, arz etme, yakarma, talepte bulunma gibi "Bilincin" devre dışı bırakıldığı çelişkilerle dolu ibadet halini şeklini mümkün değil.
Dolaysıyla, bu durumda birileri sanki "Ana dilde ibadeti yasaklayıp, bilinci devre dışı bırakarak sorgulamanın önünü kesmek yetmez; gören gözlerin de seyir alanları öyle şatafatlı olmalı ki cemaatin bilinci devreye girip sorgulama yapmasın" diye karar verip bunun gereğini yapma çalışmışlar. Cami içinde gereksiz ve abartılı karmaşık yazı tekniği ile çözümü mümkün olmayan Arapça sözlerden oluşan süslemeler ve iç mimarı dizayn, dışarıdan ise şatafatlı, aşırı israfa yönelik görkemli camiler inşa edilmesi. İşte onun içindir ki deizm veya ateizme kaymalar artarak devam ediyor. İmanları kuvvetlendiren çabalardan ziyade gözleri meşgul ederek, sorgulamaları önlemeye yönelik siyasallaşmış din anlayışı.
Anadilde ibadetin Müslümanın imanının kuvvetli bir bilince dayanacağından korkulduğu için her daim karşı çıkılmış. İslami olarak hele ki bugünkü çağda dinen sembolik anlamı dışında bir anlam taşımayan Ezan'ın Türkçe okunmasından bahsedildiği an kıyamet koparılmıştır, nedeni imanları yüksek bilinçle şekil almış Müslümanın varlığından korkulmasıdır. Ezan bir sembol dür, Arapça okunması gerekir. Benim buradaki muradım ile anlayarak ana dilde ibadet yapılması düşüncemde bir çelişkinin olmadığını beni anlayanların anladığını düşünüyorum.
Din alimi falan değilim. Bana "Bu ne cüret" diyecek olanlara sözüm, Allah'ın bana en büyük nimeti olarak bahşettiği aklımı kullanmaktan alıyorum. Hüküm vermekten ziyade mantık yürütüyorum.


Ayasofya'da imamı dinleyen devlet erkanının Atatürk'e yapılan hakarete tepkisizliği...

Geçtiğimiz yıllarda Türkiye Barolar birliği başkanı Feyzioğlu, Danıştay'ın kuruluş yıl dönümünde kürsüde hükümeti hukuk temelinde eleştirince zamanın başbakanı Erdoğan, yanında cumhurbaşkanı Abdullah Gül olduğu halde protokol nezaket kurallarını da umursamayarak (Kendisini her zaman tek adam gördü) sözlü ifadelerle şiddetli bir şekilde eleştirerek ayağa kalkıp salonu yanında oturan cumhurbaşkanına rağmen terk etmişti.

Peki bugün, cumhurbaşkanı olarak tanımlanmış görevi gereği; devletin birliği ve bütünlüğünü temsil etmesi gereken Erdoğan Ayasofya camii'nde Atatürk'e kin ve öfke dolu ithamlarda bulunan imama "Hoca efendi sen ne yapmak istiyorsun. O kürsüleri kurup sizlere emanet eden bir insana yaptığın nankörlük ve ihanetin farkında mısın. O kürsüye layık değilsin, in oradan aşağı" demesi Türkiye Barolar Birliği başkanına gösterdiği o tepkiden daha önemli ve anlamlı olmaz mıydı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bugünkü grup toplantısında umduğundan daha şiddetli tepki göstererek söz konusu imama haddini bildirdi. Ancak aynı Devlet Bahçeli şunu da bilmelidir ki; o imam cüretini o konuşması sırasında orada bulunan cumhurbaşkanı Erdoğan'dan almaktadır. Erdoğan da bir anlamda bunu doğrulayarak tepki göstermemiş, sessizliği ile adeta imamı doğrulamıştır.
Devlet Bahçeli'nin önemli bir Türk düşünürü ve yazarının çok güzel bir hikayesini anlatarak ortaya koyduğu tavrının yapıcı ve devamında kalıcı olması için malum imamı dinlemekle yetinmiş Erdoğan'a da bir kaç sözü olmalıydı.
Mehmet Soral

31 Mayıs 2021 Pazartesi

ASENA'YA TEHDİT SÖKMEZ

Asena'ya tehdit sökmez

Muhterem resmen Meral Hanım'ı tehdit etmiştir. "Daha önümüzdeki günlerde neler olacak neler" cümleleri ile adeta Meral Hanım'ın siyaseten yok edileceği şeklindeki tehdit anlamında ifadeler kullanmıştır. Devamında; "Bunlar iyi günler" diyor. Böyle bir tehdit ve sorumsuzluk örneği olabilir mi Allah aşkına. "Ülkeyi gezmeyeceksin, vatandaşın ayağına gitmeyeceksin. Gidersen Rize'de başına gelenlerin daha beteri gelecektir" anlamında ifadeler...Paydaşı ile aynı dili kullanıyor; "Senin Rize'de ne işin var" diyor. 

Bak hele bak; peki senin Rize'de ne işin var, Gürcistan'da olman gerekmiyor mu. Milletin her ferdini marabanız, devleti de kendi malınız gibi görünce aşırı özgüven patlaması size böyle hissettirse de Asena'nın tescillenmiş cesareti karşısında kaçınılmaz akıbetiniz kaybetmek olacaktır. Evet, gelecek günlerde olacak olan budur, sizin işaret buyurduğunuz değil. "Rize'de sana gerekli muamele yapılmıştır. Bunu hak ettin. Benzerleri ile gittiğin her yerde karşılaşacaksın" mealindeki sözler ile sorumsuzluk örneği gösterilip, provokatörlere provokasyonları için "Hazır olun" denmiştir. Şimdi anladık mı; Rize'deki provokasyonun arkasında organize bir yönlendirmenin nere kaynaklı olduğunu. 

Bay muhterem, sizler 28 Şubat sürecinde postallardan korkup, mücadeleyi başörtülü kadınlara bırakıp evlerinizde divanların altında saklanıp salya sümük ağlamayı tercih ettiğiniz ve liderinizin de iktidar anahtarını apoletlilerin işaret buyurduklarına teslim ettikleri bir süreçte cesur yürekli Asena sizin alayınıza da o apoletlilere de nasıl "Erkek" ve aynı zamanda "Delikanlı" olunabileceğini göstermiştir. Hadi bakalım; siz tehdit edin, sonra da cesur yürekli Asena ne yapacak takip edin; divan altına mı sinecek yoksa karşınızda yüreklice mücadelesine devam mı edecek. Cesur yürekli Asena'nın sonuna kadar arkasındayız. Bunun nedeni sadece siyasi bir tercih olmayıp bu noktadan sonra artık sana karşı konsolide olmuş yüreklerin simgeleşmiş kahramanı olduğudur.

Ayasofya Camii'nde Atatürk'e kin ve öfke kusma


Ayasofya Siyasal İslamcılar adına simgeleştirilmiş bir mabet haline getirildi ancak bununla da yetinmeyip, orada vaaz veren imamların da Atatürk ve cumhuriyet düşmanı olmalarına özen gösteriliyor sanki. En son orada 28 Mayıs'ta verdiği  vaazda Allah'a seslenip, dua ediyor; "Bu mabed-i şeriften ezan-ı Muhammedî, namaz, her şey yasak olarak müze haline çevrildi. Kitab-i ezelinde buyuruyorsun…Onlardan daha zalim, daha kafir kim olabilir. "işte onun içindir ki; 3 Kasım 2002 itibariyle başlayan zulmün bitmesi, cumhuriyet değer ve kazanımlarına tekrar dönmek ve hakim kılmak için her türlü ideolojik taassubu terk ederek, öyle veya böyle cumhur ittifakı karşıtı her birimiz millet ittifakı çatısı altında bir araya gelmemiz farz olmuştur. Bunu yapmak Türk milleti ve devletinin istikbali için elzem olduğu gibi İslam dininin siyasallaştırılmışlığın tasallutundan kurtarılarak özgürlüğüne kavuşmasına vesile olacaktır.

Nankörlüğe bakar mısınız; çıkıp konuştukları kürsüleri kurumsallaştıran bir insana kafir diyecek kadar alçalanların devlete ve millete ne hayrı olabilir ki. Bunların alayı milli bütünlüğün temeline dökülen kezzap gibiler. Tekrar ediyorum ki; bunların asıl meselesi din de değil, Türk milletine aidiyet konusunda kendilerini eksik gören kripto etnik özürlü eziklerdir. Hadsiz, hudutsuz nankör; kıçını koyup ahkam kestiğin o kürsüyü inşa eden insanın imanını sorgulamak size mi düştü. O'nda öyle bir iman vardı ki; onun bunun, senin gibilerin suiistimaline fırsat vermemek, yüce dinimizi "Korumaya" almak için bir Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kuruyor ve beraberinde Kuran-ı Kerim'i de zamanın en itibarlı, itimat edilen din adamına tercüme ettiriyor ki; millet dinini bilmediği bir dilde ezberleyerek değil anlayarak öğrenip tatbik edebilsin diye. Karşınızda sizi dinleyen o birisi var ya; bizler elbette biliyoruz ki ona mesaj vermek için bu nankörlüğe cüret edebiliyorsunuz, kendiniz bir halt değilsiniz, gücünüzü de ondan alıyorsunuz ama şunu da bilin ki; o da sizler de unutmayın; bir sigara misali azar azar tükeniyorsunuz, demokrasinin parmakları arasında ezilip büzülüp tarihin kül tablasında sürdürüleceksiniz.

Finlandiya başbakanı ''İslam ülkesi'' ve dürüst siyaset

Finlandiya polisi, Başbakan Sanna Marin'in başbakanlık konutundaki aylık 300 EUR tutarındaki kahvaltı parasını yasaya aykırı şekilde devletin cebinden ödeyip ödemediğini soruşturuyor. Müslüman bir ülkeyiz ve mevcut yöneticilerimizin yirmi yıldır kazanırken sürekli beslendikleri kesintisiz güç kaynağı İslam inancına rağmen "Finlandiya ülkesinin müslümanlığı"na benzer ne bireysel ne de toplumsal hassasiyete sahibiz. Yukarıdaki haberde geçen konu bize göre "Ne var bunda, alt tarafı koskoca bir başbakan üç kuruşluk kahvaltı yapmış" mertebesinde hoş görülebilecek bir suiistimal olup, o bile kesin değil, şüphe dahilinde. Oysa ki; bu tür arsızlık, hırsızlık ve namussuzluklar bizim toplumunuzda (Hatta buna tüm İslam ülkelerini dahil edebiliriz) kanıksanarak genel kabul gördü. Ben diyorum ki; İslam dini akıl dini olduğuna ve de İmam Maturidi'ye göre hiç bir aracı olmadan insanın aklı ile Allah'ı bulaşabileceğini söylediğine göre...Ve de; Allah her yaptığımız ibadette, hayır ve hasenatta, iyilik ve güzellikte kendi rızasını kazanmamıza özen gösterilmesine dikkat çekiyorsa...Temiz toplum, "Örnek Müslüman"ların kimler oldukları ve nasıl yaşadıklarına dair bilgi edinmek ve sonra da hem kendi nefsimizde, hem de toplum olarak yaşamak için Hac ve Umre ziyareti için ayrılan imkan ve zaman dilimini Finlandiya ve İskandinav ülkelerinin herhangi birisinde geçirmenin daha faydalı olacağını düşünüyorum. Eğer bu gün Hac ve Umre'ye gidip gelen Müslümanların oluşturdukları toplum devleti yönetenler için "Çalıyorlar ama iş de yapıyorlar" gibi hem dinen hem de sağlıklı toplum açısından kabul edilemez hastalıklı bir ön kabulü kanıksamışsak; öyle veya böyle bunun tedavisi için örnek bir toplumun içinde yaşamak gerekir ki; bu da ancak ve ancak Finlandiya gibi ülkelerin "Toplum vicdanı" ile hemhal olup onlarla beraber yaşamakla mümkün olabilir diye düşünüyorum. Muhtemelen bugün her bir Finlandiyalının İslami anlamda tek eksikleri olan Kelime-i şahadeti getirecek olsalar alayımızın Müslümanlığına yüz basarlar, günlük İslam'ı yaşantımıza göre de her birisi ayrı ayrı birer veli olurlar.

S.Soylu'nın katıldığı TV programı
S.Soylu "Keskin, muhalif gazetecilerin huzurunda çıkmaktan çekinmedi" görüntüsü vermek için dün akşamki programa çıktı. Muhabbete girişi çok ilginçti. Solcu değildi, Türk milliyetçisi de değildi ama sanki bir ülkücü bir solcu gibi 1980 öncesi bir mücadele içinde olmuş da yaşadığı riskleri, uğradığı mağduriyetleri anlatır gibiydi. Oysa ki; Adalet Partisi'nin her bir mensubu fikri mücadele içinde değil iktidar mücadelesi içinde olmuşlardır. Dolayısıyla onların terörden mütevelli ölüm riskleri hiç olmamıştır. Sürekli top çevirdi. Gol atma şansı hiç olmadığını bildiği için gelen topları çevirebildiği kadar çevirdi takati bittiği anda da hep taca attı. Hepimizin kendisi hakkında hemfikir olduğumuz güçlü yanını, terörle mücadele başarısını kullanarak topu bu alanın dışına çıkarmamaya çalıştı. Kendisi açısından akıllıca bir yöntemdi. Ne garip; katıldığı programda malum ithamlar ve söylentiler üzerinden kendisini vicdanlarda yeterince aklayamadığı gibi S.Pekeri'in yeni videosuna merakı ve beklentiyi artırdı. Ben olsaydım özellikle Saymaz ve Yanardağ için söylüyorum en azından "Sayın bakan, siz buraya bizlere brifing vermeye gelmediniz. Bizler soru soracağız siz de cevap vereceksiniz ama görünen o ki; brifing şeklinde konuşmanız devam edecek gibi. Biz artık soru sormayı değil sizi dinlemeyi tercih ediyoruz" şeklinde protesto imasında bulunmalarını bekledim.

Düşünce dünyamda revizyona gidince bayağı rahatladım.

Nasıl mı...*Lidere, doktrine, teşkilata sadakat üçlemesi gibi bir afyonu bıraktım.*Devleti kutsamak gibi; bana ne verdiğinin hesabını yapmadan yaşamayı bıraktım.*Özelleştirilmiş, dayatılan "Devlet dini"ni bıraktım.(Elhamdülillah Müslümanım)Neden mi...Sizler hiç "Lider, doktrin, teşkilat" üçlemesi adına bu devleti yönetmeye talip olunduğuna şahit oldunuz mu. O halde dava denen şey ne işe veya kime yarıyor. Sizler hiç yalı, köşk, villa önünden kalkan şehit cenazesi gördünüz mü ya da duydunuz mu. O halde vatan denen şey kimlerinmiş. Sizler hiç diyanet işleri başkanının devleti yönetenlere hitaben İslami kaideler üzerinden bir eleştiri veya tavsiyede bulunduğuna şahit oldunuz mu. O halde din denen şey kimleri bağlıyor. Peki bu mukadderatı kabullendim mi; elbette hayır. Bu coğrafyada milli, dini ve insani tüm değerlerin aslına rücu etmesi için verilen mücadeleye katkı sağlamaya devam edeceğim.


Kılıçdaroğlu ''Cumhurbaşkanı seçildiğimde...'' cümlesini kullanınca cumhur ittifakı niçin sevindi

Kılıçdaroğlu gençlerle yaptığı bir sohbette "Ben cumhurbaşkanı seçildiğimde..." ifadesini kullanınca...
Aman Allah'ım; bu ifadeyi duyan yandaş trol ordusu, gaz sıkışmasından ıstırap çeken insanlar misali hep beraber yellenip öyle rahatladılar ki; sormayın gitsin. Kılıçdaroğlu bu ülkenin sosyolojik gerçeğine o kadar vakıf ki; malum sözlerinden kendilerince bir anlam çıkararak, yellenme rahatlığı yaşayan besleme yandaş trol ordusu boşuna uğraşmasınlar. Onlar bilmelidir ki; gerek Kemal Kılıçdaroğlu gerekse Meral Akşener'in öncelikleri Türkiye cumhuriyeti Devleti ve Türk milletini cumhur ittifakı tasallutundan kurtararak Türk milletinin önünü açıp siyasal İslamcı vesayetin kalıcılığına müsaade etmemektir. Dolaysıyla öncelik, Recep Tayyip Erdoğan'nın tekrar cumhurbaşkanı olmasına mani olacak en rasyonel yol ve yöntemle belirlenecek olan millet ittifakı adayı ile seçime gidilmesi dir. 


Kılıçdaroğlu yukarıdaki ifadesini bu sürece ilişkin strateji gereği kullanmıştır. Her parti lideri potansiyel cumhurbaşkanı adayıdır. Doğal olan, Devlet Bahçeli'nin "Bizim adayımız Recep Tayyip Erdoğan" demesi değil, Kılıçdaroğlu'nun aday olabileceğine dair sergilediği tutum ve davranıştır. Bir önceki seçimden tecrübe sahibi millet ittifakı veya daha doğrusu CHP, o günlerde yandaş besleme trol ordusunun dayattığı Muharrem İnce seçeneğinde olduğu gibi yaratılan algılarla yönlendirilmeyip, millet ittifakının bileşenleri ile en rasyonel kararı verecek, adayını belirleyecektir.
Mehmet Soral