16 Eylül 2019 Pazartesi

''ANALAR AĞLAMASIN'' ORGANİZASYONU YENİ BİR AÇILIMDIR

''Analar Ağlamasın'' Masumiyetinin Nihai Hedefi 
Süreç şöyle devam edecek gibi görünüyor. Her geçen gün HDP önünde çocukları dağa kaçırılan anaların sayısı artacak. Bir süre böyle devam ettikten sonra milletten gizli tutulan HDP ve Cumhur ittifakı görüşmesi bilgisi ve yönlendirmesi ile dağdan inen çocuklar "show"lı gösterilerle ailelerine teslim edilecek.
Sonra bu "Barış ve huzur kokan güzel görüntüler" üzerinden Cumhur ittifakı trolleri her akşam TV haber kanallarında beyinleri işleyerek, millet nezdinde genel kabul görmüş gibi bir algı sürecini yönetmeye devam edeceklerdir. Bu arada bahse konu aile ve çocuklarla yapılan; hayatlarının yeni dönemine ait söyleşiler yine sürekli TV ekranlarında dönüp duracak.
Böyle bir mizansen ile her şey güzel olacak gibi değil mi. Hangimizin buna itirazı olabilir ki. Keşke anlattığım şekliyle başlasa ve bitse ama mümkün değil.
BOP projesi kesintisiz devam ediyor. Her ne kadar direnen bir Türkiye görüntüsü verilmek istense de; adeta önceki hükumetler döneminden beridir uygulana gelen güney sınır güvenliği derinliği 30 km'den çekile çekile 5 km'ye kadar düşürüldü. Nihayetinde Irak işgali ile "Kuzey Irak Kürdistan Özerk Bölgesi" inşa edildi. Şimdi ise "Emevi camii'nde namaz kılma" hülyaları ile bizatihi kendi katkılarımız ile Suriye'nin kuzeyinde "PYD Kürt Özerk Bölgesi" inşa sürecine geçilmiş oldu.
Çok endişeliyim çok. Çünkü bu işin bir başlangıcı ve anlaşılan o ki; uzun bir takvime yayılmış süreci var. Nedir o; ülkemizi, etnik kimlikler üzerinden özerklikler verilerek federatif bir yapılanmaya taşımaktır.
Bu endişemi şimdiye kadar yaşanmış olan üç beş temel kırılmaya dayandırıyorum. Her temel kırılmada Devlet Bahçeli'nin inisiyatifinin etkin olması bilinçli mi dir yoksa tesadüf mü dür; onun takdirini de sizlere bırakıyorum.
1-İkiz yasaların(Bir ülkede etnik, dinsel ve mezhepsel toplulukların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkı) meclise getirilmesinde Devlet Bahçeli'nin altında imzasının olması. AKP'nin de tek başına iktidara gelir gelmez mecliste bunu onaylatarak yasallaştırması.
2-7 Haziran seçimleri sonucundan AKP'nin azınlığa düşmesi ile BOP eş başkanının Türkiye üzerindeki hakim otoritesi Erdoğan'ın "Topal ördek" konumuna düşmesi karşında Devlet Bahçeli'nin gene yeni bir hamlesi ile 1 Kasım 2015 Erken genel seçime gidilmesi ve böylece tekrar kaybettiği otoritesine kavuşturulması.
3-15 Temmuz ihanet kalkışmasının siyasi sorumlusu AKP'nin; (Çünkü fetö'yü devlete sızdıran ve yerleştiren kendileridir) ülkemiz üzerindeki otoritesinin elinden alınmasının siyasi yolunun bir şekilde bulunması çabasını göstermesini beklediğimiz Devlet Bahçeli; aksine, Erdoğan ve AKP'yi tek otorite ve tek irade sahibi kılmak için yeni bir senaryoyu devreye soktu. Daha önce şiddetle karşı olduğu "Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemi" denen yeni sistemi gündeme taşıyarak, BOP projesinin aksamadan devamı için Türkiye açısından gerekli olan istikrarlı siyasi bir otoritenin devamını sağlanmıştır. Buna mani olacak tek unsur vardı o da; MHP Genel Başkanı dahil yönetiminin değişmesi ile yeni sistem için meclisten referanduma gidilmesi kararının çıkmasına, dosyasıyla da yeni sisteme geçilmesine mani olunabilecekti. Ancak bilindiği üzere devletin de her türlü gücü devreye sokularak MHP'de böyle bir sürecin gerçekleşmesine mani olundu.
4-AKP milletvekili Kavakcı başkanlığında bir heyet son seçimler öncesi Almanya'da "Federatif yapılanma" üzerine çalıştay yapıp döndüler. Türk milliyetçisi Devlet Bahçeli'nin bu konuda kıyamet koparması beklenirdi değil mi. Gerek MHP gerekse Devlet Bahçeli'den hiç bir yorum duymadık, görmedik.
5-Devlet Bahçeli; ilk defa Apo'ya ısmarlama yazdırılan mektupta ne demek istendiğini HDP seçmenine tercüme ederek bir şekilde Apo ile muhatap olması sağlandı. Türk milliyetçiliği Hareketi için çok önemli bir kırılma değil mi.
Rahmetli Başbuğ'un "Ne mozaiği ulan" kararlı çıkışından "HDP seçmeni Apo'nun söylediklerine itibar etmeli" nasihatına kadar savrulmuş bir Devlet Bahçeli söylemi. Apo'nun kırmızı bültenle aranan kardeşi Osman Öcalan; mecliste gurubu bulunan muhalefet parti liderlerinin bile davet edilmedikleri TRT'ye çıkarılması yenilir yutulur değil.
Evet, sonuç itibariyle devam etmekte olan bu son açılım benim kanaatimce yukarıda ifade etmeye çalıştığım kırılmalar ışığında, geldiğimiz aşamayı da dikkate aldığımızda varacağımız yer; federatif yapılanma yani özerklik olacaktır.

İsyanımızın Doyulmaz Hazını Yaşamak
İYİ PARTİ için onu diyorlar, bunu diyorlar, şunu diyorlar ama hakkını teslim edelim ki; özellikle son yirmi yıldır başkalarının projelerine "Ataç" olmayı adeta kaderimiz görüp dayatanlara isyan edip; bizatihi menşeyi kendimize yani Türk milliyetçilerine ait bir iradenin ete kemiğe bürünmüş şeklidir İYİ PARTİ.
Allah'ın izniyle muradımızı gerçekleştireceğiz. Velev ki yanıldık, bozulduk hüsrana uğradık; "Kendim ettim, kendim buldum" derim. Var mı bundan ötesi, ya da kime ne.
Yerde sürüklenen yaprak misali; "Süpürülen" yere değil, içimdeki rüzgarın götürdüğü yere giderim ama ben giderim...

Sonra mı; bassa da üzerime tüm haşmetiyle bir kahpe ayak; değil mi ki içimdeki rüzgarın sürüklediği yerdeyim.
İnanmış ve adanmışlığımdan beslenen isyanımın doyulmaz hazzını yaşamışım; o bile bana yeter.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

14 Eylül 2019 Cumartesi

SİYASİ GÜNDEME DAİR

Siyasal İslamcılar Karşı Ortak Hareket Etmek
Siyasal İslamcıların Türk milleti ve devletine karşı kurguladıkları her türlü alavere dalavere kumpas süreçlerinden; velhasıl kelam tüm ihanet ve kalleşliklerinden sonra; güzel ahlak temelli vatan ve millet sevgisi paydasında birleşen bu coğrafyanın her insanı ile el birliği içinde çok şey başarabileceğimize inanıyorum.
İdeolojik önceliklerden azade böyle bir işbirliğine acil ihtiyaç olduğuna inanıyorum. İçimi ürperten, zihnimde tasavvur ettiğim "Siyasal İslam" kaynaklı ve BOP projesi dahilinde devam etmekte olan sürecin panzehiri "Özgürlükçü demokrat Türk milliyetçileri" ve "Ulusalcı sol"un işbirliğidir. Bu iki unsurun etrafında konsolide olacak seçmen kitlesi siyasal İslam karşısında başarılı olabilecektir.
Böyle bir iş birliği, inançların teminatı ve güvencesi olan laikliği koruyacağı gibi İslam Dinini suistimalcilerin tasallutundan kurtararak, inanç dünyaları allak bullak olmuş, Deizm'e doğru savrulan Türk gençliğini de kurtaracaktır.

Yine Bir 12 Eylül Yıl Dönümü
Her 12 Eylül geldiğinde aklıma ilk gelen; 1980 öncesi, özgül ağırlıkları yüksek, yetenekli ve donanımlı ülkücü ve solcu gençlerin birbirlerine kırdırılarak; her iki dinamik gücün ülkemiz ve milletimizin geleceği üzerinde inisiyatif almalarına mani olmaya yönelik her türlü ihtimale karşı kalleşçe bir sürecin yürütülmüş olmasıdır.
İkinci bir husus ise bu iki siyasal duruşun dışında; hiç hak etmeyen siyasal İslamcılar ve onların metresleri liboşların çok gariptir ki; muktedir olarak ülkenin her türlü imkanından en iyi şekilde yararlanıp, en büyük zararı vermiş olmalarıdır. Çünkü bu senaryoyu yazanların muradı vasıflı olanları kırdırıp, olmayanları sahaya sürmekti.
Garip bir çelişki ama aynen böyle oldu. Ben bu değerlendirmemi kendimi "Özgür düşünceli demokrat ülkücü" addederek yapıyorum. Dolayısıyla "Sen böyle diyorsun ama falanca parti şöyle yapıyor" sorusu beni bağlamaz.

Ülkücülerin Sivilleşmesi
Ülkücülerin siyasallaşmasından ziyade sivilleşmesi; murad edilen ''Kızıl elma''ya yürüyüşümüz için daha hayırlı olmaz mı. Sivil toplum örgütlenmeleri şeklinde daha faydalı olunabileceğini düşünüyorum.
Çünkü böyle bir "Ülkücü dava" stratejisi irade gasbına, suistimallere fırsat vermez. Bir de "Ülkücü Hareket" adına şimdiye kadar yaşadığımız hal ve durumlar sonrası anlıyoruz ki; hareketin banisi Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatından sonra yüzümüzü güldürecek, nefsimizi okşayacak bir günümüz olmadı. Oysa 22 yıl sonra hareket adına elle tutulur bir sonuç, başarı elde edilmemişse; bunun tek müsebbibi "Ülkücü Hareketi" siyasetin yönlendirmiş olmasıdır.

Nedenleri tartışmak istemiyorum ama bir gerçeğimiz var ki o da; bu milletin en dinamik ve yetişmiş nesli ülkücülerin devletine ve milletine faydalı olmaları, hizmet vermelerine bir şekilde mani olunmuştur.
Öyleyse ise siyaset kurumu yol ve yöntemleriyle başarı elde edemiyorsak niçin sivilleşmeyi düşünmüyoruz.

Ata sözlerimizdeki sırrı bilmek lazım
Atalarımız boşuna laf söylememiş. O ata sözlerinin manaları; yüzlerce yıl demlendikten sonra imbikten damlaya damlaya dillere yerleşen sözlerdir.
Ne demiş atalarımız "Arsıza kütük çakmışlar, bu gürültü nereden geliyor" demiş.
Hayvanat bahçesinin müdürünü; sadece ve sadece kayırmacılık adına bir bilim kurumunun başına atayanlar utanmadan, sıkılmadan ve de ARSIZCA 31 Mart-23 Haziran tarihleri arasında haksız işe alınanların İmamoğlu'nun işten çıkarmasına isyan ediyorlar.

Vallahi benim kanaatimce İmamoğlu haksızlık yapmıyor, kendi çapında adalet sağlıyor. Sizce İmamoğlu'nun kendilerine söz hakkı verip, makamına çağırdığı, ta.aklarını yayarak oturan o ukala ve saygısız iki adam neyi hak ediyorlar. Bu öz güveni nereden alıyorlarmış. Onların işleri hep hazır değil mi. Koskoca devlet ellerinde, İmamoğlu çıkardıysa başka yer mi yok orada istihdam etsinler.
Kolay değil. "Devlet bizimdir" Psikolojisinden sonra "Kalk bakayım oradan" psikolojisine geçmek ve yeni konuma uyum sağlamak çok zor. Daha bu ne ki; bunlara alışıp, hesap da vereceksiniz.

Meral Akşener'i Eleştirmek için Özel Çaba Sarf Etmek
Meral Hanım'ı eleştirmek isteyenler malzeme bulmakta zorlanınca; ıkına ıkına en sonunda Hanımefendinin bir kadın zarafeti ile ortaya koyduğu ve her medeni insan için asgari davranış biçimi olan tokalaşma retüelini aciziyet olarak yorumladılar.
Çok özür dilerim, adam malın teki. Hanımefendi, kendisini "Adam değil" ama insan olarak görüp elini uzatıyor. Dedik ya; adam mal ve kendini toparlayıp ayağa kalkması gerekirken, bunu yapmıyor, Meral Hanım daha da eğilerek tokalaşmak zorunda kalıyor.
Ve buradan hareketle; Meral Hanım'ın bu davranışını zafiyet olarak görüp, kendisi ile aynı yola çıkmış olma pişmanlığını bile dile getirenler var. Bu kadar basit ve sığ bakış açısı ile Allah aşkına sizlerle nereye kadar gidebilirdik ki. Dolayısıyla bir an önce şu partinin yakasından düşün artık. Ya geldiğiniz yere iade olun, ya da yeni bir yere taşının ama İYİ PARTİ'yi rahat bırakın.

Devlet Egemenlik Hakkını Kısmen HDP'ye mi Devretti
Diyarbakır'da HDP binası önünde evlatlarının akıbetlerini sorgulayan analar vesile kılınarak Hükumetin yeni bir açılım niyetine binaen değişik bir versiyonunun sergilendiğine şahit oluyoruz.
Nasıl bir hükumet etme sorumluluğudur ki; devlet olarak evlatlarını birileri gasp edip, dağa kaçırmışlar ancak sen sanki egemenlik haklarını birilerine devretmiş gibi o çocukların analarını HDP kapısına göndererek "Bu ülkede bu işler için egemen olan HDP'dir, git sorununu onlarla hallet" gibi sorumsuzluk örneği sergileniyor maalesef.

HDP'nin meşruiyeti kabul edilmiş olmalı ki; şüphesiz de öyle; vekillerinden birisini meclisimize başkan vekili yapıp, meclis oturumlarını yönettiriyoruz. Onları tüm VIP haklarından yararlandırıp, her ay başı maaşlarını da tıkır tıkır ödüyoruz. Yurt dışına Türk milletini temsilen çeşitli çalışma ve etkinliklere gönderiyoruz.
Peki hükumet; niçin kendilerine bu kadar haklar tanınan HDP velileri ile mecliste bir komisyon kurarak; Diyarbakır'da HDP inisiyatifine terk ettiği sorunu millet egemenliğinin ortağında, mecliste yine aynı adamlarla çözme yoluna gitmiyor. Eğer bu HDP vekilleri muhatap almak istenmiyorsa; millet olarak bu insanlara ne diye maaş ödeniyor. Kerizmiyiz biz.

İstanbul İçin Kayyum İddiası İmamoğlu'nun Koltuğunu Sağlamlaştırdı
AKP, İmamoğlu lehine öyle bir konjonktür oluşturdu ki kendi elini kolunu bağladı. İstediği gibi üzerine üzerine gidemeyecektir. Velev ki kayyum atanacak suç işlese bile kırk düşünüp bir biçecektir ama yine de atayamayacaktır.
Bunun böyle olduğunu S.Soylu'nun bugün merakla beklenen açıklamasından anladık. Ne diyor; "Ne kayyumu; terörle ilişkin bir durum söz konusu değil ki". Oysa öyle esip gürlüyordu ki kamuoyunda oluşan algı görevden almak olmasa bile tehdidini duymaktı.
Eğer AKP bir şekilde İstanbul'a kayyum atarsa; gerekçesi ne olursa olsun kendi kendine darbe yapan hükumet olma özelliğinden sonra bu sefer de kendi kendini teokratik bir yönetim olduğunu ilan etmiş hükumet olacaktır. Olmasa bile böyle bir konjonktür olanı biteni hem bize de hem de dünya aleme böyle okutacaktır.

Parti İçi Eleştiri Nereye Kadar
Yahu arkadaşlar gına geldi; bırakın artık Hasan Seymen'i falanı, filanı. Hasan Seymen üzerinden partiyi yıpratmayı değil, Meral Akşener üzerinden yüceltmeyi deneseniz diyorum.
Bir an için kendim de dahil olamak üzere hepimiz yaramaz, eleştirelecek insanlar olduğumuzu düşünelim; değil mi ki Osman Öcalan denen bir katile Cumhur ittifakı, yani siyasi muktedirler devlet televizyonumuz TRT'ye çıkması şerefini bahşedip de Meral Akşener'e bir defa olsun bu imkan tanımamışsa şayet; benim için kesin hüküm; bu cesur kadın, cesur olduğu kadar da milli, güvenilir ve sahicidir.

Siyasette Dilin Yozlaşması
Ulan kendinizi de, siyaset dilinizi de alçalttıkça alçalttınız be. Osuruk tutamayan ishal olmuş göt gibisiniz; aklınıza her geleni kontrol etmeden muhatabınızın yüzüne boca ediyorsunuz. Güya siyaset yapıyorsunuz öyle mi; seviyesi düşük, etik değerler yoksulu sünepeler.
Açın video'ları izleyin otuz sene önceki siyasilerin üslubu nasılmış. Birbirlerine nasıl hitap ediyorlarmış; zarafet ve nezaket nasılmış öğrenin, uygulayın. Olgunlaşmış siyasi kültürü kürtaj eden, kültür doğurganlığına kastetmiş günahkar bir güruhsunuz.

Peki ben niçin sizi tarif için bu üslubu kullandım. Bana da yakışmadı değil mi. Siz buna şükredin; zira "Benim itikadımca size sövmenin sevabı bile var"
Allah başınıza bir bela verse de bir şekilde def olup gitseniz ama sadece sizin başınıza..

Özgür Düşünceli Demokrat Ülkücüler
Değerli bir kardeşim kendince beni uyararak dikkatimi çekiyor; "Özgür düşünen, demokrat ülkücü gibi sıfatları kullanarak ülkücülüğü sulandırıyorsun" diyor. Ben de kendisine dedim ki;
"Değerli kardeşim bu sıfatlar Türk milliyetçiliği davamıza, Ülkücülüğümüze güç verir, nitelik kazandırır.
Özgür olmayan Müslümana dini vecibeler bile farz olmaktan çıkıyor bilirsin. Peygamber efendimize peygamberlik gelmeden önce demokrat bir insan olduğu için emin kişi sıfatı ile hakem kılınmıştı. Peki dinimiz üzerinden verdiğim bu iki örnek ile özgür ve demokrat ülkücü olmak ülkücüye üstün nitelik mi kazandırdırır yoksa itibarını mı kaybettirir"
Üzerimizde bu iki sıfat hep eksik olduğu için hiç bir zaman muktedir olamayıp, hep başka partilere eklemlenerek onların amaçlarına hizmetkar olduk. Peki biz bunu hak ediyor muyuz?

İmamoğlu rüzgarı CHP'deki Radikal solu Rahatsız Etti
Canan Kaftancıoğlu'na verilen ceza aslında Cumhur ittifakının kendi kalesine attığı bir goldür.
Marjinalleri dahil tüm sol gruplar artık bundan sonra CHP çatısı altında konsolide olacaklardır. HDP de şüphesiz buna dahil olacaktır. Canan Kaftancıoğlu ne yapmıştır, ne demiştir; diyelim ki yüzde yüz affedilmeyecek suç işlemiş olsa bile; alınmış olan ceza kararı her halükarda siyaseten Cumhur ittifakının aleyhine sonuç verecektir.
Zaten, İmamoğlu Diyarbakır'a gönderilirken; ileriye dönük prestijinin sarsılarak klasik bir solcu tipinden ziyade "Türkiye ortalaması" bir insan modeli olan bu insanın estirdiği rüzgarın CHP'ye yerleşmesi ve kalıcı hale gelmemesi için İmamoğlu aleyhine bilinçli bir kurgu devreye sokulmuştur.

Sonuç; Canan Kaftancıoğlu'na verilen cezanın solda yaratacağı tahrik CHP'nin radikal sola kayması sürecine evrilmesi ile birleşince siyasi yelpaze çok değişecek ama ile de Cumhur ittifakı aleyhine olacaktır.
Ama Cumhur ittifakının bir şansı var. Konjonktürü kendi lehlerine çevirmek için aynen Ahmet Türk de olduğu gibi Devlet Bahçeli teklif eder, Recep Tayyip Erdoğan da onaylayarak Canan Kaftancıoğlu af edilebilir(!)

Alışmak Kolay olmasa da Hazmetmek Zorundasınız
Kolay değil adamlar 17 yıldır kesintisiz iktidar olunca kaybetmek, muhalefette kalmanın ne demek olduğunu yeni yeni fark ediyorlar ama yine de alışamadıklarını saçmalamalarından anlıyoruz.
Şöyle ki; AKP milletvekilliği yapmış muhterem diyor ki; İmamoğlu her gittiği yere İstanbulluları temsilen benim selamımı götüremez.
Bir diğeri ise; "Barolar birliği Başkanlığı seçiminde 1 oy farkla seçimi kazanan, tüm baroları temsil etme yetkisini elde ediyor, böyle şey olmaz." diyor. Bu da kelli felli olup, adı çok sosyal medyada çok geçen; kendini muktedire fark ettirmek için tavuk götünü bile öpmeye namzet birisi.

İster istemez "Ulan hergeleler! biz de milletin yarısı olarak Suriye bataklığına girmeyelim dedik ama girdiniz; bedelini biz de ödüyoruz, niçin girdiniz! " diyerek bu adamların yakasından tutup, evire çevire savurup atmak geliyor içimden.
Ben "Arsıza kütük çakmışlar, bu gürültü nereden geliyor demiş" deyince nedense hep aynı cenahtan tepki alıyorum.
Daha önce bunlar sadece bir kesimdi. Şimdi bunlara siyasal İslamcılığa evrilmiş "Ülküdaşlarımız" da eklendi.
Yine arsızın birisi İstanbul belediye meclisi toplantısında diyor ki; "İmamoğlu tatildeyken, Unkapanı Köprüsü altında bir vatandaş boğuldu; ne işi vardı tatilde falan, filan... "
İşte bu adam da; bir yerine kütük çakılırken "Bu gürültü nereden geliyor" diyenlerden.
Şimdi bu kütükçüye "Ulan hergele! yirmi beş senedir o köprünün altını ıslah etmeyen de mi İmamoğlu" diye sormak gerekmez mi.
Bu arsız böyle düşününce bizler de; "15 Temmuz'da gündüz gözü ile tanklar Maltepe'den Boğaziçi Köprüsüne doğru giderken Cumhurbaşkanı niçin tatildeydi" mi diyeceğiz. O zaman adama demezler mi "Ulan pezevenk, darbe muhatabına haber verilerek mi yapılır."
Diyorum ya hep; sürekli muktedir olma psikolojinin yerini yıkım alınca demek ki rezilliğin ve fütursuzluğun haddi de hududu da olmuyormuş.
Hadsiz, hudutsuz adam; sürekli Allah'a yakın olduğunuzu ima edersiz ya; öyleyse 15 Temmuz darbesini size haber vermeyen Allah; İmamoğlu'nu Allah'ın nasıl bir kulu olduğunu düşünüyorsunuz ki; İstanbul'a yağacak ve felaketlere sebep olacak yağmurdan haberdar olmasını beklediniz.
Bu saçmalık ve fütursuzluğunuzun ilacı yok. Zaman zaman kaybedeceksiniz sonra da hazmedeceksiniz.

Kısa kısa...
Vallahi söz; hiç de kızmayacağız. "Başkan"ı alın görevinden, biz de ikinci pamuğu tıkarız. Bizim için her yol gasılhane
soralmehmet@gmail.com

5 Eylül 2019 Perşembe

EŞ KARA ÇARŞAFLI SEKRETER MİNİ ETEKLİ

Evinde Eşi Çarşaflı İş Yerinde Sekreteri mini Etekli Yeni bir Sosyal Sınıf
12 Eylül öncesi ülkücüler inandıkları bir davanın kavgasını verdiler; şehit oldular, gazi oldular. Nihayetinde "Hareket"e mensup ülkücülerin neredeyse tamamı mağdur oldular.
Ülkücülerin sükunet sağladıkları okullarda ne ete ne de boka konmadan okuyup, tahsillerini tamamlamakla meşgul olan yeşil komünistlere güvenli bu huzur ortamını sağlayan Türk milliyetçileri ise Mamak zindanlarında işkence gördüler. Tarih yine tekerrür ediyor; Türk milliyetçilerinin omuz vermesi ile onlar iktidar bizler ise......?
Ya sonra; hapisten çıkan işsiz güçsüz ülkücülere hiç kimse sahip çıkmak istemedi. Sözde sahip çıkmak adına; bu delikanlı, yiğit insanların vefa duygusundan, gözü pek oluşlarından faydalanmak isteyen şerefsiz sermaye baronları; mağduriyetlerini fırsat bilip insanları kullanmaya kalktılar; sermayelerinin güvenliğine bekçi yaptılar. Maalesef az da olsa; bu girdaba düşenler bir başka suistimale, ülkücü mafya denen yapılanmaya neden oldular.
Uzun yıllar bu yapılanma üzerinden koskoca hareket zan altına alınıp, yargılandı. İşin tuhaf tarafı bu haksız ithamları kurumsal kimliğimiz MHP üzerine boca edenlere; bunun sosyolojik nedenlerini izah etmek varken aksine kabullenmişlik duygusuyla "Ülkücü mafya" ile mücadele bahanesi ile teşkilatları hep budayarak buradan kendilerine kahramanlık ihdas ettiler.
12 Eylül 1980 sonrasından günümüze abad olanlar yine aynı zümre; yeşil komünistler ile onların metresleri liberaller ve onların çocukları.
Bunlar öyle bir güruh olup, öyle bir düzen kurdular ki; evlerinde eşleri kara çarşaflı, iş yerlerinde sekreterleri mini etekliydi. Ülkücü mafyaya kafayı takıp, partiyi sürekli budayanlar böyle bir sınıfın zuhur etmesi,  yetmeyip yaşaması için Türk milliyetçiliği kurumsal kimliğini hizmetlerine amade ettiler.
Bugün yine Devlet Bahçeli ve avenesi 1980 öncesine benzer sürecin bir başka versiyonunun öncülüğünü yapıyorlar. Türk milliyetçileri; yine Devlet Bahçeli marifeti ile o yeşil komünistler ve onların çocuklarının muktedir olmaları için devreye sokuldular. İstedikleri gibi hükumet etmeleri, muktedir olmaları ve omuzlarda taşınmasına devam ediliyor.
Nasıl bir kara bahtımız varmış; külfete varız, nimete hayır. Ölüme koşa koşa giden "Özel Hareket" dışında nerede varız. Kaç tane ülkücü bakan, kaç tane ülkücü Cumhurbaşkanı yardımcısı, kaç tane ülkücü vali, emniyet müdürü, rektör, dekan kamu yönetim kurulu üyeliği...var; söyler misiniz.
Ve, bizler; özgür düşünen demokrat Türk milliyetçileri olarak İYİ PARTİ; o, şu bu... her ne adla olursa olsun; bu kara talihimize İtiraz adına yaptığımız arayışlar yüzünden; kıytırık, daima kullanımlık olup, hep aldatılmaya teşne sünepe siyasal İslamcılara yaranmak adına yine kendi ülküdaşlarımız tarafından olmadık aşağılamalara maruz kalıyoruz. İllaki o helalleşme günü gelecektir. Allah (C.C) her şeye şahittir.

İYİ PARTİ taban heyecanını kaybediyor, Peki Önlemi nedir?
İYİ PARTİ'de tabanı diri ve heyecanlı tutacak, buradan da büyümesini sağlayacak olan en önemli argüman; AKP ve tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemine; daima, her vesile ile her yerde ve her zaman karşıtlığını dile getirmesidir.
Dolayısıyla, İYİ PARTİ olarak demokratik olgunluk adına Cumhur ittifakına karşı gösterilebilecek en ufak bir yumuşama, işbirliği tabanda doğrudan zafiyet ve aldatılmışlık olarak algılanacaktır.
Çok gariptir ki; İYİ PARTİ en ideal ekonomik çözümü dile getirip, sunsa taban nezdinde herhangi bir heyecan uyandırmaz ama mevzunun ne olduğunu dahi sorgulamadan "Meral Akşener Erdoğan ile görüşecek" gibi bir habere şiddetle tepki gösterip, kabul etmeyeceklerdir. Tabana dair gözlemim budur.
Çünkü insanlar İYİ PARTİ'yi; Erdoğan ve AKP karşıtlığının birikimi olan adeta taşınamaz hale gelen öfkelerinin dindirilip sonra da rehabilite edildikleri yer olarak gördüler, omuz verdiler, aidiyet duydular.
Efendim denilebilir ki; "Ülke menfaati için zorunluluk halinde işbirliği yapılabilir, ne var bunda". Mümkün değil, tahammülsüzlük had safhada. Taban psikolojisinde; ülke menfaati gibi bir mazereti ön plana çıkaracak kadar kurumsal bir aidiyet duygusu oluşmadı. Kurumsal aidiyetin oluşması ve taban nezdinde tutması için partinin kuruluş gerekçeleri ile yüzde yüz uyumlu bir siyasetin yürütülmesi tabanın en büyük ortak arzusudur.
Bu anlattığım normal bir hali mi; elbette hayır. Ama nedenini düşünmesi gerekenler müsebbibi olanlardır.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

DİYANET'İN ATATÜRK'E SÜREGELEN İHANETİ

Diyanet'in Atatürk'e Süregelen İhaneti
Yine milli bayramlarımızdan birisi; 30 Ağustos zafer Bayramı. Ne tesadüf; günlerden de cuma ve imam hutbede.
İmam topu evirdi, çevirdi; millet dedi, ecdat dedi, Müslümanlar dedi, 1071 Malazgirt dedi ama bir türlü Türk milletinin bu özel gününe atfen "Türk milleti" diyemedi. Atatürk'ten bahsetmedi. Sanki dili lal oldu 30 Ağustos Zafer Bayram'ını anmadı. Beynim karıncalandı "Milletini bilmeyen ecdadın..." diye haykırmak istedim.

İmamı dinlemeye çalışıyorum ama içimi; caminin yarattığı uhrevi ve mistik havanın yerine öfke sardı. Çabalıyorum ama boşuna; zihnimden geçenlere mani olamıyorum.
26 Ağustos taarruzu zaferle sonuçlanmasaydı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulamayacağı gibi Osmanlı'nın yerinde yeller esecekti. Muhtemelen İngilizler birilerine; müsaade ettikleri bir yerlere seccadelerini serip namaz kılmalarını temin edeceklerdi ama hiç bir şekilde Türkün adına bir devlet de olmayacaktı.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti denince O'nun banisi Mustafa Kemal Atatürk ve O'nun silah arkadaşlarının isim veya isimlerinin bu mübarek ve de özel günde camide; hatırlanıp, vesile kılınıp ruhlarına fatihaların gönderilmediği bir cami hutbesi olabilir miydi.
Sonra düşündüm; bu kadar nankör zihniyetin tayin ettiği imamın arkasında namaz kılmak; eğer imanlı birisi olduğuma dair iddia sahibiysem; camiden çıkıp gitmek gibi bir protestoyu denesem nasıl olurdu. Camide oğlum da vardı; çıkıp gittiğimi görünce merak edecekti. O olmasaydı muhtemelen düşündüğümü yapacaktım.
Allah şahittir ki gerekçem; imanlı ve samimi insana yakışan nankör ve inkarcıların arkasında değil namaz kılmak; önlerine geçip onları insanlığına ve erdemliğe taşıma gerekliliğine inanmamdır.
Her milli bayramımızı bana zehir edenleri lanetliyorum. Bugünkü hutbenin işleniş şekli tesadüf değildi, yıllardan beridir süre gelen genel bir haldir. Türk milliyetçiliği kurumsal kimliği adına; benim gibilere "Türk milliyetçisiyim, ülkücüyüm" demeyi yasaklayıp bu zihniyete kol kanat geren Balgat mukimi ve avenesi; cami cemaati arasında sizler de vardınız. Sormak isterim; vicdanınız rahat mıydı. Türk milletinin ve Atatürk'ün adını anmaktan imtina edenlerin değirmenlerine su taşımanız daha ne kadar devam edecek.
İnşallah 800 bin değil 8 milyon oy farkını çaktığımız gün sadece hutbelerde değil her yerde ve her zaman Türk milletinin de, Atatürk ve O'nun silah arkadaşlarının da isimleri hatırlanacak, rahmet ve şükran duyguları ile anılacaklardır.
Türk milletinin geçmişten bu güne şanlı mücadelelerinin zaferlerle sonuçlanmasına atfen ilan edilmiş olan 30 Ağustos zafer Bayramınızı en içten duygularımla kutluyor, özellikle bugünlerde devamını diliyorum.

Meral Hanım işini bilir; ''Elma'' Demesini de bilir ''Alma'' Demesini de bilir
Meral Hanım pekala elma demesini de alma demesini de bilir.
Cumhuriyet değer ve kazanımları olan Milli bayramlar için kutlama retüellerine iştirak etmek bir gelenek olup, asıl yapılmaması değerlerin kaybı demektir.
Ancak 15 Temmuz ihanet kalkışmasına karşı verilen mücadele ile onun anlam ve önemini bilip, vakıf olmayı sadece belli bir kesime maal etme çabası veya buna yönelik görüntü, söylem ve düşünceler nedeniyle; o ihanet gününün yıl dönümü geldiğinde elbette 30 Ağustos, 29 Ekim veya 23 Nisan kutlamaları gibi olmuyor.
Mesela bu sene 15 Temmuz'dan üç gün önce günlerden cuma imiş. Bakın bakalım o gün hutbelerde imamlar nelerden bahsetmişler, dün yani 30 Ağustos cuma günü yine hutbede hangi heyecanla, nelerden ve nasıl bahsetmişler. Maalesef özelikle AKP 17 yıllık iktidarı boyunca milli gün ve kutlamaları ikiye ayırdı; birincisi cumhuriyet değer ve kazanımlarına binaen belirlenmiş özel günler ki; AKP'nin hükumet eden sorumluları her nedense bu günlerde hep hasta olurlardı. İkincisi, 15 Temmuzu adeta kendilerinin özel günü gibi görüp o gece salalar verilerek farklı bir mantalite ile anılması.
Dolayısıyla 15 Temmuz anısına yapılan davet ile 30 Ağustos, 29 Ekim veya 23 Nisan kutlamaları için yapılan davetlerin aynı ruh haliyle yapılmadığı aşikar olarak fark edildiği hatta yukarıda da ifade ettiğim gibi fark ettirildiği için Meral Akşener 19 Mayıs'da Samsun'da o gün o ilde olduğu halde Erdoğan'ın davetine, söz konusu toplantıyı AKP'nin Show'u olarak görüp katılmamıştı ama 30 Ağustos Zafer Bayramı bir cumhuriyet değer ve kazanımı olduğu için davete icabet etmiştir.
Bazen de olur ki; "Hadi bakım, arkamdan söylediğini bir de yüzüme söyle" demek için de muhatabın makamına gidilebilir ama bu davete iştirakin tamamen cumhuriyet değer ve kazanımları olan retüellere sadakat gereği olduğuna inanıyorum.

İmamoğlu Yanlış Yaptın
İmamoğlu sözüm sana. Sana kurulan Diyarbakır tuzağı, sağladığın prestiji ortadan kaldırmaya yöneliktir. Kurulan bu tezgahı CHP içindeki radikal sol düşünmüş olabilir. Sana strateji hatası yaptırıyorlar, bilesin.
Endişem o ki; İYİ PARTİ'yi AKP'ye, CHP'yi de HDP'ye itmek gibi sinsi bir tezgahın devreye sokulduğudur. Amaç; millet ittifakını ete kemiğe büründüren ortak ruh halini sabote ederek ayrıştırmak, tekrar bir işbirliğini mümkün kılmamaktır. HDP seçmeninin bir şekilde sana oy vermeyi tercih etmesi ile senin bizatihi PKK ile arasına mesafe koyamamış HDP kurumsal kimliğiyle halay çekmen aynı şey değildir. Devlet Bahçeli Ahmet Türk'ü serbest bıraktırır, konuşulmaz ama sen Ahmet Türk ile yanyana gelirsen linç edilirsin.
Oylar sayılırken kimden geldiği bilinmez ama HDP kurumsal kimliği ile çektiğin halay ortada değil mi. Cumhur ittifakı gerekirse Apo ile aynı masada kebap yerler; sahip oldukları medya ve basın gücü sayesinde algı yönetimi ile de bunu çok güzel masumlaştırırlar ancak aynı basın ve medya gücü senin bir günde ipini çekerler bilesin. Dolayısıyla, yol yakınken aklını başına al, kendini toparla derim.
İYİ PARTİ'li birisi olarak millet ittifakını can-ı gönülden desteklememin nedeni; CHP'nin ulusalcı solun inisiyatifinde süreci götürmüş olmasıdır. İmamoğlu formülünü de bunlar bulup, keşfetmişler; sayelerinde de oturmuş ve murat edilen sonuç da alınmıştır.
İYİ PARTİ'ye gelince; bütün meşruiyetini MHP'nin Devlet Bahçeli liderliğinde AKP'ye adeta entegre edilmesine itiraz eden Türk milliyetçilerinin bir projesidir. Dolayısıyla, İYİ PARTİ'nin AKP ile zerre miskal işbirliğine gitmesi demek, partinin kuruluşundaki başlangıca, yani sıfır noktaya dönmesi demek olur ki; buna itirazımız şiddetli olur.
Muhataplarının dikkatine arz ederim.
soralmehmet@gmail.com

29 Ağustos 2019 Perşembe

İYİ PARTİ AKP'YE CAN SUYU OLAMAZ

İYİ PARTİ AKP'ye Can Suyu Olamaz
Eğer benim İYİ PARTİ'nin ete kemiğe bürünmesinde zerre misal katkım var ise; Cumhur ittifakının düştüğü çukurdan çıkarılmasını; devletin bekası adına söylemlerle İYİ PARTİ'nin böyle bir sürece dahil edilmesine kesinlikle razı olmayacağımı, şiddetle protesto edeceğimi şimdiden beyan ediyorum.
İYİ PARTİ Recep Tayyip Erdoğan'a can suyu olmak için kurulmamıştır. İYİ PARTİ bizatihi Recep Tayyip Erdoğan öncülüğündeki AKP sayesinde; buna 15 Temmuz ihanet süreci de dahil olmak üzere ortadan kaldırılan, adeta varlıklarına savaş açılmış olan cumhuriyet değer ve kazanımlarının yok edildikleri yerlerine tekrar konmasının mücadelesini vermek üzere kurulmuştur.
Dolayısıyla, en az şimdilik İYİ PARTİ muktedirleri bilsinler ki; "Devletin Bekası" palavrası ile böyle bir tuzağa düştükleri an Cesurlar hareketinden bir tek kişi dahi yanlarında olamayacaktır. Türkiye için beka sorunu varsa o da; bizatihi AKP'nin varlığıdır. Alınır bir erken seçim kararı, yapılır seçim, 800 bin oy farkı 8 milyon olur ve beka sorunu diye de bir şey kalmaz.
Kesinlikle Meral Hanım'ın böyle bir tuzağa düşeceğini sanmıyorum. Belli ki "Hileli çarşaf liste" mühendisleri bizlere el altından psikolojik yoklama çekip, zemin yokluyorlar ama kurmak istedikleri tezgaha izin vermeyeceğiz; paraları pulları ile bir adımlık iş yapabilirler ama devamı için bizlerin ne düşündüğümüz önemlidir.
En fazla olabilecek katkı; tüm parti liderleri ile onların uygun gördükleri kişilerin katılacağı "Yüksek İstişare Konseyi" ismi altında bir toplantının düzenlenmesi ve Meral Hanım'ın da bu toplantıya katılmasıdır. Bunun da ilk şartı; Erdoğan'ın buyurgan değil eşit statüde katılan parti genel başkanı olması gerekliliğidir. 

İstanbul Belediyesi'nin imkanlarının Vakıflara tahsis edilmesi
Vay be;
Ben İstanbul Belediye'sine emlak ve çöp vergisi ödeyeceğim, belediye verdiğim paralarla binalar yapıp, muktedirin evlatlarının canları sıkılmasın, iştigal edecekleri bir işleri olsun diye açtıkları vakıfların kullanımına tahsis edilecek.
Peki belediye bu yurt ve binaları kendi parası ile yaptırdığına göre, niçin diyelim ki; "İstanbul Belediyesi kız öğrenci yurdu veya Erkek öğrenci yurdu" ya da "Öğrenci misafirhanesi" adı altında tahsis edilmezler de; ille de Ensar Vakfı, Okçuluk Vakfı veya TÜGEV ya da bir başka yandaş vakıflara tahsis edilir.
Dikkatimi ne çekti biliyormusunuz; AKP İstanbul Belediyesine yaptırıp, sonra da her türlü imkanları ile yandaş dernek ve vakıfların kullanımına tahsis ettikleri son derece lüks binalarda daha uzun yıllar gerek yönetim kurulu üyeliği, gerekse çalışanlar olarak saltanat süreceklerini sananlar hayal kırıklığına uğradılar. O kadar emin ve öz güvenin zirvesindeydiler ki; adeta "Ne İstanbul'u; devlet bile bizim" der gibiydiler. Şimdi kendi zevklerine göre inşa ettikleri o binaların hepsi tek tek İstanbul Belediyesi'ne iade ediliyor. Ne güzel bir haber değil mi.
Troller ne diyor; "Bu vakıflardan faydalanan öğrencilerden ne istiyorsunuz". Öyle ya; "Bizim saltanatımıza niçin son verdiniz" demelerini elbette bekleyemeyiz.
İnanın ki kimsenin öğrenci falan umurumda değil. Hani "Kuş severler derneği" adı altında açılıp da; kuş sevgisi ile hiç alakası olmayan dernekler olur ya, onlar gibi. Amaç vakıf yönetim kurulu üyesi veya çalışanı adı altında birlerine hem istihdam, hem de saltanat sağlamaktır.
Allah senden razı olsun Sayın İmamoğlu. Es kaza sen de aynı kayırmacı zihniyetle aynı imkanları kendi yandaşına peşkeş çekersen; o makam ve mevkiler başınıza geçsin. Niçin biliyormusunuz; çalışma hayatım boyunca zar zor edinebildiğim imkanlarımla satın aldığım dairemin emlak vergisini yatıramadığım için her geçen gün üzerine faizlendirme bindiriliyor da ondan. Bu şartlarda ödediğimiz harç ve vergilerin birilerinin saltanat sürmelerine peşkeş çekilmesine elbette razı olamayız.
İşte bu nedenle birilerine bedduam, size de uyarım tam da yerinde oluyor. 

En ideal Tasfiye taban iradesi ile Olur
İYİ partide H.Seymen İçin hiç bir gelecek yoktur. Bunu hepimizin bilmesi gerektiği gibi kendisinin de bilmesi gerekir. Çerkezler bile o malum iki video'daki konuşmasından müthiş rahatız olmuş durumdalar.
Gereği şimdi yapılsın diyenlere sözüm şu; Meral Hanım onun için gereğinin yapılmasını Nisan 2020 Olağan Kongresinde delegelere havale etmiştir. Ama H.Seymen beklemeyip istifa ederse etik davranmış olur, hatta biraz da itibar kazanır.
Tüm seçmen kitlesinin oyuna talip olan "Vatan ve millet sevgisi ortak paydasında bütünleşme"(Dil, din, ırk ve mezhep ayrımı yapmadan) ana fikri üzerine bina edilmiş bir partinin H.Seymen gibi arızalı bir vaka karşında gönlümüzden geçen kurumsal kararı, yani tasfiye kararını hemen vermesi; demokrasi ve fikir özgürlüğü anlamında partiye uzun vadede başka bir handikaba neden olacağı gibi sonuçta az da olsa Çerkez vatandaşlarımızın duygusal tepkilerine neden olabilecektir.
H.Seymen üzerinden partinin yıpratılmasına en güzel önlem olağan kongreyi beklemek ve ismi görüldüğü an çizmektir. Fikir özgürlüğü kapsamında, işimize gelmese bile düşüncenin açıklamasına tahammül göstermenin gerekliliğine inanmalıyız diye düşünüyorum. Kaldı ki bu insan malum iki video'daki ifade ettiği düşüncelerini İYİ PARTİ kurulmadan çok önce söylemiş. Parti kimliği daha ortada yokken söylediği sözler üzerinden disipline verilmesi de sanırım kurumsal ciddiyet açısından mümkün değil.
Dolayısıyla inadına istifa etmeyip beklemesinin arka planında bir kasıt var demektir ki; o da şüphesiz Meral Hanım'ı zorda bırakmaktır. Bu inadını en fazla olağan kongreye kadar sürdürebilir, o gün zaten tasfiye olacaktır.
Dolayısıyla, geçelim onu biz işimize bakalım.

Can tatlıdır
Adam uçurumdan yuvarlanmak üzereyken can havliyle bir dala tutunmuş bekler; tam o sırada yoldan birisi geçmektedir.
Seslenir "İmdat kurtar beni ne olur" der demez bir de bakar ki; adam daha önceden tanıdığı puştun birisi. Adam elini uzatır, uçurumdan çeker alır.
Türkiye'de siyaseti dizayn edenler konjonktürün kendi lehlerine oluşup, istedikleri şekilde sonuçlanması için böyle bir durumda derler ki; "Değil mi ki seni puşt kurtarmak istedi; kurtulmayı değil, kendini boşluğa bırakıp, ölümü seçmeliydin". Yani başkasının canı üzerinden şeref, haysiyet, onur üzerine hamaset.
Aslında, esas puşt kendisi; zira adam ölmeli ki muhtar kendisi olabilsin. 

Otura Otura Koltuğu Delmek
Dünyayı; koltuğu üzerinde otura otura kıçı ile oyduğu delikten gören ve okuyan adamların temsil ettikleri toplumu felakete sürüklemeleri dışında başka bir ihtimal söz konusu olamaz.
Adam telefon kullanmamayı bir meziyetmiş gibi takdim ediyor. "Ben telefon kullanmam" diyor. Oysa, o artık günümüzde yedi yaşındaki çocuğun bile ihtiyaçlarını karşılayan en doğal araç, gereç. Dünyanın, küçültülerek cebe sığdırılmış hali değil mi. Peki bir telefonu bile kullanabilecek kadar öz güveni olmayan insanlar niçin toplum olarak kaderimizle ilgili verilecek kararlarda inisiyatif unsuru olabilirler.
Tam da bir "Kara delik" hali. Üzerine gelen çağdaş tüm bilgi, birikim; araç ve gereçlerin yutulması ve karanlığına gömülmesi hali. İşte bu "Kara delik zebanileri" ülkemizi ve toplumumuzu bugünkü hale getirdiler.

Reis'in Ordusu
"Reis'in ordusu" inşa süreci devam ediyor. "15 Temmuz Allah'ın bir lütfüdür" sözüne anlam kazandıran da bu olsa gerek.
Zaman zaman genellemelere istatistiki bilgilerden hareketle varabiliyoruz değil mi. Şöyle bir baktım; mahallemizde em bildik, en kıdemli subay ağabeyimiz Balyoz mağduru edilerek ordudan tasfiye edildi. Yine mahallemizden veya çevrenizden ya da bildiğim subayların aşağı yukarı tamamı ya Ergenekon, Balyoz davaları ile ya da fetö soruşturmaları ile ordudan ilişkileri kesilmiş.
Savcı değiliz, hakim değiliz ama bu işin sonu nereye varacak, onu da merak ediyoruz. Her halde bizatihi AKP yetiştirmesi bir subay genel kurmay başkanı olmasına ve Erdoğan vesayetinin orduda tamamen hakim olmasına kadar bu dönüşüm ve değişim süreci devam edecek.
Hakkında soruşturma açılmamış tanıdık bildik tek bir asker kalmayınca; insan ister istemez "Bu kadar da tesadüf nasıl olabilir" diyesi geliyor. Bu şüphelerimize; kadim Türk Ordusunu yetiştiren kurumların kapatılıp yerlerine farklı isimlerle ikame kurumların açılmış olması haklılık kazandırıyor.
Özel askeri ihtisas hastaneleri niçin kapatılır. Kuleli Askeri Lisesi niçin kapatılır. Erdoğan'ın ille de "15 Temmuz Allah'ın bize bir lütfüdür" demesinin altındaki itiraf işte bu değişim ve dönüşüm fırsatını elde etmiş olmalarıdır.
Öz güven sahibi, özgür düşünen demokrat Türk milliyetçileri olarak olayları bir de böyle yorumladığımız için geldiğimiz yol ayrımında istikametimizi farklı yöne çevirdik. 

Gene İdam meselesi
Ne diyor muhterem "İdam parlamentodan bana gelirse imzalarım". Anlayacağınız topu taca atıyor.
Yok ya, ben koyunum ya; senin azatlık kabul etmeyen iflah olmaz kölenim ya; senin attığın bu algı kemendine boynumu uzatıp kabul edeceğim öyle mi.
Yahu her şeyi geçtik de; bize yıllarca emek vermiş yüzlerce öğretmenimizin emeğine yazık değil mi. Bak işte felsefe/Mantık dersi Hocam Mehmet Kaya'nın uyarısını duyar gibiyim; "A benim eşek oğlum, bu algıyı mı yutacaksın"
Yutturamazsın da, tutturamazsın da. Yutacak olsak yanında olurduk.
Evet, eğer sen istersen "Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemi"nde Cumhurbaşkanlığı bünyesinde yapılacak kanun çalışması veya teklifini meclise getirip, yasanın çıkmasını sağlayabilirsin. Peki kim inanır böyle bir yetkin varken "Parlamento önüme getirsin imzalarım" diyerek topu taca atmana.
Kısa Kısa
Süleyman Şah türbesini yerinde tutmak yerine kaçıran ruh hali; efelenip durma, essah sanmazlar. Ama sen bulunduğun yerden şöyle bir kenara çekilirsen şayet; dünya alem görecektir Türk milletinin ne söyleyip, ne yapabileceğini. 
...
İstanbul Belediye Başkanını görevden alma tehdidine dair göndermeler yapılıyor.
Vallahi, denerseniz üzülürsem namerdim. 800 bin değil, bu defa 8 milyon farkı çakarız, her şeyinizi bırakıp gidersiniz.
...
AKP ve Balgat mukimi ve avenesi her ne kadar fetö'nün siyasi ayağının ortaya çıkarılmasına mani olsalar da; bana öyle geliyor ki; AKP'nin içinden çıkacak iki yeni parti üzerinden AKP ile aralarındaki itişme ve kakışmalardan kaynaklı itiraf ve ihbarlarla feötü'nün siyasi ayağı çözülebilir.
İnşallah
soralmehmet@gmail.com

25 Ağustos 2019 Pazar

OLUP BİTENLER ÜZERİNE DEĞERLENDİRMELER


Bahadırhan Dinçaslan...
İYİ PARTİ'liyiz ya; bir kaç İYİ PARTİ'li dost, arkadaş bu genç adamın istifasını hatırlatarak, ne düşündüğümü sordular. Kendisini; ismini duymanın dışında yakinen tanımıyorum. Hiç bir zaman İYİ PARTİ'de yönetim şeması ve isimlerin ne ve kimler olduğu üzerine oturup analizler yapıp, tesbitlerim üzerinden de kulisler yürütme ihtiyacı duymadım. Bir de baktım bu genç delikanlı ile inanmışlık ve adanmışlık üzerine benzeşiyoruz. Yani onun da benim de İYİ PARTİ'deki varlığımız; siyasetçi kimliği edinmek, paye sahibi olmak değil inanmışlık ve adanmışlığımız olduğunu fark ettim.
1990 doğumlu bu gencin birkaç yazdıklarını ve hakkında yazılanları okudum. Yaşıtlarına göre kendisini yetiştirmiş, oldukça özgüven sahibi birisi. Özgüveninin verdiği cesaretle düşücelerini "Acaba şu ne der, bu ne düşünür" endişesine kapılmadan doğrudan söyleyen birisi olduğu anlaşılıyor.
İşte bu doğallığı; bilgi, birikim; buna dayanan özgüveninin neden olduğu biraz asilik, biraz çılgınlığının sağladığı idealist ruh hali Meral Hanım'ın dikkatini çeker ve beğendiği bir yazısını bahane ederek kendisini arar. Böylece başlayan yakın diyalog kendisini Meral Hanım'ın konuşma metinlerini yazmaya kadar götürür.
Evet, şimdi bu üretken ama aynı zamanda az tecrübeli genç adam; özgüvenin tetiklemesi ile tecrübesizliğine mağlup olup İYİ PARTİ'den istifa etmiş.
Belki de geçmişten gelen, daha önce de GİK'den istifa etmesine neden olan 15 Temmuz ve Muhsin Yazıcıoğlu'na dair twit'leri üzerine işittiği ithamlar, verdiği mücadele sonrası en son olarak Ensarioğlu ve Hasan Seymen'in Türk milliyetçiliği ideolojik bakış ve duruşuna taban tabana zıt söylemleri belli ki kendisini istifa noktasına taşımış.
Kendi mantığı içinde gerek 15 Temmuz süreci gerekse Muhsin Başkan ile ilgili ortaya koyduğu düşüncelerini ifade ediş biçimi tartışılabilir olsa da; nihayetinde Muhsin Bakan'ın MHP'den ayrılma nedenin temelinde ideolojik nedenler vardı. Yanlış ifade ediş şekli ile doğru bir şeyi dile getirmişti. Yine 15 Temmuz üzerine kullandığı ifade şekli tartışılabilir olsa da; orada da 15 Temmuz vakasını muktedirlerin dayattıkları algılar üzerinden değil, kendi gözlemleri üzerinden okumak istediğini ifade etmiştir. Bunun nedeni de birey olarak güçlü bir kişilik yapısına sahip olmasıdır.
Bence böyle çok yönlü, özgüven sahibi, üretken; hele de genç birisinin istifası İYİ PARTİ için bir kayıptır. Bahadır Dinçaslan'ın dikkat çeken söz ve düşüncelerinin İYİ PARTİ'nin kuruluş felsefesine ters bir tarafı yoktur. Esas sorgulanması gereken; bu genci istifa noktasına taşıyan İYİ PARTİ'de ki bir kaç "Yaşlı amcaların" söyledikleridir.
Dolayısıyla Meral Hanım'a acizane önerim bir şekilde bu delikanlının gönlünün alınması ve kazanılmasıdır.
Bahadırhan kardeşime de yine acizane önerim; İYİ PARTİ'de hep beraber gözlemlediğimiz yanlışlar karşısında bırakıp gitmek değil, sahip çıkmak için varlığımızı en azından Nisan 2020 olağan kongremize kadar sabırla sürdürmemiz lazımdır. Siz de Meral Hanım'dan hiç bir şikayetiniz olmadığını dile getirdiğinize göre; buradan çıkarmamız gereken sonuç hep beraber Meral Hanım'a sahip çıkmamız gerektiğidir.
İYİ PARTİ Nisan 2020 oğlan kongresinde parti yönetiminin; hatıra, iltimasa, hatta dayatmalara matuf şekillenmiş yönetim yerine Meral Hanım duygu, düşünce ve hakimiyeti ile oluşan bir parti yönetiminin oluşacağına inanıyorum. Dolayısıyla, bu anlamda partimize de Meral Hanım'a da sahip çıkmamız gerekmektedir.

Anne lütfen ölme
#Eminebulut cinayeti gibi vahşice cinayetler artarak devam ediyor.

Temelinde eğitim eksikliğinden kaynaklanan sorunlara bir de ekonomik sorunlar eklenince; sorunlar sarmalında boğuşmaktan yorgun düşen bedenlerin cinnet hali sanki toplumun genel hali oldu.

Yemek programları ve aynı simalarla sürdürülen kadrolu siyasi tartışmalardan fırsat bulup, toplumun eğitimi ve psikolojine yönelik programlar için zorunlu yaptırırım kararı alınıp, uygulanmaya konsa illaki olumlu sonuçlar elde edilecektir.

Artık belli bir süre aralığında işlenen cinayetler tek tek evveliyatı ve sonrası ile ele alınıp incelenip, elde edilen sonuçlar üzerinden tedbirler alınmalıdır. Vuku bulan bu tür olayların; cehaletin hüküm sürdüğü klasik bir üçüncü dünya ülkesi görüntüsü vermesi her şeyden önce yöneticilerimizi utandırması gerekir.

Din ve ahlak öğretisinin bile siyasal düşünceler üzerinden bireylere, dolayısıyla topluma empoze edilmesi yolunun tercih edilmesi; modern ahlak anlayışının umursanmamasına neden olduğu gibi, inançlı insanların sıkıntılarına din psikolojisi üzerinden yardımcı olacak yeterli ekipmanın olmayışı gibi bir çok nedenler #Eminebulut cinayetlere zemin oluşturmaktadır.

İnşallah bundan böyle yollarla, otobanlarla övünmeyi her şeyin önünde tutan muktedirler; bundan sonraki yıllarda bu vahşice işlenen cinayetlerin azalması için ortaya koyacakları performansla övünmeyi amaç edinip, hedef seçerler.

Fetö mensubiyetinden ''Metal Yorgunluğu''na terfi etmek
Kendi belediye başkanlarını görevden alma iradenizi "Metal yorgunluğu" kulpunu takarak ortaya koyuyorsan, pekala; bir başka partinin belediye başkanlarını görevden alırken de mesela adını "Metal sertliği" koyabilirdin.
Allah da biliyor, biz kullar da biliyoruz ki; her iki partinin de belediye başkanlarına yapılan operasyonun gerekçesi; birilerinin fetö terör örgütü ile olan ilişkileri, diğerinin de PKK ile olan ilişkileridir.
İşte kafa karıştıran, itiraz edilen husus da bu. Seninkiler görevden alınırken yerlerine o ilin belediye meclis üyeleri arasından birileri seçildiler. Peki o son üç ilin belediye başkanları da yine kendi belediye meclisi içinden seçilemezler miydi. Aradaki fark sizden olmadıkları için mi.
Biz vatandaşların da gerekçelerini doğru bulup inandığımız bu son üç belediye başkanının görevden alınması sonrasında; kendi belediye başkanlarına uyguladığınız usulü bunlara da uygulamış olsaydınız en büyük faydası; demokrasimiz yara almayacak, hükümetiniz/Cumhur ittifakınız hakkında çifte standart zannı oluşmayacaktı.
Bakın işte, Avrupa Konseyi hemen dikkat çekti; "Üç ile kayyum atanması olayının takipçisiyiz" dediler. Oysa ki; suçun şahsiliği üzerinden gidilerek terör örgütü ile irtibatlı olma gerekçesi ile sadece şahıslar hakkında dava açılmış olsaydı ülkemiz ve demokrasimiz zan altında kalmayacaktı.
Hesabı kitabı iyice yapılmadan icra edilen bu operasyonların neler getirip, neler götüreceğini; neleri tetikleyebileceğinin de hesabını yapmak lazımdı.
ABD'nin "Bush doktrini"ni hatırlayalım lütfen. Nedir o; aşağı yukarı "Dünyanın herhangi bir yerinde ABD çıkarlarına ters bir durum söz konusu olursa, o bölgelerdeki iç karışıklıklara müdahale edeceksin, gerekirse de bahanen olsun diye iç karışıklık çıkaracaksın" anlamında ABD'nin dış güvenlik stratejisi. Bunun örneklerini nerede gördük; Irak, Fas, Cezayir, Libya, Mısır ve en son bizim de eş başkanlık sıfatı ile dahil olduğumuz Suriye bataklığı.
Yani ABD "Bush doktrini"ne göre tüm meşruiyetini yaratarak; güvenli bölge için iş birliği dalaveresi ile Irak sınırımız da dahil olmak üzere Suriye sınırı boyunca tüm gücü ile konuşlandığı gibi yetmeyip Urfa ilimizde "Güvenlik Hareket Merkezi" adı altında bir grup askeri ile konuşlanmasına, bir anlamda üs kurmasına izin verdik. Tam da "Bush doktrini" için uygun bir zemine kendi elimizle yol veriyoruz.
Şimdi ne malum ABD'nin Suriye ve Kuzey Irak'ı istediği kıvama getirmeyi başardıktan sonra sıra bizim güneyimize gelmediği. Bizim devlet politikamızı ve güvenlik anlayışımızı, ABD'nin bu puştluk tarafını dikkate alarak yürütmek lazım. Sınırımızın içine almak değil, aksine dışına def etmek lazım.
Dolayısıyla o bölgedeki belediye başkanlarını görevden alırken halkın ne düşüneceğinin de hesabını iyi yapmak lazım. ABD'ye "Müdahale" gerekçesi olabilecek, halkı tahrik edecek veya halkı tahrik için suistimal edecek emperyalist yapılara işine gelecek son yapılan kayyum ataması gibi hataların yapılmaması gerekirdi. Aynen "Metal yorgunluğu" kılıfında olduğu gibi bu sefer de "Metal sertliği" diye adını koyabileceğiniz; ne bileyim bir bir kılıf ile pekala operasyon yapabilirdi. Her ne kadar gene hukuki olmasa bile en azından sizinkilere benzemiş, o anlamda adil olmuş olurdu.

Davutoğlu ne demek istedi
Davutoğlu,
"7 Haziran-1 Kasım 2015 tarihleri arasında yaşananlara işaret ederek, “Terörle mücadele defterleri açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz” dedi.
Davutoğlu'nun gizli tuttuğu ama muhataplarını da sadece kendisinin bildiği birilerini; o süreç aralığında can veren 800 küsur insanımızın katledilmesinde veballerinin olduğunu anlıyorum.
İnşallah siyasi rekabet onların dillerini çözer, bizler de gerçekleri bu vesile ile öğreniriz. 

''Men Atatürk'ün askeriyem''
Ebülfez Elçibey
Ruhun şad, mekanın cennet olsun; şair ruhlu romantik insan. Bir damla kardeş kanının dökülmemesi için hiç bir şekilde koltuk hesabı yapmadın. Eğer isteseydi, koltuğunu koruma uğruna kendisine bağlı "Azatlık kabul etmeyen, iflah olmaz köleler" ordusu kurabilirdi ama asla böyle bir şeye tenezzül etmedi.
...
Kendisine sorarlar "Ermenistan ile savaşta Türkiye isteseydi bize uçak, helikopter gönderebilirdi, niçin göndermedi" dediklerinde; "Özellikle böyle bir katkı istemedik; Türkiye Türklüğümüzün güneşidir; bu güneş sönerse Türk dünyasının güneşi de sönerdi, riske girmesine gönlüm razı olmadı" demiş. Rahmetli "Bir millet iki devlet" inancını iliklerine kadar hissederek yaşadı ve uçmağa vardı.
...
Bir Türk milliyetçisi olarak beni kahredip, utandıran ise; cenazesi ülkemizden can Azerbaycan'a götürülürken Türk milliyetçileri olarak kendisine yakışan şekilde uğurlayamadan; sabaha karşı adeta kaçırılarak gönderilmesi olmuştur. O gün iktidarda olanlar ise;... neyse.
...
Ruhun şad, mekanın cennet olsun; şerefli, haysiyetli, onur abidesi yüce Türk.


Biz umuda kement attık
Biz umuda kement attık ve tutunduk, bırakmak yok.
Cumhuriyet değer ve kazanımlarının ığdış edilerek adeta karşı devrime dönüşen 15 Temmuz ihaneti ve devamında süregelen değiştirme ve dönüştürme sürecinde Türk milliyetçilerinin; "Cesurlar Hareketi"nin inisiyatifinde eteğe kemiğe büründürdükleri İYİ PARTİ projesi tutacaktır.

Velevki birilerinin dediği gibi; İYİ PARTİ içten dıştan kuşatıldı; CIA'sı, Soros'u; osu, busu, puştu ile dört bir yandan sarıldı; pes etmek, kemendi bırakmak, umudu kırma operasyonlarına geçit vermek yok.

Kısa kısa
Adam kameralarını çağırıyor, makam odasındaki Atatürk'ün resmini görüntüler eşliğinde kaldırıp, Erdoğan'ın resmini koyuyor.
Tam bir fetö taktiği budur işte. Ama Erdoğan'ın ve trollerinin gönlünü okşadığı için bu bariz tahrik ve aynı zamanda Erdoğan'a kurulan algı tuzağı; sağladığı ego tatmininden dolayı fark edilemiyor.
Diğer bir husus ise adamın suratında adeta bir Gülen imzası var; sırıtmasından kıvırtmasına kadar fark ediliyor
...
Sayın İmamoğlu sen git keyfince tatilini yap. Gözün arkada kalmasın. 25 senedir Erdoğan öyle bir İstanbul inşa edip, sana bıraktı ki; İstersen seneye kadar gelme, kal; hiç bir problem olmaz.
...
Şu yazılarımı; algıların mahkümü olup, beyinlerine kement geçirilmişlerin okuyup, sonra hiç de murad etmediğim isnatlar üzerinden beni eleştirmelerine tahammül edemiyorum.
Ama yılmak yok, sabırla devam.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com