12 Haziran 2024 Çarşamba

MERAL AKŞENER TERCİHİNİ YAPMIŞTIR

Meral Akşener hangi kimliğiyle Erdoğan ile görüşmüştür, bu çok önemli. İYİ PARTİ'nin üzerinde bir üst kimliğe sahip olma psikolojisi ile görüştüyse bu İYİ PARTİ kurumsal kimliğini ve Musavat Dervişoğlu'nu "baypas" yapmak olur ki; kabul etmek mümkün değil.

Ya da; Meral Akşener kendisini İYİ PARTİ camiasının manevi lideri olarak görüyorsa; İYİ PARTİ kurumsal kimliğine, camiasının inanmışlığına ve adanmışlığına aşağılama ve hakaret ederken aynı zamanda her türlü kumpası ihmal etmeyen Erdoğan ile malum resmi vermesini tasvip etmemiz mümkün değil. Meral Akşener bırakalım bu çelişkiyi bizlere izah etmesini, torununa bile asla anlatamaz
Eğer Meral Akşener "Ben kaybedersem siyasetin sesinden bahsetmem, bırakır kenara çekilirim demiştim ancak bu demek değildir ki; atanarak da olsa görev yapmayacağım. Erdoğan ile İYİ PARTİ kurumsal kimliği adına değil siyaseti bırakmış ancak kendisinden görev, dolayısıyla atama bekleyen memurluğa namzet sivil bir kişi olarak görüşme yaptım, yakamda da parti rozeti falan yoktu" şeklinde bir açıklama yaparsa bu durumda İYİ PARTİ kurumsal kimliğinin ve tabanın rahatsızlık duymasını gerektirecek bir durum söz konusu olamaz, sadece ve sadece aldatılmışlığımızın keyifsizliğini yaşarız. Bu durumda Meral Akşener tüm saygınlığını kaybeder, İYİ PARTİ de toparlanma sürecine girer.
Meral Akşener'in şahsi ikbali için geriye dönük olarak taban vicdanında makul ve makbul bulunması mümkün olmayan atraksiyonlarının olmuşluğu ortaya çıkıp da disiplin süreci dolayısıyla ihracı sağlanırsa partinin kuruluş günlerdeki heyecanı kesinlikle tekrar yakalanabilir.
MHP'de kongre talepleri henüz yokken ve de Meral Akşener Devlet Bahçeli'ye karşı değil aday olmayı "O benim abimin arkadaşı benim de ağabeyim, son derece saygı duyduğum birisidir" dediği günlerde kendisi için "Türk siyasetine bir kadın eli değmeli o da Meral Akşener olmalı" demiş bir insan olarak bugün de diyorum ki; "Türk siyasetine her zaman kadın eli değmeli ancak Meral Akşener gibiler kesinlikle olmamalıdır" diyorum. Kendisine de, bizlere de daha önemlisi milletimize de yazık etmiştir.

Meral Akşener'in kendisine ve partisine inanmış, adanmışların kesinlikle tasvip etmedikleri; beş tepeye çıkma nedenini açıklamasını beklerken gitti gazeteci İsmail Saymaz'ın ithamlarına cevap vererek onun sözlerini tekzip etme derdine düştü. Anlaşılan o ki; Meral Akşener İYİ PARTİ ile geleceğe yönelik duygusal bağını ve aidiyetini sonlandırmış olmalı ki; iki sayfalık basın bildirisinde İYİ PARTİ camiasına yönelik bir tek açıklama yoktur. Bir anlamda "benim için ne sizlerin ne de İYİ PARTİ'nin bir anlamı kalmamış, hakkımda ne düşündüğünüzün de önemi yoktur" demiştir.
Peki kendisi yaptığı malum görüşmeyi normal karşılıyorken bizler niçin problem yaptık; İYİ PARTİ'nin kuruluş meşruiyeti Recep Tayyip Erdoğan ve onun başımıza musallat ettiği ucube sistem karşıtlığına dayanıyor da ondan. Eğer "karşıtlık" bitip anlaştıysanız o zaman da anlaşmanızı anlatıp onu meşrulaştırın.

Siyasetçiye kefil olunur mu?

Yaşayan hiç bir siyasetçinin namus ve şereflerine güvenerek koruma ve kollama güdüsü ile hareket edip onları aşağılayanlarla kavga edip kimse ile kötü olmayın.
Hayatımda hiç kimseyle sürekli dargın kalmayı istemedim. Zerre miskal kendimi suçlu görsem kesinlikle özür diler bir şekilde barışmayı sağlarım.
Hala iki dangalakla dargınlığım devam ediyor; birisi Devlet Bahçeli'nin onur ve şerefini aşağılamıştı, kavga etmiştim o nedenle dargınız. Diğeri ise Meral Akşener'in onur, şeref ve namusuna dil uzatmıştı, onunla da benzer şekilde kavga ettim; dargınız.
Sonuç; her iki genel başkan da gittiler bizatihi kendilerini aşağılayan kavga ettiğim adamların yine kendilerine her türlü hakareti yapan efendileri ile hemhal olurlarken bizler ise madara olmakla kaldık.
Ha unuttum; bu dargın olduğum iki yavşak var ya; onlar yukarıda isimleri geçen, karşılıklı olarak birbirlerine en kötü sıfatları kullanarak hakaret eden üç lideri de şimdi çok beğeniyorlarmış.

Yeni anayasa dar geliyorsa şalvar verelim mi?

Neymiş efendim; mevcut anayasa 1980 darbe anayasasıymış.
Ulan siz pantolon değil şalvar bile giyseniz dar gelir. Oturma edep ve adabını bilmedikten sonra "takımlarınızı" salar gene bildiğiniz gibi oturursunuz.
Mesele mantalite meselesi; içselleştirme ve yaşama meselesi. Okuyor olmak yetmiyor, anlamak da lazım aynen Kuran'ın okunmasından sürekli bahsedip de hiç onu anlamak gerektiğinden bahsetmemenizde olduğu gibi sanki mevcut anayasaya uydunuz da eksiğini fark ettiniz.
Cumhuriyet tarihinde iktidar-muhalefet liderlerinin bir araya gelmesi ilk defaymış gibi sunulan bugünkü "Yobaz kontrolünde yozlaşmış demokrasi" şartlarından daha üstün şartların yaşandığı günleri bile darbe anayasasının hazırlanmasına yön veren cunta'lı günlerde gördük; muhalefet partileri devletin kanalı TRT'de karşılıklı oturup tartışabiliyorlardı ve bu bir araya gelmeye bugün olduğu gibi bir olağanüstülük atfedilmiyordu.
Bu şartları bile oluşturamamış acizler; yeni anayasa sizin neyinize. Dünyanın neresinde görülmüş; hapiste yatanlardan kimlerin salıverileceği kararının iktidar ve muhalefet partilerinin liderlerinin bir araya gelerek verdikleri. Oysa mevcut anayasa ve ona bağlı kanuni düzenlemelere uyulması durumunda sıkıntı yoktur. Sıkıntı; anayasayı okuyor ancak anlamıyor ve umursamıyor olmanızdadır.

Sayın Bahçeli belge mi istiyorsunuz...?

Devlet Bahçeli diyor ya; "varsa elinizde belge, bilgi savcıya, mahkemeye verin"
Sayın Bahçeli bu resimde eğer senin yerine Özgür Özel varsa en büyük belge senin bu resimde olmayışının açıklamasıdır.
Özgür Özel'in kefil olduğu rahmetli Sinan Ateş'in kendisi ve ailesine siz neden kefil olmaktan imtina edersiniz; Türk milliyetçileri, ülkücü vicdan bunun açıklamasını bekliyor.

Erdoğan Aslıyüce abimin ardından...?


Erdoğan Aslıyüce abimin ardından...
Son derece ahlaklı, çalışkan ve üretken birisiydi. İmanının gücü buradan geliyor, inanmış ve adanmışlığı bu değerlere dayanıyordu.
Büyük gayret ve özverilerle "Yesevi Dergisi"ni çıkarıyordu. Dergiye aboneydim. Bir gün beni aradı "Mehmet'cim dergiyi artık çıkaramayacağız. Kalan abone bedeline karşılık olarak sana hazırladığım bir kitap setini gönderiyorum ne dersin" deyince içimde müthiş bir sızı oluştu. "Abi neden olmasın; kitap olsun da ne olursa olsun" derken o an içimi sızlatan gerçek Erdoğan abimin artık dergiyi çıkaracak yeterli enerjisinin kalmadığı zannımdı. Çok emek veriyor, çok yoruluyordu. Yaşı da bayağı ilerlemiş, sağlık sorunları yaşıyordu.
Türk milliyetçiliği liderliğine soyunup siyasi dolandırıcı çıkanların Türk milliyetçileri üzerine oluşturdukları olumsuz algıların yanında siyasi kimlikleri olmayıp da ahlak, dürüstlük ve imanın "liderliği" pozisyonunda olan Türk milliyetçisi isimlere örnek olsun diye içimden geçeni olduğu gibi anlatarak; artık ne kadar olacaksa algı değişimi adına bir anımı sizlerle paylaşmak istedim.
Ruhu şad mekanı cennet olsun değerli abimin.



5 Haziran 2024 Çarşamba

TUHAF ŞEYLER OLUYOR

Ne tuhaf; olmayan "Kürt sorunu"nu sadece cumhur ittifakı siyasi çıkarlarına matuf, güvenlikçi gerekçelerle sürekli kullanabilecekleri bir aparata dönüştürmek için DEM üzerinden devlet eliyle yaratılan bir sorun.
El insaf yahu; sistemi değiştirmeye cüret edip değiştiren cumhur ittifakının önceden HDP devamında DEM olarak varlığını devam ettiren bu yapıya geçit vermemek için isteselerdi gerekeni defalarca yapabilirlerdi ama dedim ya; aparat olarak kullanmak için yapılmamış, yapılmıyor.
Yapılan kayyum atamaları ile adeta uluslararası emperyalistlere ülkemiz üzerine yapacakları her türlü operasyonlar için zemin oluşturulmakta.
DEM ve daha öncesinde HDP belediyelerine kayyum atama gerekçeleri ne ise yasal düzenlemelerle aynıları doğrudan kapatma gerekçesi yapılsın olsun bitsin. Mahalli seçimlerin üzerinden henüz iki ay geçmemişken hemen kayyum atama söz konusu olmuşsa bunun nedenini seçilme şartlarının yasal süreçlerdeki eksikliklerin yasalarla bilerek ve isteyerek giderilmemiş olmasıdır.
Kanaatim o ki; BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) eş başkanının sorumluluğu dahilinde sözde "Kürdistan"ın Suriye ve Irak ayağında yaratılan fiili durum ile elde edilen coğrafyanın Türkiye ayağı tamamlamak isteniyor. Bunun fiili taleplerini DEM ile canlı tutarken DEM'e meşru gerekçeler sunmak için de devlet (cumhur ittifakı) eliyle kendilerine daha iki ay önce kazanılmış belediyelere kayyum atamak gibi benim kasıtlı diyebileceğim hatalar üzerine hatalar yapılıyor. Suç işleyen belediye başkanı ama ceza kazanılmış belediyeye kesiliyor.
Niçin sadece suçu işleyen cezalandırılmıyor çünkü "Kürt sorunu" için tahribatı yüksek "meşru" gerekçe oluşsun diye. Hakkari Belediye Başkanının görevden alınma nedenleri sıralanıyor; tamamen ve tamamen şahsını ilgilendiren, PKK ile ilişkili ve iltisaklı olma hallerinden bahsediliyor. Durum böyle olunca da DEM sözcüsü bunu fırsata çevirip "Kasıtlı Kürt düşmanlığı"ından bahsedebiliyor. Oysa belediye başkanını görevden alıp yerine meclis içinden bir başka isimin seçilmesi yoluna gidilseydi en meşru ve demokratik bir usul uygulanmış olurdu.
Velhasıl kelam; "Kürt sorunu"nu Kürtler yaratmıyor; BOP sorumluluğu ve eş başkanlığı dahilinde yaşanan sürecin doğal bir sonucu gelişen hal ve durumlardır.

''Türk Milleti'' mi ''Türkiye Milleti'' mi

Devlet Bahçeli'nin grup konuşmasında "Türkiye milleti" demesi dil sürçmesiymiş öyle mi...?

Hadi oradan!
Bizler şunu biliyor ve artık inanıyoruz ki; Türkiye'de Türk milletinin mukavemet göstereceği her türlü değişim, dönüşüm ve kırılmalarda ön alma ve açma işi Devlet Bahçeli marifeti ile MHP'de kanıksanmış biat kültürü sayesinde yapılmaktadır.
MHP tarafından, kültürel farklılıklara ve etnik azınlıklara dayalı özerklik taleplerine yol açacak ikiz yasaların imzalanması da mı dil sürçmesiydi.
Türk milliyetçilerinin manevi gıdalarını aldıkları Erciyes Kurultayı'nın yasaklaması da mı dil sürçmesiydi.
Banisinin rahmetli Alpaslan Türkeş'in olduğu geleneksel "Antalya Türk ve akraba Toplulukları Kurultayı"nın kaldırması da mı dil sürçmesiydi.
"T.C" rumuzunun kamu kurumları tabelalarından kaldırılmasına razı olmak da mı dil sürçmesiydi.
Türk çocuklarının körpecik yüreklerine Türklük gurur ve şuurunu nakşeden And'ımızın kaldırılmasına çanak tutup razı olmak da mı dil sürçmesiydi.
7 haziran 2015 genel seçimler sonrasında azınlığa düşen AKP iktidarı sonrasında istişafi görüşmelerle süreci heba edip koalisyon seçeneklerini boşa çıkararak seçimin yenilenmesi ile AKP'nin tekrar tek başına iktidara gelmesinin önünü açmak da mı dil sürçmesiydi.
Fiili durum yaratarak Anayasayı çiğneyen Recep Tayyip Erdoğan'ı anayasaya uymaya davet etmek gerekirken aksine Anayasayı onun fiili durumlarına uygun hale getirmeyi gündeme getirip "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi" denen ucube sistemi Türk milletinin başına musallat etmek de mi dil sürçmesiydi.
Ve nihayetinde...
Türk gençliğinin yetişmesinde büyük katkısı olan Ülkü Ocakları'nın akademisyen bir başkanı; rahmetli Sinan Ateş'in katledildiğinde "vah" dememek de mi bir dil sürçmesiydi.
Hiç kimse bana bütün bunların vuku bulması ve tecellisinde tesadüflerin, iyi niyetlerin olduğuna inandıramaz.
Özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçisi birisi olarak kızgın saca yatırıldığımı fark ederek kendimi dışarı atmayı başardım, ne mutlu bana.
Birisi çıksın, bana yukarıda kısmen örneklediğim yaşanmışlıkların Türk milliyetçiliği ideolojisi perspektifinden makul ve mantıklı nedenlerinin olduğunun izahını yapsın kendimi lanetleyeceğim "Ben ne alçak bir adammışım" diyeceğim.
Dikkatinizi çekmek isterim; Devlet Bahçeli'nin bu "Dil sürçmesi" her ne hikmetse cumhur ittifakının yeni bir anayasa yapılması gerekliliğini hararetle gündeme getirdikleri bir süreçte oluyur.

CHP'ye duyurulur

Biz İYİ PARTİ'ye öyle veya böyle çeşitli gerekçelerle aidiyet duyanlar olarak seçim arifesinde iç muhasebemizi yapıp, stratejik oy kullanmaya karar vermiş olabiliriz.
CHP'yi tercih etmişsek; buradan her türlü aidiyetimizle size dahil olduğumuz anlamını çıkararak cesaretlenip hala fütursuzluğunuzla İYİ PARTİ'ye operasyonlarınıza devam ederseniz bir strateji değişikliği ile sizi %25 oy bandınıza mahkum etmeyi de biliriz.
Dün seçim olsaydı; hala İYİ PARTİ'nin kayıtlı üyesi olarak oyumu gene CHP'ye verirdim ama bugün seçim olsa belki gene İYİ PARTİ'yi tercih etmeyebilirim ama oyumu CHP'ye kesinlikle ve kesinlikle vermem.
Rejim düşmanları ile aranızda normalleşme ve yumuşama seansları düzenlerken sanki diğer bir göreviniz de İYİ PARTİ'nin köküne kibrit suyu dökmekmiş gibi her grup toplantınızda İYİ PARTİ'den size katılım seremonileri düzenlemeniz sizin için sevindirici olabilir ama CHP'nin oy bardağını taşıran ve bugünlere taşıyan bizler, stratejik oy kullananları çok kırıyor, bilesiniz. Bence normalleşmeden önce siyasi ahlak ve etik değerleri öne çıkarıp bu yaptığınızı yapmamanız gerekirdi.
Oğlu henüz yeni boşanmış değerli bir komşunuzun gelinini hemen oğlunuza isteme nezaketsizliği, ayıbı gibi bir şey yaptığınız. Yapmanız gereken "Oğlum bize yakışmaz" demek olmalıydı.

Saç renginin değişimi

Meral Akşener hanım, ola ki Erdoğan ile kurduğunuz muhabbet sizi bir görevle ödüllendirmek şeklinde tebaruz ederse; 6'lı masanın tarafınızdan bilerek ve isteyerek Kılıçdaroğlu'na kaybettirmek, Erdoğan'a da kazandırmak üzere dağıttığınız iddiasını bizatihi kendi iradeniz ile doğrulamış olacaksınız.
Şunu en iyi bilen ve farkında olan önce siz olmalısınız; cumhur ittifakının birleşenlerine olan öfkemizin konsolide olmuş halimiz ile sizi bir yerlere taşıdık. Siz de kaybetmiş, bizler de kaybetmiş olabiliriz amma velakin evvelinden varsa içten bir pazarlığınız hakkımızı helal etmeyiz.
Kaybetmiş, siyaseten bitmiş tükenmiş olsanız dahi şaibesiz kabullenişiniz cumhur ittifakının sizi her türlü görevlendirme ve payeden daha onurlu ve eftal dir, tercih sizin; tarih nasıl olsa yazacak.

17 Mayıs 2024 Cuma

GÜNDEME DAİR

Serbest bırakılan 28 Şubat tutuklusu Çetin Doğan "Cumhurbaşkanı bana herhangi bir lütufta bulunmuş değil; sağlık raporum ile sabit olan sağlık durumuma bağlı anayasal hakkımı yine kendisinin anayasal görevi gereği bana kullandırmıştır" mealinde açıklama yaptı.
Çetin Doğan, Çevik Bir gibiler aslında siyasal İslamcıların davleti ele geçirmeleri için ihtiyaç duydukları suistimal alanlarını oluşturarak verdiklerini mücadelenin tam aksine en az her bir siyasal İslamcı kadar onların ideolojilerine hizmet etmişlerdir.
Ama yukarıdaki dik duruşunu takdir etmemek de mümkün değil. İnsanın kendi doğruları üzerine inanmışlıklarını ve adanmışlıklarını hep takdir etmişimdir.

Olmayanı oldurup sonra sorun yapmak

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçtiğimiz gün TBMM’deki partisinin grup toplantısında, “Türkiye’deki alevi-sünni çatışmasını, Türk-Kürt ayrışmasını çözecek olan, bu millet ve onun iradesidir. Bunun da sırrı, kız alıp kız vermekte, yeni bir Türkiye inşa etmektedir” ifadelerini kullanmıştı.

Size itiraf edeyim ki; Türk milliyetçisi olup da yine milliyetçi bir partinin liderinin böyle düşünmesi tüylerimi diken diken etti. Aklıma ilk gelen, cumhur ittifakının yeni bir anayasadan bahsederken o kastedilen anayasanın içine devleti Bahçeli'nin yukarıdaki ifadesinde sözde sorun diye dikkat çekerek, o soruna çözüm getirmek adına olmayan "Alevi'Sunni çatışması, Kürt-Türk ayrışması"nı bahane ederek tasarladıkları yeni anayasa ile özerklik ve federatif yapılanmaya yol mu açılmak isteniyor.
Ülkemizde Kürt-Türk ayrışması da, Alevi-Sünni çatışması da yoktur. Kendi ailem için söyleyebirim; Kürt'e kız verdik, Alevi'den kız aldık. Ailemize kattıkları zenginlik dışında karşılıklı olarak hiç bir rahatsızlığımız söz konusu olmamıştır. Bu anlamda Devlet Bahçeli resmen olmayan sorunlar üzerinden fitne yaratıyor.
Unutmayalım ki Devlet Bahçeli'nin MHP genel başbakanlığı ile mevcut ucube sistem de dahil olmak üzere ikiz yasaları imzalamakla başlayan; Türkiye'de yaşanan her kırılmanın tetikleyici Devlet Bahçeli olmuştur; tüylerimi diken diken eden korkumun temeli de buna dayanıyor.
Yahu biz Türk milliyetçileri değil miyiz; "Kürt-Türk kardeştir, ayrım yapan kalleştir. Aleviler Türklüğün mayasıdır" diyen. Peki şimdi ne oldu da durduk yerde Devlet Bahçeli milletin bu sosyolojisinden kaygılanır oldu.

Yusuf Halaçoğlu Hocamız ''Kutlu Partisi''ni kurmuş...?

Gene milliyetçi söylem ve iddialar adına bir parti daha kurulmuş, adı da "Kutlu Partisi"ymiş. Böyle giderse bir gün sıra bana da gelecek anlaşılan(!)
Yusuf Halacoğlu hocamızın başkanlığında kurulmuş. Aman hocam, sizin bu millete vereceğiniz en büyük hizmet bilim adamı olarak kalmanızdır. Ümit Özdağ hoca siyaset için bilim adamlığını kurban etti, sizin de aynı akibete uğramanıza gönlümüz razı olmaz.
Sayın hocam siz bilim adamısınız, size öğüt vermek haddimize düşmez ama önce baba sonra dede olduk ve yeterince de tecrübe sahibiyiz; Türk milliyetçileri olarak bölüne bölüne değil katıla katıla önce bütünleşme sonra da büyümeye ihtiyacımız var.
Niçin milliyetçilerin kendi arasında ittifakların kurulması denenmiyor ve niçin bunu misyon edinmeyip de en kolayını yani parti kurup daha da ayrışmayı tercih ediyorsunuz. Ne diyeyim, hemen aklıma ilk geleni söyleyeyim; partileşme düşüncesi olmadan "Milliyetçilerin bütünleşmesi platformu" gibi bir çabayı ortaya koysanız sonra milliyetçi sivil toplum örgütleri ve partileri bu çabaya dahil olmaya davet etseniz daha iyi olmaz mı. Bunu misyon etmeniz bilim adamlığınıza halel getiremeyeceği gibi bilakis daha da saygınlık kazandıracaktır.
Şahsen ne kadar başarılı olup olmayacağınız üzene düşüncemi beyan etmeden; doğrudan Türk milliyetçiliği referans kabul edip kurulacak olan hiç bir partiye olumlu bakmayacağımı ifade etmek isterim. Yeni partinin kurulması için uygun zemini hazırlayıp motive etmek için ne zamanımız ne de psikolojimiz müsait değil. Cumhuriyet tarihimizin en büyük siyasi dolandırıcılığına maruz kalmış insanlarız, bundan ötesi var mı.
Türk milliyetçileri açısından bugün elzem olan şey milliyetçi sivil toplum örgütleri ve partiler arasında diyalog kurmak, devamında koordinasyon kurulu oluşturup tek ses haline gelmek ve burada düşünceleri alıp fikir üreterek baskı unsuruna dönüşmektir.

Yumuşa yumuşa... nereye kadar?

İllet diyecekler
Zillet diyecekler
Sürtük diyecekler
PKK yöneticilerinin yanına genel başkanınızı montajlayıp sonra PKK'lı diyecekler...
Bir defa olsun "Sayın Kılıçdaroğlu" hitabında bulunmamış olacaklar...
Fetö ile izdivacın hazzını yaşayıp 15 Temmuz piçini peydahlayacaklar, etrafı beraber kırıp döküp sonra siz de dahil kendilerinden gayri herkese arsızca fetöcü diyecekler...
Ve yumuşayan gene de siz olacaksınız öyle mi.
"Alo, Özgür efendi uyan, uyan; seçim oldu siz kazandınız..." diye anons mu bekliyorsun.
Özgür efendi, İYİ PARTİ'nin kayıtlı üyesi olarak oyumu CHP'ye verdim. Ben oyumu özgül ağırlığının çok iyi farkında olarak kullandım. Dikkatinizi çekerim, bu yumuşama seromilerine devam ederseniz bilin ki; ilk fırsatta oyumun o özgül ağırlığı altında sizi çatır çatır ezerim(!)
Cumhur ittifakına "Aman efendim, zat-ı şahanelerinizin emir buyurdukları gibi istediğiniz şekilde ve kıvamda yumuşarız, yeter ki siz isteyin; zaten biz kazanmadık ki sadece siz bize şaka yaptınız" der gibisiniz.
"Ya adalet ya da kopsun kıyamet" sizden de beklediğimiz bir tavırdır. Konjonktür böyle istiyor; "Ayol yumuşayalım ki var olalım" tavrı hiç değildir.

Yine Sinan Ateş acımız üzerine

Sinan Ateş'in katlinde, mahiyetinizdeki azatlık kabul etmeyen iflah olmaz biatcı sözde "ülkücü"lere sorgulama yaptırmayıp, onları susturabilirsiniz ama iyi ki sosyal demokratlar var, demokrat Türk milliyetçileri var; onlar iz sürmeye devam ediyorlar, Allah razı olsun.
Umudum o ki; biatı tekmeleyip özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçileri olarak kendilerini ayrıştıranlar ile fikir namusuna sahip sosyal demokratların çabaları Sinan Ateş'in katledilmesinde dahili olanları, siyaset kurumu da dahil hepsini deşifre edecekler.
Vefasızlığınızın, şeytanlığınızın, hainliğinizin serseri "kurşunları" gelip sizi vuracak...inşallah.


30 Nisan 2024 Salı

İYİ PARTİ KONGE GÖZLEMİM

İYİ PARTİ'de kongreyi yenilikçiler değil statükocular kazanmıştır. Dolayısıyla partinin malum akıbetinden düzlüğe çıkarıp yeniden işlevsel hale gelmesi için tabanı motive edecek herhangi bir kaynak kalmadı.

Şahsen kendi adıma söyleyebilirim "ben de şu işe bir el atayım" duygumu harekete geçirebilecek heyecan veren bir değişiklik olmadı. Mehmet Tolga Akalın için daha önce düşüncelerimi yazmıştım; kendisi için ümitvardım o da beni yanılttı maalesef. Alelacele hemen ergenliğe yeni erimiş genç gibi Musavat Dervişoğlu'nun yanında gülücüklerle pozlar vermesi "kendisinde inanmışlık adanmışlık emareleri görüyor, seziyorum" cümlelerimi boşa çıkardı. Bizim kendisine atfettiğimiz inanmışlık ve adanmışlığını muhafaza edebilseydi siyasi geleceği daha güven verici ve parlak olabilirdi. Kendi adaylığının bile takipçisi olmayı beceremedi, daha ötesi var mı.
Ancak şunu da bilmeliyiz ki; evet, Meral Akşener'in büyük hataları oldu ve bu hataları o kadar aşikardı ki; partinin başarısızlığının kendisine bağlı olmayan farklı nedenleri de kendisi üzerine oluşan yoğunlaşma/linç nedeniyle yeterince fark edilip, görülüp, değerlendirilemedi.
Bu partili Cumhurbaşkanlığı ucube sistemin önce vesayetini oluşturup sonra kalıcı kılmak BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) gereğidir. Ve bu plana bat olabilecek her unsurun bertaraf edilmesi gerekiyordu, olup bitenler de bu minvaldedir. Meral Akşener hata yapmasaydı, farklı önlemler de alınmasaydı akıbet aşağı yukarı yine bugünkü gibi olacaktı.
Düzen, kendi içinde "kendini düzecek" yapılara (partilere) hukuki yapılar da olsa fırsat vermez. O nedenle kuruluş meşruiyetini bu düzene karşıtlığa dayandıran İYİ PARTİ'nin belki de en büyük yanlışı bu misyonunu aşikar etmiş olmasıydı. Sisteme/düzene kafa tutmak biraz da devrimci ruh kaynaklıdır ve "isyanı" gerektirir bunu ne cari hukuk ne de sistem ister.
Dikkatinizi çekmek isterim; AKP ve Erdoğan bile önce hukuki yoldan ama kitabına uydurularak siyasi olarak tek başlarına iktidar oldular ancak buna rağmen uzun süre muktedir olamadılar. Gerçek niyetlerini belli etmekten itina ile kaçırıp cemaat/fetö ile muktedir olana kadar sakladılar ve altın vuruşlarını da kendilerine olabildiğince alan açan 15 Temmuz ihanetinin sonuçlarına bağlı olarak yapıp sistemi değiştirdiler. Bu ihanetin neresinde ne kadar paylarının olduğunu da inşallah er veya geç gün gelecek hesabı sorulacaktır.
Çok garip gelecek belki ama Türk milliyetçiliğini bir siyasi yapı içinde parti olarak değil kendi nefsimizde bireysel yaşamak daha yapıcı olabilir mi? Bundan yıllar önce organize olmuş milliyetçi ruh bu devleti kurdu ancak bir türlü organize olamayan bugünkü milliyetçi ruh ise tam tersine başkalarının ihanetine aparat yapılarak negatif etkisini çok acı da olsa görüyoruz ve bu bizim acı gerçeğimiz artık. Belki de bu gerçeğimiz 31 martta oyumuzu kendimize değil CHP'ye verdirdi.
Velhasıl kelam düzene başkaldırı veya değişiklik talebi kravat takılarak olmayacağı gibi düzenden beslenenlerin düzeni değiştiremeyeceklerini de artık bilmemiz lazım.

İhanet edene niçin elini öptürürsün

Devlet Bahçeli'ye, Musavat Dervişoğlu'nu niçin tebrik etmediği sorulunca...
"Neden tebrik etmediğimi hepinizin huzurunda söylüyorum; ihaneti tebrik etmek bizim kitabımızda yazmaz"
İYİ PARTİ kurulup meclise girdiğinde Devlet Bahçeli'nin elini ilk öpen Musavat Dervişoğlu olmuştu.
Dolayısıyla Türk milliyetçileri olarak önümüze çıkarılıp sonra da bunların peşinden gidin denen insanlara kanmamak lazım.
O zaman sormak lazım değil mi; Musavat Dervişoğlu eğer ihanet ettiyse Devlet Bahçeli niçin "ihanetin" en tazeliğinde elini öptürdü veya Devlet Bahçeli'nin eli öpülesi saygınlığı var idiyse Musavat Dervişoğlu niçin MHP'den ayrıldı. El öpmek kabahatin özrü ise niçin MHP'ye dönmedi.
Velhasıl kelam bu tür çelişkiler yumağı sarıldıkça büyür gider ve yine şahsi tespitime çıkar işin sonu, o da; Türk milliyetçiliği siyasi olarak sürekli kontrol altında tutulmaktadır. Nasıl mı; devletin ve milletin ihtiyaç duyduğu koruma ve kollama refleksini gösterecek kadar varlığına müsaade edilirken buna mukabil devleti yönetmeye talip olacak kadar özgüvene sahip olmasına ve büyümesine müsaade edilmemektedir. El öpme, öptürme seremonisinden hain sıfatına savrulmalar da Türk milliyetçiliği siyasi varlığına ayar verme plan ve programında olan şeylerdir.
Özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçisi olmayı tercih edince ne hain olup efendinin elini öpersiniz, ne de efendi olup haine el öptürürsünüz vesselam.

22 Nisan 2024 Pazartesi

İYİ PARTİ KONGREYE GİDERKEN...?

Bizler İYİ PARTİ'nin kuruluş serüvenine; hele ki yıllarca MHP içinde bastırılarak köreltilen siyasi duygularımızın Meral Akşener farkındalığıyla yanardağ gibi aktif hale gelmesi; her birimiz için tarifi zor siyasi heyecanımızla sürece dahil olmamızı sağladı.

Amma velakin; iki kutuplu olarak dizayn edilen sözde demokrasimize bu denli heyecan yüklü bir siyasi yapılanmaya öyle veya böyle müsaade edilemezdi ve nitekim o minvalde de partinin hem içinden hem dışarıdan müdahalenin her türlüsü denendi, başarılı da oldular ama istedikleri sonuca hala ulaşabilmiş değiller.

İYİ PARTİ'yi düştüğü yerden kaldırıp büyütecek olan misyonundan vaz geçmemekte ısrar etmesi olacaktır ki; o da olağanüstü kongrede partinin kurulmasının meşru alt zeminini oluşturan gerekçeleri içselleştirip olabildiğince MHP'nin izdüşümü olmaktan uzak, vatan ve millet severlik paydasında bütünleşme ana ekseninde diğer farklılıkları ana ekseni zenginleştirici detaylar olarak gören bir genel başkanın seçilmesine ihtiyaç vardır. Meral Akşener de pekala bunu başarabilirdi ancak zaman, hakkında oluşmuş negatif algıları yıkıp düzlüğe çıkması için yeterli değil. İYİ PARTİ'yi dışarıdan takip etmesinin saygınlığını artıracağını, zedelenen itibarını tekrar kazanacağını düşünüyorum. Kendisini hep eleştiriyoruz ancak hangimiz aynı kumpaslara ve linçlere maruz kalmış olsaydık psikolojimizi muhafaza edip sağlıklı düşünebilirdik.
Yukarıda kendi duygu ve düşüncelerim doğrultusunda ifade etmeye çalıştığım İYİ PARTİ misyon ve vizyonuna ilişkin en anlaşılır açıklama duygu ve düşünceleri şimdiye kadar Meral Akşener'den bile değil Tolga Akalın'dan dinlediğimi düşünüyorum. Mehmet Tolga Akalın'ı yakinen tanımam ancak kendisini İYİ PARTİ'nin kuruluşuna meşruiyet kazandıran gerekçelere son derece vakıf olup içselleştirerek İYİ PARTİ misyonunu ve bundan hareketle vizyonunu en anlaşılır şekilde ifade edip anlatan birisi olduğunu gözlemliyorum. Tanıdığım adaylar arasında Tolga bey gibi cümleler kuranı görmedim, statükonun devamından öte partiyi iddialı bir konuma taşıyabilecek vizyona sahip olmadıklarını düşünüyorum.
"Güvenlikçi değil üretken ve inşa eden milliyetçiliği savunuyoruz" cümlesi ona ait olup yine kendisi adına farkındalık yaratan, beğendiğim bir ifade. Yine bir başka önemsediğim tarafı, milletvekili olmamasına rağmen olanların istifa ettiği bir süreçte yandı, bitti, kül oldu denilen partiye genel başkan olma isteğini külfete talip olan bir inanmışlığın ve adanmışlığın ifadesi olarak görüyorum. Şahsen tasavvur ettiğim İYİ PARTİ ve onunla hedeflenen Türkiye için farkındalık yaratabilecek, özgül ağırlığı yüksek "entelektüel milliyetçi" birisi olarak görüyor, beğeniyorum.

Müsavat Dervişoğlu taşra siyasetçisi görünümünü bir türlü aşamadı; hep buyurgan, asabi ve dominant. Koray Aydın, bulunduğu her yerde özgül ağırlığını hissettiren ancak birinci adam olup istediği neticeye varamamayı istikrarlı şekilde sürdürmüş birisi olup bundan sonra da farklı bir şey olmayacaktır. Gerek Koray Aydın, gerekse Müsavat Dervişoğlu'nun genel başkanlığındaki İYİ PARTİ'nin kurumsallığı statükonun devamı mahiyetinde olacağından hazine yardımının sürmesi ile bir süre daha varlığı devam eder sonra ömrünü tamamlar. İYİ PARTİ böyle bir akıbeti kesinlikle hak etmiyor.

8 Nisan 2024 Pazartesi

ŞİMDİ NE OLACAK

Geldiğimiz nokta itibariyle Meral Akşener tespitlerinde haklı olmasına rağmen ki; bunun en önemlisi Kılıçdaroğlu'nun kazanamayacak aday olmasını öngörmüş olmasıydı ancak bu öngörüsü üzerinden belirleyip sürdürdüğü her türlü stratejiyi yanlış kurguladı maalesef.

Kılıçdaroğlu ve CHP'nin egoistçe ısrarlarının aday tespitinde belirleyici olması; DEVA, GELECEK, SADET ve DP'ye kırka yakın rüşvet mahiyetinde vekil verilerek yanlarına alırken ittifakın ana birleşeni İYİ PARTİ'nin de kumpasla masa dışına atılması ve sonrasında seçimi kaybetmek de dahil yaşanan tüm olumsuzlukların 6'lı masanın dağılması üzerinden Meral Akşener'e bağlanması, bundan Kılıçdaroğlu'nun azade kılınarak gerek CHP gerekse cumhur ittifakı trol ordusunun linçine maruz kalması; bu vahameti istediği şekilde topluma anlatıp ikna edemeyip üstelik de mağdur olması Meral Akşener'in tabiri caizse kimyasını bozdu.
İşte bu noktadan sonra öfkesinin esiri olup duygularını kontrol edemeyerek intikam arayışına girdi ve her yere kılıç salladı. Bu kılıç sallama sadece CHP, İmamoğlu veya Mansur Yavaş'a karşı değil kendi partisindeki insanlara karşı da oldu. Ortaya koyduğu çelişkili davranışlarla büyük ölçüde güven kaybına uğradı ve bu güvensizlik kendi kayıtlı üyelerinin bile partisine oy vermemelerine neden oldu. CHP yönetimi ve Kılıçdaroğlu'nun millet ittifakının kazanması için 2023 genel seçimlerinde ortaya koyamadıkları sağ duyuyu İYİ PARTİ tabanı ortaya koyarak partilerinin genel seçime "tek başına ve müstakil" girme kararına rağmen cumhur ittifakına kaybettirme stratejini benimseyerek tercihlerini CHP'den yana kullanmışlardır. CHP'nin başarısında İYİ PARTİ tabanı büyük oranda belirleyici olmuştur. Mahalli seçim sonuçlarını CHP'nin başarısı olarak değil, cumhur ittifakı birleşenleri MHP ve AKP'nin kendilerine karşı oluşan kin ve öfkenin konsolide olabileceği en güçlü parti CHP olduğu için İYİ PARTİ seçmeni büyük ölçüde CHP'yi tercih etmiştir.
Ben şahsen CHP kazansın diye İmamoğlu'na oy vermedim, cumhur ittifakı kaybetsin diye CHP'ye oy verdim. Umarım CHP bunun farkında olarak hareket eder; "Aslında İYİ PARTİ'lilerin desteğine hiç de ihtiyacımız yokmuş" havasına girmezler.

Meral Hanım'ın seçimli olağanüstü kongrede aday olmaması doğru bir karardır. Aday olmayarak partisinin tekrar toparlanması için önünü açmıştır. İki kutuplu ucube sistemin def edilmesi için üçüncü yol arayışına ihtiyaç vardır ki; bunun da ilk talibi İYİ PARTİ olmuştur, yeni bir genel başkan yeni bir yapılanma ile taleplerini genel siyasete taşıyarak yeni bir farkındalık yaratıp tekrar çekim merkezi olabilir.

20 Mart 2024 Çarşamba

''BİZİ BIRAKIP GİDEMEZSİN''

''Bizi Bırakıp Gidemezsin Sen Bir Kurtarıcısın''

MHP bir parti, Devlet Bahçeli de onun genel başkanı öyle mi. Siz öyle sanın.
DSP ve Ecevit için aynı şeyi yaptı şimdi de AKP ve Erdoğan için aynı şeyi yaptı, yapmaya devam ediyor; sonsuz itaat, "hükümetleri koruma ve yaşatmadan sorumlu siyasi güvenlik kurumu".
Devlet Bahçeli Erdoğan için "Bizi bırakıp gidemezsin" diyor. Bu ifade kendini ve partisinin varlık nedenini inkar değil de nedir. O nedenle Türk milliyetçileri olarak orada olalım, burada olalım ama MHP'de olmanın hiç bir anlamı yoktur.
Oldu olacak her MHP'li devlet memuru olsun, MHP de "Siyasi güvenlik müsteşarlığı" şeklinde isim değişikliği ile bugünkü varlık ve icraatı ile uyumlu konuma getirilsin, Devlet Bahçeli de doğal olarak idare amiri olsun.
Başımıza taş mı yağacak, nedir bu; bir parti bir başka parti lideri için "Bizi bırakıp gidemezsin" diyor. Madem ki muhabbetiniz bu minvalde devam edecek, o halde haneleri birleştirin masraftan tasarruf olur.

Kılıçdaroğlu Ülkede Seçime Gidiliyor Sen Neredesin...?

Kılıçdaroğlu'nun dürüstlüğü üzerine çok yazdım ancak sinsiliği üzerine hiç yazmamıştım, şimdi yazıyorum; olabildiğince içten pazarlıklı, sinsi birisi olduğunu hep beraber yaşamakta olduğumuz mahalli seçim sürecinde daha iyi anlayabiliyoruz. Partisinin eski genel başkanı olup hala bürosundan dışarı çıkıp sahaya inmemesini nasıl yorumlayacağız. Kesinlikle iyi niyetli değil. Muhtemeldir ki; partisinin başarılı olmasını istemeyip 1 Nisan sonrası CHP de yapılacak muhtemel bir olağanüstü kongreye hazırlanıyor.
Böyle, içten pazarlıklı sinsi bir karakterin 6'lı masada masanın dört birleşeni ile gizli WhatsApp grubu kurup beşinci birleşeni kumpasa getirmiş olduğu şeklinde tespitte bulunmak hiç de zor değildi. Yaşanan vahametin müsebbibi olarak kumpasa getirilen Meral Akşener olarak bilinir, söylenir ve sürekli de tekrarlanır ancak asıl içten pazarlıklı sinsi Kılıçdaroğlu'nun rolü hiç dile getirilmez, bu da ayrı bir garabet durum.
Meral Akşener kalktığı masaya dönmeyerek cumhurbaşkanı adayı olduğunu ilan edip
uğradığı kumpası, müsebbibi olanların başına geçirebilirdi ama yapamadı, beceremeyerek belki de telafisi mümkün olmayan, büyük emekler vererek kurduğu partinin elinden kayıp gitmesine neden olacaktır.
1 Nisan sonrası siyasi kartların yeniden karılacak olması belki de üçüncü yol arayışını öne çıkaracak, Meral Akşener ve İYİ PARTİ'nin öngörüsü konuşulacak, bu da ayrı bir olasılık.

Sen Neymişsin be DEM

Millet ittifakının üzerine düşen gölgenden kaçmak için ayrıca bir efor sarf eden, sana da buyur geç demeyip karşı durarak siyaset yapan İYİ PARTİ'nin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi.

Anlaşılan o ki; sizin ilk siyasallaşmış yapınız olan HEP'i rahminde meclise taşıdığında CHP(SHP) Atatürk'ün hatırasına ihanet etmişti; o gün bu gün abad olamamış CHP'nin bundan sonra da olması mümkün değil.
Bu devletin kurucu kadrosu olan CHP'nin DEM güzellemesi ve sahiplenmesinin her zaman DEM'e sağladığı konjonktür onun her türlü siyasi pazarlıklarda kilit taşı olmasının önünü açarak eş zamanlı, zihinlerde "Kürt halkı" ve diğerleri ayrışmasına vesile olunmuştur. Yukarıda dedim ya; bu günahın belki de tek sorumlusu CHP dir.
CHP'nin Afyon Belediye Başkanı adayının DEM'in kendi siyasi konjonktürünü pazarlık konusu yapmasını protesto ederek "Size kapımız kapalı olacak" demesine DEM'in tepkisini anladık da CHP'nin topyekun DEM zihniyetli refleksini anlamak mümkün değil.
Ne kadar çelişkili durum; bizler DEM'in CHP değerleri ile bütünleşmesini beklerken aksine CHP, DEM ile aynileşme sürecine girdi. CHP Afyon Belediye başkan adayı Burcu Köksal'ın DEM çıkışı CHP'nin bu değişim ve dönüşümüne bir anlamda isyandır. Kendisini tebrik ediyorum; Türk milletinin ortak hissiyatını dile getirmiştir.

Siyasetten soğumak

Bizim siyasetin içinde olmamız veya takip etmemiz kirlenmek için değil; ülkemiz ve milletimiz için ülkü edindiğimiz değerler minvalinde fayda sağlamaktı.
Siyasetin belirleyici aktörlerinin ahlak, etik değerler anlamında asgari insani ve vicdani davranışlarının bile sıradan bir hayvanın refleksi/güdüsü kadar bile istikrarı söz konusu değil; köpek hep kediyi kovalar, kedi ise hep fareyi değil mi, ya siyasetçi; kendisine şerefsiz, alçak diyene koltuğunu korumak için bir süre sonra "Ne vereyim abime" arsızlık ve yüzsüzlüğü genel hal oldu. Doğal olarak bu tür seviyesizlik ve mezhep genişliği nedeniyle ilgi ve alakamız her geçen gün nefrete dönüştü.
Çamura bulaşmamak, kirlenmemek için paçalarımı kutlayıp koşarak kaçmak istiyorum. Zaten siyaset kurumu bizi kursağından dışarıya safra olarak atalı epey zaman oldu; yaramadık, midelerine dokunduk.

Bir tavuk besliyorsun, yemini verip folluk yapıyorsun ama o hep gidip başkasının folluğuna yumurtluyor. Parti kuruluyor tüm iradesi birileri tarafından gasp edilip bir başka partinin emellerine peşkeş çekiliyor.
Aynı duygu ve düşünceler ortak paydasında birleşip bir parti kurup kurumsal kimlik kazanılıyor ama ucube sistemin dayattığı kendine has yapısı gereği kendisi dışında her şey olmaya zorlanıyor; çocuk olsun da kimden olursa olsun der gibi insana dair ahlaksızlığı bu ucube sistemin genel ahlaksızlığına dönüşüyor. İşin garibi bu siyasi ahlaksızlığa karşı argüman geliştirme duygu ve düşüncesi de linç ediliyor.
O tavuğu besleme ahmaklığında ısrar etmek değil, kafasını koparmak nasıl ki elzemse aidiyet duyularak dahil olunan parti bir başka partinin aparatı olmayı değişmeyen bir gerçeğe dünüştürüp kaderi haline getirmişse o aidiyeti hemen terk ederek uzaklaşmak lazım. Bunu, dayatılmak istenen ucube sisteme karşı verilen erdemli bireysel bir savaş olarak görmek lazım.
Kurumsal kimliği, bir partinin eteğine tutunarak görünür kılıp korumak mümkün değil; eteğin altı hoş ve güzel bulunmuşsa şayet gayri meşruluğa ne gerek var; siyasi nikah kıyılıp birleşilir, böylece sistemin ruhuna uygun olarak ittifak usulüne namus duvağı giydirilmiş olur. Bence bunu yapmak daha namusluca olur.

28 Şubat sürecine dair

28 Şubat malum süreçte yapılanları hiç bir zaman tasvip etmediğim gibi bu sürecin mimarlarının murad ettiklerinin tam aksine muhafazakar ya da dindar başörtülü öğrenciler ile modern veya seküler öğrencilerin öğrenci olma ortak paydasında bir araya gelerek ortak sosyoloji oluşturmalarının karşılıklı çok faydasının olabileceği görüşümü hem anlattım hem yazdım. Çünkü aynı anda, aynı mekanda her iki ama farklı sosyolojiye ait insanın beraber alacakları aynı çağdaş eğitim ve öğrenimin yaratacağı empati yapma imkanı hiç şüphesiz zamanla karşılıklı sempatinin oluşmasını da sağlayacaktı.

Ancak amaç tabi ki bu değildi... !
28 Şubat süreci, ABD'nin BOP projesi için gerekli olan şartların oluşması yani "kadayıfın altının kızarması" için düşünülmüş olup; Erdoğan'ın liderliğinde, Fetö'nün organizasyonu ile kurulacak olan AKP için zemin oluşsun diye muhafazakar ve dindar kesimin tahrik edilerek oylarının bir kutupta konsolide edilmesi düşünülüp uygulamaya konulmuş bir süreçtir.

13 Şubat 2024 Salı

ANILARDA GEZİNTİ

İlk gazlı içecek deneyimim

Muhtemelen yedi sekiz yaşlarımızda üç kafadar köy pazarındayız. Sıra sıra dizilmiş dükkanlardan birisinin önünde bize göre sandıklara (Kasa kelimesi ile henüz tanışmamışız) sıra sıra dizilmiş renkli şişeler dikkatimizi çekmişti. Ne olabilecekleri üzerine karşılıklı tahminlerimizi yürüttük; şeffaf olanı gaz yağına, birisini pekmeze, sarımtırak olanı ise sıvı yağa benzettik. Ancak merakımız o kadar artmıştı ki; kesin bilgiyi almak için bakkala sormaya karar verdik.

-Dayı bunlar nedir
-Onlar içiliyor çocuklar
-Peki adamı sarhoş ederler mi
-Yok etmez
-Kaç kuruş
-Elli kuruş
Ortaklaşa almaya karar verdik.
-Bir tane versene dayı
-Hangisinden
-fark etmez, şu karaca olan var ya; ondan olsun
Bir adet şişeyi aldık, her nedense, çocuk aklı işte; büyüklerimizin garipseyeceklerini belki de ayıplayacaklarını düşünerek tenha bir yere, dere yatağına gittik.
Peki şimdi bunu nasıl içecektik. Şişeyi evirdik çevirdik nihayetinde ağzındaki kapağı taşla vurarak açmanın dışında bir başka formül aklımıza gelmedi. Şişenin ağzını kırınca foş diye fışkıran su dere yatağındaki kum üzerine dökülüp kumda bir kaynamanın olduğuna gözlerimizle şahit olunca "Yok arkadaş kumu bile kaynatıp köpürten bu her neyse; içince ne yapmaz ki; içmeyelim" dedik vaz geçtik.
Ne zaman gazlı bir içecek içsem o gün ziyan olan cola ve saf köy çocukluğum aklıma gelir.

Bizler de öğrenciydik ama...

Ortaokul son sınıftayız. Türkçe öğretmenimiz benim de dahil olduğum üç kişilik grubumuza dönem ödevi verdi; Ömer Seyfettin'in "Perili köşk" adlı hikayesini dramatize edilp, tiyatro oyununa dönüştürecektik.
Mevsim kıştı, dışarısı soğuk ve okulumuz çevresinde ortak çalışma yapabileceğimiz kapalı bir mekan yok. Beylerbeyi iskelesini mekan edindik. Sadece belirli saatlerde yolcu yoğunluğu olduğundan çalışma yapmamıza mani bir durum sözkonusu olmadı. Okul çıkışı üç günlük ortak çalışma ile tam not olmasa bile zor beğenip takdir eden Türkçe öğretmenimizden geçer not almayı başarmıştık.
Düşünüyorum da nereden nereye; bir ortaokul öğrencisine okuduğu bir hikayeyi tiyatro oyununa dönüştürmesi ödev olarak veriliyor. Günümüzde nerede kendini adam yetiştirmeye adamış öğretmen, nerede buna yönelik müfredat ve maalesef nerede kitap okuyan, okuduğunu anlayıp, anlatabilen o eski "ortaokul" öğrencileri.

NE ANAYASASI FİİLİ DURUM YETERLİ

Fiili durumlar yaratılarak bu günlere gelmişsek yine fiili durumlarla bu günlerden kurtulabiliriz

AKP ve Erdoğan, daha sonra cumhur ittifakı şeklinde devam eden yapı fiili durumlar yaratarak Türk milleti ve devletini bu günkü ucube sisteme taşıdılar.

Nasıl mı...?
Mesela; seçim günü öğleden sonra mühürsüz oyların geçerli sayılması. Sonradan seçmen yapılmak üzere BOP dahilinde Suriye'den ülkemize kontrollü göçün olması; demografik yapının dolayısıyla seçmen profilinin de değişmesi için Türkiye katalizörlüğünde Suriye iç savaşının çıkarılması. Yakın zamanda cumhur ittifakının motivasyon takviyesi ile Can Atalay davasında Yargıtay'ın Anayasa Mahkemesi'ne karşı yaptığı yargı darbesinin meşrulaştırılması gibi fiili durumlar.
Dolayısıyla,
Yine bu ucube sistemden kurtulmak için aynı şekilde muhalefetin de kendince fiili durumlar yaratarak sisteme karşı savaş vermesi gerekir.
Nasıl mı;
Mesela Can Atalay davasının bundan sonraki yargı sürecinde muhalefetin ittifak halinde yüzbinlerce insanın katılımı ile adliye önlerinde protesto eyleminde bulunulması, bunun günlerce sürmesi.
Yerel seçim ve yönetimlerinin bu ucube sistemin ruhuna ve mantığına aykırı olması nedeniyle sistemin işleyişine çomak sokmak ve üçüncü yol arayışının önünün açılması için yerel seçimlere katılmayarak protesto edilmesi...
Tek adam iradesinin bir gece yarısı verdiği kararla nasıl ki ülke olarak "İstanbul Sözleşmesi"inden çekilebiliyorsak bu durumda meclisin de, vekillerin de, meclis komisyonlarının da varlığının bir önemi ve anlamı kalmadığından muhalefet partilerinin meclis komisyonlarından çekilmesi...
Fiili duruma karşı fiili durum yaratma alışkanlığı Erdoğan ve Cumhur ittifakının geleneksel alışkanlığa dönüştü. En son on ilimizde yaşanan deprem felaketinde insanlar enkazalar altında acılar içinde yardım beklerken Mehmetçiğin kışlasından çıkarak müdahalede bulunmasına müsaade edilmedi; tekrar kışlasına sokulamayacağı endişesi ile. Oysaki ki; yaşanan her türlü milli felaketlerde Mehmetçiğin anında sahada olması Türk Ordusu'nun gelenekselleşmiş refleksiydi; fiili keyfiyet ile yerle yeksan edildi.
Efendim bu örneklerim için "mümkün ve mantıklı değil" denebilir; evet ben de farkındayım ancak unutmayalım ki; aynı zarf içine konmuş dört oy pusulasından birisinin geçersiz sayılması da mümkün ve mantıklı değildi ama muhalefetin basiretsiz, iddiasız ve inançsızlığının iktidara verdiği cesaret ile iktidar fiili durum yaratarak sürekli bu tür fiili durumları kabul ettirdi.
Muhalefet de en azından fiili durum yaratma konusunda iktidar kadar yürekli olursa Erdoğan'sız ve bu ucube sistemsiz bir Türkiye'ye erişmek mümkündür aksi durumda cumhuriyet vesayeti yerine Erdoğan ve tek adam vesayeti hakim kılınıp, kalıcı olacaktır.
Her kim veya kurum olursa olun, kabul ettirilip vesayeti oluşturulmak istenen iki kutuplu bu ucube sisteme karşı üçüncü yol arayışından şu aşamada somut bir sonuç beklenmese de çabası içinde olma günü yani fiili durum yaratma günü bu gündür; uzun vadede olumlu sonuçlarını göreceğimizi düşünüyorum.

Artık istifa etmek yok af dilemek var

Tek adamın atadıkları görevlerinden istifa ederlerken kendilerini hangi tehdit altında nasıl suçlu hissediyorlarsa; ayrılmaları af dilemek şeklinde oluyor.
Türkçemiz de katledildi; fiilen yaşanan olay istifa ancak bunun için kurulan cümle "af" istemek şeklinde oluyor. Türkçemiz' de böyle bir cümle kurma ihtiyacı suçlu olma durumunda kullanılır. Af dilemek suçlu olmayı gerektirir. Peki suç işleme fiili söz konusu ise yapılması gereken görevden el çektirmek değil midir.
Velhasıl kelam Türkçemiz de tek adamın tehditti altında; "istifa ediyorum" talebi arz edildiğinde tek adam bu irade beyanını kendisine "posta koymak" şeklinde algıladığı için istifaları af talebi şeklinde kabul ediyor. Narsist kişilerde bu tür davranış bozukluğu her daim söz konusu olabilir.

İşte bu nedenle ucube sistemde yerel seçimlerin tek kazananı her daim tek adam iradesidir

Recep Tayyip Erdoğan "Hizmetin olması için merkezi hükümet ile yerel yönetimlerin aynı partiden olması gerekir, olmadığında ne olduğunu Hatay'da gördük" dedi.
Niçin garipsediniz ki; adam getirdiği sisteme uygun görüşünü belki de şimdiye kadar olmayan, şaşılacak derecede "dürüstçe" ifade etmiş.
Artık yeterince bilip tanıdığımız Erdoğan bu anlamda eylem ve düşüncesinde tutarlı; tutarsızlık biz muhaliflerde; Erdoğan'dan bunun tersini ummak, beklemek...
Sürekli "Mahalli idarelerin varlığı bu ucube sistemin ruhuna aykırı" şeklindeki tespitimi yaparken Erdoğan'ı yeterince tanımış birisi olarak yapmıştım ancak muhalefet bu gerçeği bir türlü görmek istemiyor.
Tek adam iradesine bağlı ucube sistemde halkın belediye yönetimini muhalefete vermesi kendi kendine cezalandırması demek olur ki; bunun örneğini gerek Erdoğan'ın verdiği Hatay örneğinde, gerekse İmamoğlu'nun beş yıl boyunca İstanbul'da mevcuda ilave olarak on adet taksi plakası bile çıkaramamış olmasında gördük. Tabi ki oyunuzu cumhur ittifakına verin demiyorum ancak çelişkilerle dolu muhalefet, iktidar ve demokrasimizin de farkında olalım.
Asıl meseleye gelelim; mahalli seçimler etrafında tezgahlanmakta olan oyun nedir; BOP'un (Büyük Ortadoğu Projesi) Türkiye ayağında güncellemeye gidildiğini düşünüyorum. Erdoğan'nın hem kendisi yoruldu hem de BOP mühendislerini yordu; muhalefet İmamoğlu etrafında konsolide edilerek Erdoğan sonrası Türkiye için hazırlık yapılıyor. Şunu da not alalım lütfen; Erdoğan İmamoğlu'nu çok seviyor; kendi vesayetinin tek takipçisi o olacak da ondan.