17 Aralık 2020 Perşembe

SEÇİMİN KAZANILMASI İKTİDARIN VERİLMEMESİ NE DEMEK


''Seçimi kazanıp iktidarın verilmemesi'' ne demek
Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, İYİ Parti Milletvekili Ahmet Erozan'ın "Bütçeyi iktisatlı kullanın, yılın ikinci yarısı alacağız." sözlerine yanıt verirken "Ülkede seçim yok. Seçim olsa da iktidarın size verilmeyeceğini biliyorsunuz." dedi.
Bakıyorum da; belki de RTE'nin "15 Temmuz Allah'ın bize bir lütfudur" itirafında olduğu gibi Çavuşoğlu'nun bu sözünü de; Allah'ın bunların gizli ajandalarında var olanı itiraf ettirmesi şeklinde algılamak mümkün. Yani "Ne olursa olsun, günün sonunda bizim için iktidardan gitmek gibi bir durum hiç bir zaman söz konusu olmayacak" anlamında yorumlanabilecek bir ifade.
Bu cümle yeterince ilgi çekip, yankı bulmadı. Oysa ayan beyan açık; AKP'nin seçimi kaybetmesi durumunda antidemokratik bir yöntemin devreye sokulacağını söylüyor. Muhalefet, oldukça "Kullanabileceği" bu ifadeyi sadece dinlemekle yetindi. Bu söz ağızdan çıktığı an tabiri caizse mecliste "Kıyamet" kopmalıydı. Muhalefet partisinden birisi velev ki; "Arkamızda öyle bir destek olacak ki sizin iktidarda kalmanız mümkün olmayacak" mealinde bir ifade kullanmış olsaydı şu anda tüm TV'lerde cumhur ittifakı tarafından "Darbe çığırtkanlığı" üzerinden ne kıyametler koparılıyor olurdu değil mi.
M.Çavuşoğlu, Sayın Erozan'nın şahsında İYİ PARTI'ye "Sizi, kurumsal kimliğinize yönelik kumpaslarımızla tasfiye edeceğimizden iktidar olma şansınız olmayacak" mesajını mı vermek istemiştir.
Devlet Bahçeli'nin HDP'yi kapatma talebinin arkasındaki gerçek niyet; HDP (Oldukça haklı gerekçelerle) vesile kılınarak siyasi "Partilerin kapatılması" süreçlerini absürt demokrasimize çirkin bir yama yapıp bunu geleneksel hale getirerek, aşağıda ifade edeceğim zorlama isnat ve ithamlarla İYİ PARTİ kumpaslarla aleyhine işletilecek bir sürecin içine mi çekilmek isteniyor.
Öyle ya; Meral Hanım hakkında 2016 yılında açılmış, üzerinde gizlilik kararı alınmış, Meral Hanım'ın da sürekli dilekçeler vererek duruşmasının bir an önce yapılmasını istediği ama bir türlü de yapılmayan davanın akıbetinin bu şekilde sürüncemede bırakılmasının amacı ne olabilir. Aradan dört yıl geçmiş, beşinci yıla girerken dosyası hazırlanıp mahkemesi yapılmayan soruşturma mı olur. Birileri için beklenen gün geldiğinde, fitili ateşlenerek Meral Hanım'ın şahsında İYİ PARTİ'nin aleyhinde kullanılabilecek bir davaya mı dönüştürülmek isteniyor. O istenen gün gelmeden, özellikle belirlenmiş isimler üzerinden fetö ile bağlantılı ve iltisaklı olma hali keşfine bunun için çıkılmış olabilir mi.
Kongre sürecindeki listeler savaşı ve çizilen isimlerle ilgili parti içinde yaşanmış hoşnutsuzluklar gibi; partinin iç sorunlarını sorgulama refleksi nasıl oldu da hem parti kurumsal kimliği üzerine hem de önceden belirlenmiş özel isimler üzerinden fetö ile irtibatlı ve iltisaklı olma şeklinde bir sorgulama sürecine dönüşmüştür.
Benim kanaatim o ki; nihai hedefin İYİ PARTİ'nin tasfiyesine kadar gidecek bir sürecin yürütülmekte olduğudur. Murad edilen bu olsa da; Meral Hanım'ın siyasi dehası ile oluşturduğu atraksiyonlarla bunların üstesinden geldiği gibi bundan sonra da gelecektir.
Elimde iddialarımla ilgili elbette belge ve bilgim yoktur. Bütün çıkarsamalarım, millet olarak hep beraber yaşadıklarımız, şahit olduklarımız, bireysel yaşanmışlıklar ve bunlar üzerine yaptığım gözlem ve tespitlerimi, akıl denen sahip olduğum güzel bir nimet ile muhakeme edip hükme varmam dır.

Camiler ''Kapatılsın'' mı?
Covid-19 hastası bir hemşerime "Köyde kaç kişisiniz ki bu illet sana da bulaştı" deyince "Cuma namazına gitmiştim herhalde orada kaptım" dedi.
Akıl dini İslam'a göre bir Müslüman işlemiş olduğu günahlara binaen Allah'a karşı sorumludur ve affını da sadece Allah'tan ister. Ancak ne var ki; kul hakkını ilgilendiren bir günah söz konusu olduğunda aradan çekiliyor, helalleşmeyi tarafların kendi sorumluluklarına bırakıyor. Yani Allah "Onun da gereğini yapmak benim işim, sizin ne haddinize" demiyor.
Gerek vakit namazlarının gerekse cuma namazlarının cami veya mescitlerde toplu kılınması durumunda; velev ki taşıyıcı olan birisinin salgının bulaşmasına vesile olmak gibi Allah'ın bile böyle bir günahı(Kul hakkı) affetme yetkisini mağdur kuluna bıraktığına göre; Diyanet İşleri Başkanlığı hangi cüretle hala camileri ibadete açık tutmak gibi bir günahın vebalini üstlenebiliyor.
Oysa tüm ibadetlerin Allah nezdindeki anlamı tamamen ve tamamen İslam dinine inanıp, Allah'a iman etmedeki samimiyetin belli ritüellerle ifade edilmesidir. Allah, İmanımız doğrultusunda dinimizi ne derece önemsediğimizi günlük yaşantımızda güzel ahlak temelli tutum, davranış ve ibadetlerimizle görmek ister. Yani demem o ki; Allah (Haşa) bizim ibadetlerimize ihtiyacı olmadığı gibi yaptıklarımızla da bir eksiğini tamamlamış veya ihtiyacını gidermiş olmuyor.
Toplu ibadetlerdeki amaç insanların sosyalleşmesidir. Malum virüs bugün için aynı zamanda sosyalleşmenin en büyük düşmanı olduğuna güre bir anlamada ona karşı verilen mücadeleyi de cihat olarak görmek mümkün. O halde, bir savaş esnasında cephede düşman varken nasıl ki toplu namaza durulamıyorsa, bir çok insanın virüs taşıyıcısı olma ihtimalinin olduğu toplu ibadetlerin yapılması da sakıncalı olup, adeta savaş hali görüp, salgın tehlikesi aşılana kadar camiler ve mescitler kapalı tutulmalıdır.
Peki Diyanet İşleri Başkanlığı niçin camileri toplu ibadete açık tutmada ısrar ediyor. Çünkü üzerinde siyasi dayatma var da ondan. Siyasi iktidar çok iyi biliyor ki; Türkiye'de ortalama algı düzeyine "Camilerin ibadette kapatılması" gibi bir kararı anlatamaz. Siyasi iktidar bunu günün savaş şartlarını ve konjonktürü dikkate almadan "CEHAPE camileri kapattı, ahır yaptı" propagandası ile elde ettiği sonuçlardan edindiği tecrübeden biliyor.
"Nakilci İslam" anlayışında bir teslimiyet söz konusu olup, "Allah'ın dediği olur" teslimiyeti ile zahmetsiz olan bir yol, yani kolaycılık tercih edilerek aklı kullanmaya yönelik "Akılcı İslam" anlayışından kaçmak adeta teşvik ediliyor. Nedeni de Müslümanların ortalama algı düzeylerinin artacağından korkulmasıdır. Allah "Her şeyin neden ve sonuçlarını sorgulamayın, benim takdirime bırakın" demiş olsaydı, akıl denen nimeti israf etmemize ne gerek vardı, başka canlılara da verirdi öyle değil mi.
Din alimi falan değilim. Dinime nakil yolu ile değil aklım ile inanan bir insanım o kadar.

Geçmişime dair bir anım

Eşimle beraber İlçe Yüksek Seçim Kuruluna gidip MHP'den istifa dilekçelerimizi verdikten sonra binadan çıkarken bir ara hüzün dolu nemli gözlerimizle karşılıklı bakıştığımızı hatırladım.

Şimdi ise; o günkü irademizle vermiş olduğumuz karar neticesi ete kemiğe bürünmesinde katkımız olan İYİ PARTİ projesi ile başkent Ankara'nın ülkücü bir belediye başkanına kavuşması ve o belediye başkanının örnek belediyeciliği yanında arsızlık, hırsızlık ve yolsuzlukların hesabını sorma mücadelesindeki kararlılığını izlemenin keyfini yaşıyoruz.
Ve, ağlayarak istifa ettiğimiz partimiz MHP'nin Ankara Belediyesi meclis üyelerinin iradelerini AKP meclis üyelerinin iradelerine teslim ederek meclis salonunu terk etmiş olmaları ve bunu da ülkücü Mahsur Yavaş'ın arsızlık, hırsızlık ve yolsuzluk tespitlerini protesto etmek adına yapmalarına şahit olunca; geçmişteki o hüznün akıttığı göz yaşlarımızın yerini bugün almış olduğumuz doğru kararımıza şükretmenin keyfini yaşıyoruz.
Mansur Başkanın "İsterseniz sıraların üzerine çıkın tepinin" sözlerindeki özgüvene şahit olunca, bunun da keyfini yaşamak elbette çok güzel bir duygu.
Allah'ım sen bu duyguyu ülkenin her zerresinde her Türk'e yaşamayı nasip eyle.

Cumhur ittifakı niçin Kılıçdaroğlu'nun cumhurbaşkanı adayı olmasını istiyor

Hiç düşündünüz mü; cumhur ittifakı niçin Kılıçdaroğlu'nun ille de cumhurbaşkanı adayı olmasını istiyorlar. Kılıçdaroğlu'nun imalı konuşmasını bir anlamda kendi gönüllerinden geçeni itiraf eder şekilde anlamlandırdılar. Cumhur ittifakı mensupları bugün peş peşe verdikleri demeçlerle ne kadar da mutluydular değil mi(!)

AKP aynen Muharrem İnce'nin adaylık sürecinde uyguladığı taktiği bu sefer de Kılıçdaroğlu üzerinden uygulamak istiyor. Adeta Muharrem İnce'nin CHP adayı olmasını sağlayan AKP olmuştur. Nasıl mı; CHP tabanını sürekli algılarla tahrik ederek onları Muharrem İnce'nin aday olması gerektiğine inandırdılar. Bu arada Muharrem İnce'yi de sürekli motive etmeyi ihmal etmediler. CHP seçmeninin bilinç düzeyi gayet yüksek olmasına rağmen maalesef cumhur ittifakının bu algı tuzağına düştüler. Oysa o günkü konjonktürde daha partisini kurarken "Ben cumhurbaşkanı adayı olacağım" diyen Meral Akşener'in millet ittifakının cumhurbaşkanı adayı olması gerekiyordu.
Dolayısıyla, o günkü konjonktürde Kemal Kılıçdaroğlu hangi nedenlerle cumhurbaşkanı adayı olmamışsa bugün de aynı nedenlerin hala geçerli olduğunu düşünüyorum. Kılıçdaroğlu'na soracak olursak o da aynısını söyleyecektir.
Bundan sonra sürekli "Ana muhalefet partisi genel başkanı niçin cumhurbaşkanı adayı olamaz" diyerek cumhur ittifakı trolleri şimdiden mesailerine başlayacaklar. Yine CHP tabanını tahrik ederek "Sahi, niçin genel başkanımız aday olmuyor ki; olmalıdır" gibi bir soruyu sordurarak CHP tabanına bir öncesindeki hatayı tekrar yaptırmak isteyeceklerdir. Ancak Kılıçdaroğlu bu oyuna gelmeyecek ve millet ittifakı kendisi dışında güçlü bir aday belirleyecektir. Meral Hanım bile bugünden kendini bağlayıcı ifadeler kullanmadan, temkinli hareket ederek Kılıçdaroğlu ile başarılı bir süreç yürütüyorlar.

İYİ PARTİ'de ideolojik taassup dayatma büyümesine engeldir
Türk milliyetçileri olarak kendi iktidarımızı ideolojik taassuplarımızı dayatarak (Dün MHP, bugün İYİ PARTİ) imkansız hale getirirken ülkümüz adına kavgasını verdiğimiz dönemlerin marjinallerini hem iktidara taşıdık, o da yetmedi iktidarlarını koruyoruz.
MHP 7 Haziran 2015 itibariyle ideolojik taassubu terk etti ama kendisi için değil Recep Tayyip Erdoğan ve partisi için etmiştir. Bunun açılımını "Andımız"a sahip ÇIKMAYARAK bir anlamda adeta deklarasyon şeklinde ilan etmiş oldu.
Peki bu kadar, cesaretle ideolojik taassubu terk etmeyi veya açılımı göze almayı düşünen Devlet Bahçeli ve avenesi niçin iktidar olmayı değil de ülkeyi AKP iktidarı ve Erdoğan liderliğinde tek adam sistemine taşımayı tercih etmiştir. Bir anda hangi hesapların yapılıp, kitapların yazıldığını bilmeden adeta "MHP ve Türk milliyetçiliği Erdoğan ve partisine armağan olsun" sloganı ile karşılaştık.
İşte "Özgür Düşünceli Demokrat Türk milliyetçileri" olarak doğal yapımız gereği buna itiraz ettik. Farkında olmadan bizlere sürü psikolojisi ile yutturulmak istenen bu sloganı atmayı ret ettik. Biat kültürü ile her Türk milliyetçisinin bu sloganın peşinden gideceğinin hesabını yapanların hesaplarını alt üst ettik.
Sonuç; bu ayrışmanın belirleyici unsuru "İktidara susamışlığımızı" ideolojik taassupla başarmanın mümkün olamayacağı, bunun yerine "Vatanseverlik ve millet severlik paydasında bütünleşmeyi pergelin sabit ayağı olarak tutup, onun üzerine kurumsal bir yapının oturtulması gereği düşünülerek İYİ PARTİ projesi geliştirilmiştir. Belki bana "MHP ideolojik taassubu 2015, 7 Haziran seçimlerinden sonra terk etmişti demiştiniz" diyeceksiniz ama arada önemli bir fark var; İYİ PARTİ bunu Türk milliyetçilerinin iktidar olması için yapıyor, yani iktidara talip. İYİ PARTİ'nin başının üstünde "Döndürülmek istenen" musibet ve belaların temelinde de iktidar olmak için sahip olduğu bu özgüvendir. Parti içinde yaşanan sorunların bunlarla hiç bir ilgisi, alakası yoktur ama bu sorunların partinin kurumsal kimliğine karşı kurgulanmış operasyonlara bilerek ve istenerek malzeme edilmek istendiğinin de farkındayız.


İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk ''Nakilciler'' tarafından linç edildi

Yine rahmetli Yaşar Nuri Öztürk gibi çok değer verdiğim bir ilahiyatçı olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk çalışma alanı olan tefsir konusunda; anlatmak istediklerini anlayabilecek yeterlilikte olmayan akılcı değil, nakilciler üzerinden günlerce linçe tabi tutulunca artık dayanamayıp Marmara üniversitesi ilâhiyat Fakültesindeki görevinden istifa etti. Bundan sonra zamanını, yazmakta olduğu tefsir çalışmasını tamamlamaya ayıracağı söyledi.

Beni bir çok bakımdan etkilemiştir. İslam'ı geleneksel anlayışa teslimiyet şeklinde, yani nakille anlatılan İslam'a değil, kendi aklımı da devreye sokarak, mantığıma oturttuğum bir dine yani İslam'a inanmaya yöneltmiştir.
Diğer bir etkisi, Kur-an ayetlerinin tefsirinde Arap toplumunun kendi sosyolojisinden tutun da Arapçanın dil özeliklerine kadar olan bir çok ayrıntıyı göz önünde bulundurarak, toplumsal gerçekçiliği ve tarihselliğe dikkat etmek gerektiği şeklindeki tespitleri olmuştur.
O'nun anlattıklarından etkilenerek çıkardığım sonuç; eğer Kuran-ı Kerim Orta Asya Türklüğüne inmiş olsaydı sayfa adeti veya ayet sayısı bugünkünün ancak dörtte biri veya yarısı kadar olurdu. Mesela cariye ve köle mevzularından hiç bahsedilmezdi.
Şimdi hocaya sahip çıktım ya; yine birileri de onunla beraber beni de linçe tabi tutmak isteyeceklerdir ama umurumda değil. En azından ahde vefa gereği madem ki üzerimde hakkı var ben de elimden geleni yapmam gerektiğini düşündüm. Hoca beni dinden çıkarmadı aksine İslam'a inanma ve Allah'a iman etme gerekçemi bir mantığa oturtmamı sağlamıştır. Allah bu hocamdan da, rahmetli Yaşar Nuri Öztürk'den de razı olsun.


AKP Tokat milletvekili Av. Özlem Zengin aşağıdaki twit'i atmış.
Bu twit'de "Kadına seçme ve seçilme hakkını Atatürk vermiş ama biz kadın deyince başörtülü olanları kabul ettiğimiz için gerçek anlamda kadının seçilme hakkını 7 Haziran 2015 de Recep Tayyip Erdoğan ile elde ettiğimizi düşünüyoruz" anlamında bir ifadeyi içeriyor aslında.
Kendisine sormak isterim, başörtüsü sadece sizlerin başında olunca mı bir anlam kazanıyor. Rahmetli Atatürk'ün annesi rahmetli Zübeyde Hanım da başörtülü bir kadındı, Atatürk gibi bir evlat doğurdu. Buna ne diyeceksiniz.
Demek ki başı örtülü veya başı açık anaların çocuk doğurmuş olmalarından ziyade bu devlete ve millete nasıl bir evlat kazandırdıkları dır önemli olan.
Allah'ın emri diyerek suiistimal ede ede bir türlü doymak bilmediğiniz başörtüsü açlığınız ne zaman sona erecek. İktidara yürümek için her şart altında elinize değnek yaptığınız bu enstrüman, önümüzdeki erken veya zamanında yapılacak ilk seçimde Allah'ın sopası olarak başınıza inecektir, bilesiniz.
Milletin her ferdinin üzerinizdeki hak, hukuk, adalet; alın teri, adil paylaşım ve mazlumları zalimlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunuzdan mütevellit mağduriyetler ortadayken; cumhuriyet tarihinin hatta Türk tarihinin en aşağılık hain bir yapılanması için yaptığınız kurumsal taşıyıcı anneliğinizin söndürdüğü ocaklarda acılar dinmemişken; hangi renkte, kaç fabrikanın üreteceği, kaç metre kumaştan dikilmiş kaç adet başörtüsü olursa olsun; günahlarınızın üzerini örtmek mümkün olamayacaktır bilesiniz.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

3 Aralık 2020 Perşembe

BENİM BİR TEZİM VAR


 Benim bir tezim var

Benim bir tezim var. Ümit Özdağ'ın son katıldığı TV programında yaptığı konuşmasında geçen bazı cümlelerinden çıkardığım sonuçlar tezimi doğruluyor.

Tezim şu; devlet Türk milliyetçiliği ideolojisi ve onun mensuplarına bir misyon biçmiş. Bu misyon; devletin güvencesi olup, her dönemin hükümetlerine bağlı adeta "Güvenlik ve stratejisi kurumu" olarak görev ifa etmektir. Bu misyon şimdiye kadar MHP kimliği altında en kolay ve en ideal şekilde organize edilmiştir. Bir anlamda MHP'nin varlığı; siyasi kurum kimliği altında Türk siyasetinde "Siyasi güvenlik ve strateji kurumu hüviyetinde olması dır.
Devlet, Türk milliyetçiliği hareketinin ne güçlenmiş varlığını ne de zayıflamış halini istiyor. Belirlediği standartta göre "Türk milliyetçiliği güç eğrisi" belli bir noktayı aşınca bir gerekçe bulunup operasyonla kafasına biniliyor.
Rahmetli Başbuğ dönemindeki Türk milliyetçiliği hareketi siyasi olmaktan ziyade, üzerinde herhangi bir güç kontrolü olmadan olabildiğince iradesine her türlü inisiyatif tanınmış bir hareketti. Onun içindir ki 12 Eylül 1980 darbesi bu kadar güçlenmiş bir hareketin üzerine balyoz gibi inmiştir. Çünkü devlet bu hareketten istediğini almış, artık o kadar güçlenmiş halini kabul etmeyip kendince makul çizgiye çekmek istemişti.
Bu hareket ne zaman iktidar olmaya namzet bir pozisyona geldiyse, özellikle kendi içerisinden bir darbe yemiştir. DSP ile hükümet kurulmaması gerekirken kuruldu, erken seçime gidilmemesi gerekirken gidildi, AKP'ye yanaşmamak gerekirken aksine ona eklemlendi. Bu kırılmalar bilerek ve istenerek yapılan operasyonlarla olmuştur. Dedim ya; MHP'nin meselesi iktidar olmak değil ki; devletin "Güvenlik ve strateji kurumu" olarak hükümetlere misyonu gereği katkı sağlamaktır.
Türk milliyetçileri ilk defa bu mukadderatı değiştirmek istedi ve kendisine biçilen o misyonu ret ederek, gerçek anlamda organize olup, diğer siyasi görüşlere mensup olup, vatan ve millet severlik paydasında buluşan, milli düşünen insanları da yanına alarak İYİ PARTİ'yi kurmuşlardır.
Peki buna göre yukarıda kendisine verilen misyonun dışına çıkmış olan Türk milliyetçiliği; terbiye edilmek, olması gererken düzeye tekrar çekilmek istenmiş olamaz mı; tezime göre elbette. İşte bu nedenle İYİ PARTİ ve onun kurumsal kimliği altında organize olmuş Türk milliyetçiliğinin bu günlerde yaşamakta olduğu da bunun bir tezahürü mahiyetindedir.
Öyle ya; bir partinin kurucusu olan, partide genel başkan yardımcılığı yapmış, divanda görev almış ve hala milletvekili olan bir insan nasıl olur da aynı zamanda bir devlet memuru gibi yurt dışında kahramanlıkla tanımlayabileceğimiz riskli görevleri de ifa ediyor olabilir. Doğrusu devlet böyle bir "Kahraman"a her zaman ihtiyaç duyabilir ama aynı zamanda bir partideki varlığı da anlamlıdır.
Benim bu görüşlerim siyasi tarihimizde şahit olduğum siyasi yaşanmışlıklar üzerine tecrübelerimi de katarak yaptığım tespitlerdir. Belge diye sunulacak ithamlar değildir. Birilerine göre "Saçma şeyler" de denebilir. Aynen İYİ PARTI'nin anayasanın ilk üç maddesinin değişmesini istemiş olduğunu iddia etmek kadar. Bu iddia İYİ PARTİ'nin ipini çekmek için düşünülmüş bir organizasyonda seçilmiş en etkin silahtır. Sormak isterim, hangi ahmak kendisini öldüreceğini bildiği birisinin eline silah verir.

Sonuç itibariyle devlet, Türk milliyetçilerine sürekli "Yemek pişmek üzere az bekleyin" diye diye ömrümüzü aldı götürdü. Karnımızı doyurma oyalaması ile bizi ölüme yatırdı.
Sonra içimizden birbirleri "Ne pişmek bilmeyen yemekmiş lan bu" diyerek tekmeyi vurup tencereyi yerle yeksan edince; bir de gördük ki sadece içinde su kaynayan boş bir tencereymiş.
Boş tencere içinde niçin su kaynatılıyormuş; başka yerlerde umut aranmasın diye. Peki bu niye; hane küçülmesin, güç bölünmesin diye.
Şimdi birileri gidip köyün yamacında tencere ile kapağını araya dursunlar; biz azatlığımızı ilan ettik, keşfettiğimiz yerde otağımızı kurduk, karnımızı doyuruyoruz. Soframıza siz de buyurun.

Özgür basını RTÜK sopası ile hizaya sokmak
Habertürk aslında yandaş bir kanal(dı). Bunu en somut nasıl biliyoruz "Alo Fatih hattı"ndan.
Sanırım Habertürk TV, Türkiye'nin siyasi geleceğine dair hesaplamalar yapmış olmalı ki; bir iktidar değişikliğine karşı tedbir amaçlı yayın politikasında tarafsızlığa doğru evirilmek adına ilk çıkışını Berat Albayrak'ın istifasını yandaş kanal olarak vererek göstermek istedi.
Muhalefet liderleri ve en son olarak da Meral Akşener ile özel program yapılması, bu da yetmeyip Meral Hanım'ın tarafsız ve bağımsız yayın yaptıklarına vurgu yapıp teşekkür etmesi AKP ve cumhur ittifakının çileden çıkmasına neden oldu. Böylece "Yandaşlık"tan caymaya bedel ödetmek üzere CHP'li vekilin canlı yayında "Ordu satıldı" sözü bahane edilerek RTÜK tarafından Habertürk TV'ye ceza kesildi.
CHP'li falan değilim ama az çok okuyup düşünen herkes bilir ki; CHP'yi sivil inisiyatiften ziyade Türk Ordusundan gelenler kurmuştur. Her ne kadar o cümle o vekilin ağzından yanlış çıkmış olsa da; aslında o cümleyi ona öyle söyleten; cumhur ittifakının Türk Ordusunun itibarına vermiş olduğu zarara isyanın öfkeden yanlış sarf ettirdiği bir cümledir. Söylendiği şekliyle kabul etmek elbette mümkün değil. Bunun yanında Türk milleti olarak AKP'nin Türk Ordusuna yapılan kumpaslara hükümet olarak verdiği siyasi desteği de unutmuş değiliz.
Vallahi böyle düşünmeye bizi iten 18 yıllık AKP iktidarının bizatihi kendisi dir. Öyle ya; bu millettin en az yarısına "İllet, zillet" denirken çocuklarımızla birlikte defalarca TV'lerde bu ithamları dinlemedik mi. Ya da birisi "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" derken, Türk Ordusunun askerleri değil de Yunan Ordunun askerleri mi kastedilmişti de; bu sözlere atfen hiç bir TV'ye RTÜK ceza kesmemişti. Burada küçük düşürülen askerler kimin askerleriydi söylemisiniz.

Bahadır Erdem'i anlayalım mı linç mi edelim
Habertürk TV'de Bahadır Erdem'i dinledim. Allah kimseyi kendisine karşı kurgulanmış "Kalleş güç"ün karşısında çaresiz bırakmasın. Nihayet kendisini ifade etme fırsatını buldu ve çok da güzel konuştu. Sanırım kendisine birilerinin algı kemendine takılarak haksız itham ve isnatlarda bulunanlar helallik isteyeceklerdir.
Beş yıldır doğrudan muhalif söylemleri ile duruşu belli olan birisi. Bir devlet üniversitesinde hukuk alanında akademisyen olup da, yandaş olmadan TV'lerde konuşabilen tek akademisyen.
Böyle, alanında değerli ve de muhalif bilim adamının belki de Meral Hanım'ın bile aklından geçmemişken acaba iyi partiyi tercih eder mi diye düşünmüştüm. Meral Hanım Bahadır Bey'i keşfedip İYİ PARTİ'ye kazandırdığı için tebrik ederim.
Evet, İYİ PARTI'ye ikinci bir MHP olmayı dayatanların zihinlerindeki konsepte uymayan bir isim ama İYİ PARTİ'nin de kuruluş manifestosundaki tanıma tam da uyan birisi. O manifestoda ana tanım neydi "Vatan ve milletseverlik paydasında bütünleşen herkes bu partiye aidiyet duyup, katılabilir"
Bu partinin kuruluşunda olup da, kartvizitlerine bu tanımı koyup oraya buraya dağıtanlar her ne hikmetse gün geldi kartvizitlerini yalanlayıp mekanlarını da değiştirmeyi düşündüler. Kuruluş manifestosuna sadakatsizliğe Bahadır Erdem'i bahane etmek neyin gereğidir bilemem ama Hoca kartvizitte ne yazılmışsa o adrese gelmiştir.

Hz. İsa “İlk taşı günahsız olanınız atsın"
Herkesin geçmişte attığı mesajlar, söylediği sözler ne zaman, hangi konjonktürde ve niçin söylenmiş olduğunun hesabı yapılmadan bugün paylaşılmış gibi; bu da yetmeyip anlamını şeytani niyetlerine uyacak şekilde değiştirerek paylaşılması gibi bir usul türedi. Maalesef bu usul siyasetin başımıza musallat ettiği çok adi bir virüs halini aldı.
Bunun bir başka versiyonu da A.Ilıcalı ile gündeme geldi. Bir yarışmacının ergenliğe bağlı asilik yaşlarında sosyal medyada paylaştığı; o gün de, bugün de tasvip edilemeyecek hakaret ve küfürler içeren sözleri nedeniyle epey bir süredir devam eden yemek yapma yarışmasına müdahale ederek diskalifiye edilmesini sağladı.
A.Ilıcalı'nın söz konusu yarışma başlamadan önce katılımcıların her biri için yapması gereken araştırmayı niçin yarışmanın bugünkü aşamasında yapmaya ihtiyaç duymuştur. Yoksa, şimdi benim yaptığım gibi kendi ismini, markasını konuşturmak, programının izlenme oranını artırmak için mi bunu yapmıştır.
Evet, insanlar sarf ettikleri sözlerinin bedelini ödemeli ama böyle bir usulle ödetilmesini biraz itibar suikastı olarak görüyorum. Belki de o yarışmacının atmış olduğu twit'lerden ailesinin haberi bile yoktu. Nitekim en büyük mahcubiyeti ailesine karşı duyacağını ağlayarak ifade etmiştir. Bir aileye milyonlarca izleyicinin önünde itibar suikastı yapılmıştır. A.Ilıcalı eğer ahlak ve etik değerler adına yarışmaya müdahale etmişse; masaya ilk önce kendi özel yaşamını yatırmalıdır. Hz. İsa, zina yaptı diye bir kadını taşlamak için can atanlara şöyle der: “İlk taşı günahsız olanınız atsın"

Çamura girersen üzerine sıçratırsın
İnsan biraz üzerine sıçrayacak balçıktan, eteğine takılacak tikenden sakınmak için etrafını dolanılır değil mi. Arsızlık öyle bir had safhada ki; etrafından dolanmak ne demek, bile bile balçığın içinde zıplıyorlar.
Ordu vesayetini kaldıracağız diyerek cumhuriyet tarihinin en büyük ihanet yapılanması ile işbirliği yapıp, Türk Ordusu'nun genel kurmay başkanı da dahil olmak üzere en güzide ve gürbüz askerlerine kumpas kurup hapislere tıkadığınızı bizatihi kendiniz söylemediniz mi; o da yetmeyip kurguladığınız kumpas davaların savcısı olmadınız mı; o da yetmeyip en mahrem kozmik odasını o ihanet şebekesine teslim etmediniz mi.
Ve gün geldi; kumpas kurduğunuz o orduya, o günlerde yaptığınız zulme isyan ederek sahip çıkanları ordu düşmanı ilan edeceksiniz öyle mi.
Susmanız bile sizin için bir erdem olabilecekken bir de üste çıkma arsızlığınız var ya; pes doğrusu.
Evimiz müstakil. Evde yalnızım. Bir tıkırtı duydum, daire kapısını açtım, merdiven boşluğunda iki şalvarlı kadınla göz göze geldim. Binanın giriş kapısını açıp içeri girmişler ve o an onları merdiven boşluğunda yakalıyorum.
-Buyurun
-Mustafa amcayı arıyoruz.
Öyle bir özgüvenleri vardı ki; bana adeta "Bizim burada olmamızı sorgulamak senin haddine mi" der gibiydiler. Her ikisinin de bakışlarından doğrusu irkildim. Onlara siz hırsızsınız desem ellerini arkaya saklamış olanın aniden bir şey yapabileceğini düşünerek sadece "Öyle birisi yok" diyebildim.
Buna ne denir; suçluluk arsızlığı ile mazlumu sindirme operasyonu. Bilmem anlatabildim mi.

Atatürk ile padişahlar arasındaki fark

Atatürk ile padişahlar arasındaki fark; Atatürk Türkoğlu Türk dü. Padişahların büyük bir kısmı ise devşirme geleneğinden zuhur etmiş devşirme çocuğu veya torunlarıydılar.
Osmanlı yüz sene daha yaşasaydı; bu denli devşirme geleneğinden sonra Anadolu'da Türk'ün adına kayıtlı ne kalırdı; bence hiç bir şey.
Atatürk bu akıbete karşı bir güneş gibi doğarak, Türk milliyetçiliğinden beslenen ruh hali ile etrafında oluşturduğu kadrosuyla Türk'ün mührünü bu coğrafyaya tekrar vurmuştur. Türk'ün adını unutturan ümmetçi bir devlet değil, Türk'ün adını öne çıkaran, her şeyi ile ona ait bir ulus devlet inşa etmiştir.
Ruhları şad mekanları cennet olsun.
Tanrı Türkü korusun ve yüceltsin.

''Biat''ın bilgi ve aklı esir alması
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kuran gazi meclisimizde bulunan bir milletvekili 18 yıl önce bu ülkede araba (Öküz arabası değil) olmadığını söylüyorsa durum çok vahim değil mi.

Bu bayan vekil, Bilkent Üniversitesi mezunu, Chicago Illinois Institute of Technology de yüksek lisans, DPT staj, Denizli Belediye Başkan Yardımcılığı, Denizli Ticaret Odası Başkan yardımcılığı yapmış birisi. Bu kadar zengin referansı yerle yeksan eden ne biliyor musunuz; birisine yani muktedire biat etmedir.
Hangi mağarada yaşamış olmalı ki; 18 yıl önce etrafında bir tek dahi araba görememiş(!)
Hangi teslimiyet, hangi biat bu vekilin aklını devreden çıkarıp, özgüvenini sıfırlayarak öğretilmiş çaresizlik ile böylesi bir hafıza kaybına neden olabilmiştir.
Boyunu aşan işlerin yapıldığı yere kaçırılıp getirilen çocuk gelin misali; yetersizliğinden kaynaklı aczi yetine mi acıyalım, yoksa bu zavallıyı buralara taşıyan sisteme mi öfkelenelim.

Siyasi parti liderleri niçin bir araya gelemiyorlar
Bu ülkede özgüven yoksunu bir siyasetçinin tahakkümü yüzünden 2000'lı yılların başına kadar demokrasi geleneğimizde var olan "Siyasi liderler açık oturumu" ortadan kalkmıştır.
Belki de bundandır; birbirlerine karşı fütursuzca aşağılama sıfatlarını kullanmaları. Atalarımız
boşuna dememiş; bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır diye. Hatıralarda kalmak için bir araya gelmek, kahve içmek, onun için de sohbet gerek. Böyle bir anı yaşamamışların hatıraları olup, hatırları da kalmadığı için birbirlerini karşılıklı ağır ithamlarla sıfatlandırmaları hiç de zor değil.
O özgüven sahibi liderlerden Bülent Ecevit'in vefatı ile bu demokrasi geleneğimiz ortadan kalkmış oldu.
Tabi kolay değil; ani bir soruya hazır cevap için bilgi, birikim, tahammül ve en önemlisi de özgüven lazım.

Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

22 Kasım 2020 Pazar

''YARGI VE EKONOMİDE REFORM'' NEDEN BUGÜN

Nereden çıktı bu ''Yargıda ve ekonomide reform'' ihtiyacı
Niçin şimdi medeni alemin dikkatini çekmek, AB kriterlerine vurgu yapmak ve beraberinde ekonomi ve yargı reformunu dillendirmeye ihtiyaç duydunuz. Çünkü aklıselimin nihai varacağı yer, kabul edeceği gerçek bu da ondan.
Aslında bu değerlere inandığınızdan değil, siyasi akıbetinizden korktuğunuz için böyle bir atraksiyon geliştirmeye ihtiyaç duydunuz. Yarattığınız suni algılar üzerinden attığınız nutuklarla toplumu oraya buraya sürüklemek hatta reyini de almak mümkün olabiliyor ama gördünüz ki aynı nutukların insanların açlığına çare, boş arazilerine tohum, traktörlerine mazot olmuyor.
İktidarınız boyunca, hatta sonradan size eklemlenen küçük ortağınız da dahil uzun bir süre devletin kurucu değerleri üzerine yaptığınız hatalar sürekli hatırlatıldı ancak cumhuriyet değer ve kazanımlarına karşı intikam alma hırsınız zihninizi öylesine esir almıştı ki; bu işi kolaylaştırmak için rahminizde cumhuriyet tarihinin en aşağılık sinsi yapılanmasına taşıyıcı anne oldunuz. Ve, peydahladığınız bu gücün size sağladığı menfaatlerle muktedirliğinizin gücü o kadar artmış ve bundan da öyle bir haz alıp kendinizden geçmiştiniz ki; "Mevla'm verdikçe veriyor" bile demiştiniz.
Haz duygusunun şiddeti o kadar yüksek olabilir ki; insanın aklını başından alır, itiraflarda bile bulundurabilir. Aslında o yaşanan haz, fetö'yü devlete yerleştirmiş olmanın yaşattığı bir hazdı. Bu anlamda defalarca itiraflarda bulundunuz ama hani şimdi hatırlama ihtiyacı duyduğunuz o AB kriterleri, insan hak ve özgürlükleri var ya; o haklarımızı yerle yeksan ettiğiniz için muhalifliğimizi yeterince gösteremedik. Ya kendi işimiz gücümüz veya memur olan evlatlarımız, torunlarımız üzerinden sürekli tehdidinizi hissettik. Bir zaman sonra kendi rahminizde yetiştirdiğiniz canavarla bile biz muhalifleri tehdit etme insafsızlığına yeltendiniz.
Bu ihanet örgütünün size kazandırdığı güç ile cumhuriyet değer ve kazanımları üzerine oturmuş vesayeti tamamen kaldırarak kendi vesayetinizi hakim kıldınız. Öyle bir vesayet oturtmuş ve bundan da öyle bir güç alıyordunuz ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucu başbuğu Mustafa Kemal Atatürk'ü ve özellikle de annesini alçakça aşağılayıcı ifadeleri kullanmış, bu düşünceleri üzerine kitaplar yazmış ve nihayetinde "Keşke Yunan galip gelseydi" diyerek Allah ile yüzleşmeye giden birisini devlet protokolü ile hastanede ziyaret bile ettiniz. Sanırım bu ziyaretiniz ile vesayetinizin gücünü hissettirmek, göstermek istemiştiniz. Adeta "Bu cüret 'imiz, bundan sonra yapacaklarımızın teminatıdır" demek istiyordunuz.
İnsan hak ve özgürlüklerini, AB kriterlerini ve medeni alemin asgari müştereklerini referans almayan, hatta bu değerleri talep etme mücadelesini dahi batının ülkemize bir oyunu olarak gören vesayetinizin devam etme şansının kalmadığını anlamış olmanız, bu değerlerin kıymetine vakıf olmanızdan değil, iktidarınızın elden çıkacağı gerçeğinden dır.
Ve de en önemlisi; kendi iç sorunlarını, kurduğunuz kumpaslara entegre ederek bitirmeye çalıştığınız İYİ PARTİ'nin hesabını kitabını yapamadığınız inanmış ve adanmışlığı ile siyasi arenadaki varlığıdır.
İYİ PARTİ'de kim oymuş, kim buymuş; kimler ne kadar milliyetçiymiş, kimler nerede, hangi toplantıya katılmış umurunda bile değil; 18 yıllık siyasal İslamcı (lütfen cümlemi suiistimal etmeyin, imani değil siyasal diyorum) vesayeti yerinden oynatmanın hazzını yaşamak varken.

Delinin birisi kuyuya bir taş atmış...
Düşünebiliyor musunuz; muhterem, Dolmabahçe görüşmeleri, Habur'da çadır mahkemelerini kurma, PKK'ya selam durup hendek kazmalarını izleme, PYD'de yardıma giden Barzani peşmergelerine lahmacun ısmarlama, Diyarbakır meydanında Apo'ya selam gönderme, akil'leri ülkenin dört bir yanına salarak, Kürtlerin duygularını suiistimal edip, oylarını devşirmek için cumhuriyet değer ve kazanımlarına hakaret ettirmeler...
Vallahi yoruldum, daha sayamayacağım.
Ancak devlet adına yapılan bütün bu zafiyet ve teslimiyetlerin Türk devletine ödettiği bedellerin müsebbibi olan muhteremin, sözde 4 partiye isnat edilen anayasa görüşmelerinden ciddi bir risk çıkararak trolleri ile ısrarla gündemde tutma gayretlerinin nedeni; yaşamakta oldukları endişenin siyasi arenaya yansıması dır. O da, İYİ PARTİ'nin yükselen değerinin neden olacağı siyasi sonuçlarının 18 yıllık AKP iktidarını bir ANAP akıbeti ile sona erdirecek olması dır.
Bu işi öyle boyutlara taşıdılar ki; kurguladıkları süreç adeta şantajlarla devam ediyor. Sanki bu dört parti darbe yapmak üzereyken "Adem" kardeş durumu fark edip devlete haber vermiş. Öyle bir heyecanlı anlatışı var ki; sürecin kahramanı olma hevesinde. Aslında içinde sakladığı ama bir türlü dindiremediği öfkesinin intikamı almanın peşinde.
Adama sormazlar mı; hangi iyi partili bir ahmak anayasasının ilk üç maddesinin değiştirilmesini kabul edecek ve bu kabulünü seçmenine ve Türk milletine anlatabilecektir. Bunu yapabilecek bir tane iyi partili yetkili, aynı zamanda ahmak birisi çıkmaz ama bu algı operasyonlarını iyi parti seçmenine ve Türk milletine yutturacaklarını sanan ahmaklar silsilesi oldukça fazla.
Kim takar Kabaoğlu'nun elindeki raporu. Zamanında Türk milliyetçisi birisi elindeki benzer bir raporu başında paralayarak yırtıp atmıştı. Anlaşılan o ki; gene o yırtıkları derleyip, toparlayıp yapıştırmış ve gündeme getirmiş. Biz iyi partili Türk milliyetçileri o raporu gene yırtar kafasına çalmasını biliriz. Bu hassasiyetlerimiz var diye üzerinden partimize operasyon çekilmesine de fırsat vermeyiz bilesiniz.
Ama kanaatim o ki bu malum toplantı ve rapor olayında, Kabaoğlu'nun etki ve algı ajanlığı ile öyle bir organizasyonu söz konusu ki; taraftar başka amaçlarla bir araya gelmişler ama "Alınan görüntü" kendilerinin bilmediği ancak Kabaoğlu'nun bildiği bir niyete monta edilerek kamuoyuna sunulmuştur.
Zaten Kabaoğlu'nun 2006 yılından beridir ikide bir milletin sinir uçları ile oynamayı göze alarak anayasanın ilk üç maddesinin tartışılabileceği algısını oturtma çabasında. Elinde matbu bir metin var ve bu metni sivil toplum örgütlerinde yapılan toplantılara korsan metin olarak sinsice monte etme gayretinde olduğunu şahsen seziyorum.
Peki Kabaoğlu'nun arkasında AKP'nin olmadığından ne kadar eminiz. 2006 yılından beridir takip ettiğim kadarıyla yapmak istedikleri CHP den ziyade AKP emelleri ile daha çok örtüşüyor.
Velhasıl kelam; bahsi geçen toplantılar ve rapor üzerinden dört parti de tezgaha getirilmiş. Hiç yapılmış olup da katılımcıları tarafından izahı yapılamayan bir toplantı olabilir mi. Olmuş ve bunu bu derece karmaşık hale getirmeyi başarmış olan da bizatihi Kabaoğlu'nun kendisi dir.

A. Taşkaya Ümit Özdağ'ı da yanıltmış olabilir mi.
Öyle ya; mademki elinde video'lar var, o halde malum toplantıya ait videolardan bir kaç kare resmi, çok saygı duyup beraber hareket ettiği Ümit Özdağ'a verseydi, o da savunma beyannamesine ekleseydi ve bu şekilde iddialarını daha da iyi delillendirmiş olsaydı ya.
Kanaatim o ki; belki de bir seçim arifesinde peyderpey kullanılmak üzere; yapıldığı iddia edilen toplantılara ait görüntülere ilişkin uydurma resimler paylaşılacak, algı oluşturulacak ve muhtemelen iyi parti buna itirazını yapıp, algıyı düzeltene kadar da seçim olmuş bitmiş olacak tır.
Bu vesile ile iyi parti kurumsal kimliğine adeta şantaj içeren bu meselenin bir şekilde açığa çıkarılması gerekir. Umarım iyi parti genel merkezi bu anlamda gerekeni yapar.

Velhasıl kelam...
Sahip çıkanın varsa; tüm eğitim sürecinde fetö'nün okullarında okumuş, dershanelerine gitmişsen bakan bile olursun ama fetö'cü olamazsın.
Maazallah, eğer seni itibarsız hale getirmek, linç etmek isterlerse; hiç bir fetö okulunda okumamış, dershanelerine gitmemiş olsan bile bir köprü bulup, seni üzerinden geçirirler, o arada bir de fetö'cü bulup seni g.t g.te getirerek fetö'cü ilan ederler.

Zamanında fetö ile yapılan zinada p.zvenlik yapanlar trollüğe terfi ettirilerek sahiplerinin tasmalı itleri olmaları hasebiyle bizim gibi muhalifleri fetö sopası ile tehdit edip, susturmak istiyorlar.
Bu itlerden birisi bana "Fetö ağzı ile yazıyorsun" diyor.
Zaten ben böyle bir ithamla karşılaşacağımı hep düşündüğüm gibi dostlarım da bu anlamda sürekli uyardılar. Yani bu itin yaptığı benim için sürpriz olmadı.
İtlere korktuğumuzu değil, korkmadığımızı hissettirmemiz lazım. Dolaysıyla, bir itin önünden kaçmak değil, aksine üzerine üzerine gitmek gerekir. Benim tercihim itlerin üzerine gitmektir.

Ne kanalı yahu; yetmez, İstanbul Kanalı'na da varlığınıza da karşıyım
İstanbul'da insanlar tabuta girip, ölüme yatarak üzerine atılacak toprağı bekliyorken; hangi ihtiyaca binaen "Kanal İstanbul" zaruri bir ihtiyaçmış gibi "Devlet projesi" diye zorlama ile akıllara sokmaya çalışıyorsunuz.
İstanbul'da deprem tedbirleri dururken; eğer bu absürt proje devreye sokulacak olursa ve Allah korusun; bu arada bir deprem olursa ölenlerin katili siz olacaksınız bilesiniz.

Rauf Denktaş'ı anarken
Kıbrıs'ın gerçek kahramanı ve devlet olma mücadelesinin gerçek mücahidi rahmetli Rauf Denktaş'ın; yapılacak bir reform ile yavru vatanın kazanımlarını kaybetmemek adına anavatan Türkiye'de yapmak istediği toplantılarına izin verilmeyerek; "Senin burada ne işin var" denilip, istenmeyen adam ilan edilmişti.
İşte ömrünün son yıllarını bu vefasızlığın kahrı ile geçiren insanın kurduğu devletin topraklarında kendisine yukarıda ifade ettiğim kahrı yaşatanların kahraman edası ile ortalıkta dolaşıyor olması kaderin bir başka cilvesi olsa gerek.
Büyük devlet adamı; ruhun şad mekanın cennet olsun. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin 37. Kuruluş yıl dönümü kutlu olsun.
Mehmet Soral

Ben ''Kendim'' olan bir insanım

Gözlemliyorum, izliyorum, dinliyorum. Okuyor, düşünüyor, yazıyorum. Sonra edindiğim bilgi ve birikimime dayanan tecrübem ile muhakeme ve mukayese ediyor, sonra da hükmümü veriyorum.

O zaman niçin ihtiyaç duyayım ki; iradesi gasp edilip tasmalanarak, kalleşçe kurgulanmış kumpasların peşinden oraya buraya sürüklenen zavallı olmaya.
Peki yanılamam mı; elbette yanılabilirim. Kendi hatamın kurbanı olurum. Özür dilemek; iradesi tasmalanmış av köpeği gibi dolaştırılmaktan daha onurlu değil mi sizce.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

13 Kasım 2020 Cuma

ÜMİT ÖZDAĞ VAKASI

Velev ki Ümit Özdağ'ın anlattıklarının tümü doğru, değil mi ki siz; vahim hatalar olarak görüp de İYİ PARTİ'nin aleyhine kullanılabilecek, sizin de başkanlık divanındaki göreviniz dönemine kadar uzanan, saya saya bitiremediğiniz bu yanlışları düzeltmek için GİK'e girmek varken aday bile olmadığınız büyük kurultay sonrasına bıraktınız; burada sizin iyi niyetinizden şüphe ederim.
Tüm Türk milliyetçisi vicdanların anlattıklarınıza hak verememesi mümkün değil. Ancak Bu kadar yanlışı görüp de GİK'de aday olmamanızı da anlamak mümkün değil. Eleştirilerinize gerekçe gösterdiğiniz hassasiyetlerinizin anlamlı olması için doğal refleksininizi olaylar vuku bulduğunda göstermeniz gerekirdi. Bugün yaptığınız basın toplantısının alt zeminini oluşturup "Bombanızı" patlatmak için meşru zeminin oluşması için mi GİK'e aday olmadınız, olağan kongre sonrasını beklediniz. Öyle ya; hem GİK'de olup hem de bu ithamlarda bulunamazdınız, ondan mı. HDP ile ortak anayasa hazırlama sürecine girdiğini gördüğünüz partinin bu ahvaline müdahale için GİK'ine girmekten niçin imtina ettiniz. Niçin bunu deşifre etmek için iki sene beklediniz.
Bir insan evinde eşi ile kavga edebilir, bozuşabilir ama haklı olduğunu göstermek için de odalarında konuştuklarını mahallenin ortasında avazı çıktığı kadar bağıra bağıra anlatmak zorunda değildir. Mümkünse ilk önce çocuklarını, yetmedi aile efradını toplar tek tek anlatmaya çalışır.
Yaşım 58 ve bugüne kadar sizin bugün yaptığınızı hiç bir partinin hiç bir mensubu yapmamıştır. Zan'a dayanan ithamlarınızın dışında belgeli ithamlarınız doğru ise hepsinin altına imzamı atarım ancak o malum geceye kadar 2006 yılından beridir yüzde yüz arkanızda olan birisi olarak artık size güvenmiyorum. İyi ve nitelikli yetişmiş bir Türk milliyetçisi olduğunuza inandığım için hakkınızda hazırlanan fezlekeye atıf yaparak size sahip çıkmak adına "Ümit Özdağ iyi yetişmiş has bir Türk milliyetçisi dir" başlığı ile yazı yazmış adamım.
Bilim adamı olarak gördüğüm Ümit Özdağ'a saygım sonsuz, güvenmeye devam edeceğim ama siyasetçi Ümit Özdağ'a asla. Nedeni, yanlış düşündüğü için değil, yanlış yaptığı için dir.
Temennim ihraç edilmemesi, hakkındaki kararın tabanın vicdanına bırakılması dir. Ancak bu kadar suçladığı bir partide kalması kendisi açısından etik olmayıp istifa ederse daha yakışanı yapmış olur. Ancak basın toplantısının sonunda çok garip "Bundan sonra ülkemin her tarafını tek tek gezerek vatandaşlarımıza gerçekleri anlatacağım" mealindeki sözleri. Benim bundan anladığım; artık cumhuriyet ittifakının üçüncü birleşeni konumunda onların (hadi diyelim istemese bile) işine yarayacak bir sürecin içinde olacağıdır.
Türk milliyetçileri ne zaman proje geliştirse; öyle veya böyle bir şekilde üstelik de kendi içinden birileri sayesinde kendi projesini akamete uğratıyor. Düşünebiliyor musunuz; Türk milliyetçilerine "Devletin başına Devlet gelecek" sloganına inanmayı değil inanmamayı bizatihi Devlet Bahçeli marifeti ile başardılar. Bu kabullenişe itiraz ederek İYİ PARTİ projesini geliştirip, iddialı hale getiren Türk milliyetçileri bu sefer de Ümit Özdağ'ın kendi ifadesi ile patlattığı "Bomba" ve devamında anlattıkları ile elde edilen başarı akamete uğrayacak maalesef. Benim umudum ise İYİ PAR Tİ'nin varlığının tek adam sisteminden kurtuluşumuzun, demokrasimizin ve geleceğimizin güvencesi olacağıdır.

İYİ PARTİ'yi ancak üç algı üzerinden yıpratmak mümkündü. Ümit Özdağ sebep olduğu konjonktür ile üç algının da İYİ PARTI'nin üzerine giydirilmesinin önünü açmış oldu. Hatta bu yaptıklarının olumsuz etkisini bugün bir grupta, bir araştırma şirketinin ismini de vererek iyi partinin oylarının düştüğü tespitini (Artık keyifle mi, üzüntü ile mi paylaştığına siz karar verin) paylaştı.
Partiyi çekiştirme, yıpratma, örseleme, yürüyüşüne çelme takma; her neyse bu amaca matuf üç enstrüman...
1. Fetö sopası ile tehdit
2. HDP/PKK ilişkisi ile tehdit
3. İlkeler üzerinde öteleme ve ayrışma ile tehdit
Türk milliyetçiliği ideolojik taassubu üzerinden tahriklerle farklı kesimlerden gelen siyasi görüş sahiplerinin dışlanarak partide ayrışmanın sağlanarak, ilkesellik üzerine tartışmaları başlatmıştır.
Oysa Meral Hanım bu partinin kuruluş manifestosunu Türk milletine açıklarken
"Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem'e dönme temel ekseninde, vatanseverlik ve milletseverlik paydasında bütünleşen herkesin aidiyet duyacağı; farklı siyasi görüşlere mensup insanlar geldikleri yerlere ait gömleklerini değiştirme gereği duymadan iyi parti gömleğini giyerek aramıza katılabileceklerdir" demiştir.
Meral Hanım bu manifestoyu açıklarken, yanındaki üç beş önemli isimlerden birisi de Ümit Özdağ'dı. Peki şimdi ne oldu da; Türk milliyetçiliği ideolojik taassubunu dayatarak diğer kesimlerden partiye katılmış, empati kültürüne büyük katkı sağlayarak siyasi hasımlığı dostluğa çeviren çok değerli isimleri dışlama, gelmek isteyenleri ise yaklaştırmama anlayışı içine girerek partide bir kargaşa bir zihin bulanıklığına neden olmaktadır.
Bir parti kuruluşunu "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem" e dönme eksenine oturmuşsa; bu iddiasının ete kemiğe büründürülmesi için diğer partilerin ne düşündüklerine dair fikir teatisinde bulunmasından doğal daha ne olabilir ki. HDP gayri-meşru olsa bu mecliste olamaz değil mi; maaş alamazlar, ülkemizi temsilen yurt dışında yüce meclisimizi ve yüce Türk milletini temsil edemezler, VİP'leri ve kırmızı plakalı arabaları kullanamazlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni yönetemezler ama bugün bütün bunları yapabiliyorlar.
Öyleyse;
Bütün bu hakların verildiği HDP vekillerinden; misyon edindiğimiz "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem "e geçmeye dair görüş ve desteklerinin diğer partiler de dahil olmak üzere ne olduğuna dair yapılmış veya yapılacak toplantılarda görüş alış verişlerinde bulunmanın ne mahsuru olabilir.
Ümit Özdağ'ın tavrı ve sürdürdüğü strateji; bu parti en ağır şekilde nasıl yıpratılabilecekse; buna murad etmişlerin işlerine yaramıştır.
Haydi Ümit Özdağ; HDP meclisten atılmalı diye mücadele başlat arkanda durmayan namert olsun.

Hukukun olmadığı yerde zalim ve mazlumu nasıl ayıracağız

Bütün ithamlar, kontrollü operasyonlarla yaratılan algılar üzerinden yapılıyor. Ergenekon, Balyoz ve diğer kumpas süreçlerinde bunlara fazlasıyla hep beraber şahit olduk.

Türk milletine genel kurmay başkanının terör örgütü lideri olduğuna bile inandırdılar ve zamanın siyasi otoritesi; yönetenler Türkler değil de müstemleke devletiymişiz gibi kendisini tüm sorumluluklardan azat ederek, masumlaştırma yoluna gitmiştir.
Bugün de basın, medya ve siyasi muktedirlerin dilinde dolanan organize edilmiş ithamlarla birileri suçlanıp, birileri de aynı saiklerle kahraman ilan ediliyorsa; ve de o günlerin siyasi iradesi bugün takviye edilmiş gücü ile aynı konumunu sürdürüyorsa; kimse kusura bakmasın aynı su ile iki defa abdest almam.
Hiç bir musibetin arkasında son yirmi yılın siyasi otoritesinin vebalinin olup olmadığı araştırılamadığı, daha doğrusu araştırılmasına ve soruşturulmasına cüret edilemediği bir ülkede, masumun ve zalimin kimler olduğuna sizce kimler karar verebilir; bence yine siyasi otorite.
Dolaysıyla, kumpaslara gelerek birilerine ne fetöcü derim, ne de birilerini fetö'cülükten aklarım. Aklımı en büyük güvencem olarak görüyorum. Elhamdülillah Türkiye ortalama algı düzeyinin de oldukça üstünde olduğumu düşünüyorum.
Toplamda 25 milyon insanı yönetmiş belediye başkanları "Metal yorgunluğu" adı altında istifa ettirildiler. Ceza hukukunun neresinde "Metal yorgunluğu" adı altında tanımlanmış bir ceza maddesi var da; bu adamlar o ceza maddesine istinaden yargılandılar ve görevlerinden uzaklaştırıldılar Allah aşkına. Peki niçin bu "Metal yorgunluğu" kurgusunun arkasındaki siyasi iradeye "Ne demek oluyor bu" diyerek sorgulaması yapılmaz da; ille de millet ittifakı içinde aleyhine zorlamalarla yürütülen zan'lar ile suçlar isnat edilerek kervan dağıtılmak istenir.
İşte kendi aklım dışında ne kimseye kefil olurum ne de birilerinin operasyonuna figüran olurum. "Zan" delil olmaz, "Belge" delil olur.
Eğer zan delil oluyorsa alın size delile yakın kuvvetli şüphe. "Metal yorgunluğu" tabiri. "Bunların alayı fetö'cü amma ve lakin; biz onlara fetö'cü diyemeyiz, zira onlar aynaya bakar bizi görürler biz aynaya bakarız onları görürüz" demek değil mi dir.

Evimizin içinde depremi, dışında corona korkusunu yaşamak.

Ve, en son İzmir'de yaşanan depremin siyasi sorumluluğundan sıyrılmak için tam 81 yıl önce, 1939 yılında kerpiç evden başka tek bir betonarmenin olmadığı Erzincan'da yaşanmış depremin yarattığı tahribat ve can kaybına atıf yaparak siyasi hasımlık üzerinden "Biz masumuz" mazeretini inşa ederek ona sığınan bir siyasi mantalitenin iradesinde yönetiliyor olmanın çaresizliği karşısında çıldırma halim...

İçinde bulunduğum toplum, yaşanmış şiddetli bir depremin enkazı altında uzun zaman kalmış olmanın neden olduğu psikolojiyle kanıksamış olduğu yeni bir dünyada yaşıyor. "Seni kurtarmaya geldim" desen bile uzattığın eline elini vermediği gibi hakaret bile edebiliyor.
Bunların dünyasında zaman mevhumu; yediğini def-i hacet edene kadar geçen süredir. Ondandır ki 1939 yılı onlar için bu sabah yapılan kahvaltı "An" dır.
Ve bu kadar insan psikolojisini, sosyolojisini zorlayan şartlarda akıl sağlığımızı korumak...
Çok yoruldum.

15 Temmuz'a ilişkin tüm gerçekler ''Yazılıyor'' ama siyasi ayağı asla...

15 Temmuz gecesi kızını evlendiren düğün sahibi komutan bir kitap yazmış. Bu kitabına ilişkin yaptığı söyleşide diyor ki; "O gece ve o geceye kadar geçen süreçte; Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile ordudaki tayın ve terfilere dayalı fetö yapılanmasına dair süreçleri tüm yönleriyle anlattım.
Evet, çok şey anlattı ama siyasi tarafına ilişkin hiç bir şey söylemedi. Oysa bütün o olup bitenlerin yaşandığı ülkemizde bir siyasi irade vardı ve ülkeyi yönetiyorlardı. Ha, hakkını yemeyelim, satır aralarında o da usulen herkesin yaptığını yaptı; cumhurbaşkanı Erdoğan'a övgüler.
İşte ben bu tür yazılan kitapları hiç ciddiye almak istemiyorum. Komutan her şeyi anlattım diyor ama işin siyasi tarafına değinmiyor. Çünkü besbelli korkuyor. Kimden; kitapta değinmediği siyasi iradeden. Peki ne demeye o kitabı yazdın be muhterem. Yazık değil mi o sayfalar için kesilen ağaçlara.

Türk milleti ümmet değil, millettir.
Ümmet; dini bir tanım olup inançta, yani İslam'da birliği anlıyorum ki; o anlamda ortalıkta ümmet falan da yoktur. Sömürülen bir kavram olup, arkasından sürüklenen ve aynı zamanda sömürülen saf Müslümanlar var.
Türk milleti kavramı ise özelde bütünlüğü ifade eder. Türkülük bizim bir anlamda özelimiz oluyor. "Ey Müslüman" denince o sese herkes bakar ama "Ey Soral" denince sadece ben bakarım. Hele ki günümüzde "Ey Müslüman" seslenişini duyduğumda bakmak değil kaçmak aklıma gelir. Bunun nedeni elbette ki İslam'daki(Olmayan) eksiklik değil, siyasallaştırılmış İslam dır.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com