20 Ekim 2020 Salı

ÜMİT ÖZDAĞ YANLIŞ YAPTI


Bu defa Ümit Özdağ'a hak vermek mümkün değil
Ümit Özdağ iyi ve başarılı bir akademisyen ve fetö'nün de hışmına uğradığına göre de iyi bir Türk milliyetçisi ama iyi bir siyasetçiyi olmayı hiç başaramadı.
Bu akşam CNN Türk'de Koray Aydın'a karşıtlığı adına partiyi zor durumda bırakacak bir çok ithamda bulundu. Bulundu da ne oldu; Koray Aydın'ın konumunu daha güçlü hale getirdi.
2011 öncesi MHP Genel Başkanlığına aday olmayı düşünmüş ve bu konuda faaliyet göstermiştir. O günlerde MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ tarafından “CIA” ajanlığı ile suçlanmıştı. Hakkında böyle bir ithamda bulunulmuş olmasına rağmen ihraç edildiği MHP'ye dönüp tekrar milletvekili seçilerek uzun sure de Devlet Bahçeli ile de barışık olmuştur.
Şimdi kafam karıştı ama daha çok siyaset adamlığına değil, bilim adamlığına güvenmeyi yeğleyeceğim.
Suçlu insanların yakınlarının da suçlu olabileceği zannı üzerinden ithamlarda bulunmak siyasetin yapılışında tercih edilen en aşağılık yöntemdir ve İYİ PARTİ İstanbul il başkanı Buğra Kavuncu'ya yapmış olduğu itham da bu anlamda çok yanlış ve çirkin olmuştur.
Zamanın T.C Devleti dış işleri bakanlığının Orta Asya Türk cumhuriyetlerindeki misyon şeflerine genelgeler şeklinde tamimler göndererek, oralardaki Türk iş adamlarının dernekler şeklinde örgütlenmelerini kolaylaştırıcı yardımların yapılmasını teşvik ettiği bir süreçte; Buğra Kavuncu'nun da orada bulunan bir iş adamı sıfatı ile devletinin kendisinden istediği böyle bir örgütlenmede yer almış olmasının sorgulanması abesle iştigaldir.
Fetö tezgahına gelenler "Kandırıldık" deyip hala devleti yönetmeye devam ederlerken; Buğra Kavuncu'nun "Kandırıldık" diyenlerin teşvikleri ile Kazakistan'da tek iş adamları derneği olan bir dernekte yönetim kurulunda bulunmuş olmasından onun fetö'cü olabileceği sonucu çıkarmak iftiradan öte bir şey değildir.
Parti tabanı ve vatandaşlar olarak somut deliller ortaya konmadığı sürece ithamları iftira şeklinde görmek dışında bir şansımız var mı, bence yok.
Velev ki Buğra Kavuncu "O zaman devlet bizi kandırmış" dese Ümit Özdağ ne diyecektir.
Bence Ümit Özdağ siyasetteki yanlışlarına böyle devam ederse bilim adamlığına da gölge düşürebilir buna da en çok üzülen gene ben olurum.

Ümit Özdağ suçlu üzerinden hareketle onun akrabalarının da suçlu olabileceği zannını yürüterek Buğra Kavuncu ve ailesine ithamlarda bulunuyor ya; biz de O'nun mantalitesinden hareketle kendisi için bir zan yürütelim mi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Özdağ hakkında fezleke hazırladı. Özdağ’ın dokunulmazlığının kaldırılması ile ilgili hazırlanan dosya, 25 Mart’ta Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi olarak Meclis’e gönderildi. Tezkerenim konusu Özdağ'ın 25 Şubat’ta TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, Libya’da şehit olan 2 Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlisinin isim ve rütbelerini kamuoyuyla paylaşması.
Şimdi zannımızı yürütelim; acaba Demokles'inin kılıcı gibi boynu üzerinde sallandırılan bu dosyanın mecliste oylaması ile başına gelebilecekleri def etmek için mi İYİ PARTİ'nin iç sorunlarını kullanarak cumhur ittifakına şirinlik gösterisi mi yapmaya çalışıyor.
Ben böyle bir şeyin olabileceğine inanmıyor, ithamda da bulunmuyorum ama Ümit Özdağ mantığı ile düşünecek olursak tam da yerini bulan bir zan yürütme ve itham olabilir ki; Ümit Özdağ bunu söyleyecek olana haklı olarak aynen Buğra Kavuncu'nun kendisine gösterdiği tepkiyi gösterir, şiddetle ret eder.
Zan'lar belgelenirse ancak delil sayılırlar. Buğra Kavuncu Gülen ile ne zaman, nerede görülmüş. Pensilvanya'ya gitmiş mi. Byloock kullanmış mı. Malum süreçte Bank Asya'ya hesabı olup da dikkat çeken miktarda para hareketleri olmuş mu. Kazakistan'da malum iş adamları derneğine üye olanların bugünkü konumları nedir. Ümit Özdağ bir de bu insanlara ilişkin bilgiler verebilseydi keşke.
O malum derneğin kurulmasını tavsiye ve teşvik edenler bugün devleti yönetirlerken; Buğra Kavuncu'yu belli bir dönemde devletin üye olunmasını teşvik ettiği bu derneğin yönetiminde bulunmuş olması üzerinden suçlu ilan etmek etik olmadığı gibi aynı zamanda vicdansızlıktır.

Tarla bölüşüldükçe bir de görülü ki traktöre manevra alanı bile kalmamış.
Dolayısıyla bir siyasi düşünce üzerinde ayrışarak bütünleşmenin mümkün olamayacağını düşünüyorum. Burada olmadı, şuraya, orada da olmadı başka yerde ateşimizi yakalım derken başkaları yemeklerini pişirip, yiyip sofralarını bile kaldırmış olurlar.
MHP'de inadına, ısrarla parti içi demokrasinin işlemesi için mücadeleye devam edilmiş olunsaydı belki de an itibariyle MHP genel başkanı olarak bir başkası olabilirdi.
Kendi adıma söylemek isterim ki; aynı su ile iki defa abdest alınamayacağına göre benim için parti içi mücadeleye evet, bölünerek bütünleşme arayışlarına hayır diyorum. Dolayısıyla, İYİ PARTİ'ye mensubiyetim de bu mantık ve mantalite içinde olacaktır.
Hoşnut olmadığımız bu düzeni düzeltebilecek farklı bir inisiyatifin oluşturabileceğine dair bir inancım kalmadı. Mevcutlarla bunu başarmak durumundayız.
Bu gidişata itiraz edebilecek samimiyette düşüncesi olan herkesin içinde yer alıp mücadele edebileceği irili ufaklı çeşit çeşit partiler mevcut. Herkes her kurulan partinin güdümlü birer proje olduğunu düşünerek; sürekli yeni bir parti veya oluşum sürecinde olmayı düşünmesi veya denemesi olsa olsa sinerji kaybından öteye gidememektedir.
Peki ne yapmak lazım. İçinde bulunduğumuz partilerde demokratik geleneklerin yerleşmesi için öncelikli olan gerekli mücadeleyi sebatla vermek, sonra da o partiyi; eğer zannımızca birilerinin tahakkümünde ise kurtarmak olmalıdır. Parçalanarak bütünleşmenin mümkün olmadığına inanıyorum. Bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da hiç bir oluşum veya hareketin bir kaç kişinin egosunu tatminden öteye gitmediği; yüze yakın onlarca partinin varlığından belli değil mi.
Aynı düzlem üzerinde aynı bütünlük üzerine dizilmiş "inanmışlık ve adanmışlık pazılını dağıtarak tekrar tekrar yapma girişimi; tekrarlıyorum ki; olsa olsa üç beş kişinin kişisel ego tatmini belki de eğlencesidir. Hele ki bu tipler bir yerde "Oynayıp oynayıp" yeterli hevesi aldıktan sonra bir bahane ile tekmeyi vurup taşları dağıtanlar olunca...bunlara da fırsat vermemek lazım.

Velev ki; bir kurgu var ve İYİ PARTİ'ye o kurgulanmış tezgahın muktedirleri tarafından istenilen şekil verilmek ve istikamet tayin edilmek isteniyor ve bizler de buna razı değilsek yapacağımız şey; kendimizi partinin asli sahibi görüp, kurumsal kimliğimize sahip çıkarak inanmışlık ve adanmışlığımız doğrultusunda muktedir olmanın yollarını arayacağız ama mutlaka ve mutlaka demokrasiye inancımızı koruyarak.

Dolaysıyla, ne Türk siyasetinin orasına burasına sinmiş bezirganlar İYİ PARTİ'den kopmaları umut edip beklesinler, ne de İYİ PARTİ'de ilelebet muktedir olacaklarını düşünenler sanmasınlar ki parti onlar için baki olan bir mülktür.
İYİ PARTİ'nin güçlü bir şekilde varlığını sürdürmesi Türk milleti ve devleti için zaruri bir ihtiyaçtır.
Çünkü ihvan zihniyetli siyasal İslamcı tek adam yapılanmasının muktedirliği bir dönem daha devam edip kendi vesayetlerini oluştururlarsa; cumhuriyet değer ve kazanımları adına bir daha telafisi mümkün olmayan yaşanacak kayıplar ile değiştirilmiş, dönüştürülmüş bize çok uzak bambaşka bir ülke inşa edilecektir.

Darbe söylentilerinden güç devşirme
Ne bu ödleklik ve korku yahu. Neredeyse "Hava bulutlu; yağmur yağacak, şimşek çakacak, yıldırım düşecek" diyecek olsam hemen akabinde yandaş beslemelerin "Sen darbe çığırtkanlığı yapıyorsun. Ne demek yağmur, çamur, fırtına gibi olağanüstü şeylerden bahsetmek"
Bize artık yutturamazsınız; başımıza ne gelirse sizden gelir. Sizden başka kim cüret edebildi ki; cumhuriyet tarihinin en aşağılık örgütünü devlete yerleştirip sonra onlarla beraber devleti değiştirip sonra dönüştürmeye.
Bu "Işıkların yanması" muhabbeti Türk milleti için ibretlik bir olaydır.
Bunun anlamı; tek adam tahakkümünde, demokrasinin iğdiş edildiği şartlarda sorumluluk taşıyan insanların düşüncelerini ifade ederlerken karşılaşabilecekleri muhtemel risklere karşı kelimeleri sıfatlarla raks ettirerek düşüncelerini ifade etmesidir.
Hatırlıyor musunuz; mahkemelerin hukuk tanımazlığına Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında şahit olmuştuk.
İlker Başbuğ terör örgütü lideri olarak mahkeme edilip, tutuklanmıştı. Milli vicdan "Genel Kurmay başkanından terörist mi olur" demiştik ama işin aslı kumpas olduğu için yazılmış senaryoya devam edildi.
Şimdi bu en son Enis Berberoğlu'nun yeniden yargılanması gerektiğine karar veren Anayasa Mahkemesi kararına "Ben tanımıyorum" diyen yerel mahkeme ile İlker Başbuğ'a "Sen teröristin" diyen mahkeme arasında ne fark var.
Her olup bitenden bir tehlike algısı çıkarma evhamı; aslında kişinin ne kadar baskıcı olduğunun farkında olma halinin psikolojik yansıması dır.
"Kuşa kanat çırptırdılar, rüzgar oluşturdular sonra kandili söndürtüp, evi karanlığa boğup hortlakları çağırdılar" evhamı gibi bir şey.

Bir alt mahkeme en üst mahkemenin yani Anayasa Mahkemesi'nin kararını tanımadığını ilan ediyor.
Hukuk devletinin temellendirildiği, bir anlamda güvencesi olan en yüksek mahkemenin kararını tanımamak; yapılmış bir darbenin kansız olmuş olmasından başka nedir öyleyse.
Muhalefet bıraksın ışığı mışığı adam gibi iş yapsınlar. AYM'in kararlarını yok hükmünde gören bir alt mahkeme söz konusu ve bu bir hukuk tanımamazlıktır. Cumhur ittifakı; muhalefeti, yaktıkları ışık ettafında pır pır uçurarak meşgul etmek istiyor. Muhalefet bu tuzağa düşmemelidir.
"Işıkların yanması" muhabbeti AYM kararını tanımamazlığını perdeleme operasyonudur.
Ne kadar kadrolu ve maaşlı besleme trol varsa "Anayasa mahkemesi''nin bugünkü varlığından şikayetçiler ve gereksizliğine atıf yaparak tüm TV kanalları ve sosyal medya üzerinden hukuk devletinin teminatı olan bu kuruma karşı linç kampanyasını sürdürüyorlar.
Sizce "Anayasa Mahkemesi"nin ışıklarını kimlerin yaktığı belli değil mi. Artık anlıyoruz ki bu ışıkların yakılması "Anayasa Mahkemesi"ni güçlendirmek için değil gücünü kırmak için dir.

Ermenista'nın füzeli saldırılarına karşı batının çifte standartı
Batı bir çok şeyin mucidi olabiliyor, hatta insanlığa dair etik değerleri bile kitabileştirebiliyor ama ne yazık ki bir türlü "İnsan" olmayı başaramıyorlar.
Ermenistan'ın Azerbaycan'ın Karabağ topraklarında işgalci olması, bu da yetmeyip sanki oranın sahipleriymiş gibi adeta suçluluk telaşı ile masuma suç isnat etmek için tahrik yoluna giderek alçakça gece uykusundaki masum insanların üzerine füze gönderiyor olmasının arasındaki güç; işte yukarıda bahsettiğim içinde her şeyin olduğu ama insanlığın olmadığı batı medeniyetidir.
Evet, yine tarihte her dönem olduğu gibi Azerbaycan'a Müslüman bir Türk devleti olmanın bedelini ödetmek istiyorlar. Dünya medeniyetine en azından bugün için yön veren batının tüm inisiyatif unsurlarından bir tanesi olsun Ermenistan'ın alçakça, insanlık dışı kahpe saldırılarını eleştiren bir ifade kullanmıyorlar.
Azebaycan'nın haklı davasında Allah'ın soydaşlarımızın yar ve yardımcısı olmasını dilerken Gence'ye yapılan saldırıdaki şehitlerimize rahmet, yaralılarımıza acil şifalar dilerim.

soralmehmet@gmail.com

6 Ekim 2020 Salı

İYİ PARTİ TABANI MESAJ VERDİ MESAJ ALDI

İYİ PARTİ'nin başkanlık divanını; ahde vefayı ve ete kemiğe bürünmesinde emeği olan öncülerin bugün ne konumda olduklarını dikkate alarak değerlendirdiğimizde tabanın tatmin olmadığını gösterilen tepkilerden anlayabiliyoruz.

Meral Hanım, Koray Aydın'ın parti üzerindeki taban olarak bir türlü anlamlandıramadığımız tahakkümünü kırmayarak, belki de kıramayarak bir anlamda otoritesini Koray Aydın ile bütünleştirerek paylaşmayı uygun görmüş olabilir.
Partinin kuruluş aşamasında heyecanın oldukça yüksek, teveccühün %20'lerde olduğu bir süreçte; muhtemelen teşkilâtlardan sorumlu olma koşulu ile gelen Koray Aydın'ın katılımı ile bu olumlu sinerji sürekli irtifa kaybetmişse; bizlerin taban olarak 20 Eylül tarihli olağan kongre sonrası beklentimiz; Koray Aydın'nın gölgesinin düşmediği, hatta etkinliğinin ve yetkinliğinin minimize edilip, Meral Hanım'ın da buna mukabil kongreden daha da güçlenerek çıkacağı şeklindeydi.
Koray Aydın'ın parti üzerindeki etkinliğini ve yetkinliğini sürekli artırarak muhafaza etmesine mukabil tabanın buna razı olmadığını her vasile ile tepkisini ortaya koyarak dile getiriyorsa; "Koray Aydın" vesayeti şeklinde partinin kurumsal kimliğine oturan bu çelişkiden mütevellit güvensizlik düğümünün çözülmesi gerekliliği bir sorun olarak devam edecek gibi gözüküyor.
İYİ PARTİ camiası olarak şunu çok iyi biliyoruz ki; parti Meral Hanım veya Koray Aydın istedi diye kurulmadı biz istediğimiz için kuruldu. Yani "Cesurlar Hareketi"nin paydasında hepimiz hissedarız. Koray Aydın "Hareket" kısmına katılmış olabilir ama "Cesurlar" kısmı bence tartışılabilir. Koray Aydın'ın Meral Hanım ile ilgili düşünceleri netleşene kadar bizler "Cesurlar Hareketi"ne hayli yol aldırmıştık. Öyleyse; İYİ PARTİ üzerinde bu kadar etkin ve yetkin olması ne kadar hak. İşte taban bunun cevabını bulamadığı gibi yetmeyip Meral Hanım da tekrar tekrar aynı görevi kendisine tevdi etmesi zihinleri bulandırıyor. Eğer taban olarak Koray Aydın'dan çok çok önce kendisine yapılan haksız ithamlar karşısında hiç tereddüt etmeden masum olduğuna inanarak tüm algı operasyonlarına göğüs germişsek; Meral Hanım'ın tepkilerimizi anlamasını ve dolayısıyla da bu tepkilere anlam kazandırmasını beklemenin hakkımız olduğunu düşünüyorum.
Yaşanan bu iç meseleleri bahane edip "Bizden bu kadar" diyerek yeni bir savrulmayı yaşamanın gereği olmadığı gibi pratikte de bir anlamı olmaz. Tasvip etmediğimiz bu hal ve gidişattan cesaretlenerek, küskünleri devşirip başına bilmem ne"...Hareketi" şeklinde bir ifade konarak çeşitli oluşumları kurgulamak, olsa olsa bir başkasının baş olma egosunu tatminden öteye gitmeyecektir. Çok garip olan da; ayrışma ve kopmayı körükleyenlerin partinin kuruluşunda hatta vekil adaylıklarında önemsenip kendilerine değer verilmiş isimler olmalarıdır. Amma velakin ne umup ne bulmuş olmalılar ki; partinin sahipliğini Meral Hanım veya Koray Aydın'dan oluşan üç beş isime bırakarak adeta "Düşün gelin peşimize, bir başka diyara göç eliyoruz" hissiyatı ile bir anlamda rahmetli Ozan Arif'in dediği gibi "Sütünü döken inek" misali faydasız ve anlamsız bir çabanın teşvikini marifet sanıp ortaya koyuyorlar. İtibar göreceklerini de sanmıyorum. Varlıkları; "Muktedirler" tarafından finansa edilen bir kaç toplantıdan öteye gitmeyecektir.
Türk siyasetinde çok bölünmüşlüğün bir başka nedeni de siyasi partilerde bir şeylere itiraz edenlerin emeklerinin gasp edilmesi karşısında gaspçılarla mücadele etmeyi değil olanlara razı olup çekip gitmenin tercih edilmiş olmasıdır. "Cesurlar Hareketi" ve onun devamında İYİ PARTİ olarak çok şeyi başardık. Belki de sıra geldi her vesile ile parti içi mücadelelerin bölünmelere neden olmadan en demokratik yarışlarla yapılması örneğini sergilemeye. İnşallah bunu da başaracağız.
Tüm cumhuriyet değer ve kazanımlarını iğdiş edip, tüm milli refleksleri duyarsızlaştırıp, milleti birbirinden nefret eden iki farklı cephe haline getiren ve bunun vesayetini tek adam iradesi ile "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi" olarak yerleştirmek isteyen cumhur ittifakının; akıbetini kestiremediğimiz bir bilinmezliğe doğru sürüklenen ülkemizin istikbaline müdahale için İYİ PARTİ'nin daha da güçlenerek varlığını sürdürmesi zorunlu bir ihtiyaçtır.
Not: "MHP'de bunu niçin yapmadınız" diyenlere ise sözüm "Olamazdı, çünkü MHP devletleştirilmiştir de ondan"

CHP milletvekili diplomat kökenli Ünal Çeviköz gafı
Bence Ünal Çeviköz milletvekili olduğunu unutup, esas işi diplomatlığını hatırlayarak o minvalde bir söylenti üzerinden yorum yapmış, siyasetin kirli girdabına takılabileceğinin hesabını yapamamıştır.
Cümlesine "Malesef" sözü ile başlamasının nedeni; muhtemelen içine düştüğümüz Suriye bataklığı, Mısır yanlışlığı, PYD'ye ısmarlanan lahmacunlar, verilen papaz, verilen fetöcü Nasa görevlisi, Doğu Akdeniz ve Libya'da ne kazanıp, ne kaybettiğimizin belirsizliği vs. şeklinde uzayıp giden dış politika yanlışlarına bir yenisinin daha eklenmiş olması düşüncesinden hasıl olmuş yanlış bir beyan.
Çeviköz o sözünü Rusya faktörünü dikkate alarak söylediğini düşünüyorum. Çünkü Ermenistan Karabağ'ı Rusya'nın desteği ile işgal etti ve otuz senedir Karabağ işgal altında. Bugün de bir benzer sürecin yaşanması durumunda Azerbaycan açısından nelerin olabileceğini düşünmek bile istemem, Çeviköz de düşünmek istemediğinden böyle bir refleks göstermiş olabilir.
Her tarafımızda bir tek dostumuzun kalmadığı ve bundan kaynaklı sıkıntılara karşı zor ekonomik şartlarda mücadele verirken; Rusya gene Ermenistan'ın yanında olursa, Azerbaycan'a silah yardımımız hangi düzeyde ve de Rusya ile baş edebilecek düzeyde olabilir ki. Dolaysıyla şu anda Rusya'nın işin içine dahil olmasına vesile olacak gerekçeler yaratmamak lazım dır.
Çeviköz'ün diplomat gözü ile değerlendirmesi doğru olabilir ama siyasetçi gibi sesli düşünmesi yanlış olmuştur. Aklına gelen çekinceleri eski bir diplomat olarak hükümete de bildirebilirdi.
Dış siyaseti iç siyaset üzerinden okuma; hele ki bir de CEHAPE diyerek başlayan cümleler kalabilmenin doyulmaz hazzını yaşama isteği varken; hiç kimse Çeviköz'ün ne demek istediğini anlamaya çalışmayacaktır.
Ben her şeye rağmen Çeviköz'ün "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenlerin yetiştirmesi olmadığı için kendisine güvenebilirim. Zihninden geçirdiği çekincelerle kurduğu cümle amacını aşarak saçma sapan bir boyuta bürünerek yansımıştır. Tecrübeli bir diplomatın emekliliğinde, bir dedikodu üzerinden gaf düzeyinde yapmış olduğu değerlendirme tarihe geçecektir. Bu gaf üzerinden CHP'ye CEHAPE demeye de devam edilecektir şüphesiz.

Yine aynı tekrar ''İdam geri gelsin''
Siyasiler idamın lafını ederler ama hiç bir zaman da getirmezler. Hep şunun hesabını yapacaklardır; "Ya keser döner, sap dönerse..."
Siyaset kurumu kendisine ne kadar güveniyor ki. AKP demeyecek mi "Zamanında bütün hareket alanlarında istediği manevraları yapma şansını verdiğimiz fetö az kalsın alayımızı ipe götürecek, Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile vatan hainliğinden tutuklanan insanların çoğu idam edilmiş olacaktı"
Cumhur ittifakının idam muhabbeti gündemi perdeleme ve aynı zamanda gaz alma seanslarıdır. Her seçim arifesinde şahıslara karşı işlenen suçları affetmek gibi alışkanlıkları terk etsinler yeter.
İdam; hak edenin kurtuluşu oluyor bence. Kravat taktı şu kadar indirim, sinek kaydı tıraş oldu bu kadar indirim, ütülü elbise giydi bilmem ne oranında indirim denirse ve şu kadar yattı alalım onu açık ceza evine deyip sonra da firar ettirip yeni bir can almaya fırsat verilmesin o da yeter.

soralmehmet@gmail.com

24 Eylül 2020 Perşembe

ŞİMDİ SON SÖZ MERAL HANIM'DA


Ben İYİ PARTİ genel kurul delegesi olsaydım ve de önüme "Şu şu isimler yazılmayacak" diye bir liste gelseydi tepkim "Hangi kendini bilmez hadsiz hudutsuz bu listeyi hazırlayarak benim irademe çoban olmayı düşünmüş" der, yırtıp atarak vicdanımın sesine kulak verirdim.

Ama güdülenler adamın arka bahçesinin tavukları olunca, yumurtaları toplamak da doğal olarak güdenin hakkı oluyor. Yazıklar olsun, birilerinin arka bahçesinde güdülen tavuk olmaya razı olanlara.
Prof. Bahadır Erdem hoca çok takdir ettiğim ve konuşmalarını zevkle izlediğim iyi bir hukukçu ve entelektüel birisidir. Kendisini dinledikçe içten içe hep "Acaba İYİ PARTİ"ye gelir mi'' diye düşünmüştüm. Ancak Cevat Saraç'ın hatırlanmadığı, Aytun Çıray'ın umursamadığı, Ümit Özdağ'ın ötelendiği yerde bu hocamız partiye henüz kaydolur olmaz rekor sayıda delege oyu almışsa; taban olarak benim hissiyatım bu partinin ete kemiğe bürünmesinde emeği geçenlerin şiddetli bir şekilde vefasızlık tokadını yemiş olmaları gerçeğidir.

Bu ''İsimleri çizilecekler listesi'' kongre öncesi veya kongre sürecinde ortalıkta dolaşırken, divanın ''Ortalıkta dolaşan liste kongremizin sükunetine öyle veya böyle müdahale etmek üzere sinsice düşünülmüş, asla tasvip etmeyeceğimiz bir eylemdir'' şeklinde veya yakın cümlelerle uyarıcı mahiyette anons yapılması gerekirdi. Bu malum liste üzerinden iki şekilde zan yürütebiliriz; bu listeyi ya parti içinden birileri süreci kendi lehlerine göre yönetip sonuç almayı düşündüler ya da; dışarıdan birileri tarafından İYİ PARTİ'de iç kargaşayı yaratmak üzere düşünülmüş bir oyun dur. Ama kanaatim o dur ki; bu liste vakası parti içinde yapılan komitacılık ürünüdür. Divan tarafından hiç bir şekilde müdahale edilmemesi de bu zannımı kuvvetlendiriyor. Bundan önceki kongrede çarşaf liste uygulamasında seçilmeleri istenen isimlerin 110-160 nolu sırlamanın arasına konmasında olduğu gibi aynı senaryonun aynı kahramanları bu sefer de ''İsimleri çizilecekler listesi''ni hazırlamış oldukları anlaşılıyor.

Bu tür sinsice komitacılıklarını bizlere belki yutturamayacaklardır ama kesin olan o ki; partinin yıpratılması nedeniyle büyümesine mani olunuyor. Belki de ''Kontrollü şekilde büyümesine mani olmak'' gibi gizli bir niyet devrede.
Velev ki Koray Aydın, hakkında yapılan eleştiriler karşısında oldukça masum ve yapılan eleştirileri hiç de hak etmiyor; eğer partinin varlığının büyüyerek devamı isteniyorsa, İYİ PARTİ'de taban psikolojisi açısından elzem olan; kendisinin bir daha teşkilatlanmadan sorumlu genel başkan yardımcısı olmaması beklentisi dir.
Meral Hanım'ın partideki gücünün ne kadar olduğunu Koray Aydın ile ilgili tasarrufundan görüp anlayacağız. Bekliyoruz.

Biz İYİ PARTİ'mizi büyütmek için; yapılan yanlışlara dikkat çekiyoruz.

Dolaysıyla, siyasi hasımlarımız; hanemize sahip çıkma refleksi ile gösterdiğimiz hassasiyetimizden "Çekip gideceğiz" anlamını çıkarmaya boşuna heves etmesinler.
Biz neyin vaadini vermiştik; biat etmeyeceğiz, özgür düşüneceğiz, demokrat olacağız ve partinin varlığının genel başkan dahi olsa üç beş egemenin inisiyatifine terk etmeyeceğiz. Dün de, bugün de yaptığımız bu minvalde.
"Bu da olmadı, yeni bir yol deneyelim" diyecek kadar lükse de, zamana da sahip değiliz. Parti kurumsal kimliğine sahip çıkarken, yanlışları ayıklayıp doğruyu hakim kılacağız. Nasıl mı; özgür irademize çoban olma taleplerini kişiliğimizi aşağılama olarak görüp, anında tepki göstererek irademizin özgürce tecelli etmesi hassasiyetimizi onur meselesi yapacağız. Bu duruşu gösterebilecek dirayette yiğitler eğri çomağı ateşe tutup düzelteceklerdir. İnancımın ve umudumun beslendiği kaynak tarifini yaptığım bu duruştur


''İki yumruk arasına sıkıştırılmış Zazalar ve Kürtler''

Meral Hanım kongrede "İYİ PARTİ'yi İki yumruk arasına sıkıştırılmış Kürtler kurdu, Zazalar kurdu" dedi.
Bu sözden olumsuz bir mana çıkarmak; doğum yapan kadına "Hadi biraz daha ıkın olacak güzelim" misali yönlendirme ile sonuç alma gayretinden başka bir şey değil. Ve kullanılan cümlenin yarısını kaldırıp diğer kalan kısmını anlamsızlaştırıp, hatta kasten farklı bir anlam yüklemesi için malzeme olarak kıllanma sahtekarlığınızı değil bize, ilköğretim seviyesinde Türkçeyi bilip anlayabilen hiç kimseye yutturamazsınız.
Meral Hanım o ifadeyi kullanana kadar ülkemizde mağdur olan her kesime atıf yaparak, onların İYİ PARTİ'nin kurulup ete kemiğe bürünmesindeki emeklerine atıf yaparak gönüllerine hitap edip, sempatilerini kazanmayı murad etmiştir ki; bu da ahmak olmayan her siyasetçinin tercih etmesi gereken usul ve yöntemdir.
Cumhur ittifakının "HDP'ye oyunu verirsen PKK'lısın, millet ittifakına verirsen illet ve zilletsiniz" diyerek "İki yumruk arasına sıkıştırılmış Kürtler ve Zazalar"a sahip çıkmasında yadırganacak hiç bir şey yoktur. Ben olsaydım bu ifadeyi kullanmayı tercih etmezdim. Artık uluslaşma sürecini tamamlamamız gerekiyor ve her ne vesile ile kullanacak olursak olalım kullandığımız ifadelerde milleti oluşturan kimliklere ayrıca vurgu yapmamayı alışkanlık haline getirmeniz lazım.
Dolayısıyla, aynı kelimelerden oluşan bir cümle bazen de olur ki; söyleyene göre anlam kazanır. Eğer Meral Hanım'ın kullandığı malum cümleyi "Keşke Yunan galip gelseydi" veya "Cumhuriyet reklam arasıdır" diyenlerin yetiştirmeleri kullanmış olsaydı esas o zaman tehlikeli olurdu. Nitekim "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenin yetiştirmesi ne demişti "Osmanlı döneminde Lazistan, Kürdistan eyaletleri yok muydu" yani "Bizde bu yapılanmaya yol versek ne olur ki" demeye getirmişti, hala vaz geçtiğini de sanmıyorum. Buna yol açacak "İkiz yasalar"ın yasalaşmasının önünü açan "Bilge" ile tencere kapak olduktan sonra neler yapmadılar ki "Lazistan, Kürdistan" kurulmasın.
Meral Akşener'den mi hainlik, bölücülük çıkaracaksınız. Daha çok ıkınacaksınız ama boşuna uğraşmayın bir şey çıkaramayacaksınız.

Eski bakan Erkan Mumcu'yu dinleyince; ...?

Fetö ile ilgili öngörüleri, tespitleri en somut şekilde 2007 yılında zamanın meclis kürsüsünde dile getiren ve o günden bu güne hala o konuşmalarının internet'te video'ları dolaşan eski AKP'li bakan Erkan Mumcu; "Fetö'ye ilişkin meclis atıştırma komisyonuna bir kez olsun çağrılmadım" diyor. Konuşmayı dinlediğinizde tek söylemediği sadece 15 Temmuz ihanetinin tarihi.
Yoksa siz hala kaldırıldık diyenlere inananlardan mısınız. Kandırılma falan yok, yetki paylaşımında anlaşamamazlık var. Namuslu tarihçiler şöyle yazacaklar; "İktidar paydaşlarının güç paylaşımının ihaneti"
O zaman tespitleri doğru çıkan aynı insan 28 Şubat süreci için ise "O süreç, iki kutuplu siyasi zeminde yeni bir sistem için ön hazırlıktı" diyor. Anladığım şu; BOP eşbaşkanlık paketinin içinde müstakbel aday için hazırlanmış ayrıca şöyle bir hediye vardı; "Tek adamlı partili cumhurbaşkanlığı sistemi"
Anlaşılan o ki; herhangi bir darbe veya dayatma sonrası iktidara kimler gelmişse, darbe veya dayatmaların onlara yol vermek üzere yapıldığı anlaşılıyor. Çünkü bu darbeler iç dinamiklerin kendi inisiyatifi ile değil dışarıdan içeriye, iç dinamiklere atılan çengellerle yapılıyor.
Adamına göre siyaset dizayn ediliyor. Düşünebiliyor musunuz; seçim yeni yapılmış. Muhteremin siyasi yasağı olması nedeniyle vekil olamıyordu ama parti genel başkanıydı. Bu insanın başbakan olması gerekiyor. Ondan kolay ne var; cart curt sebeplerle Siirt seçimleri iptal ediliyor, adaylar değişiyor, birisinin yerine muhterem aday yapılıyor ve vekil seçilip başbakan oluyor.
Aynen, 16 Nisan referandum günü öğleden sonra mühürsüz oyların geçerli sayılması gibi bir keyfiyet; "Seçilemedim diye üzülme. Ondan kolay ne var, bir şehirde seçimleri iptal eder yeniden seçim yapar, seni oradan vekil seçeriz" veya "Kaybederiz diye korkmayın, mühürsüz pusulaları iktidar lehine yazar gene sizi kazandırırız" gibi bir şey. "Hiç bir şey olmamış olsa bile bir şeyler olmuştur" sözünün yukarıda karikatürize ettiğim örneklemelerden ne farkı var.
Aslında biz demokrasiyi falan yaşamıyoruz. Muktedirlerce dizayn edilmiş bir demokraside hepimiz birer figüranız. Ancak cesurlar hareketi buna somut karşıtlığını partisini kurarak göstermiştir.
Anlaşılan, muktedirliğin gücü ile dizayn devam edecek. Kendi dayattıkları sistemden kendileri vaz geçecekler. Mesela önümüzdeki seçimde bu sistemde %50+1'i aşamayacağı aşikar olan cumhur ittifakı %35-40 oy bandında pekala iktidar olabilecekleri parlamenter sisteme dönmek için doğum yapacak kedi misali ağırdan ağırdan uygun yer ve zamanı kollayacaktır.

Mehmet Soral

soralmehmet@gmail.com

21 Eylül 2020 Pazartesi

İYİ PARTİ 2. OLAĞAN GENEL KURULU ÜZERİNE


İYİ PARTİ 2. Olağan kongresi yapıldı. Hayırlı uğurlu olsun.
Ülkemizde partiler açısından hapsinde olan ortak sorun; tabandan tavana seçim usulü ile etkin ve yetkin kişilerin yukarılara taşınamaması sorunudur. Her yetkin kişi, grup veya teşkilatlar fark etmiyor; liyakati dikkate almadan kendilerini daha yukarılara taşıyacak kişilerden oluşan bir arka bahçe tesis edip, orayı ekip biçip, sonra da hasatını almanın hesabını içinde oluyorlar.
Dolaysıyla, bu kongreden sonra her partide olan İYİ PARTİ'de de olacaktır; İtirazlar, istifalar, derin analizlerle yapılacak uzun süren eleştiriler gibi. Ama hakkını vermek lazım ki; kongre süreci çok iyi yönetildi. Partinin kurumsallaşmasında önemli bir aşama daha kat edildi. Partinin konumu ve söylemleri itibariyle ülkede gündem belirleme gibi sıçrama yapmasına ilaveten disiplinli ve sorunsuz bir kongre de eklenince bu gelişme tabana moral ve motivasyon kaynağı olarak yansıyacaktır.
Meral Hanım'ın salgın gibi zor şartlar altında ülkemizin her yerini sürekli gezerek ayakkabılarını eskitmesinin sağladığı yükselişin devamı için artık il ve ilçe teşkilatlarının bu anlamda genel başkanın temposuna uyarak kendileri adına başarı hikayeleri yazmaları gerekir diye düşünüyorum. Toplum, partinin diğer partilerden farklılığını gösteren, somut şekilde ifade edilebilen hususları hala öğrenebilmiş değil. Meral Akşener ismine, eylem ve duruşuna sempati dışında partiye katılımı sağlayacak somut argümanların belirlenip sık sık tekrarla anlatılması gerekiyor. "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem"in banisi bir parti olarak bu konuda kitapçık hazırlanıp; parti tabanına teşkilatlarda, millete de basın ve medya üzerinden reklam gibi tanıtımlarla anlatılmalıdır. Partili kanaat önderlerinin görüşlerinden faydalanmak üzere teşkilatlara davet edilerek fikir fırtınası yapılması hem genel merkezin hem de Meral Hanım'ın yükünü azaltacaktır.
Nefsimiz adına isteyecek olsak çok haksızlıklarla karşılaştığımızı dile getirip mağduriyetlerimizden söz edip, dem vurabiliriz ama inanın ki bunun "Cumhuriyet reklam arasıdır" diyenlerin yerle yeksan olmasına hiç bir katkısı olmayacaktır.
Şahsen benim motivasyon kaynağım İYİ PARTI'de bir yerlerde olmaktan ziyade, yerle yeksan olmuş cumhuriyet değer ve kazanımlarının tarumar edildiği yerlerde tekrar inşasına şahit olmak, katkı sağlamak ve yıkım sürecinin müsebbibi önce AKP, sonra tek adam rejimini başımıza musallat eden cumhur ittifakının demokratik yollarla seçim sandığının dibinde hanelerine düşen üç beş zarfı ellerine verip, göndermektir.

Türk Tabipler Birliği (TTB)'nin kapatılması meselesi
Şu anki yöneticileri ile ortak bir mekânda aynı nefesi almaktan bile hicap duyacağım TTB'nin kapatılması isteminin arkasındaki neden isminde "Türk" geçmesidir.
Eğer bir kurumun kapatılması için yöneticilerinin işlediği haltlar önemli kıstas ise; 11 çocuğa tecavüz edilen vakıf veya vakıflar niçin kapatılmamıştır.
"Edendim TTB'li yöneticiler devlete ve kamu düzenine karşı suç işliyorlar" diyebilirler, doğrudur ve ayrıca buna şahidiz de ancak önce bireyin hakları önemsenmeli ve teminat altına alınmalıdır ki; sonra üzerinde yaşayan insan varlığı ile anlam kazanan devletin korunması ve kollanması anlam kazansın.
Önce tecavüzcü vakıfları kapatın, körpecik çocukları koruma ve kollama altına alın sonra devletin birliği ve bütünlüğüne karşı suç işleyen TTB'i kapatın, var mısınız.
Yap organizasyonunu, kazan yönetimi, geç TTB'nin başına, kendi deyiminizle; kurtarın bu kurumu illetin ve zilletin elinden. Niçin bu yol denenmiyor.
Gün gelecek "Türk Tarih Kurumu"nu da, "Türk Dil Kurumu"nu da kapatmak için gerekçeler bulup icraata dökeceklerdir ama ömürleri yeterse. Bu niyetler "Cumhuriyet reklam arasıdır" diyenlerin gizli ajandasıdır ve bunların tesadüflerle söylenmiş sözler olduğuna da inanmıyorum.
Eğer becerebiliyorsanız başında "Türk" olan bir kamu kurumunu kapatmayı değil, beğenmediğiniz yönetimini değiştirmek için Türk milliyetçilerini motive edin, öncü olun, yol gösterin ki; alternatif yönetim kurulu ile kazanıp yönetime gelsinler.
Ne yaptınız; kamu adına kurulmuş bu meslek kurumlarında ve diğer milliyetçi sivil toplum örgütlerinde etkin ve yetkin olabilecek Türk milliyetçilerini tarumar ettiniz. Bu yöntem sizin genel usulünüz oldu. Banisinin rahmetli Başbuğ'un olduğu ve yine adında "Türk" ifadesi olan "Geleneksel Antalya Türk ve akraba toplulukları kurultayı''na bile engel olup, akamete uğrattınız. Şimdi bu misyonu aynı şuurla Macaristan'da turancı Macarlar üstlenip organize ediyorlar. Türk milliyetçileri olarak bunu hanemizin neresine nasıl not alacağız söylemisiniz.
TTB (Türk Tabipler Birliği)'nin istenirse yönetimi değiştirilebilir. Suç işleyen üye veya yöneticileri varsa o kişilerin birlikten ihraçları veya dava yolu ile cezalandırılmalarını isteme yolu varken niçin ille de kurumun kapatılması istenir. HDP'nin bile doğrudan kapatılmasını istememiş Devlet Bahçeli niçin TTB nin kapatılmasını ister. Esas kafamızı yormamız gereken husus bu çelişkinin nedeni üzerine olmalıdır.

Kripto etnik özürlü Türk düşmanları
Ne tesadüf; kripto etnik özürlü sosyalistler ile kripto etnik özürlü siyasal İslamcılar aynı ortak noktada birleşiyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti kurucu Başbuğu Mustafa Kemal Atatürk'e sadece Mustafa Kemal demekle yetinmek istiyorlar. Çünkü devamında gelen yani Atatürk soy ismi Türklüğe vurgu yaptığı için onların etnik kripto özürlü hallerini depreştiriyor.
Etnik aidiyetini saklamayıp T.C Devletine sadakatle bağlı her kim olursa saygı duyarım, kendimden ayrı düşünmem ama Türk'e kin ve öfkesini kripto kimlik ile saklama gayretinde olanları da aşağı yukarı ne kadar gayret gösterirlerse göstersinler çözeriz. "Mustafa Kemal derim ama Atatürk demem" cümlesi tam da kripto hissiyatı ile söylenmiş sözlerdir.
C. Kaftancıoğlu İmamoğlu'nun başarısındaki payı Mustafa Kemal'e Atatürk dememe duygu ve bilincini bir yerlere taşıma amaçlı mı yoksa CHP'nin başarısı için mi ben emin değilim. CHP'nin ulusalcı ve milli sol kanadı bu kadına dikkat etmek durumundadır. CHP'de olup da Atatürk'ten sıkıntı duyma hali tuzun kokması halidir ki; CHP bu halin altında ezilir.

İrade gaspı ile yapılan sistem değişikli bir darbe değil mi
Her cenah darbelere kendi penceresinden bakıyor. Her ne hikmetse darbeler sonrası yumuşacık kundağa yatırılanlar, bir anlamda sonuçlarından nemalananlar çok şikayetçi olup, bağırıp çağırıyorlar.
Türkiye'de bir ilk yaşanarak hükumetin darbesi ile bir partinin yani MHP'nin kongre sürecine müdahale edilerek, ülkücülerin özgürce verecekleri irade beyanları gasp edilmiştir.
Bu kurumsal iradenin gaspı ile yönetimi değişmiş yeni bir MHP'nin mülktedirler tarafından gündeme getirilen "Tek adamlı partili cumhurbaşkanlığı sistemi"ne hayır diyeceği genel kabulü tüm genel başkan adayları tarafından beyan edilmişti.
Dolaysıyla, sistem değişikliği için meclisten referanduma gidilmesi kararının çıkmasının mümkün olmayacağı tespitini yapan o günün de, bu günün de aynı muktedirleri (Erdoğan ve Bahçeli) işbirliği yaparak, MHP kurumsal iradesine müdahale ederek darbenin alasını yapmışlardır.
27 Nisan dandik e-muhtırasından bile bahsedenlerin, ülkücü iradenin gaspı ile yapılan darbeden niçin hiç bahsetmezler. Oysa ki bu darbe çok daha önemlidir, zira; önceki darbeler ile sadece iktidarlar değişti veya kulakları çekildi ancak MHP kongre sürecine yapılan darbe ile devletin yönetim sisteminin değişimine kadar varan bir netice elde edilmiştir.
Ve sonuç; anladık ve gördük ki tüm darbeler Türk milliyetçiliğinin VARLIĞINA değil, GÜÇLENMESİNE karşı yapılmıştır.
Bu ülkede bizatihi 16 Nisan anayasa değişikliği oylaması günü darbe yapıldı. Oylama anında kanunda yeri olmayan "Mühürsüz oyların geçerli sayılması" kararı alındı.
Daha sonra ne oldu; "Bizim yaptığımız utanılası bu gayri-meşru darbeyi yasal hale getiriyoruz" denilerek seçim yasasında güncelleme yapıldı.
Gün içinde "Mühürsüz oyların geçerli sayılması" darbesi yapılırken aynı oy pusulalarının bir yan tarafına "Utanç mührü" vurularak, bu oylama usulü ile değiştirilmiş anayasamızla yönetiliyoruz(!)
Bu utancın müsebbibi olanlar sözüm sizlere; böyle bir utanç mührünü her yerinizde taşırken; daha hangi yüzle darbelerden, hele ki 28 Şubat sürecinden bahsedeceksiniz söylemisiniz.
Asıl garip olan ve hatta utanç duyulması gereken ise; muhalefetin bu "Darbe"yi sineye çekerek o gün bu değişikliği kanıksamış olmasıdır.
Ben onların yerinde olsam her vesile ile "Meşru olmayan bir sistem değişikliği ile yönetiliyoruz" vurgusunu yapıp, gündemde tutarım. Muhalefetin bu oldu bittileri kanıksaması her daim cumhur ittifakına benzerlerini yapmaya, dayatmaya yüreklendirmiştir.
Belki de bana "Mehmet Soral yeter artık bu kaçıncı hatırlatman" diyebilirsiniz ama ne yapayım, muhalefet yapmayınca görev bize düşünüyor.

Külfete talip olmak Türk milliyetçilerinin misyonu mu

Vay be; Türk milliyetçilerinin hep külfete talip olup, diğer partilerin muktedir olmalarına omuz verme, üstelik de aşağılanarak onları sırtlarında taşıma görevi o kadar kanıksanmış olmalı ki; cesurlar hareketini ete kemiğe büründüren özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçilerinin İYİ PARTİ ve Meral Akşener öncülüğünde iktidara talip olup, inisiyatif geliştirmesi birilerini çok ürküttü. Bir telaş bir telaş ki sormayın; sanki "Oğul veren arı" hanelerine daldı. Başka siyasal iktidarlara amade olma kanıksanmışlığını yerle yeksan ettik diye mi düşman kazandık.

Ne yani; "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenlerin yetiştirmelerine bu devleti yönetmek hak görülecek de; bizler de onların muktedirlikleri için "Varlığımız varlığınıza armağan olsun" mu demeye devam edecektik. El insaf; daha nereye kadar.
Hayır, demeyeceğiz ve eninde sonunda bu devleti de yöneteceğiz.
Not: İYİ PARTİ'de sade üyeliğim dışında hiç bir bağlantım yoktur. Tamamen ve tamamen gündemi nasıl okuyorsam onları düşünüp yazıyorum. Heves ve ideallerim paralelinde hangi kişi veya partiyi görürsem illaki onlara karşı muhabbet duyuyorum. Bu da insan tabiatı için en doğal haldir.
soralmehmet@gmail.com

8 Eylül 2020 Salı

KAHVALTI TALEBİNİN SİYASİ ANLAMI

Kahvaltı talebi siyasi olarak ne anlama geliyor
Ben bu çıkışı çaresiz bir pişmanın; kendisini dinleyip anlayabilecek bir ana yüreğine başını yaslayarak, tüm günahları sevapları ile olup bitenleri anlatma ve nihayetinde gerekli dersi almış olmanın pişmanlığı ile eve dönme ihtiyacı olarak görüyorum.
Bu manzara cumhur ittifakının oluşturduğu vesayeti yıkacağından; Demirtaş'ın çıkışını İYİ PARTİ veya Meral Hanım'a atfen kesinlikle "Terör" ile işbirliğine kadar varacak iğrenç ve alçakça bir propagandaya dönüştüreceklerdir. Ancak Meral Hanım'ın gündem belirleyerek çok zekice sürdürdüğü siyasi bir süreç ile bunları geçersiz kılacaktır.
Cumhur irtifakının; Apo'yu vesile kılarak Kürtler üzerine inisiyatif geliştirme düşüncesini, kendisine son seçimde ısmarlama mektup yazdırılması ve kardeşinin TRT ekranlarına çıkarılmasından anlamıştık. Buna mukabil cumhur ittifakının Demirtaş'ın da Kürtler üzerine inisiyatif geliştirmesine mani olmak gibi bir başka düşüncesi de o zamandan beridir devrede ve aktif halde. Demirtaş'in bu çıkışı ilginç ama bir o kadar da hayırlı siyasi gelişmelere vesile olacağını düşünüyorum.

Meral Hanım Türk-kürt ortak geleneğinde var olan "Kapıya gelen misafire buyur edilir, bu misafir bir kan davalısı olsa bile" derken aynı zamanda, zımnen de "Gelen misafir isterse kan davasını da bitirebilir" demiştir. Meral Hanım ülke sorunlarını çözmeye odaklı siyaset yapıyor, kin kusmak için poşet aramıyor. Demirtaş'ı buyur da etmeyebilir ama bence eleştirilerinde heyecan arayanlar her şeyden önce Devlet Bahçeli Demirtaş'in fikri önderi Ahmet Türk'ün serbest bırakılmasını niçin istemiştir, onu sorgulamalıdırlar.
Bütün korku Meral Akşener'in Türk siyasetinde inisiyatifinin her geçen gün belirgin şekilde kendisini hissettirmesidir.
Biz Türk milliyetçileri eğer ki; bu devleti ve milleti en çok sevenleri olduğumuz iddiası ile her türlü bedel ödemeyi göze almışsak, bizatihi 1980 öncesi bunu fiili olarak yaşamışsak; PKK vesile kılınarak HDP üzerinden sürdürülmek istenen ülkemiz ve milletimiz için baş belası olan sorunları çözme hassasiyeti de yine bize düşer.
Ancak ülke sorunlarını çözmek adına "Keşke Yunan galip gelseydi" veya "Cumhuriyet bir reklam arasıdır" diyenlerin yetiştirmesi kadrolarla işbirliği şeklinde mümkün olmayıp, aksine bunlarla sorunlar yumağını daha da büyüyecektir.
HDP veya PKK'nın her türlü emeli senelerce sürse bile canımız sıkılacaktır ama hiç bir zaman muvaffak olamayacaklardır. Fakat "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenlerin veya Cumhuriyetimizi "Reklam arası" görevlerin nelere muvaffak olduklarına hep beraber şahit olduk.
Kim ne derse desin bunu bilip bunu söyleyeceğim; 15 Temmuz ihaneti, kendileri açısından bu kastettiğim zihniyetin ete kemiğe büründürdükleri en ideal sonuçtur.
Dolaysıyla, HDP'nin PKK güdümünden kurtarılarak makul, hatta (Fırsat yaratılarak) milli çizgiye çekilmesi adına her türlü inisiyatifi cesaretlendirmek gerekir.

Not: Bu yazı yazılırken artık ülkemizde bir gelenek haline gelmiş olan kumpasların hesabı yapılmamıştır. 
Bir diğer husus İYİ PARTİ'de sade bir üyeliğim dışında hiç bir görevim yoktur. Tüm çabam bireysel inisiyatifim adınadır. 

Biz mi düşman yaratıyoruz yoksa düşman mı bize musallat oldu
Öyle bir süreç içindeyiz ki, cumhur ittifakına güvensizlik öyle hat sahaya geldi ki; biz mi düşman yaratıyoruz yoksa düşman mı bize musallat oldu artık anlamak mümkün değıl.
Mesela Suriye'nin derdi niçin bizi gerdi. Ben de senden şikayetçiyim; ille de birilerini ülkeme davet etmem mi gerekiyor. Suriye halkının ödemesi gereken bedeli niçin biz ödüyoruz.
Mısır ile komşu bile değiliz. Mısır'ın demokrasisinin korunması bizim taşoranlığımıza mı verildi. Türk'ün Bozkurt'u varken, Rabia'ya ihtiyaç niçin hasıl oldu.
Ege'de 18 ada 18 yıl boyunca tek tek işgal edildi ancak işgaller niçin bugün hatırlandı.
18 yıl boyunca yorgun ve yılgın düşündüğünüz ülkenin görünümü elbette leşçi sırtlanların dikkatini çekecekti ve nitekim de çekti.
Türk milleti olarak elbete çaresiz değiliz, gereğini yapacaktır. Ama ilk önce sürekli sizin o dostları kaybettiren, düşman kazandıran iradenizi millet eliyle alıp bir yere koyacağız sonra da kurucu Başbuğ rahmetli Atatürk'ün "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesini hakim kılacağız inşallah.

Bu olup bitenleri hiç unutmayacağız değil mi?
"Partili cumhurbaşkanlığı" sitemine geçiş süreci meşru bir süreç olarak işlememiştir.
Eğer AKP'leşmiş devlet, Devlet Bahçeli marifeti ile MHP'de talep edilen demokratik kongre süreçlerine müdahale ederek yüzde yüz aşikar olan genel başkan dahil parti yönetimi değişikliğine engel olmasaydı; o günkü konjonktürde tüm milliyetçisi camianın genel teamülüne göre yenilenmiş MHP yönetimi ile meclisteki MHP vekilleri "Yeni sistem için referanduma gidilmesi" kararına hayır diyerek, aritmetiksel olarak meclisten referandum kararı çıkması mümkün olmayacaktı.
Sonra ne yaptılar; iplerini sağlam kazığa bağlayarak, halkın referandum oylamasında istedikleri sunucun çıkmama riskini de ortadan kaldırmak için sabah belli kurallarla başlayan seçim, öğleden sonra ilave dayatma bir kural değişikliği ile mühürsüz oylar geçerli sayıldı. Sonra bu ilave dayatmanın yasal olmadığını; çok ilginçtir ki itiraf edercesine yasal hale getirerek, seçim kanununda değişikliğe gidildi. Aslında meşru olmayan bir sürecin tescili demekti.
Bugün "Tek adam iradesi" ile bulunduğumuz konuma gelmemizin nedeni yukarıda ifade ettiğim gibi bir anlamda MHP'nin kurumsal iradesinin Devlet Bahçeli marifeti ile Devlete teslim edilmiş olmasıdır. Bu süreç hiç bir zaman vicdanımda aklayabileceğim bir süreç olmayacaktır.
Dolaysıyla, Recep Tayyip Erdoğan'ı sadece AKP genel başkanı olarak görmeye devam edeceğim. Bunu en azından kendi inanç, ilkelerim ve kendime saygım gereği olduğunu düşünüyorum. Efendim denebilir ki halk seçti. Doğru da birileri, karanlık odada, meşru olmayan şekilde ilk düğmeyi yanlış ilikleyip sonra ışıkları açıp son düğmeyi halka "Buyurun son düğmeyi siz ilikleyin" denince halk da isteneni yaptı. Halkın bunda bir kusuru yok. Çünkü ilk düğmenin nasıl iliklendiğinden hiç haberi yoktu.
Lütfen bu olup bitenleri bugün çocuklarımıza, yarın torunlarımıza anlatın ki; hiç bir nesil unutmasın. Belki engel olamadık ama hiç olmazsa hafızlarımızda yeri kalsın. Ama torunlarımın şu eleştirilerine hep hazırlıklıyım; "Dede ne kadar da safmış sınız yahu..."

Akit TV'nin kumpasları
Provokatör Akit TV'nin tuzağına maalesef Rubil Gökdemir Bey'i de çekmeyi başardılar.
Rubil Bey Ege adaları ve kıta sahanlığı üzerine konuya son derece vakıf şekilde izah ederken; Yunanistan'ın kendince ilan ettiği ve Türkiye kara sınırına kadar dayanan taleplerinin ne derece haksız olduğunu göstermek üzere meramını anlatmak için bir haritayı gösterdi.
İşte tam bu sırada provokatör Akit TV konuşmacısı istediğini bulmuş gibi sadece Rubil Gökdemir değil hiç bir Türk milliyetçisine itham edilmeyecek şekilde arsızca "Sen Yunan tezlerinin propagandasını yapıyorsun" deyince doğal olarak şiddetli bir şekilde tepkisini göstermiştir.
O provokatör elbette Rubil Beyin ne demek istediği pekala çok iyi anlamıştı ama muradı programa katılımcı bir Türk milliyetçisinin şansında Türk milliyetçilerini itibarsız kılmak, "Bakın Türk milliyetçileri bile böyle düşünürken AKP buna itiraz edip, Türkiye'nin haklarını koruyor" görüntüsü vererek, programın başından beri murad ettiği sunucu elde etmeyi başarmıştı.
Akit TV'nin ne yapmak istediği, yayın politikasının ne olduğu bilindiği halde, Türk milliyetçilerinin bu kanalın davetine niçin katılırlar anlamak mümkün değil. Rubil Gökdemir gibi son derece donanımlı bir insana dahi bunu yapmaya cür'et etmişlerse; bunların şerrinden şeytanla yüz yüze gelmek gibi görüp kaçmak lazım.

Maske takmayana ceza keseceksin Giresun'da miting yapacaksın...?
Sen bu salgın ortamında Giresun'da binlerce insanı toplayıp onlara nutuk atacaksın, Ayasofya'yı bir hafta boyunca insanlarla doldurup boşaltacaksınız; evlatlarımızın nikahlarına gelince 400 kişilik salona sadece 100 kişi olabilecek, (Önümüzdeki günlerde belki de hiç kimse alınmayacak) toplu resim yok, takı yok, tebrik yok" diyeceksiniz...
Bak muhterem, sizin Giresun açık alan toplantınız; evlatlarımızın ömürlerinin müstesna bir kesitinde heyecanla giymeyi bekledikleri ne damat kostümü, ne de kızlarımızın gelinliği kadar önemlidir. Nasıl ki siz Giresun'da paşa gönlünüzce toplantı yapmayı kendinize hak bilip, inisiyatif olarak görüyorsanız; çocuklarımızın en mutlu günlerini gönüllerince yaşamalarına müsait ortamı sağlamayı da onlara hak, kendinize de vazife bilmelisiniz.

"400 kişilik nikah salonunda sadece 100 kişi olacak" diyerek bizleri niçin iki arada bir derede bırakıp misafirlerimizle sıkıntıya sokuyorsunuz. Oysa ki; "Evlenen çiftler isterlerse iki şahit ile ilgili belediyelere gidip imzalarını atarlar ama bunun haricinde yanlarında beşinci bir kişi dahi olamayacak" derseniz daha tutarlı ve mantıklı bir karar almış olursunuz ki; devletimizin millet yararına olumlu bir kararı der uyar, hiç de yüksünmeyiz. Çünkü gerekçe makul ve mantıklı; sağlık savaşındayız.
Ancak böyle, milleti topyekun tehdit eden salgınla mücadelede, siyasi saiklerle sadece egonuzun tatmini için şahsınıza ayrıcalık tanıyıp, istediğiniz yerde, istediğiniz kalabalıkları toplayarak sağlık ordusunun mücadelesine ihanet edip, masum insanların da hastalanmasına vesile olacak ortamların oluşmasına neden olursanız; işte bu noktada evladının mürüvvetini görmek isteyip zorunlu sağlık şartlarından dolayı hevesi kursağında kalan bir babayı olsa olsa "İsyana" teşvik etmiş olursunuz.
Batı demokrasilerinde ister iktidar, isterse muhalefet liderleri olsun böyle çifte davranışlarda toplumdan özür diledikleri gibi bazıları istifayı bile düşünebiliyorlar.

Çay paketi atma ve onu kapma kavgası; atan açısından da kapmaya çalışan açısından da klasik geri kalmış toplum refleksi dir.
Kendini bilen, varlığını değerli gören herkesin atılan çay paketine karşılık "Senin haddine mi düştü" deyip atanı terslemesi lazım.
Düşünün bir Danimarka, Norveç veya Almanya başbakanları otobüsten halka çay paketleri atıyorlar. Çok komik değil mi. İlk akıllarına gelecek olan; başbakanlarının bir sağlık sorunu yaşadığı olacaktır. Gelişmiş demokrasi düzeyi ve sahip oldukları ortalama algı düzeyi bu ülke insanlarının aklına başka bir şey de getirmez.

Kısaca...
Hiç bir tarikata aidiyet duymuyorum. Dolayısıyla, hiç bir riskim de söz konusu değil.
Benim tarikatım aklımdır. Oturduğu temel; aklımın öncülüğünde, çağdaş enstrümanların sunduğu imkanlar dahilinde, atamdan gelen bilgi ve birikimimle Kuran'i ana eksene oturtarak inancımı yaşamak ve yaşatmaktır.

Mevcut imanımızı korumak için velev ki pırıl pırıl tarikatlar olsa bile; tarikatlarda yapılan hatalar büyük yıkımlara, hayal kırıklıklarına neden olmakta, sosyolojimiz darmadağın olmakta. Dolaysıyla sıkı bir denetimle kayıt altına alınmaları ülkemiz, milletimiz ve hele ki dinimiz için daha hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.
Siyasetin tarikatlardan, tarikatların siyasetten nemalandığı kısır bir döngü var olduğu sürece; tarikatların bu ülke için somut hiç bir faydası olmayacaktır. Siyaset bunlardan beslendiği için hangi siyasi parti iktidara gelirse gelsin kayıt dışı oluşlarına göz yumulup, hiç bir zaman denetime tabi olmayacaklardır.
Din bilgisi tercihe bağlı olarak ama bir matematik, bir Türkçe kadar önemsenerek ilköğretim düzeyinde okullarda verilmelidir. Cami imamları mesailerinin çoğunu cami dışında geçiriyorlar. Yaz aylarında çok eskiden beri devam eden din bilgisi öğretimine daha düzenli şekilde devam edilmelidir.

Kısaca...
TV'deki haber programlarını izliyorum. Cumhur ittifakı kontenjanından MHP adına katılan konuşmacıların cansiparane AKP söylemlerini, üstelik de içselleştirerek savunmalarını dinliyorum.
Her ne kadar MHP'den kopuşlar Devlet Bahçeli'nin genel başkanlığına ve yönetim anlayışına bağlanmış olsa da; Türk milliyetçileri arasında oluşan bu denli söylem ve görüş farklılığı; aslında eninde sonunda zorunlu olacak bir ayrışma, Devlet Bahçeli eleştirisi üzerinden öne çekilmiş oldu.
Ya da bu konuşmacılar AKP'ye karşı takiye yapıyorlar. Başka da aklıma bir şey gelmiyor.
soralmehmet@gmail.com