21 Eylül 2020 Pazartesi

İYİ PARTİ 2. OLAĞAN GENEL KURULU ÜZERİNE


İYİ PARTİ 2. Olağan kongresi yapıldı. Hayırlı uğurlu olsun.
Ülkemizde partiler açısından hapsinde olan ortak sorun; tabandan tavana seçim usulü ile etkin ve yetkin kişilerin yukarılara taşınamaması sorunudur. Her yetkin kişi, grup veya teşkilatlar fark etmiyor; liyakati dikkate almadan kendilerini daha yukarılara taşıyacak kişilerden oluşan bir arka bahçe tesis edip, orayı ekip biçip, sonra da hasatını almanın hesabını içinde oluyorlar.
Dolaysıyla, bu kongreden sonra her partide olan İYİ PARTİ'de de olacaktır; İtirazlar, istifalar, derin analizlerle yapılacak uzun süren eleştiriler gibi. Ama hakkını vermek lazım ki; kongre süreci çok iyi yönetildi. Partinin kurumsallaşmasında önemli bir aşama daha kat edildi. Partinin konumu ve söylemleri itibariyle ülkede gündem belirleme gibi sıçrama yapmasına ilaveten disiplinli ve sorunsuz bir kongre de eklenince bu gelişme tabana moral ve motivasyon kaynağı olarak yansıyacaktır.
Meral Hanım'ın salgın gibi zor şartlar altında ülkemizin her yerini sürekli gezerek ayakkabılarını eskitmesinin sağladığı yükselişin devamı için artık il ve ilçe teşkilatlarının bu anlamda genel başkanın temposuna uyarak kendileri adına başarı hikayeleri yazmaları gerekir diye düşünüyorum. Toplum, partinin diğer partilerden farklılığını gösteren, somut şekilde ifade edilebilen hususları hala öğrenebilmiş değil. Meral Akşener ismine, eylem ve duruşuna sempati dışında partiye katılımı sağlayacak somut argümanların belirlenip sık sık tekrarla anlatılması gerekiyor. "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem"in banisi bir parti olarak bu konuda kitapçık hazırlanıp; parti tabanına teşkilatlarda, millete de basın ve medya üzerinden reklam gibi tanıtımlarla anlatılmalıdır. Partili kanaat önderlerinin görüşlerinden faydalanmak üzere teşkilatlara davet edilerek fikir fırtınası yapılması hem genel merkezin hem de Meral Hanım'ın yükünü azaltacaktır.
Nefsimiz adına isteyecek olsak çok haksızlıklarla karşılaştığımızı dile getirip mağduriyetlerimizden söz edip, dem vurabiliriz ama inanın ki bunun "Cumhuriyet reklam arasıdır" diyenlerin yerle yeksan olmasına hiç bir katkısı olmayacaktır.
Şahsen benim motivasyon kaynağım İYİ PARTI'de bir yerlerde olmaktan ziyade, yerle yeksan olmuş cumhuriyet değer ve kazanımlarının tarumar edildiği yerlerde tekrar inşasına şahit olmak, katkı sağlamak ve yıkım sürecinin müsebbibi önce AKP, sonra tek adam rejimini başımıza musallat eden cumhur ittifakının demokratik yollarla seçim sandığının dibinde hanelerine düşen üç beş zarfı ellerine verip, göndermektir.

Türk Tabipler Birliği (TTB)'nin kapatılması meselesi
Şu anki yöneticileri ile ortak bir mekânda aynı nefesi almaktan bile hicap duyacağım TTB'nin kapatılması isteminin arkasındaki neden isminde "Türk" geçmesidir.
Eğer bir kurumun kapatılması için yöneticilerinin işlediği haltlar önemli kıstas ise; 11 çocuğa tecavüz edilen vakıf veya vakıflar niçin kapatılmamıştır.
"Edendim TTB'li yöneticiler devlete ve kamu düzenine karşı suç işliyorlar" diyebilirler, doğrudur ve ayrıca buna şahidiz de ancak önce bireyin hakları önemsenmeli ve teminat altına alınmalıdır ki; sonra üzerinde yaşayan insan varlığı ile anlam kazanan devletin korunması ve kollanması anlam kazansın.
Önce tecavüzcü vakıfları kapatın, körpecik çocukları koruma ve kollama altına alın sonra devletin birliği ve bütünlüğüne karşı suç işleyen TTB'i kapatın, var mısınız.
Yap organizasyonunu, kazan yönetimi, geç TTB'nin başına, kendi deyiminizle; kurtarın bu kurumu illetin ve zilletin elinden. Niçin bu yol denenmiyor.
Gün gelecek "Türk Tarih Kurumu"nu da, "Türk Dil Kurumu"nu da kapatmak için gerekçeler bulup icraata dökeceklerdir ama ömürleri yeterse. Bu niyetler "Cumhuriyet reklam arasıdır" diyenlerin gizli ajandasıdır ve bunların tesadüflerle söylenmiş sözler olduğuna da inanmıyorum.
Eğer becerebiliyorsanız başında "Türk" olan bir kamu kurumunu kapatmayı değil, beğenmediğiniz yönetimini değiştirmek için Türk milliyetçilerini motive edin, öncü olun, yol gösterin ki; alternatif yönetim kurulu ile kazanıp yönetime gelsinler.
Ne yaptınız; kamu adına kurulmuş bu meslek kurumlarında ve diğer milliyetçi sivil toplum örgütlerinde etkin ve yetkin olabilecek Türk milliyetçilerini tarumar ettiniz. Bu yöntem sizin genel usulünüz oldu. Banisinin rahmetli Başbuğ'un olduğu ve yine adında "Türk" ifadesi olan "Geleneksel Antalya Türk ve akraba toplulukları kurultayı''na bile engel olup, akamete uğrattınız. Şimdi bu misyonu aynı şuurla Macaristan'da turancı Macarlar üstlenip organize ediyorlar. Türk milliyetçileri olarak bunu hanemizin neresine nasıl not alacağız söylemisiniz.
TTB (Türk Tabipler Birliği)'nin istenirse yönetimi değiştirilebilir. Suç işleyen üye veya yöneticileri varsa o kişilerin birlikten ihraçları veya dava yolu ile cezalandırılmalarını isteme yolu varken niçin ille de kurumun kapatılması istenir. HDP'nin bile doğrudan kapatılmasını istememiş Devlet Bahçeli niçin TTB nin kapatılmasını ister. Esas kafamızı yormamız gereken husus bu çelişkinin nedeni üzerine olmalıdır.

Kripto etnik özürlü Türk düşmanları
Ne tesadüf; kripto etnik özürlü sosyalistler ile kripto etnik özürlü siyasal İslamcılar aynı ortak noktada birleşiyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti kurucu Başbuğu Mustafa Kemal Atatürk'e sadece Mustafa Kemal demekle yetinmek istiyorlar. Çünkü devamında gelen yani Atatürk soy ismi Türklüğe vurgu yaptığı için onların etnik kripto özürlü hallerini depreştiriyor.
Etnik aidiyetini saklamayıp T.C Devletine sadakatle bağlı her kim olursa saygı duyarım, kendimden ayrı düşünmem ama Türk'e kin ve öfkesini kripto kimlik ile saklama gayretinde olanları da aşağı yukarı ne kadar gayret gösterirlerse göstersinler çözeriz. "Mustafa Kemal derim ama Atatürk demem" cümlesi tam da kripto hissiyatı ile söylenmiş sözlerdir.
C. Kaftancıoğlu İmamoğlu'nun başarısındaki payı Mustafa Kemal'e Atatürk dememe duygu ve bilincini bir yerlere taşıma amaçlı mı yoksa CHP'nin başarısı için mi ben emin değilim. CHP'nin ulusalcı ve milli sol kanadı bu kadına dikkat etmek durumundadır. CHP'de olup da Atatürk'ten sıkıntı duyma hali tuzun kokması halidir ki; CHP bu halin altında ezilir.

İrade gaspı ile yapılan sistem değişikli bir darbe değil mi
Her cenah darbelere kendi penceresinden bakıyor. Her ne hikmetse darbeler sonrası yumuşacık kundağa yatırılanlar, bir anlamda sonuçlarından nemalananlar çok şikayetçi olup, bağırıp çağırıyorlar.
Türkiye'de bir ilk yaşanarak hükumetin darbesi ile bir partinin yani MHP'nin kongre sürecine müdahale edilerek, ülkücülerin özgürce verecekleri irade beyanları gasp edilmiştir.
Bu kurumsal iradenin gaspı ile yönetimi değişmiş yeni bir MHP'nin mülktedirler tarafından gündeme getirilen "Tek adamlı partili cumhurbaşkanlığı sistemi"ne hayır diyeceği genel kabulü tüm genel başkan adayları tarafından beyan edilmişti.
Dolaysıyla, sistem değişikliği için meclisten referanduma gidilmesi kararının çıkmasının mümkün olmayacağı tespitini yapan o günün de, bu günün de aynı muktedirleri (Erdoğan ve Bahçeli) işbirliği yaparak, MHP kurumsal iradesine müdahale ederek darbenin alasını yapmışlardır.
27 Nisan dandik e-muhtırasından bile bahsedenlerin, ülkücü iradenin gaspı ile yapılan darbeden niçin hiç bahsetmezler. Oysa ki bu darbe çok daha önemlidir, zira; önceki darbeler ile sadece iktidarlar değişti veya kulakları çekildi ancak MHP kongre sürecine yapılan darbe ile devletin yönetim sisteminin değişimine kadar varan bir netice elde edilmiştir.
Ve sonuç; anladık ve gördük ki tüm darbeler Türk milliyetçiliğinin VARLIĞINA değil, GÜÇLENMESİNE karşı yapılmıştır.
Bu ülkede bizatihi 16 Nisan anayasa değişikliği oylaması günü darbe yapıldı. Oylama anında kanunda yeri olmayan "Mühürsüz oyların geçerli sayılması" kararı alındı.
Daha sonra ne oldu; "Bizim yaptığımız utanılası bu gayri-meşru darbeyi yasal hale getiriyoruz" denilerek seçim yasasında güncelleme yapıldı.
Gün içinde "Mühürsüz oyların geçerli sayılması" darbesi yapılırken aynı oy pusulalarının bir yan tarafına "Utanç mührü" vurularak, bu oylama usulü ile değiştirilmiş anayasamızla yönetiliyoruz(!)
Bu utancın müsebbibi olanlar sözüm sizlere; böyle bir utanç mührünü her yerinizde taşırken; daha hangi yüzle darbelerden, hele ki 28 Şubat sürecinden bahsedeceksiniz söylemisiniz.
Asıl garip olan ve hatta utanç duyulması gereken ise; muhalefetin bu "Darbe"yi sineye çekerek o gün bu değişikliği kanıksamış olmasıdır.
Ben onların yerinde olsam her vesile ile "Meşru olmayan bir sistem değişikliği ile yönetiliyoruz" vurgusunu yapıp, gündemde tutarım. Muhalefetin bu oldu bittileri kanıksaması her daim cumhur ittifakına benzerlerini yapmaya, dayatmaya yüreklendirmiştir.
Belki de bana "Mehmet Soral yeter artık bu kaçıncı hatırlatman" diyebilirsiniz ama ne yapayım, muhalefet yapmayınca görev bize düşünüyor.

Külfete talip olmak Türk milliyetçilerinin misyonu mu

Vay be; Türk milliyetçilerinin hep külfete talip olup, diğer partilerin muktedir olmalarına omuz verme, üstelik de aşağılanarak onları sırtlarında taşıma görevi o kadar kanıksanmış olmalı ki; cesurlar hareketini ete kemiğe büründüren özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçilerinin İYİ PARTİ ve Meral Akşener öncülüğünde iktidara talip olup, inisiyatif geliştirmesi birilerini çok ürküttü. Bir telaş bir telaş ki sormayın; sanki "Oğul veren arı" hanelerine daldı. Başka siyasal iktidarlara amade olma kanıksanmışlığını yerle yeksan ettik diye mi düşman kazandık.

Ne yani; "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenlerin yetiştirmelerine bu devleti yönetmek hak görülecek de; bizler de onların muktedirlikleri için "Varlığımız varlığınıza armağan olsun" mu demeye devam edecektik. El insaf; daha nereye kadar.
Hayır, demeyeceğiz ve eninde sonunda bu devleti de yöneteceğiz.
Not: İYİ PARTİ'de sade üyeliğim dışında hiç bir bağlantım yoktur. Tamamen ve tamamen gündemi nasıl okuyorsam onları düşünüp yazıyorum. Heves ve ideallerim paralelinde hangi kişi veya partiyi görürsem illaki onlara karşı muhabbet duyuyorum. Bu da insan tabiatı için en doğal haldir.
soralmehmet@gmail.com

8 Eylül 2020 Salı

KAHVALTI TALEBİNİN SİYASİ ANLAMI

Kahvaltı talebi siyasi olarak ne anlama geliyor
Ben bu çıkışı çaresiz bir pişmanın; kendisini dinleyip anlayabilecek bir ana yüreğine başını yaslayarak, tüm günahları sevapları ile olup bitenleri anlatma ve nihayetinde gerekli dersi almış olmanın pişmanlığı ile eve dönme ihtiyacı olarak görüyorum.
Bu manzara cumhur ittifakının oluşturduğu vesayeti yıkacağından; Demirtaş'ın çıkışını İYİ PARTİ veya Meral Hanım'a atfen kesinlikle "Terör" ile işbirliğine kadar varacak iğrenç ve alçakça bir propagandaya dönüştüreceklerdir. Ancak Meral Hanım'ın gündem belirleyerek çok zekice sürdürdüğü siyasi bir süreç ile bunları geçersiz kılacaktır.
Cumhur irtifakının; Apo'yu vesile kılarak Kürtler üzerine inisiyatif geliştirme düşüncesini, kendisine son seçimde ısmarlama mektup yazdırılması ve kardeşinin TRT ekranlarına çıkarılmasından anlamıştık. Buna mukabil cumhur ittifakının Demirtaş'ın da Kürtler üzerine inisiyatif geliştirmesine mani olmak gibi bir başka düşüncesi de o zamandan beridir devrede ve aktif halde. Demirtaş'in bu çıkışı ilginç ama bir o kadar da hayırlı siyasi gelişmelere vesile olacağını düşünüyorum.

Meral Hanım Türk-kürt ortak geleneğinde var olan "Kapıya gelen misafire buyur edilir, bu misafir bir kan davalısı olsa bile" derken aynı zamanda, zımnen de "Gelen misafir isterse kan davasını da bitirebilir" demiştir. Meral Hanım ülke sorunlarını çözmeye odaklı siyaset yapıyor, kin kusmak için poşet aramıyor. Demirtaş'ı buyur da etmeyebilir ama bence eleştirilerinde heyecan arayanlar her şeyden önce Devlet Bahçeli Demirtaş'in fikri önderi Ahmet Türk'ün serbest bırakılmasını niçin istemiştir, onu sorgulamalıdırlar.
Bütün korku Meral Akşener'in Türk siyasetinde inisiyatifinin her geçen gün belirgin şekilde kendisini hissettirmesidir.
Biz Türk milliyetçileri eğer ki; bu devleti ve milleti en çok sevenleri olduğumuz iddiası ile her türlü bedel ödemeyi göze almışsak, bizatihi 1980 öncesi bunu fiili olarak yaşamışsak; PKK vesile kılınarak HDP üzerinden sürdürülmek istenen ülkemiz ve milletimiz için baş belası olan sorunları çözme hassasiyeti de yine bize düşer.
Ancak ülke sorunlarını çözmek adına "Keşke Yunan galip gelseydi" veya "Cumhuriyet bir reklam arasıdır" diyenlerin yetiştirmesi kadrolarla işbirliği şeklinde mümkün olmayıp, aksine bunlarla sorunlar yumağını daha da büyüyecektir.
HDP veya PKK'nın her türlü emeli senelerce sürse bile canımız sıkılacaktır ama hiç bir zaman muvaffak olamayacaklardır. Fakat "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenlerin veya Cumhuriyetimizi "Reklam arası" görevlerin nelere muvaffak olduklarına hep beraber şahit olduk.
Kim ne derse desin bunu bilip bunu söyleyeceğim; 15 Temmuz ihaneti, kendileri açısından bu kastettiğim zihniyetin ete kemiğe büründürdükleri en ideal sonuçtur.
Dolaysıyla, HDP'nin PKK güdümünden kurtarılarak makul, hatta (Fırsat yaratılarak) milli çizgiye çekilmesi adına her türlü inisiyatifi cesaretlendirmek gerekir.

Not: Bu yazı yazılırken artık ülkemizde bir gelenek haline gelmiş olan kumpasların hesabı yapılmamıştır. 
Bir diğer husus İYİ PARTİ'de sade bir üyeliğim dışında hiç bir görevim yoktur. Tüm çabam bireysel inisiyatifim adınadır. 

Biz mi düşman yaratıyoruz yoksa düşman mı bize musallat oldu
Öyle bir süreç içindeyiz ki, cumhur ittifakına güvensizlik öyle hat sahaya geldi ki; biz mi düşman yaratıyoruz yoksa düşman mı bize musallat oldu artık anlamak mümkün değıl.
Mesela Suriye'nin derdi niçin bizi gerdi. Ben de senden şikayetçiyim; ille de birilerini ülkeme davet etmem mi gerekiyor. Suriye halkının ödemesi gereken bedeli niçin biz ödüyoruz.
Mısır ile komşu bile değiliz. Mısır'ın demokrasisinin korunması bizim taşoranlığımıza mı verildi. Türk'ün Bozkurt'u varken, Rabia'ya ihtiyaç niçin hasıl oldu.
Ege'de 18 ada 18 yıl boyunca tek tek işgal edildi ancak işgaller niçin bugün hatırlandı.
18 yıl boyunca yorgun ve yılgın düşündüğünüz ülkenin görünümü elbette leşçi sırtlanların dikkatini çekecekti ve nitekim de çekti.
Türk milleti olarak elbete çaresiz değiliz, gereğini yapacaktır. Ama ilk önce sürekli sizin o dostları kaybettiren, düşman kazandıran iradenizi millet eliyle alıp bir yere koyacağız sonra da kurucu Başbuğ rahmetli Atatürk'ün "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesini hakim kılacağız inşallah.

Bu olup bitenleri hiç unutmayacağız değil mi?
"Partili cumhurbaşkanlığı" sitemine geçiş süreci meşru bir süreç olarak işlememiştir.
Eğer AKP'leşmiş devlet, Devlet Bahçeli marifeti ile MHP'de talep edilen demokratik kongre süreçlerine müdahale ederek yüzde yüz aşikar olan genel başkan dahil parti yönetimi değişikliğine engel olmasaydı; o günkü konjonktürde tüm milliyetçisi camianın genel teamülüne göre yenilenmiş MHP yönetimi ile meclisteki MHP vekilleri "Yeni sistem için referanduma gidilmesi" kararına hayır diyerek, aritmetiksel olarak meclisten referandum kararı çıkması mümkün olmayacaktı.
Sonra ne yaptılar; iplerini sağlam kazığa bağlayarak, halkın referandum oylamasında istedikleri sunucun çıkmama riskini de ortadan kaldırmak için sabah belli kurallarla başlayan seçim, öğleden sonra ilave dayatma bir kural değişikliği ile mühürsüz oylar geçerli sayıldı. Sonra bu ilave dayatmanın yasal olmadığını; çok ilginçtir ki itiraf edercesine yasal hale getirerek, seçim kanununda değişikliğe gidildi. Aslında meşru olmayan bir sürecin tescili demekti.
Bugün "Tek adam iradesi" ile bulunduğumuz konuma gelmemizin nedeni yukarıda ifade ettiğim gibi bir anlamda MHP'nin kurumsal iradesinin Devlet Bahçeli marifeti ile Devlete teslim edilmiş olmasıdır. Bu süreç hiç bir zaman vicdanımda aklayabileceğim bir süreç olmayacaktır.
Dolaysıyla, Recep Tayyip Erdoğan'ı sadece AKP genel başkanı olarak görmeye devam edeceğim. Bunu en azından kendi inanç, ilkelerim ve kendime saygım gereği olduğunu düşünüyorum. Efendim denebilir ki halk seçti. Doğru da birileri, karanlık odada, meşru olmayan şekilde ilk düğmeyi yanlış ilikleyip sonra ışıkları açıp son düğmeyi halka "Buyurun son düğmeyi siz ilikleyin" denince halk da isteneni yaptı. Halkın bunda bir kusuru yok. Çünkü ilk düğmenin nasıl iliklendiğinden hiç haberi yoktu.
Lütfen bu olup bitenleri bugün çocuklarımıza, yarın torunlarımıza anlatın ki; hiç bir nesil unutmasın. Belki engel olamadık ama hiç olmazsa hafızlarımızda yeri kalsın. Ama torunlarımın şu eleştirilerine hep hazırlıklıyım; "Dede ne kadar da safmış sınız yahu..."

Akit TV'nin kumpasları
Provokatör Akit TV'nin tuzağına maalesef Rubil Gökdemir Bey'i de çekmeyi başardılar.
Rubil Bey Ege adaları ve kıta sahanlığı üzerine konuya son derece vakıf şekilde izah ederken; Yunanistan'ın kendince ilan ettiği ve Türkiye kara sınırına kadar dayanan taleplerinin ne derece haksız olduğunu göstermek üzere meramını anlatmak için bir haritayı gösterdi.
İşte tam bu sırada provokatör Akit TV konuşmacısı istediğini bulmuş gibi sadece Rubil Gökdemir değil hiç bir Türk milliyetçisine itham edilmeyecek şekilde arsızca "Sen Yunan tezlerinin propagandasını yapıyorsun" deyince doğal olarak şiddetli bir şekilde tepkisini göstermiştir.
O provokatör elbette Rubil Beyin ne demek istediği pekala çok iyi anlamıştı ama muradı programa katılımcı bir Türk milliyetçisinin şansında Türk milliyetçilerini itibarsız kılmak, "Bakın Türk milliyetçileri bile böyle düşünürken AKP buna itiraz edip, Türkiye'nin haklarını koruyor" görüntüsü vererek, programın başından beri murad ettiği sunucu elde etmeyi başarmıştı.
Akit TV'nin ne yapmak istediği, yayın politikasının ne olduğu bilindiği halde, Türk milliyetçilerinin bu kanalın davetine niçin katılırlar anlamak mümkün değil. Rubil Gökdemir gibi son derece donanımlı bir insana dahi bunu yapmaya cür'et etmişlerse; bunların şerrinden şeytanla yüz yüze gelmek gibi görüp kaçmak lazım.

Maske takmayana ceza keseceksin Giresun'da miting yapacaksın...?
Sen bu salgın ortamında Giresun'da binlerce insanı toplayıp onlara nutuk atacaksın, Ayasofya'yı bir hafta boyunca insanlarla doldurup boşaltacaksınız; evlatlarımızın nikahlarına gelince 400 kişilik salona sadece 100 kişi olabilecek, (Önümüzdeki günlerde belki de hiç kimse alınmayacak) toplu resim yok, takı yok, tebrik yok" diyeceksiniz...
Bak muhterem, sizin Giresun açık alan toplantınız; evlatlarımızın ömürlerinin müstesna bir kesitinde heyecanla giymeyi bekledikleri ne damat kostümü, ne de kızlarımızın gelinliği kadar önemlidir. Nasıl ki siz Giresun'da paşa gönlünüzce toplantı yapmayı kendinize hak bilip, inisiyatif olarak görüyorsanız; çocuklarımızın en mutlu günlerini gönüllerince yaşamalarına müsait ortamı sağlamayı da onlara hak, kendinize de vazife bilmelisiniz.

"400 kişilik nikah salonunda sadece 100 kişi olacak" diyerek bizleri niçin iki arada bir derede bırakıp misafirlerimizle sıkıntıya sokuyorsunuz. Oysa ki; "Evlenen çiftler isterlerse iki şahit ile ilgili belediyelere gidip imzalarını atarlar ama bunun haricinde yanlarında beşinci bir kişi dahi olamayacak" derseniz daha tutarlı ve mantıklı bir karar almış olursunuz ki; devletimizin millet yararına olumlu bir kararı der uyar, hiç de yüksünmeyiz. Çünkü gerekçe makul ve mantıklı; sağlık savaşındayız.
Ancak böyle, milleti topyekun tehdit eden salgınla mücadelede, siyasi saiklerle sadece egonuzun tatmini için şahsınıza ayrıcalık tanıyıp, istediğiniz yerde, istediğiniz kalabalıkları toplayarak sağlık ordusunun mücadelesine ihanet edip, masum insanların da hastalanmasına vesile olacak ortamların oluşmasına neden olursanız; işte bu noktada evladının mürüvvetini görmek isteyip zorunlu sağlık şartlarından dolayı hevesi kursağında kalan bir babayı olsa olsa "İsyana" teşvik etmiş olursunuz.
Batı demokrasilerinde ister iktidar, isterse muhalefet liderleri olsun böyle çifte davranışlarda toplumdan özür diledikleri gibi bazıları istifayı bile düşünebiliyorlar.

Çay paketi atma ve onu kapma kavgası; atan açısından da kapmaya çalışan açısından da klasik geri kalmış toplum refleksi dir.
Kendini bilen, varlığını değerli gören herkesin atılan çay paketine karşılık "Senin haddine mi düştü" deyip atanı terslemesi lazım.
Düşünün bir Danimarka, Norveç veya Almanya başbakanları otobüsten halka çay paketleri atıyorlar. Çok komik değil mi. İlk akıllarına gelecek olan; başbakanlarının bir sağlık sorunu yaşadığı olacaktır. Gelişmiş demokrasi düzeyi ve sahip oldukları ortalama algı düzeyi bu ülke insanlarının aklına başka bir şey de getirmez.

Kısaca...
Hiç bir tarikata aidiyet duymuyorum. Dolayısıyla, hiç bir riskim de söz konusu değil.
Benim tarikatım aklımdır. Oturduğu temel; aklımın öncülüğünde, çağdaş enstrümanların sunduğu imkanlar dahilinde, atamdan gelen bilgi ve birikimimle Kuran'i ana eksene oturtarak inancımı yaşamak ve yaşatmaktır.

Mevcut imanımızı korumak için velev ki pırıl pırıl tarikatlar olsa bile; tarikatlarda yapılan hatalar büyük yıkımlara, hayal kırıklıklarına neden olmakta, sosyolojimiz darmadağın olmakta. Dolaysıyla sıkı bir denetimle kayıt altına alınmaları ülkemiz, milletimiz ve hele ki dinimiz için daha hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.
Siyasetin tarikatlardan, tarikatların siyasetten nemalandığı kısır bir döngü var olduğu sürece; tarikatların bu ülke için somut hiç bir faydası olmayacaktır. Siyaset bunlardan beslendiği için hangi siyasi parti iktidara gelirse gelsin kayıt dışı oluşlarına göz yumulup, hiç bir zaman denetime tabi olmayacaklardır.
Din bilgisi tercihe bağlı olarak ama bir matematik, bir Türkçe kadar önemsenerek ilköğretim düzeyinde okullarda verilmelidir. Cami imamları mesailerinin çoğunu cami dışında geçiriyorlar. Yaz aylarında çok eskiden beri devam eden din bilgisi öğretimine daha düzenli şekilde devam edilmelidir.

Kısaca...
TV'deki haber programlarını izliyorum. Cumhur ittifakı kontenjanından MHP adına katılan konuşmacıların cansiparane AKP söylemlerini, üstelik de içselleştirerek savunmalarını dinliyorum.
Her ne kadar MHP'den kopuşlar Devlet Bahçeli'nin genel başkanlığına ve yönetim anlayışına bağlanmış olsa da; Türk milliyetçileri arasında oluşan bu denli söylem ve görüş farklılığı; aslında eninde sonunda zorunlu olacak bir ayrışma, Devlet Bahçeli eleştirisi üzerinden öne çekilmiş oldu.
Ya da bu konuşmacılar AKP'ye karşı takiye yapıyorlar. Başka da aklıma bir şey gelmiyor.
soralmehmet@gmail.com

31 Ağustos 2020 Pazartesi

CUMHURİYET DEĞERLERİNE KARŞI ''ANIRMA'' ALIŞKANLIĞI


Cumhuriyet'in Değer ve Kazanımlarına Karşı ''Anırma'' cür'eti
"Devletin zirvesi ANIRKABİR'de" şeklindeki yazım hatası bilerek ve istenerek yapılmış bir "hata" dır.
Bu cür'et, siyasal İslamcı vesayet'in ne denli hakim ve kalıcı hale geldiğinin yarattığı psikolojik öz güven patlamasından ileri geliyor.
Onlar bugün değil, geçmişten beridir bunu yapa gelmişlerdir. Ama MHP'nin bu yapılanlara moral desteği, "Kesintisiz güç kaynağı" fonksiyonunu icra etmesi; geçmişten gelen huyu değil sonradan tezahür etmiş bir halidir. Türk milliyetçilerinin her daim karşı savaşı verdiği hain ve vefasız bir güruh ile hemhal olması izah edilebilir bir durum değildir. Türk milliyetçilerinin bu olup bitenlere duruşu, bakışı hem siyaset üstü, hem de partiler üstü olmalıdır.
Partiye, oraya, buraya şuraya... her neyse; duyulan hiç aidiyet "cumhuriyet reklam arası"dır veya "Devlet zirvesi ANIRKABİR"de sözlerini yeyip yutmayı gerektirecek kadar devlete ve milletimize Sadakatimizin önüne geçemez. İstiklal savaşını verdiren ruh hali gücünü partilerden almamış, Müslüman Türk olma şuurundan almıştır. Hiç bir kişi, parti veya kuruma sadakat devlete ve millete karşı yapılan hainliğin önünde olamaz.
MHP'nin; bu ilk olmayan aşağılık güruhun yenilir yutulur olmayan cumhuriyet değer ve kazanımlarını aşağılama hatta ortadan kaldırma cür'etlerine karşı siyasal İslamcıların dümen suyunda devam eden aymazlığı daha ne kadar sürecek.
Bu soruyu sormak benim en doğal hakkım; zira MHP bizlerin günlük yaşantımızın bir parçasıydı ve teşkilatlarımızda çocuklarımızın altını bezlediğimize dair anılarımız var; yani evimiz, ocağımız, her şeyimizdi.

Madem ki Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı adayı olmuyor; millet ittifakının adayı Meral Akşener dir
Türklüğe ve onun kazanımlarına karşı sürekli bir anlam kaydırması ve çabasının olduğunu görüyoruz. Aynen bugün olduğu gibi; 1071 Malazgirt kutlamaları Türklük adına değil İslam adına yapılıyor gibi. Eğer Türklük adına kutlanmış olsaydı Türk milletini Anadolu'dan söküp atmaya ant içmiş batı emperyalizmine karşı verilmiş olunan istiklal savaşının kazanılması ve doğurduğu sonuçları itibariyle büyük bir anlam taşıyan 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları sembolik seviyelere indirgenemezdi.
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu Başbuğ'u, rahmetli cennet mekan Atatürk'ün varlığını hissettirdiği, mührünü bastığı her değer ve kazanımları görmezden gelmek, refüze etmek, değersiz kılmak gibi bir çabanın olduğunu her geçen gün görüyor, hissediyor ve yaşıyoruz.
Bütün bu yaşananlara şahit olunca anlıyorum ki; fetö her ne kadar cismani olarak takip edilip hapiste olsa da ruhen hep aramızda ve o kadar sinsice kaldığı yerden devam ediyor ki; "En muktedir" ama zavallı bile bunun farkında değil veya en başta fetö ile başlayan süreçte beraber ne murat edilmişse aynen kaldığı yerden devam ediliyor.
1970'li, 80'li yıllar ve Eminönü meydanı aklıma geldi. Eminönü meydanında birileri yalandan kavga eder diğer arkadaşları da meraktan etrafta toplanan biz "Ahmakların" cüzdanlarını yürütürlerdi.
Özellikle cumhur ittifakı ortağı MHP üzerinden millilik atfedilen bir mücadelenin sürdürüldüğü şeklindeki bir hassasiyet Türk milliyetçilerine empoze edilip böylece onların doğal refleksleri ığdış ediliyor. Yoksa hangi Türk milliyetçisi 30 Ağustos Zafer Bayramının görmezden gelinmesine tahammül edebilir ki. Türk milliyetçisi olarak kendimden yana elhamdülillah, bu hatanın içinde olmadım, biata itiraz edip özgür düşünüp kendime yeni bir saf tayin ettim.
Muktedirlerin bu cür'eti, bizlerin de bu aymazlığı devam ettiği sürece ahanda buraya yazıyorum; Türklüğe vurgu yapan milletin de devletin de adını bile değiştirmeye cür'et edeceklerdir.

"Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem" modelinin patenti "Cesurlar Hareketi"ne aittir.
Bu demokrat insanların başlattığı "Cesurlar Hareketi" vatan ve millet sevgisi paydasında bütünleşen değişik kesimlerden insanları da yanlarına alarak, meşruiyetini Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e geçme taahhüdüne dayandıran İYİ PARTİ projesini devreye sokarak, ete kemiğe büründürüp bugünlere gelinmiştir.
Nihayetinde bu "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e geçme düşüncesi diğer muhalefet partileri tarafından da tasvip görerek daha da güçlenmiştir.
Dolayısıyla, bugün benzer düşüncenin Selahattin Demirtaş'ın zihninde de oluşmuş olması; olsa olsa İYİ PARTI'nin verdiği demokrasi mücadelesinde Selahattin Demirtaş'ın şahsında HDP'nin makul çizgiye çekilmiş olması Türkiye açısından İYİ PARTİ'nin hayırlı bir katkısıdır diyebiliriz.
Şimdi Cumhur irtifakı, Selahattin Demirtaş'ın Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter sistem üzerine yaptığı ittifak önerisini diline dolayarak illet ve zillet olmasa bile ona yakın cümleler kullanacaklardır(Gerek Erdoğan gerekse Bahçeli İYİ PARTİ'yi akladıkları için illet, zillet diyemezler artık) hiç umurunuzda bile olmaz.
Belli ki; bundan sonra cumhur ittifakı işine öyle geleceği için "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"i Selahattin Demirtaş üzerinden tartıştırmak isteyeceğinden, İYİ PARTİ patentinin kendisine ait olduğuna binaen doğrudan kendisini sorumlu bilip, sistem üzerine gerekli çalıştayını yaparak nihayetlendirip Türk milletine takdim etmelidir. Bunu kesinlikle ve kesinlikle en kısa zamanda gerçekleştirmesi gerekmektedir.
İddia ediyorum ki; Apo'ya ısmarlama mektup yazdırıldığı gibi Demirtaş'a da ısmarlama "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem için ittifak" talebini söyletmiş olabilirler. İster söyletmiş olsunlar, isterse kendisi düşünmüş olsun ama kesin olacak olan şu ki; cumhur ittifakı Demirbaş'ın teklifini PKK ile özdeşleştirerek sulandırıp akamete uğrayacaktır. Buna fırsat vermemek lazım.

Özgür Düşünceli Demokrat Türk Milliyetçisiyim. Nasıl mı...?
Özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçisi"yim diye kendi görüş ve duruşuma bir tarif getirmiştim. Haddime mi düştüğünden tutun da kendimi ne sandığıma kadar varan eleştiri aldım amma ve lakin farklı düşündüğüm de aşikar. Bu arada kendi anlayış ve duruşuma getirdiğim bu tarifimin bir çok insan tarafından tasvip gördüğünü de söyleyebilirim.
Geçtiğimiz günlerde kamuoyu ve sosyal medyaya yansıyan bir olay yaşandı. İki tane polis, maske takmayan; üzerinde dikkat çekici dövmeleri, makyajı ve boynunda dini inancı simgeleyen takısı(Haç işaretli kolye) olan modern görünümlü bir bayanı uyarıyor ve devamında arbede çıkıyor. Bu noktaya kadar polis toplum sağlığı gereği görevini yapmıştır. Ancak devamında; polis bayanın kolunu kıvırarak arkasına götürüyor, adeta ayaklarını yerden keserek, kolları ile kavrayıp yere yatırıyor. Söz konusu bayan, polisin ancak cinayete teşebbüs halindeki bir insana karşı sergileyebileceği davranışı ile karşılaşınca doğal olarak tepki gösterip, tekmelemek de dahil mukavemet gösteriyor.
Ceza yasamızın mevzuatında "Maske takma"nın ne gibi bir yaptırımının olduğuna dair henüz bir tanım bile yapılmamışken; ilgili bayanın belki de bu bilinçten hareketle kendisine haksızlık yapıldığını düşünerek mukavemet göstermesi; erkek polislerin aşırı ve haksız güç kullanmalarına karşı doğal tepkisi olduğu gibi aynı zamanda savunmasıdır. Çünkü, özellikle de bir bayana karşı sergilenen o davranış; görevli bir polisin davranışı olmaktan ziyade adeta bir hasmın davranışı gibiydi.
Kendilerini yıllardır tanıdığım, saygı duyduğum akĺı başında çok sayıda Türk milliyetçisi, ülkücü bildiğim insanlar devletçi refleks ile polisleri sahiplenmeyi, bayana da hakaret etmeyi uygun gördüler. Çünkü onlara göre polisin şahsında devleti görüyorlar ve onun gereği olarak da koruma refleksi gösteriyorlardı. Hiç bir zaman devletin varlığı, onun tek tek sahibi bizlerin varlığından önemli ve kutsal değildir. Onun için önce insanın varlığı, sonra o insanlar için devletin varlığı önemlidir. Bu ülkenin o kadar tescilli ve herkesin şahit olduğu haini varken, bir milis gücü iştahı ile kategorize edilerek hedef kitle seçilmiş belli vatandaşlardan birisinin "Maske takmadı" diye yerlerde sürüklenmesi hak değil, züldür. Efendim polise onu demiş, bunu demiş demek o milis gücü davranışına haklılık kazandırmaz. Polis gerek görürse tutanak tutar, dava açar; o kadar.
Mesela bu arkadaşlar aynı muameleye; velev ki CHP iktidar olsaydı ve başörtülü bir bayan maruz kalsaydı gene aynı hakaretleri içeren cümleleri mi kullanırlardı.
Öyle sanıyorum ki; polisler bu bayanın görüntüsü ve boynunda taşıdığı kişisel takının simgeselliğini tasvip etmeme gibi bir tespit üzerinden hareket ederek inisiyatif kullandıklarından o görüntüler ortaya çıktı. Kolu kıvrılmış, erkek bedeni ile kıskaca alınmış başörtülü bir bayana aynı muamele yapılmış olsaydı gene aynı şeyleri mi düşüneceklerdi; sanmıyorum.
Fark ettim ki; benim bu yaşanmış olaya neden ve sonuçları itibarıyla bakışımdaki fark tam da "Demokrat Türk milliyetçisi" tarifimin bizatihi kendisiydi. Benim milliyetçiliğimdeki farkındalığım bu yaşanmış olaya bakışımda ifadesini bulmaktadır, bunu söyleyebilirim.
Ben de muhafazakar birisiyim ama muhafazakarlığım kendi yaşam ve inanç dünyama ait olup, başkalarına dayatma şeklinde değildir. Bu olayda gözlemlediğimiz polis davranışı, Türk polisi olmaktan ziyade bir milis kuvvetinin davranışı gibiydi. Ben bunu kabul etmiyorum.

Ben ''Gaza'' gelmem artık gördüğüme inanmak istiyorum
Vallahi ben ardık gördüğüme ve hissettiğime inanmayı tercih ediyorum.
Doğal gaz fiyatlarının lehime değiştiğine dair bir şey hissediyorum mu, hayır; öyleyse gaz maz bulunmamıştır.
Yine bu kaçıncı defa bulduk, keşfettik, zengin olacağız muhabbetidir gidiyor.
Ben Saray'da yazılmış hikayelere değil artık gözlerimle göreceğim şantiyelere inanacağım. Kur şantiyeyi, gönder fiyatları düşmüş faturaları, size inanmazsam namerdim.
"Sen devletine ve yönetenlerine inanmıyor musun" diyebilirsiniz. Siz o şansınızı çoktaaaannnnn..kaybettiniz ama inşallah tüm vatandaşları nezdinde güven kazanmış devletimiz yeniden inşa edilecektir; her vesile ile itelediğiniz, ötelediğiniz, kötülediğiniz kurucu iradenin başbuğu cennet mekan Atatürk'e inanmışlık ve adanmışlığımız ile inşallah.
Kadim Türk tarihinde hiç benzeri görülmemiş, yaşanmamış şekilde; O'nun ordusuna ve eş güdümlü olarak O'na en samimi duygularla sahip çıkan şahıslara ve sivil örgütlerine en büyük kumpasları kuran kalleş bir yapının siyasi ayağı olmadınız mı. Size güvenebilmemiz için aklanmanız gerekir ki; devletin ve milletin bekası için tüm çabalarımıza rağmen vicdanlarımızda böyle bir hissiyat oluşmuyor. Hissettiklerini sandıklarınız sadece kement attıklarınız dır ki; sizi de esas yanıltan bunlardır bilesiniz.

Bir söylence var, aşağı yukarı hepimiz biliriz. Kaba tabirle "Tecrübe, yenilen kazıkların bileşkesi dir" diye. Buradan hareketle de; hep aynı yerden gelmiş yalan ve kumpasların toplamı da insana "Sana bir daha inanan ve güvenenin..." dedirtir.
Dolayısıyla,
Bugün "Gaz müjdesi"ni verenlerin geçmişte kadim Türk ordusunun camileri bombalayacağı yalanına milleti inandırarak, bu yalanı vesile kılıp ordudaki üstün nitelikli Atatürkçü, Türk milliyetçisi askerlerin ve sivil hayattaki aynı fikri yapıdaki sivillerin tasfiye edilmesi gibi bununla da yetinmeyip ceza evlerinde sürünmelerine, hatta ölmelerine neden oldular; sadece ve sadece muktedir olmak, devleti ve değiştirmek, dönüştürmek için di.
Efendim "Onlar ocu, bucu fetöcüydü" diyeceksiniz. Peki o zaman Türk ordusunun bu yalan senaryoda geçenleri milletine yapacağını yakıştırdınız da biz niçin yakıştırmamıştık. Çünkü kapınıza bağladığınız köpeğin huyunu husunu siz biliyordunuz da ondan. Hatta bizler ürkünce de; "Korkmayın canım, o çok uysal dır" diyordunuz. Ayrıca bu kumpasların size sağlayacağı siyasi sonuçlar için bir başka "Kandırılma" kumpası"nı aynı anda devreye soktunuz ki; ileride lazım olur diye. Nitekim çok da kullandınız. Alayınızı masumlaştıran, sadece sofranızdaki bardaklarınıza su koyan, sürahiyi tutan gariban garson masumiyetini kanıtlayamadı bu "Kandırılma kumpası"nız ile.
Yine siyaseten oy devşirmek için yalan senaryolar yazmaya devam ettiniz. Bu yalan senaryo ile İstanbul'da Kabataş semtinde üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş
erkeği kucağında bebeği olan başörtülü bir kadının üzerine işetip, yerlerde tekmelettiniz.
Yine aynı gün camide içki içildi yalanını yazıp, imamın da bunu doğrulamasını istediniz "Ben din adamıyım nasıl kabul ederim" deyince de imamı sürgün ettiniz.
Dolayısıyla, bunlar bilindiği ve hatıralarda tazeliğini koruduğu sürece sizlerin bu "Genel halinize"ne binaen algı operasyonlarınıza karşı temkinli hararet edip, müjdesi verilen gaz'ın evimizde ocağımızda, fabrika bacalarımızda bir de ödediğimiz faturalarımızda görmemiz gerekiyor. Bana koyduğunuz vergiyi dayatabilirsiniz ama size inanmamı asla dayatamazsınız.
Bizler, siparişlerimiz kapımıza geldiğinde ödeme yapmak istiyoruz, sizler güvenip önceden ödeme yapabilirsiniz o sizin tercihiniz. Hele siparişimiz gelsin, kesinlikle tereddütsüz ödememizi yapacağız. Hiç şüpheniz olmasın.

soralmehmet@gmail.com


21 Ağustos 2020 Cuma

''BIDEN'' NEDEN HATIRLANDI BİRDEN


ABD başkan adayı BIDEN'in sekiz ay sonra hatırlanan sözleri

Şimdi muhalefetin BIDEN denen bu şerefsize en ağır dille cevabını vermelidir ki; cumhur ittifakı buradan malzeme çıkarmasın.

Erdoğan ve cumhur ittifakı da BIDEN denen şerefsizin sözlerini işlerine gelmediği durumlarda muhalefete gönderme yapmak için iğrenç bir enstrüman olarak kullanmaması gerekir ama kesinlikle kullanacaktır.

Mehmet Metiner hemen resim bile verdi. Öyle konuşuyor ki; sanki BIDEN asist yapmak üzere, kendisi de gol atma hevesi ile beklemedeymiş gibi. Hani neredeyse; "Millet ittifakı karşısında kaybedeceğimizi öyle anlamıştık ki; aynen fetö ile kemalistleri muktedir olmak için birbirine kırdırdığımız gibi bu sefer de kendimizi ABD üzerinden mağdur göstermek istedik. Hele ki İYİ PARTİ aldı başını öyle gidiyordu ki; buna önlem almanın dışında yapacak bir şey yoktu. ABD ile bu senaryo yazıp, BIDEN'i de figüran olarak kullandık" demek istiyor gibiydi. Muhalefetin daha ne diyeceği, ne düşündüğü belli bile değilken o bindirdikçe bindiriyor.

Evet, normal şartlarda benim bu düşünceme "Saçmalamak" denebilir ama AKP muktedir olmak uğruna neler yapmadı ki; kadim Türk ordusuna yapılan Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının siyasi ayağı, hatta sorumlusu olunca ben de yorumumu bu tecrübe üzerinden yapıyorum. O zaman fetö falan da yoktu. Peki ne adına o kalleşçe düzenlenmiş kumpasların savcısı olmuşlardı. Bunlar "Saçmalık" değil, yaşanmış gerçekler değil miydi.

Dolayısıyla, kadim Türk Ordusuna kumpas kuranların ABD menşeli her türlü tezgahın içinde figüran olabilme ihtimali yüzde yüzdür. Ayrıca BIDEN malum sözleri sekiz ay önce söylemiş ama ne hikmetse tercüme edilmesi süreci bugüne kadar sürmüş. Muayyen süresi geçtiği için hamile olduğunu anlayan kadın misali; ne oldu da BIDEN'in bu aşağılık sözleri bugün cumhur ittifakı nezdinde anlam kazandı.

Cumhur irtifakı olarak telaşınıza anlam vermek mümkün, gayet de insani bir telaş içindesiniz ama algı kumpaslarınıza o kadar alıştık ki; yaptığınız hiç şey bize essah gibi gelmiyor artık.

 

Sekiz ay önce konuşmadıysanız bugün susun bari. Daha da rezil olmak için devlet çabası mı gerekiyor. Koskoca dış işleri bakanı sekiz ay beklemiş bugün tepki gösteriyor, olacak iş mi. En azından duymadık, görmedik, bilmiyoruz veya söyleyene "Seni adam saymadığımızdan, söylediğini de umursamamıştık" deyin, kibirli bir eda ile durumu kurtarmaya çalışın.

Şimdi bekleyelim görelim bakalım; BIDEN denen o şerefsiz malum sözleri sarf ettiği günlerde ABD'de devletimiz adına görev yapan başta büyük elçimiz olmak üzere diğer görevliler, kimler vardı ve kaç tanesi görevden alınacak veya istifa edecekler. Eğer görevden almak veya istifa etmek gibi bir gelişme olmazsa bizim anlayacağımız şu dur; cumhur ittifakının bu skandaldan haberi vardı, işine geldiği zaman muhalefete karşı kullanmak için göstermesi gereken tepkiyi sakladı.

Veya idda ediyorum ki; fetö, başta cumhurbaşkanı olmak üzere hükumeti kandırmaya devam ederek, devlet adına bu tür yanlışların yapılmasına için kumpaslarına devam ediyorlar. Dış İşleri Bakanımız, Türkiye'nin eyalet valisiymiş gibi cümleler kuran BIDEN'e 8 ay sonra bugün cevap verme ihtiyacı duymuşsa; bu gecikmeli tepkinin arka planında devletimizi küçük düşürmeye matuf fetö aklının olduğunu ve hükumet içinde bu olayda olduğu gibi yanlış yönlendirmelerle etkinliklerini sürdürdüklerini düşünüyorum. Gecikmeli tepkinin akılla izah edilebilir bir başka tarafı var mı sizce.

Diğer bir husus; diyelim ki Erdoğan veya cumhur ittifakı BIDEN denen adamın sözleri karşısında kulaklarının üstüne yattılar, peki muhalefet nasıl oldu da bu olup bitenlerden hiç haberi olmadı. Eğer o malum sözler sarf edildiğinde muhalefet gereğini yapmış olsaydı, Erdoğan veya cumhur ittifakı da bugün mağduriyet algısı üzerinden skandal sözleri kullanma şansını elde edemeyecekti.

 

Yine mi Abdullah Gül

CHP yine Abdullah Gül etrafında dönüp duruyor. Kümeste bir tavuk bir horoz misali.

CHP bu kadar mı çaresiz yahu. O zaman dükkanı kapatın gidin.

"CHP olarak AKP patentli hiç bir isime cumhurbaşkanı adayımız olması şansını vermemiz "Başımıza silah dayansa bile söz konusu olamaz" demenin size çok mu şey kaybettireceğini düşünüyorsunuz.

Abdullah Gül, sinsice sürdürdüğü siyasi hayatında hiç bir zaman net olamadı ama her konjonktürü de lehine kullanarak hiç de hak etmediği mevkilere gelmiştir.

Devletin yönetim sistemi değişti. Bu değişim sürecinde fikrinin ne olduğunu bile açıklamaktan imtina etmiş bir insanın CHP olarak hangi hakla itibarlı görüp tekrar tekrar milletin başına taç yapmak istersiniz.

Yoksa,

Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı olmak istemediğine göre bir CHP'linin cumhurbaşkanı olması durumumda kendisinin CHP Genel başkanı olarak kalması gibi absürt bir durumu kaldırmayacağı için mi, hep kazanamayacak adaylar üzerinde dönüp duruyor.

Kılıçdaroğlu Muharrem İnce'yi kazanacağı için değil, kazanamayacağı için aday göstermiştir. "Gel bakalım Muharrem" sözünde saklı olan mana da budur. 2018 yılında Erdoğan karşısında millet ittifakı adına en güçlü aday Meral Akşener di. Erdoğan'nın tavrı ve yandaş medyanın gayreti de bu minvalde olmuştur. Meral Hanım henüz parti kurulmadan önce adaylığını açıklamıştı. Dolayısıyla CHP'nin yeni bir isim arayışına girmesi o gün de anlamsızdı, bu gün de anlamsız.

 

İYİ PARTİ'nin kuruluş gerekçesini bir daha hatırlatmak istersek

Devlet tarafından kendi bekası için varlığı sürekli istenmiş ama bir kadar da büyümesi ve güçlü olması hiç istenmemiş Türk milliyetçileri, ülkücülerin "Yeter artık biz de bu ülkeyi yönetmek istiyoruz" diyerek alışagelmiş ve adeta kabullenilmiş mukadderata itiraz adına gerekeni yapmak üzere inanmışlık ve adanmışlıklarını ortaya koyarak devreye soktukları bir projesidir.

Kısaca İYİ PARTİ sadece ülkücülerin partisi değil, ülkücülerin; iktidar olmak için tabanı daha da geniş tutarak, vatanseverlik ve millet severlik paydasında bütünleşen herkesi bir araya toplamayı amaç edinmiş bir partidir. T.C Devleti ve Türk milleti dendiğinde aidiyet duygusu ile içtenlikle muhabbet besleyebilen herkesin bu çatı altında yeri vardır, aidiyet hissedebilirler. Bundan gerisi kişiye özeldir.

Kim olduğumuzu soranlara hatırlatma ihtiyacına binaen tekrar dır.

 

Sağlık çalışanı emekçilerin emeğine saygısızlık daha ne kadar devam edecek

TV'yi izliyorum. Corona nedeniyle verdikleri mücadele sırasında şehit verdiğimiz sağlık çalışanlarının tek tek görselleri verildi. İçim yandı. Yakınları için empati yaptığımda kahroldum.

15 Temmuz şehitlerimiz için önlem almak mümkün değildi, zira haince tasarlanmış, kalleşçe bir kalkışmaydı. Ama ya; sağlık çalışanı şehitlerimiz...

Çok ciddi ve sıkıntılı pandemi sürecinde ne gerek vardı; en az 150 bin insanın yaklaşık bir hafta boyunca Ayasofya camii olarak ibadete açılacak diye çevre iller de dahil otobüslerle Ayasofya ve çevresine taşınmasına. Bu etkinlik pandemi sonrasına bırakılsaydı Ayasofya elimizden mi alınacaktı.

Buraya gelip sonra da geldikleri yerlere dağılan insanların sizce ne kadarı vaka sayısının artmasına sebep olmuşlardır. Bu insanlar ve gereksiz zamanda Ayasofya'nın açılışını organize eden sorumlular; sağlık çalışanı şehitlerimizle nasıl helalleşmeyi düşünüyorsunuz. Artık çok geç kaldınız değil mi.

Aziz sağlık çalışanı şehitlerimiz, bu ihmalkarlıkta hiç dahilim olmamakla birlikte bu milletin bir ferdi olarak sizlerden en samimi duygularımla özür diliyor, her birinize ayrı ayrı Allah'tan rahmet diliyor, mekanınız cennet olsun diyorum.

 

Cumhurbaşkanı "Mühür kimdeyse sultan o dur" derken; ben tek adamım diyor

Bunu neye istinaden söylüyor; Ali Babacan'ın kendi bakanlık dönemindeki ekonomik göstergelerin başarısına atıf yaparak, günümüz ekonomik göstergelerini eleştirmesi nedeniyle söylüyor. Yani Ali Babacan'a demek istiyorki "Sen benim talimatlarımla iş yapan adamdın. Her şey bana ait, sana ne oluyor" diyor.

Ben hep diyorum ya; Allah bunlara milletten saklamaya çalıştıkları tüm kabahatlerini tek tek itiraf ettirip, söyletecek. Aynen, AKP reklam ve propaganda başkan yardımcısının "Biz siyasi olarak her ne kadar iktidar olduysak da muktedir olamamıştık. Fetö ile işbirliği yapıp, onun kadroları ile muktedir olduk, sonra da askeri vesayeti sona erdirmek için onlarla kemalistleri birbirine kırdırdık" itirafında olduğu gibi. Şimdi de muhterem diyor ki; "Ben tek adamım. Mühür bende olduğuna göre her icraatın sonuçları da benim adıma yazılır" diyor. Zaten biz de öyle diyoruz "Sen tek adamsın ve biz bu ucube sistemi 97 yıllık cumhuriyet değer ve kazanımlarımıza yakıştıramıyor, itiraz ediyor ve bir an önce ekibinle birlikte çekip gitmenizi istiyoruz. Bir daha senin bu itirafındaki sıfatını topluma ve sana hatırlattığımızda bizlere kızma, tehdit etme lütfen.

 

Muharrem İnce "Kürt, Kürtler, Kürt sorunu" sözlerini niçin kullanıyor

AKP yandaş medyası ve trollerinin yüz ve vücut hatlarındaki kıpırdanmalardan anlıyoruz ki; Muharrem İnce vakası kendilerine adeta onunla yapılan bir izdivacın heyecanı veriyor sanki.

HDP seçmeninin kendilerine hiç bir şekilde teveccühlerinin olmayacağından o kadar eminler ki; o teveccühün millet ittifakına yönlenmemesi için "Kürt, Kürtler, Kürt sorunu" sözlerini sık sık kullanarak işe başlayan Muharem Ince'nin olabildiğince arkasında durarak, cumhurbaşkanlığı seçiminde belirleyici olacak olan HDP oylarının Muharrem İnce vasıtası ile bölüneceği beklentisi ile cumhur ittifakı lehine sonuç almanın hesabını yapıyorlar.

Muharrem İnce bu gereksiz ayrımcılığına, hatta "Kürt, Kürtler, Kürt sorunu" lafları ile HDP seçmenine selam gönderme adına bölücülüğe devam ederse ve devamında gene cumhur başkanı adayı olursa; önce kurumsallığı içinde yer alarak ismine değer kazandıran CHP'ye en büyük ihaneti yapmış olur, sonra da yıllarca cumhuriyet değer ve kazanımlarına istinaden AKP'ye karşı saydığı sövdüğü her sözünü yalamış yutmuş olur.

Sen "CHP'de Atatürk'ü sevmeyenler var" derken, nasıl oluyor da Atatürk'ün ulus devleti inşa ederken gösterdiği çabalarla cumhuriyetin kazanımı haline getirdiği millet tarifinin ruhuna suikast edercesine; "CHP her şeyden önce Kürt vatandaşlarımıza teşekkür etmelidir" diyebiliyorsun. CHP bu ahmakça ayrıma niçin gerek görsün ki. Senin bu milleti onlar, bunlar, şunlar diye bölmeye ne hakkın var.

Devlet Bahçeli ise kullanılan bu ayrımcı dili kınaması gerekirken aksine İnce'nin arkasında durup, onu yüreklendirici ifadeler kullanıyor.

CHP, Muharrem İnce çalısından kurtulmalıydı ve şükretsinler ki kendi eliyle ayağıyla çekti gitti. Sakına sakın adam yerine koyup, disipline bile vermesinler. Zerre miskal ilgi göste

Mehmet Soral

soralmehmet@gmail.com

 

12 Ağustos 2020 Çarşamba

SİZİN SOSYOLOJİNİZ BENİMKİNE İHANETTİR

Sizin sosyolojiniz ile örtüşmek kendi milliyetçiliğime ihanettir
Hep beraber yaşadık ve anladık ki; Recep Tayyip Erdoğan Fethullah Gülen örgütünün önerisi, ABD'nin organizasyonu ve de Devlet Bahçeli'nin en müsait hale getirdiği siyasi arena ile devletin başına getirilmiş bir insandır.
Yıllardan beridir hiç bir partiye nasip olmayacak şekilde, partisinin tek başına iktidar olmasını bile şahsi özlemleri ve içinde biriktirdiği hırsını tatmin için yeterli görmedi. İstediği tatmini ancak ve ancak ülke yönetiminde tek adam olarak irade sahibi olması durumumda sağlayabileceğini düşündü.
Şimdi gerek Devlet Bahçeli'nın "Evine dön çağrısı" ve gerekse Recep Tayyip Erdoğan'nın "İYİ PARTİ yerli ve millidir" sözleri ile her iki lider kendi inisiyatifleri dahilinde kontrolü kendilerinde olan yeni bir süreci mi devreye sokmak istiyorlar. Nasıl ki MHP'nin kurumsal kimliği üzerinden Türk milliyetçileri AKP ve Erdoğan'nın siyasi ikbali için aparat olarak kullanıldığı gibi bugün de yine Türk milliyetçilerinin projesi olan İYİ PARTİ üzerinden yine benzer şekilde Türk milliyetçilerini cumhur ittifakı için aparat olarak kullanma senaryosu mu devreye sokulmak isteniyor.
İYİ PARTİ sahip olduğu özgül ağırlığı ile bu yeni süreçte etkinliğini ve yetkinliğini daha belirgin şekilde ortaya koyabileceğinden; cumhur ittifakına artık hakim otorite olması gibi bir inisiyatifin tanınmaması gerektiğinin hem söyleyeni hem de takipçisi olması gerekmektedir.
Artık hepimiz anlamış olmalıyız ki; bundan sonra Erdoğan için Türkiye'nin bekasından ziyade kendi siyasi geleceğini nasıl konumlandıracağı ve mümkün olursa bu yeni konumda sorgusuz sualsiz aile saadeti içinde nasıl mutlu bir hayat sürdüreceğidir.
Recep Tayyip Erdoğan artık şunun farkında ki; kendisini tek adamlığa taşıyan, çok hatalar yaptıran, adeta kontrolünü sağlayamadığı gücünü bu kerteye taşıyan argümanları ya etrafından tek tek tasfiye etti ya da onlar kendisini terk ettiler. Bu terk edenlerin veya ettirdiklerinin yerlerini MHP'nin kurumsal iradesini elinde tutan Devlet Bahçeli ile ikame etmiş olsa da; o da Türk milliyetçileri üzerinde vaad ettiği otoriteyi sağlayamayınca müsebbibi oldukları Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminden umduklarını bulamayıp, artık yürümediğini anlamış durumdalar.
Şimdi İYİ PARTI'nin iyiden iyiye hissedilen özgül ağırlığından faydalanmak isteyen cumhur ittifakı, siyasi ikballeri için kendilerince senaryolar yazarak İYİ PARTİ ile tabiri caizse muhabbet kurmaya çalışıyorlar.
Türk milleti ve istikbali için şahsi ihtirasları uğruna(BOP projesi eş başkanlığı vs.) devletimize ve milletimize bedel ödetenlerin eninde sonunda millete hesap vermesi gerektiği inancı vicdanlarda yer etmiştir. Böyle bir beklentisi olan İYİ PARTİ tabanını; "MHP ve AKP sosyolojisi ile İYİ PARTİ sosyolojisi aynı veya örtüşüyor" denilerek, cumhur ittifakı ile yapılacak siyasi işbirliğine razı olmaya sürüklemek beyhude bir çaba olup, hiç bir İYİ PARTİ'linin buna razı olması mümkün değildir. Devlet Bahçeli iradesinden arındırılmış bir MHP sosyolojisi ile İYİ PARTI'nin sosyolojisi hiç şüphesiz aynı ama AKP ile mümkün değil. Madem ki AKP ile sosyolojimiz aynı da niçin bu denli öfke doluyuz. İki örnek vereceğim; milletin adının Türk olduğunu söylemeyi adeta ar ve namus meselesi görenlerin veya Atatük'e her vesile ile hakaret edenlerin aynı safta namaz kılmamızın dışında hangi sosyolojide birleşiyoruz ki.
Dolaysıyla, İYİ PARTİ kurmayları planlanmış bir siyasi sürece aparat olmayı değil, bizatihi kendi inisiyatifi ile siyasette belirleyici ve yönlendirici olmayı düşünmelidirler. Unutulmamalıdır ki; Meral Hanım'ın ülkenin yaşadığı sorunlar gereği en ihtiyaç duyulan zamanda önerdiği "Bayram sofrası" veya "Memleket masası" önerilerini görmezden, bilmezden ve duymazdan gelenlerin, bu da yetmeyip tekliflerini aşağılayıcı bir dil kullananların durduk yerde gönlümüze hoş gelen ifadelerle bir yaklaşım sergilemelerini inandırıcı ve samimi bulmuyoruz.
Velhasıl kelam; İYİ PARTİ özgül ağırlığının farkında olarak hareket etmelidir. Şu çok iyi bilinmelidir ki, İYİ PARTI'yi kuran irade; terk edip geldikleri yerlerde dayatılanlara itiraz etmiş, önlerine çıkarılan her türlü engeli aşmayı başarmış cesur insanların iradesidir. Bunu ilk önce İYİ PARTİ'de muktedir olanlar, sonra da cumhur ittifakının tarafları bilmelidir.


HDP'nin oyları sayenizde arttı, Fetö ile muktedir oldunuz ya sonra; bedeli hep millet ödedi.
HDP'nin varlığının devamını özellikle AKP istiyor. Bunun yadsınamaz bir gerçek olduğunu cümle alem anlamış durumda. MHP'nin bütün stratejisi AKP'nin genel kabulleri üzerine olduğu için o da AKP'nin her türlü söylem ve icraatlarına eşgüdümlü olarak uyum sağlayıp, hareket ettiği için itirazının da beklenmesi mümkün değil. AKP veya cumhur ittifakı, HDP'nin varlığını kendi oylarını konsolide etmek için diğer siyasi partiler üzerinde tehdit unsuru olarak kullanıyor.
Türk Ordusunda Cumhuriyet değer ve kazanımları ile yetişmiş bir tek subay bırakmamak üzere kadrosuzluk veya yaş haddi bahanesi ile onları tedricen tasfiye ederek gen yapısını değiştirirken hiç tereddüt etmeyenlerin, sürekli terörle iç içe olduğunu dile getirdikleri HDP'nin kapatılmamasını anlamak mümkün değil. Şimdiye kadar siyasi yaşanmışlıklardan ve edindiğiniz tecrübelerden biliyoruz ki; AKP istemediği şeyin varlığının devamına ancak ve ancak siyasi menfaati gereği tahammül göstermektedir.
Ne garip ki, şimdiye kadar PKK'nın adeta meclisteki siyasi uzantısı olarak yer almasına "Göz yumulan" HDP ve onun arkasındaki PKK hiç bir zaman Türk milleti ve devleti için beka sorunu olamaz. Her türlü varlığına karşı gereken yapılır aynen AKP iktidara gelmeden önce yapılıp, terörün sıfır düzeye çekildiği zamanlarda olduğu gibi.
Amma ve lakin Allah'ın bizatihi AKP'nin kendi yöneticilerine itiraf ettirdiği üzere; muktedir olmak için fetö bilerek ve istenerek devlete yerleştirilmişse, iki sene önce 4 TL olan USD bugün 7.28 TL olmuşsa, ülkemizi BOP projesinin aparatı yapıp, eş başkanlık kisvesinde saklı halifelik özlemi ile hiç gerek yokken Suriye bataklığına sokularak dış düşman sayımız artırılıp gelen göçmenlerle nüfusumuzu 5 milyon artırıp, ekonomimize 50 milyar dolar yük bildirilmişse asıl bu kötülüklerin müsebbibi olan AKP iktidarı bu şekilde devam ettiği sürece Türk milleti ve devleti için beka sorunudur.
Kıskaca HDP'nin değil AKP'nin varlığı bu devlete daha çok bedel ödetmiştir ve ödetmeye de devam ediyor. Devletimiz istediği an HDP'yi kapatır. Bugün eğer ki cumhur ittifakı samimi olarak HDP'nin kapanmasını istesin anında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı açar ve hayli fazlasıyla birikmiş delil oluşturacak gerekçelerle kapatılabilir.
Cumhur irtifakı, HDP seçmeninden bugünkü konjonktürde hiç bir şekilde sonuçlarını kendi hanelerine yazabilecekleri bir sempatiyi göremeyecekleri ön kabulü ile HDP'yi millet ittifakının evinin önüne emri-vaki ile bırakarak adeta terk edilen çocuğu sahiplenmeye zorlarken, millet ittifakı da buna karşılık duyarsız ve merhametsiz görüntüsü vermemeye özen gösteriyor, aynı zamanda sahiplenmek de istemiyor.
Hadi bakalım; mademki yönetmekte olduğunuz koskoca T.C Devletinin gücü PKK'nın meclisteki uzantısı HDP'yi kapatmaya yetmiyorsa; ittifaklar arasında HDP ile hiç bir şekilde işbirliğine gidilmeyeceği üzerine deklarasyon yayınlansın, böylece tecrit edilen HDP'nin akıbetini de kendi seçmeni belirlesin.
HDP'yi koruma ve kollama aşkınız, fetö ile muktedir olma aşkınız... Söyleyin Allah aşkına varlığınız ile bu millete daha ne kadar bedel ödetecek siniz.


Meral Hanım'ın özel çabası; Türk siyasetine edep ve adap dilini kazandırma
Meral Hanım'ın eninde sonunda Türk siyasetine kazandırdığı edep ve adap dilinin aslında bir tezahürüdür; gerek Devlet Bahçeli'nın "Evine dön" çağrısı, gerekse Recep Tayyip Erdoğan'nın "İYİ PARTİ yerli ve milli dir" demesi.
Elbette başka unsurlar da çok önemli ama bir şey talep edebilmek için kurulacak cümleler için seçilen kelimeler çok önemli dir. Devlet Bahçeli de, Recep Tayyip Erdoğan da buna dikkat etmişlerdir.
Ancak her iki siyasi liderin yaşadıkları siyasi ve fikri savrulmalarını hatırladığımızda, bu denli özenli ve aklayıcı bir dili kullanmış olsalar bile; Meral Hanım'ın her iki liderin yaşamış oldukları benzer bir savrulmayı göze alarak tabana rağmen "He" diyeceğini sanmıyorum.


Döviz ve altındaki harareti ''Memleket masası'' ile dindirilebilir
Kısa vadeli çözüm olarak piyasalardaki harareti dindirmek için güven verici psikolojik desteğe ihtiyaç vardır.
Bu anlamda "Memleket masası" önerisi ile yapılabilecek liderler toplantısında sadece ekonomiye yönelik psikolojik destek mahiyetli ortak çalışma gurubunun oluşturulduğuna dair bir bildirgenin ilanı toplumun nefes almasına vesile olabilir.
Ancak cumhur ittifakının kibirli iki narsist birleşeni buna müsaade etmez. Türkiye'nin gerçek sorunu iki narsist liderin siyasetin hareket alanını gasp ederek çözüme odaklı her türlü inisiyatifi tehdit ediyor olmalarıdır. Gaspçı ve tehdit edici bu narsist iki irade var olduğu sürece işimiz çok zor.
Sade vatandaş gözüyle acil beklentimiz böyle. "Hiç bir kimse veya partinin artık bir şey yapamayacağı" gibi bitmiş ve tükenmişlik psikolojisi en berbat hal olup toplum bu hale düşmeden "Memleket masası" önerisi bu psikolojik sınıra gelmeye mani olacak en kısa vadeli çözümdür.
Meral Hanım "Memleket masası" önerisi için ısrarına devam etmeli ve Erdoğan'dan liderler toplantısı için randevu istemelidir.
soralmehmet@gmail.com