25 Kasım 2019 Pazartesi

CHP'YE KUMPAS DEMOKRASİMİZE KUMPASTIR

CHP'ye Kumpas Demokrasimize Kumpastır
Rahmetli Mahir Kaynak ne demişti; "Operasyon neticesi kimin işine yarıyorsa, müsebbibini de orada arayacaksınız. " Bu görüş genel kabul gören bir yorum olarak benimsendi. Dolayısıyla, CHP zarar gördüğüne göre kumpasın aktörlerini bir başka yerde aramak lazım.
Rahmi Turan'ı "Kekleyerek" yapılan operasyonda iki önemli figür baş rol için seçilmiş. Erdoğan ve AKP karşıtı olup, eline ne verilse AKP ve Erdoğan'a saldıracak kin ve öfke dolu Rahmi Turan ile agresifliği ve duygusallığı aynı anda tetiklendiğinde üzerinde müthiş bir zafiyet oluşan Muharrem İnce.
Muharrem İnce elbette Saraya gitmemiştir. Ama CHP'de iç kargaşanın çıkması için seçilmiş en uygun isimdir. Bu senaryoyu yazanın CHP'deki bir grup değil, senaryonun içinde CHP'li olsa bile CHP dışından olduğunu düşünüyorum. Zerre kadar siyasi aklı, zekası olan bir Allah'ın kulu Erdoğan'ın desteği ile hiç bir kimsenin CHP'de genel başkan olamayacağını düşünür, akıl eder.
Muharrem İnce malum kumpasın müsebbibi olarak kendi partisi CHP'de bir grubun olduğunu ifade ederek, Mahir Kaynak'ın tespitine uymayan bir yorum yapıp, kendi partisini de haksızca hedef seçti. İşte bu huyundan dolayı CHP'de iç karışıklık için Muharrem İnce'nin seçilmiş olmasına şahsen hiç de şaşırmadım.
Diğer dikkatimi çeken bir husus da; her ne hikmetse Aktroller ve yandaş medyanın Muharrem İnce'ye karşı farklı bir pozitif ilgileri var. Mesela CHP'nin Cumhurbaşkanlığı adaylığı tespitinde Muharrem İnce için adeta kampanya yürüttüler. Hatta bir TV programında yandaş maaşlı gazeteciye CHP'li konuk "Sorabilir miyim; sizde ki bu Muharrem İnce aşkı nerden geliyor, herhalde oyununuzu da verirsiniz" demişti.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP'nin en korktuğu şey Meral Akşener'in milleti ittifakının adayı olma ihtimaliydi. Bu ihtimale karşı, kökten CHP'li ler ile yandaş medya her ne kadar farklı gerekçelerle olsalar da; Muharrem İnce'nin Erdoğan karşısında aday olması için büyük çaba gösterdiler. Öyle bir konjonktür oluşturuldu ki; CHP yönetimi Muharrem İnce dışında bir başka ismi gündeme getirmeye cesaret edemedi, zira o sıralar Muharrem İnce öz güven patlaması yaşıyordu. Nitekim Muharrem İnce'nin adaylığı belli olduktan sonra da; yandaş medya, TRT dahil ekranlarını kendisine sonuna kadar açmıştır. Meral Hanım hala devletimizin televizyon ekranında konuk edilmedi.
Yani demem o ki; CHP'ye kurulan kumpasın senaryosunu yazanlar CHP'nin içinde değil, Cumhurbaşkanlığı adaylığında hatta öncesinde Muharrem İnce'ye motivasyon için güç kaynağı olan kimlerse gene onlardır.
İfade etmeye çalıştığım "Yandaşın Muharrem İnce aşkı" kendisini çok sevdiklerinden değil, kendisinin duygu, düşünce ve hislerinden faydalanarak CHP'yi yönlendirebildikleri, istedikleri operasyonu yaptıkları için seviyorlar.
Nitekim Muharrem İnce de tam da onların istediklerini yaptı; kumpasın senaryosunu CHP'nin kendi içinden olduğunu düşünerek parti yönetimini zor durumda bırakmıştır. Gene hata yapmıştır.
Yine aklıma Oslo geldi. O zaman ne denmişti "PKK ile görüşmedik, devlet görüştü". Bu kumpasta da böyle bir "Düzenek"in olduğunu düşünüyorum. Partilerini fesih ettirip, başkanlarını satın alanlar için CHP tandanslı, üstelik de aktif olmayan bir gazeteciyi satın almaları çok mu zor; sanmıyorum.

Kılıçtaroğlu vatan sever bir Türk olduğu için tasfiye edilmek isteniyor
Kendinizi yormayın lütfen. Aktroller kimden yana nefes tüketiyorlarsa bunu kendi kurgularının bir devamı olarak görebilirsiniz.
Neymiş; bu kumpas işi CHP'nin iç meselesiymiş. Yok ya; bizler birilerinin attığı algı kementine boynunu uzatan ahmaklarız ya; onlar emir buyururlar, bizler de inanırız öyle mi.
"Siyasal İslam"ın güttüğü "Davara" katılmamak için her gün bedel ödeyen bizler; düşünen, muhakeme eden, hüküm veren ve de en önemlisi kendilerine kıymet atfedip, değerli görenler; muktedirlerin algı dayatmalarına karşı mücadelemizdeki azim ve kararlığımız her geçen gün daha da güçlenerek anlam kazanmaktadır.
Adam Muharrem İnce'nin ismini veriyor. Cumhur ittifakı trolleri bu bilgiye itibar ediyorlar. Aynı adamın; Muharrem İnce'nin hangi plakalı araçla, hangi akşam, hangi saatte "Saray"a gittiği söylüyor ama buna itibar etmiyorlar. Çünkü Aktroller diyorlar ki; "Bu CHP'nin iç sorunu". Bu usul bir kurgunun devamından öte bir şey değildir.
Bu malum kumpasın nedeni şudur. 450 km yürüyerek İnanmış ve adanmışlığını ortaya koyan Türk oğlu Türk olan Kemal Kılıçdaroğlu'nu bir şekilde tasfiye etmek istiyorlar. İşin garibi bunu CHP içinde radikal sol unsurlarla beraber Cumhur ittifakı da istiyor. CHP inisiyatifinin daha marjinal ve etkisiz olan sola devredilmesi arzulanıyor.
Başörtüsü ile sorunu kalmamış bir CHP'yi bu aşamaya taşıyan kim; elbette Kılıçtaroğlu unsurdur. AKP bunu, arka bahçesini işgal olarak gördüğü için orada barındırmak istemiyor.
Bu sadece bir örnek. Anlamı şu; Kılıçtaroğlu'nun CHP'yi biraz daha merkeze taşımış olmasıdır. Bunu yaparken yeni sistemin getirdiği ittifak müessesini de İYİ PARTİ Genel Başkanı Meral Akşener ile çok güzel değerlendirip uyumlu bir karşı cephe oluşturdu. Cumhur ittifakının yeni sistem üzerinden kendi geleceklerine dair kurguladıkları siyasi muktedirlik tehlikeye girmiş oldu. Böyle bir endişenin kendilerini sürüklediği sonuç; muhtemel bir cumhur ittifakı adayının hiç bir şekilde Cumhurbaşkanlığını kazanacak oy yüzdesini yakalamayacağıdır.
Dolayısıyla CHP'yi iç meseleleri ile boğuşturup, bu kavgada radikal solu galip getirerek CHP'yi belki de Muharrem İnce'nin bile olmayacağı bir başka radikal sol isme devretmek istiyorlar. Böyle bir CHP'nin varlığı Cumhur ittifakının kesintisiz devamı demektir. Bu konjonktürde İYİ PARTİ'nin varlığı elbette çok önemli olacaktır ama bu sefer de radikal solun inisiyatifindeki CHP ile İYİ PARTİ arasında bugünkü millet ittifakı ruhunu bulmak mümkün olmayacaktır. Cumhur ittifakı belli ki bunun da hesabını yapıyor.
Sonuç; Muharrem İnce ve Saray üzerine hazırlanmış olan kurgu için her ne kadar CHP içinden bir isim bulunup kullanılmış olsa bile; ana karargahın başka yerde olduğunu düşünüyorum. Muharrem İnce hala kendisinin yapısı ve duygusallığı kullanılarak CHP'de iç kargaşa yaratıp bölen, parçalayan kişi konuma itildiğinin farkında değil.
soralmehmet@gmail.com

22 Kasım 2019 Cuma

LÜTFÜ TÜRKKAN NE SÖYLEDİ NE ANLAŞILDI

Lütfü Türkkan Ne Söyledi Ne Anlaşıldı
İYİ PARTİ'yi ete kemiğe büründüren ruh hali neydi; Türk milliyetçilerinin arzu etmemesine rağmen, iradelerinin Devlet Bahçeli tarafından ipotek altına alınarak, Recep Tayyip Erdoğan'nın şahsında tek adam rejiminin inşası için suistimal edilmiş olması değil miydi.
Dolayısıyla şartlar ne olursa olsun; Recep Tayyip Erdoğan'nın iradesinde, Devlet Bahçeli'nin takviyesindeki bir hükumette değil altı bakanlık; tüm bakanlıklar İYİ PARTİ'ye verilse dahi; tabanının hislerini yakından takip eden, anlayan ve vakıf olan birisi olarak razı olmayacağımızı hiç tereddüt duymadan söyleyebilirim.
Tek şartla olabilir o da; Recep Tayyip Erdoğan'nın istifası durumunda yapılacak yeni seçime kadar kurulacak milli mutabakat hükumetinde yer almak.
Lütfü Türkkan Bey'in meclis koridorundaki malum beyanatının aynısını Bursa İl Başkanlığı'nda yapmış olduğu konuşma sonrası "AKP ile ittifak yapabilir miyiz" şeklindeki soruya verilen cevapta da görüyoruz.
Lütfü Bey'in bu soru ve verdiği cevaba ilişkin video'yu izlediğimizde (Tavsiye ederim) anlıyoruz ki; gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir ihtimali dile getirmiş. Bir anlamda bir şeyin nasıl olmayacağını ironi de katarak tersten söylemiş.
Siyasi konjonktürü bilen tecrübeli bir siyasetçi olarak riskli bir cümleye, bir de tutup ironi katınca, doğal olarak yanlış yorumlamaya müsait bir alan açmış oldu.
Yani demem o ki; Lütfü Bey İYİ PARTİ tabanının AKP ve tek adam rejimine ne denli öfke dolu bir rezervinin olduğunun yeterince farkında olmamalı ki; yaptığı küçük bir ironinin bile sonuçlarının nereye varacağının hesabını yapamadı.
Sayın vekilimize taban düşüncesi olarak iletmek isterim ki; tabandan bir tek kişi bile hangi şart altında olursa olsun İYİ PARTİ'nin Recep Tayyip Erdoğan'nın tek adam iradesinin hükmünün süreceği hiç bir oluşumun, işbirliği veya ittifakın çatısı altında yer almasına razı değildir.
Lütfü Türkkan vekilimizin içine ironi de katarak yapmış olduğu yorum ile olumlu bir katkısının da olduğunu düşünmek mümkün.
Biz İYİ PARTİ tabanının Recep Tayyip Erdoğan'a(Burada AKP genel başkanı Erdoğan'dan bahsediyorum) ve Cumhur ittifakına karşıtlığımızın ve öfkemizin ne boyutta olduğunu en anlaşılır şekilde ortaya koyup, ifade etmemize fırsat yarattı.
Artık bundan sonra ne İYİ PARTİ'den Cumhur ittifakına, ne de Cumhur ittifakından İYİ PARTİ'ye bir işbirliği teklifinin yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Tabanın göstermiş olduğu tepkiyi gözardı ederek bir iş birliği düşüncesinin maliyetinin neye maal  olabileceğine dair özellikle İYİ PARTİ kurmayları yeterince fikir sahibi olmuş durumdalar.

Yine başörtüsü Tekrar Tekrar Başörtüsü
Tamam şimdi aklım kesiyor artık erken seçim olabileceğine.
Dün mecliste; "O kadına, hanımefendiye haddini bildirin" denince tesadüf bu ya; o hanımefendi de başörtülü olmasın mı. Ne güzel. AKP için yağlı börek. Koyun önüne; aksırıncaya, pıskırıncaya, tıksırıncaya kadar yesinler.
Artık Aktroller ile onların siyasi eklemleri yedikleri "Yağlı böreğin" gevrek harareti ile hangi çaydan nasıl bir dem yapıp geğire geğire içmenin hesabı içindeler.
Bu arada yedek akçe "Türkçe ezan" yerini korurken aktroller çay soğumasın diye bir başka saf CHP'liyi bulup ateşi üfletme derdindeler.

Türklük Para ile Alınıp verilemez
Bazı arkadaşlarımızın üç hilal aşkına; MHP'ye sadakatlarının devamını çok iyi anlıyor, saygı da duyuyorum. Ancak şunu da bilmelerini aynı samimiyetle kendilerinden istirham ediyorum. Türk milliyetçileri olarak bu millet ve devlet için en son ne yapmamız gerekiyorsa; aynen Atatürk hangi hislerle neleri düşünüp, inisiyatifini ortaya koyduysa; o dönemlerden geçiyoruz.
Türk milliyetçiliğinin fikri anlayışı ve ideolojik mantalitesinin neresine oturtmak mümkün dür; Türkçeyi biliyor olmak veya 250 bin dolar karşılığında T.C vatandaşı olmak. O zaman ne anlamı kalacak "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur" sözünün.
Demek ki; esas kudreti sadece konuşulan dilden, satılan onurdan değil taşınan kandan almak lazım mış. O kan da; elbette kırmızı bir sıvıdan müteşekkil değildir. Mazisi binlerce yıl öncesine dayanan, günümüze kadar demlenip, damıtıla damıtıla getirilen Türk-İslam kültürüdür.
Dolayısıyla, ABD'ye giderken "Suriye'de güvenlikli bölgeler tesis edildikçe tersine göç peyder pey olacaktır" diyen bir devlet adamının; artık oradan nasıl bir telkinle ülkemize döndüyse; böyle bir şeyin olmayacağı anlamına gelen ifadeleri kullanıyor olması ve bu ifadelerle eş güdümlü olarak Türk milliyetçiliği kurumsal kimliği adına "Türkçe bilenlerin TC vatandaşı olabileceği"ni ifade eden MHP söylemlerinin peş peşe gelmesi; ülkemizin sürüklendiği son noktada; üç Hilal aşkı ve ona bağlı duygusallığınızın dahi sığınabileceği bir mazeret kalmayacak, zira; müsebbibi olacağınız bedel çok büyük olacaktır.
Cumhurbaşkanının ABD'ye gidip geldikten sonra Suriyelilerin kalıcı olacaklarını ima eden sözlerindeki bu karar değişikliğinden ABD'nin bir anlamda kendisine telkinde bulunduğunu anlıyoruz.
Türkiye'de iç kavgayı, buradan da hareketle bölünmeye varacak süreci mezhep kavgası ile denediler başaramadılar, PKK'yı taşoran olarak kullanıp Kürt-Türk kavgasını denediler başaramadılar. Nihayet, 5 milyonluk Suriyeli göçmen ile milletimizin demografik yapısını bozarak başarmak istiyorlar. Bu planın BOP projesi dahilinde olduğunu tahmin etmek hiç de güç değil.
Üç beş Meksikalının sınırdan geçecek diye kendi sınırına duvar ören ABD'nin Türkiye'ye 5 milyon Suriyelinin kabulünü telkin etmesi ileriye dönük bir tuzak değil de nedir.
Cumhurbaşkanının başta ABD olmak üzere dünya kamuoyuna 5 milyon göçmeni kabullenmek gibi bir görüntü vermek yerine; artık bu kadar yoğun göçün maliyetini karşılayamamak gibi bir sürecin içine girdiğimizi dile getirerek, her vesile ile birleşmiş milletler gündemine taşıması gerekmektedir.

Herkesin Bildiğini Bilmemek
Ben "Bu insan üç tane kitaba başlayıp, sonuna kadar okumuş olabileceğini sanmıyorum" dediğimde saldırıya uğruyorum.
El insaf yahu. Tam üç nesil kendi dönemlerinde dünyanın kişi başına en büyük gelire sahip ülkelerin İskandinav ülkelerinin olduğunu öğrenip bildiler.
Hatta bazıları; diyelim dört çocuğu varsa; çocuğunun en azından bir tanesinin coğrafya dersi çalışırken ya okunmasından, ya sormasından, ya da sayfalarını açık bıraktığı kitaba gözünün takılmasından; İskandinav ülkelerinin dünyanın kişi başına en yüksek gelire sahip ülkeler olduğunu öğrenip bilmişlerdir.
Diyelim ki bir fetöcü danışman yine muhtereme musallat oldu ve kumpas kurdu. Yahu, insan üç neslinin bildiği bir doğrunun yanlış yazıldığını fark edip, düzeltme ihtiyacı duymaz mı. Duyamaz elbette; bilginin doğrusuna vakıf değilse.
soralmehmet@gmail.com

16 Kasım 2019 Cumartesi

''PERUŞ KAFALI'' NARSİST ADAM

Peruş kafalının mektubu iade mi edildi takdim mi edildi
Cumhurbaşkanı Erdoğan skandal mektuba ilişkin sorulan bir soruya "Söz konusu mektupları Sayın Başkan'a tekrar taktim ettim" cevabını verdi.
Takdim ettim diyor değil mi. Peki milleti ahmak yerine koyan Cumhur ittifakının azatlık kabul etmeyen iflah olmaz köleleri niçin "Mektup iade edildi" diyorlar.
"İade etmek" deyince; burada haklılığın verdiği öz güvenden kaynaklanan itirazın ifade edilişi söz konusudur. Var mı böyle bir öz güven görüntüsü.

Cumhurbaşkanı'nın kullandığı "Başkana takdim ettim" ifadesinden; bir görevi tamamlamanın iç huzuruna binaen aynı zamanda hata işlenmiş ihtimali olsa bile; onu da telafiyi içeren, kendinden üstte görülen birisine nezaket çerçevesinde durumu izah etmeyi veya kurtarmayı anlıyoruz.
İşin özeti; ne Trump'ın yazdığı mektuptan pişmanlığı, ne de Cumhurbaşkanının bundan alınganlığı söz konusudur.
Olup biten şudur. Türk milletinin onurunu ve şerefini derinden etkilemiş ve anında iade edilmesi gereken skandal mektubun iadesi için gerekli yürekliliği gösterememenin yarattığı telaş ile ördeğin kıçı ile suya dalma çabasından başka bir şey değil. Kısaca Türk milleti ikna olmamıştır.
Onların paşa gönülleri tarihi ısmarlama yazdırsa da; tarih gün gelir bizatihi kendi not aldığı gerçekleri tek tek uygun olduğu yerden filizlendirir.
E, tabi olacak o kadar. Onca yıl fetö ile yatak yorgan olunca, evlilik bitse bile akılları hep yaşadıkları zevkte(Kumpas) kalmış.
Belli ki bir kumpas düşünülmüş "Peruş Kafalı"ya. "Sen gazeteci olduğundan emin misin. Yan tarafımdaki beyefendinin bürokratı değil misiniz" anlamında ifadeler kullanıyor Peruş Kafalı. Hadi bizler bu ülkenin insanı olduğumuz için bilebiliriz ama belli ki ABD "Pelikan güzelini"ni çok iyi tanıyor.
İşin garibi hatun kişi öyle bir soru sordu ki; adeta Peruş Kafalı'ya alan açtı. "Sizin beyefendi ile de Mazlum Kobani ile de iyi sevişiriz. İyi ilişkiler sürdürüp, güzel şeyler yapıyoruz" diyerek sorulan soru ile güdülen amaç hasıl olmadığı gibi aleyhimize oldu. O da ne; içeride Reiz'e "Bu adamı seninle aynı statüde görüyoruz" diyemeyen veya dememiş olan Peruş Kafalı dışarıda söyleme imkanı bulmuş oldu.
Şimdi bu görüşmeler sayesinde en rahat nefes alan Mahsun Kobani olsa gerek. Bunu nasıl öğrendi; konumunun dünya kamuoyu önünde sorulan bir soru karşısında tescil edilmesi ile öğrenmiş oldu.
Tabi ki duayen bir gazeteci olsaydı bunun arkasını getirirdi ama ne yapsalar olmuyor işte. Paranın gücü ile yandaşlık adına çok şeyi satın alabildiler ama elbette akıl ve tecrübeyi satın almak mümkün değil.
"Monşerler" gidip, "Pelikanlar" gelince ancak bu kadar oluyormuş demek ki.

Bolivya üzerinden Türk milletine gözdağı vermek....?
Yani Düşünebiliyormusunz; koskoca Türk devletini ve onun milletini Bolivya statüsünde gören bir aklın, devletimizin mukadderatı hususunda iradesini ortaya koyan inisiyatif sahibi birisi olması millet olarak da ayrı bir bahtsızlığımız olsa gerek.
Eğer Türkiye bir Bolivya olsaydı, 15 Temmuz ihanetinin sonuçları da çok farklı olurdu. Nedir bu korku, evham anlaşılır gibi değil. Eğer ülkede muktedirler olarak sergilemekte olduğunuz inisiyatifiniz size Bolivya sosyolojisini hatırlatıyorsa; sorunu bizde değil, kendinizde arayın.
Ancak şundan emin olup, dolayısıyla da korkabilirsiniz; yaşanan bunca olumsuzluklardan sonra "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e dönme tercihi ve buna bağlı çabalar her geçen gün artacaktır.

Ankesörlü telefonlardan aramaların takibi sadece ordumu mensuplarına uygulanmış
Ergenekon-Balyoz mağduru askeri savcı Ahmet Zeki Üçok diyor ki; "Ankesörlü telefonlardan aramalar üzerinden fetö mensubu tespitleri sadece orduda yapıldı, diğer kurumlarda yapılmadı" Hakikaten niçin diğer kurumlarda yapılmadı. Çok ciddi bir soru ve inanıyorum ki böyle bir durumdan milletin haberi yoktur.
Sayın Üçok bir başka şey daha söylüyor; "Fetö abilerini arayanlar üzerinden değil, abilerin aradıkları fetö mensubu isimler üzerinden tespitler yapılıyor". O zaman hemen akla gelen; fetö'nün soruşturmaları sulandırmak için bu görüşmeleri yapmış olması ihtimali.

Buradan çıkarabileceğimiz şu; Türk ordusunun itibarını sıfırlamak için böyle bir usulun uygulanmış olmasıdır. Belki de epey zamandır dikkatimi çeken; çevremizde bildiğimiz ne kadar asker varsa; bir şekilde ya ihraç edilmiş ya da hapis durumunda olmaları bundan olsa gerek. Öyle ya; bu fetö örgütü abileri hiç bir bakanlık ve ona bağlı kurumlarda "Ağabey" yapılanmasının olmaması ve bu ağabeylerin ankesörlü telefonlardan hiç bir üyeleri ile görüşme yapmamış olma ihtimali mümkün mü dür.
Bakanlıklarda karar alıcı, karar verici unsurları siyasi irade yani hükumet tayin edip, görevlendiriyor. Dolayısıyla, şimdi anlaşıldı mı; niçin Türk Ordusu dışındaki devletin diğer kurumlarında ankesörlü telefonlarla yapılan görüşmelerin incelenmeyip, kapsam dışı bırakıldığını; ve yine buradan hareketle niçin fetö'nün siyasi ayağının ortaya çıkarılmasının istenmediğini.

10 Kasım ve Mustafa Kemal Atatürk gerçeği
Şunu özellikle bilelim Atatürk'ün başarısını hiç kimse; kökten iflah olmaz düşmanları bile inkar edemiyorlar artık.
Bütün mesele O'nun Türk oluşudur. Özellikle tekrar ediyorum; meselenin aslı şudur. Birileri esas kimliklerini saklayarak "Etnik piç"lik yapıyorlar.
Onlar için her şey ne de güzeldi. Osmanlı tüm etnik kimlikleri de kendisinin sahibi görürken ne oldu; Türk milliyetçiliği pınarından kana kana su içmiş Mustafa Kemal denen bir adam çıkıp, inisiyatifini ortaya koyarak Türk için, Türk'e göre ve Türklerle bir devlet kuruyor. Atatürk'e de, cumhuriyete de düşmanlığın; Türklüğe hazımsızlığın temelinde bu vardır.

Peki bu sorunları nasıl aşacağız; devletimizin tüm kurum ve kuruluşlarının Türkleşmesi ile aşacağız inşallah.
Düşüncem kesinlikle bir ırkçılık değil, sadece bu coğrafyada nizamı sağlamaya matuf, insan mutluluğunu esas alan bir düşüncedir.
Bu coğrafyayı yurt yapan, üzerinde ezelden ebede yaşamış herkesi millet haline getirerek, adını Türk milleti koyan; işte tam bu noktada da onlara da hiç ayrım yapmamış "Türklerin" hakkını teslim etmek insani ve vicdani değil mi dir. İşte Atatürk buna inanmış, bunu anlatmış ve bunun gereğini yapmıştır.
Özellikle eski köy mezarlıklarına bakıyorum. Keza bizim köy mezarlığına da baktım. Bir tane olsun yazılı mezar taşı yoktur. Çünkü cumhuriyet öncesi okur yazarlık sadece büyük kentlerde ve saray çevresindeymiş.
Dedem köyün en yaşlılarından birisiydi. Kuran-ı anlamadan okuyabiliyordu ama eski Türkçe yani Osmanlıca okuma yazması yoktu. Okur yazar olması cumhuriyet döneminde oldu.
Dolayısıyla "Harf devrimi ile bir gecede cahil kaldık" diyenlere; "Ulan ne bok biliyorduk ki cahil kaldık" demek geliyor içimden. Bir toplumun ne denli okur yazar olduğunu mezar taşlarından anlarız. Gezin Anadolu'yu; şehir merkezlerlerindekilere değil, köy mezarlıklarına bakın; Osmanlıca yazılmış hiç yazılı mezar taşı yoktur. Çünkü okur yazar yoktu.
Ne garip değil mi; okullarımızda belki yeni nesillere Atatürk'ü yeterince anlatamadık, hatta kasıtlı olarak anlatılmadı ama yaşadığımız ihanetler o kadar çok şey anlatmış, öğretmiş olmalı ki; Türk'ün yüce Başbuğ'unu anma programları geçtiğimiz yıllardan çok farklı, çok kalabalık ve çok güzel organizasyonlarla; minnet ve şükran duygularıyla yapıldı.

Biliyoruz her ne kadar konjonktür birilerini Anıtkabir'e, Atatürk'ün huzuruna paşa paşa götürmüş olsa da; en büyük sadakatınız hainliğinize ve nankörlüğünüze olduğu için yine kendinizi belli edip, rezil ettiniz.
Ruhu şad mekanı cennet olsun.
Mehmet Soral

soralmehmet@gmail.com

9 Kasım 2019 Cumartesi

ÖFKENİN YÖNLENDİRDİĞİ FETÖ MÜCADELESİ

Fetö ile ilgili başlayan ve hala devam etmekte olan süreç öyle bir aşamaya geldi ki; yarattığı mağduriyetler anlamında, Bülent Arınç’ın da dikkat çektiği üzere ‘’KHK’lar bir facia dır’’ tanımlaması ile anlıyoruz ki; AKP cenahının da kabul ettiği fetö davalarında mağduriyetler söz konusu.
Devletin kendisini koruma ve kollama refleksinden kaynaklanan, fetö ile mücadele yönteminde eksiklikler olmalı ki; o eksiklikler mağduriyetlere neden olmakta. Dolayısıyla, söz konusu mağduriyetler toplum vicdanında sorgulandığında önce devleti yöneten hükümete ve nihayetinde devlete güven sarsılıyor. İlla ki bu güvensizlik her ne kadar bizatihi fetö suçlusu addedilen şahısla birlikte onların ailelerine ve aile çevrelerine de sirayet etmektedir. Böyle bir süreç, doğaldır ki geniş bir kitleyi devletine ve milletine küskün hale getiriyor.  
Muhalefetin, örneğin ‘’Cumhur İttifakı’’nın inisiyatifini ortaya koyarak fetö ile ilgili yaşanan süreçler üzerinden mağduriyetlerin nedenleri, yansımaları ve önlemleri üzerine çalışma yaparak elde ettiği sonuçları rapor halinde hükümete takdim edip, meclis üyelerine göndermelidir. Bu çalışma aceleye getirilmeden sivil toplum örgütlerinden, üniversitelerden ve söz konusu davalar üzerinden örnekler seçilerek yapılmalıdır.
AKP, 15 Temmuz dan bugüne her vesile ile yapılmış olan hain kalkışmasının özellikle doğrudan Recep Tayyip Erdoğan’a ve AKP hükümetine karşı yapıldığını söyleye gelmiştir. Dolayısıyla AKP’nin bu anlayışından çıkaracağımız sonuç; aslında fetö kalkışması devlete ve millete karşı değil, AKP’ye karşı olduğu şeklindedir. Oysa Türk milleti olarak hep beraber şahit olduk ki; Türk devleti içeriden fetö yapılanması ile ABD tarafından işgal edilmek istenmiştir. 
Dolayısıyla, 15 Temmuz hain kalkışmanın kendi iktidarına karşı yapılmak istendiğini düşünen AKP, fetö ile mücadeleyi duygusal nedenlere bağlayıp;  fetö’ye atfen ‘’ Sizde kadro, bizde siyasal güç; iktidarımızı ne de güzel götürüyorduk. Nasıl olur da bize ihanet edersiniz. Bunun bedelini size ödeteceğiz’’ öfkesinden beslenen intikam hırsı ile fetö’yle mücadele sürdürülüyor gibi bir algının oluşmasına neden oluyor. İşte fetö davalarından kaynaklanan mağduriyetlerin temelinde muhtemeldir ki; yargıyı da etkileyen özellikle Erdoğan ve AKP öfkesinin yansıdığı kanaati oluşuyor.
İşte yukarıda önerdiğim Cumhur İttifakının yapacağı müşterek çalışmanın öfkeden ve intikam alma hissiyatından uzak ve tarafsız bir gözle yapılacağından; belki de elde edilecek sonuçlar hükümete verildiğinde hem hükümete hem de yargıya müspet anlamda yardımcı olup, önünü açacaktır.  Yapılacak ve sonuçları kamuoyu ile paylaşılacak olan böyle bir çalışma, toplumun ikna olmasında oldukça etkili olacağını düşünüyorum.
Fetö yargılamalarından kaynaklanan mağduriyetlerin etkilediği ailelerin her ferdinin ‘’Devlete küsme’’ paydasında bütünleşerek, konsolide olmalarına mani olacak bir politika yürütmek lazım. Mağduriyetlerin varlığına duyarsızlıkta ısrar edilmesi durumunda; yine emperyalist güçler her fırsatI bulduklarında bu durumu terörize etmeyi düşüneceklerdir. 
Nihayetinde bu insanların hepsi TC Devleti’nin vatandaşları ise; suçlusu ile masumu ile yönetilmeleri gerekmiyor mu. Onları ötelediğimizde etkisiz hale getirip, sosyal hayattan tecrit edemeyeceğimize göre ana gaye onları kazanmak üzerine olması gerekmez mi. Eğer hükümetin bir mensubunun yakını fetö yetkilileri ile yüzlerce defa telefon görüşmesi yaptığı kayıtlarla tespit edildiği halde masum görülmüşse; öte yandan askeri öğrenciler ‘’Tatbikata gidiyoruz’’ denerek kandırılıp, köprüye getirilmişlerse, tutukluluk halleri hala devam ediyorsa veya bir askerin hiçbir eylemi olmayıp, sadece ankesörlü telefondan arandı diye KHK ile ihraç edilmişe veya tutuklanmışsa; toplum vicdanının bunu nasıl değerlendireceği aşikar değil mi.  

Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

TESADÜFÜN DE BÖYLESİ

Tesadüfün de böylesi
Ilıcak ve Altan'ların serbest bırakılması ile Ağlak adamın KHK ile ilgili çıkışlarının aynı zamana denk gelmesinin tesadüf olduğunu sanmıyorum. Bunun gerisinde Erdoğan'nın 13 Kasım ABD ziyaretini yapacak olması olabilir mi.
Mesela Fetöcü NASA çalışanı bir Türk'ün ve ABD'li rahibin serbest bırakılmasında olduğu gibi ABD; Ilıcak ve Altan'ların da aynı şekilde serbest bırakılması istemiş olabilir mi.
Nihayetinde ABD tarafından hala terör örgütü başı olarak görülmeyen Gülen'in fetö örgütünün tüm kumpaslarının basın ayağının "Kahramanları" onlar.

Bülent Arınç vicdani muhasebe yaparak, kendince bir strateji dahilinde çektiği vicdan azabını hafifletmek istiyor olabileceği gibi "Cemaat/Fetö" açısından ABD sıkıştırma ile yeni bir açılım için zemin hazırlama görevini ifa ediyor da olabilir.
AKP ve Erdoğan için Arınç'ın KHK mağdurları için kullandığı "Facia" sözü ağır bir itham olmasına rağmen Arınç hale "Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu"daki görevinden istifa etmiyor, Erdoğan da istifasını istemiyor. Yani; Arınç Cumhurbaşkanı Erdoğan'nın bilgisi dahilinde beraber kurguladıkları bir süreci yönetiyor olabilir.

Belki de yaptığı iç muhasebede aklına ilk gelen "Her ne kadar siyasi gücümüz kullanılarak, yaşanan" Ergenekon" Balyoz kumpasları ve 15 Temmuz ihanet sürecindeki sorumluluğumuzun ve
dahilimizin sorgulanmasına mani olsak da; Allah da biliyor, kul da biliyor ki kandırıldık desek bile hükümet edenler olarak suçluyuz" hissiyatı içinde bir şeyler söylemeye çalışıyor olabilir.

ABD ne yapmak istiyor
Şu anda ABD ne yapıyor biliyor musunuz; aynen en başta ne yaptıysa gene aynısını yapıyor.
Yani; ABD, AKP ile "cemaat"i önce birleştirip(AKP'nin kurulması) sonra ayrıştırarak hatta vuruşturarak neden olduğu yönetim zafiyetini fırsata dönüştürüp, Türkiye şartlarının istediği kıvama getirilmesini sağlayarak, BOP Projesi dahilinde Suriye bataklığına dahil edilmiştik.
Şimdi yine aynı ABD Suriye bataklığında ödediğimiz bedel, harcadığımız milli gelirin yarattığı yeni Türkiye şartlarında "Cemaat/fetö"yü AKP'yi bir araya getirerek; 13" Kasım itibariyle başka bir sürece girileceği anlaşılıyor.
Şahsen Arınç inisiyatifini çok önemsiyorum. Arınç'ın her daim ilk söylediği çok önemli olmuş sonra da amaç hasıl olmuştur. İlk söylediğine binaen ikinci üçüncü vesaire söylediklerinin hiç önemli olmamıştır. Onun içindir ki "Arınç çark etti" tespitini yapıp üzerinden gündem oluşturmanın tek faydası olur; o da ilk söylediğinin kuvvetlenmesidir.

Bu gaftaan öte bir şey değildir
"Cumhurbaşkanı ABD'ye gidip gitmeme konusunda ne karar verirse versin arkasındayız" ifadesi bir fikir hareketi liderine hiç de yakışmayan acizlik göstergesidir.
Fikir hareketlerine liderlik yapan insanlar bu gibi durumlarda fikirlerini ilk açıklayanlar olup, siyasetçiler de bu fikir hareketi liderlerinin açıklamalarından faydalanarak, politika belirlerler.

AKP keyfiyeti ve parti devleti
Artık T.C Devleti'ni kendi tapulu malları gibi görüp, üzerlerinde her türlü tasarruf hakkına sahip oldukları gibi bir aşamaya geldiklerine inanan ve buna dair tam güvenceye sahip oldukları an Erdoğan ve AKP cenahı adeta "İstediğimizi severiz, istediğimizi salarız; mal da bizim, mülk de bizim" psikolojisi içerisinde hareket etmeye başladılar.
Dolayısıyla, milletin; fetö'nün kozmik odasının daimi kadrosunu oluşturan Ilıcak ve Altan'ların nasıl olur da serbest bırakıldıklarını sorgulayabileceği umurlarında bile değil.

Ergenekon, Balyoz kumpasları ve 15 Temmuz ihanet sürecinde Türk Devleti ve milletinin yaşamış olduklarını göz önüne getirdiğimizde; bu beraat ve tahliyeler faciadan öte bir şey olmayıp, neredeyse ödüllendirme diyeceğiz.
Buradan da şu sonuç çıkar ki; böyle giderse en azından şundan emin olabiliriz; müebbet alan hiç bir tutuklu kalmayacak, diğer tutuklular da aşamalı olarak serbest bırakılacaklar. Sadece "Cemaatin" İbadet kısmında olanlar hak etmedikleri cezayı çekmiş olmakla kalacaklar, o kadar.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

5 Kasım 2019 Salı

AKP'NİN KOYDUĞU MİLAD'LARIN ALAYINI SİLDİM

AKP'nin Koyduğu Tüm Milad'ları Sildim
AKP ve Erdoğan; yaptıkları veya yapacakları üzerinden Türk milletine önce dayatıp sonra da bu dayatılanlar üzerinden sağlanan "Kabul edilmiş çaresizlik" ile toplumu yönlendirerek yönetmeye çalışıyorlar.
AKP hükumeti, PYD saflarına katılıp savaşmak üzere topraklarımızdan geçerek Afrin'e giden peşmergelere lahmacun ısmarlayıp, faturalarını da Türk milletine ödettikleri için CHP, PYD için "Terör örgütü değildir" demiş olamaz mı.
Öyle ya; devlet kendisine karşı savaşan bir terör örgütü PYD'ye takviye kuvvet olarak gidenlere her halde lahmacun ısmarlamazdı öyle değil mi. Kaldı ki; böyle bir dost kuvvet Türkiye'ye savaş açabilir miydi. Yine CHP böyle düşünmüş olamaz mı.

AKP'nin kendince miladı belirleme huyu var ve cümle aleme de bu huyunun kabulünü dikte ediyor. Aklının değil algıların peşinden sürüklenenleri bilemem ama benim umurumda değil.

17/25 Aralık Fetö için miladı kabul edildi. Niçin 2004 fetö ile ilgili alınan milli güvenlik kurulu kararı milad kabul edilmedi. Veya niçin; kadim Türk Ordu'sunun en rütbeli paşası; Genel Kurmay Başkanı hapse atıldığı tarih miladı kabul edilmedi. Çünkü fetö ile aşkları henüz nefrete dönüşmemişti. 15 Temmuz ihanet piçini yatak döşek peydahlamakla meşguldüler. Piç ortalıkta dolaşan bir gerçek ama sahip çıkanı olmadığı gibi gen testine de yani fetö'nün siyasi ayağının ortaya çıkarılmasını da istemiyorlar. İstemezler; çünkü %99 baba belli.


PYD elbette terör örgütü olup, biz Türk milliyetçileri ve milli düşünen sol kesim peşmergelerin topraklarımızdan geçerek PYD'ye yardıma gitmelerine karşı çıkıp, tepkimizi ortaya koyarken; onlara lahmacun ısmarlayanlar Arap baharı rüzgarında sörf yapma arzuları nedeniyle PYD'nin terör örgütü olduğunu veya başımıza ne belalar açılabileceğini düşünmüyorlardı. Dedim ya; eşbaşkanın Arap Baharı rüzgarında sörf yapma tutkusu söz konusuydu.

Dolayısıyla, PYD'nin aynen fetö'de olduğu gibi terör örgütü olduğuna dair miad-ı gene AKP kendisi belirledi. PYD, "Lahmacun ısmarlama seremonisi"ne kadar dost, sonra da düşman bilindi.
Türk milletinin ve devletinin varlığı belli bir zümrenin yani AKP ve O'na eklemlenmiş menfaat yapılanmasının malı mülkü gibi görülür olduğundan beridir artık gelenekselleşmiş devlet aklının ne dediği, ne düşündüğü hiç önemli değil. Mesela Cumhur ittifakının "Milli Suriye Ordusu" dedikleri dost yapıyı yakın bir gelecekte terör örgütü olarak nitelendirmelerine hazır olun derim.

Meral Akşener'in İsmine Fetö'yü montaj yapan yavşaklar
Meral Akşener'in bir cümlesinde geçen "Ayın 15'inde başbakan olacağım" sözüne ağzından kesinlikle çıkmayan "Temmuz"u ekleyip, fetöcü ilan eden yavşaklar....!
"Manisalı ağlak" kaç gündür fetö ile ilgisinin ne boyutta olduğuna; hapiste yatan fetöcülere ve ailelerine ilişkin düşüncelerini, duygusal ifadelerini kulaklarımızla duyarak hep beraber şahit oluyoruz.
Dile getirdiği mağduriyetlerin çoğuna da katılıyorum. Aramızdaki fark; O'nun mağduriyetler konusunda bizlerin zamanında "Haksızlık yapıyorsunuz" şeklindeki tespitlerimize hak verip bir anlamda utanç içinde vicdanındaki sızıyı itiraf etmesi dir.

Peki bu ağlak adamı; kullandığı hiç bir cümlesine "Montaj" yapma ihtiyacı bile duymadan niçin doğrudan fetöcü ilan etmiyorsunuz.
Etmezsiniz; çünkü alayınız yavşaksınız da ondan.

Basın, medya; besleme yandaş süprüntüler...

İki Ucun Yobazları
Cübbeli, sarıklı ve şalvarlı; radikal İslamcı görünümlü birisi metrobüste yolculuk yapmakta...
Aynı metrobüste bir başka karşı grup; ellerinde Atatürk posterini, inadına ve tahrik amaçlı bu kişiye tutarak cumhuriyetin onuncu yıl marşını söylüyorlar.
Provokasyon amaçlı, kurgulanmış bir senaryo olma ihtimalini saklı tutarak diyorum ki; onuncu yıl marşını orada okuyan geri zekalı marjinaller; Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu ve diğerlerinin başarıları nerenize battı ki o sabotajı yapmak aklınıza geldi. Modern ve çağdaşsınız, karşınızdaki ise gerici ve yobaz öyle mi H.stirin ulan.

Siyasal İslamcılığı alttan alttan önce besleyip sonra da bugünlere kadar kesintisiz iktidar olmalarındaki payınızın bir örneğini de o metrobüste göstermiş olduğunuzdur.

İnsanların bizatihi kendilerini ilgilendiren bireysel hak ve özgürlüklerine bir başkasının müdahale edebileceğine dünyanın neresindeki hangi modern anlayış cevaz vermektedir.

Kusura bakmayın; metrobüsteki o sessiz sedasız yolculuk yapmakta olan insanın görüntüsüne gösterdiğiniz tepki ile metrobüsteki bir kadının kısa eteğinden tahrik olup mastürbasyon yapan müptezelle arasında hiç bir farkınız yoktur.

Ülkemizin ihtiyaç duyduğu iç barış, demokrasi ve insan hakları adına sizleri de; F. Tezcan gibi gibi güruhları da lanetliyorum.

Manisalı Ağlak Adam
Sayın "Manisalı ağlak" haysiyet ve kalleşlik bir adamın üzerinde aynı anda bulunamaz.
Sadece ikisinden birisini üzerinde taşımalısın. Ya haysiyeti, ya da kozmik odayı teslim etmiş olmanın kalleşliğini.
Vicdan azabı ile kıvrım kıvrım kıvranma görüntüsü için rol yapmayı bırak. Eğer zerre kadar samimiysen; İlk önce fetö'ye dair muhtemel itiraflarına mani olmak üzere susman için şahsına tahsis edilen "Besleme makamı" terk etmelisin. İşte bu yapacağın yiğitlik ancak o zaman Allah'ın nezdinde günahlarına bir nebze olsa kefaret olabilecektir.
Ağlak adam ıkınıyor ıkınıyor tam da çıkaracak; hop oğlu vekil yapılıyor, susuyor. Biraz daha zaman geçiyor gene ıkınmaya başlıyor; hop bu sefer de en tepede "Besleme kurul"da dinlenme seansına alınıyor.
Ne yaparsanız yapın. O mayasur o g.tde olduğu sürece hem yerinizde oturamayacaksınız, hem de ıkınmaya devam edeceksiniz.
Zulmün ahı dağlarda yankı yapıp dönüp vicdanınıza çarpıyor. Daha kaç gün geçti ki; terörist deyip ihraç ettiğiniz, sonra da askere aldığınız polis memuru Barış Pınarı Hareketi'nde şehit oldu. Şimdi O'nun yanında bundan böyle Allah'ı olacak, ya sizin yanınızda; "Hani ulan ben terörist tim" dediğinde cevabınız ne olacak. Artık şeref ve onur O'na, mahcubiyet ve utanç size olacak.

Kısa Kısa Notlar....
Avuntuya bakın; AKP, MHP'nin güdümünde siyaset yürütüp, devleti aslında o yönetiyor muş.
Demek ki; iç işleri, dış işleri; o'su bu'su, şu'su; İ.Kalın, Egemen zırtobu, Kavakcı tombulu, sekreter zamparası; hatta Manisalı ağlak bile ülkücü oldukları için o makam ve danışma kurullarında iştigal edip, eş başkana takviye akıl veriyorlar.
Yoksa kimin aklına gelir; hükümletin başarısının nereden geldiğini(!)
...
Evet, önümüzdeki dönemde bu günler için "AKP bizi kandırdı" mazeretine sığınacak olanları görüyor, notumu alıyorum.
...
İsmail Saymaz ülkücü birisi olarak seni takdir ediyor yiğit, delikanlı ve vicdan sahibi objektif birisi olduğuna inanıyor, bilgi ve birikimine güveniyorum.
Zamanında fetö'ye döl yolu açan karşındaki Tosun'cuğun suratına suratına indirdiğin delilli, tespitli attığın tokatlardan elin dert görmesin. Ağzına, yüreğine sağlık. Zaten o da inkar etmiyor, "Zamanında kazma kürek çalışmışlığım var " diyor.
soralmehmet@gmail.com

30 Ekim 2019 Çarşamba

BU YAZININ MUHATABI İYİ PARTİ'LİLERDİR

Bu yazının Muhatabı İYİ PARTİ'liler dir
Yahu yapmayın Allah aşkına. Çekinerek söylüyorum ama gene de söyleyeceğim; biraz ahlaklı olun lütfen. Alayınız Meral Hanım'ın etrafına atama delegeler iradesi ile "Atanarak" dizilmediniz mi. Yani hiç biriniz biz tabanın irade beyanının tecellisi ile oralara seçilmiş gelmiş değilsiniz.
Değişen bir usul yok. Aynı usulde daha önce atanmış birisi yeni bir tercih ile görevinden veya görevlerinden alınıp, yerlerine başkaları atanıyor. Peki öyleyse ne diye kazan kaldırılıyorsunuz; kendi bölgene ilişkin tasarruf hakkını kullanmanın sana ait olduğunu düşünüyorsun da ondan. Peki parti hayrına mı; elbette değil, gelecek kongre için arka bahçende ayrık otu yetişmesin diye. İşin gerçeği aynen bu değil de nedir.
Bak beyefendi; (Sözüm muhatabına) kendi bölgende tasarruf hakkına sahip olmak istiyorsan veya olduğuna inanıyorsan; Meral Hanım nezdinde imtiyazlı olduğuna güvenmeyeceksin. Anladığım o ki; Meral Hanım ilkesel olarak karar almış, birilerine tanıdığı bütün imtiyazları sıfırlamış durumda. Dolayısıyla, sen ilk önce bölgene gidip, Meral Hanım'ın; parti üst yönetimine artık bundan böyle tabandan gelen irade ile şekil verileceği kararı doğrultusunda sınırsız üye kaydı kampanyasına katıl. Eğer bölgende arka bahçe oluşturmak istiyorsan, seni yukarılara taşıyacak üyeleri kayıt ettirir. O üyelerin iradesi ile seçilen delegelere kendini teslim et. Gün geldiğinde eğer takdir görmüşsen, o delegeler seni alır Meral Hanım'ın baş ucuna oturttular.
Diğer bir husus ise; partinin uğradığı kumpas ve kalleşlikler karşısında çok zekice bir strateji yürüten Meral Hanım; partiye doğrudan zarar verdiğine kani olduğu insanlara bile tahammül ederek sabırla stratejisini bozmadı. Parti kuruldu ama emekleme döneminde çok korumacı oldu. Bir çok insanı eksikliklerine rağmen yanında tuttu, hatta devam da ediyor. Şimdi Meral Hanım şuna kani ki; emekleme bitti, bebek ayağa kalktı, yürümeye devam ediyor. Artık çocuğun öz güveni oluşmuş, kendi başına yürüyebileceğini düşünüyor. İşte tam bu noktada artık doğrudan anne duygusu ile korumacılığını bırakıp, çocuğu hane halkına emanet etmek istiyor.
Emaneti teslim alacak olanlar kim; hukuki zorunluluk gereği her mahallede delege seçimini zorunlu kılacak asgari üye sayısı ile şekillenecek İlçe delegeleri; onların belirleyeceği il delegeleri; onların belirleyeceği Büyük Kurultay delegeleri dir.
En çok eleştirilen, Meral Hanım'ın fetöcü olduğu algısını yaratıp, sonra yaymaya çalışan alçakların yaratmış oldukları algı tuzağına düşerek fikir beyan eden benim de İYİ PARTİ'ye geldiğinde eleştirdiğim Koray Aydın Bey bile anlıyorum ki; Meral Hanım tarafından sadece kendisi değil, etrafındaki ilk halkada olanların hepsinin imtiyazlarının sıfırladığını fark ederek artık il il teşkilatları dolaşıp, bu sefer kendisi hakkındaki negatif algıyı sıfırlama ve itibar kazanma stratejisini yürütme zorunluluğunu hissetti.
Yani demem o ki; Meral Hanım artık çevresindeki ilk halkanın şekillenmesini tamamen ve tamamen taban iradesine bırakmıştır. Şimdi vuku bulan bir takım "İstemezük" çıkışlarının temelinde yatan; Meral Hanım'ın ifade etmeye çalıştığım stratejisi ile "İmtiyazlı olma" durumunu kaybedip, çalışma zorunluluğunun fark edilmiş olmasıdır.
Şuna inanıyorum ki; Meral Hanım özellikle bugünlerde ülkemizin en çok ihtiyaç duyduğu seviyeli bir siyaset dili, üslubu eşliğinde aklı ve zekası ile belirlediği bir stratejiyi özenle yürütüyor. Çok Cesaretli ve yürekli buluyorum.
Lütfen; başlatmış olduğumuz cesurlar hareketine mensup ilklerden çok sayıda darılan, küsenler olduğunu biliyorum. Gelin partiyi, gönlümüzden geçen bir yapının oluşması sürecine sokmuş olan Meral Hanım'a bu desteğimizi esirgemeyelim. İnanın ki bu süreç o kopmalara ve küsmelere neden olan unsurların parti üzerindeki tasarruflarını ortadan kaldıracaktır. Eğer bu hareketin başlamasının vebalini taşıyorsak; gelinen bu aşamada Meral Hanım'ı "İmtiyazlı halka" nın tasallutundan kurtarmamız lazım, bunun için de arkasında dimdik durmamız gerekiyor.

Demokrasiyi ilk önce kendi nefsimizde içselleştirmemeliyiz ki; sonra başkalarından demokrasi gereği demokratik haklar talep edebilelim.

Türk Tarih Kurumu Eski Başkanı Yusuf Halacoğlu ve Ermeni Meselesi
Türk Tarih Kumu(TTK) eski başkanı Yusuf Halacoğlu kendi başkanlığı döneminde özellikle 1915 Ermeni meselesine ilişkin müthiş bir mesai harcadığını yapmış olduğu özel bir sohbette dinlemiştim.
Kendi dönemine kadar söz konusu "Ermeni meselesi"ne dair Türk devletinin argümanlarını güçlü delillerle destekleyecek belgeleri; bizatihi öncelik Rus ve ABD arşivleri olmak üzere Avrupa devletleri arşivlerine bazen para ile bazen bilimsel çalışma, bazen de kişisel dostluklarını devreye sokarak, bir de Devlet Bahçeli'nin sağladığı özel ödenek ile aylarca çalışma yürütmüş. Hatta kendi cebinden harcadığı cüzi paralarla çok önemli belgeler toplamış.
Bu özveri ve gayret; inanmış ve adanmışlıkla dünyanın çeşitli arşivlerinden topladığı belgeleri yine ABD'den satın aldığı özel arşivleme programları ile devletimiz arşivine kazandırmış.
Özelikle 1915 yılı Ermeni tehciri üzerine toplanan güçlü belgeler ile "Ermeni Diasporası"na adeta "İstediğiniz yerde, istediğiniz masa etrafında, istediğiniz adamlarınız ile ne kadar belgeniz varsa getirin karşılıklı tartışalım" denilerek; ilk defa bu vefakar, cefakar Türk milliyetçisi bilim adamı sayesinde devletimiz özgüven dolu şekilde kendini savunup, ifade edebilmiştir.
Nitekim böyle bir teklife olumlu cevap vermeye yüreği yetmeyen veya kendilerince güçlü belgeleri olmayan Ermeni Diasporası "Sözde Ermeni soykırımı" palavrasını bugün de olduğu gibi çeşitli devletlerin parlamentolarına taşıyarak, oralarda Türkiye aleyhine karalar aldırma yoluna gittiler. Bu alınan kararlar elbette hukuki değil, siyasi olup hukuki bir yaptırımı da yoktur. Yaptırım olması için soykırım yapıldığına dair uluslararası bir mahkeme kararının olması lazım.
Esas söylemek istediğime gelince. İşte topladığı güçlü belgelerle Ermenilerin uluslararası hukuki yollarla elde etmek istediği sonuca gitmesine mani olan Türk milliyetçisi TTK eski başkanı Yusuf Halacoğlu; sahip olduğu bilgi, birikim ve tecrübesi ile atıl vaziyette siyasetin cezalandırdığı bir bilim adamını olarak kendisinden hala faydalanılmamaktadır.
Bir çok fuzuli adamın egolarını tatmin ve kendi siyasi partilerine karşı herhangi bir "Yaramazlık" yapmasınlar diye devletin danışma kurullarında istihdam edilirlerken; Yusuf Halacoğlu'nun istihdam edilmemesi içimi sızlatıyor.

Özgür Düşünen Türk milliyetçileri ve Milli Sol'un işbirliği
Özgür düşünen demokrat Türk Türk milliyetçisi olarak tespitim o ki; sağ zihniyetin Atatürk'ün hedeflerine ulaşılması konusunda büyük engellemeleri olduğu gibi biz Türk milliyetçileri olarak milli sol ile kavgayı değil işbirliğini tercih etmiş olsaydık; Türkiye bugünkünden çok çok modern farklı bir ülke olurdu.
Siyaset üstü düşünerek; gerek milli sol gerekse özgür düşünen demokrat Türk milliyetçileri kendi iç dünyalarında yapmış oldukları muhasebe ve empati ile artık bir ortak çalışma sürecine girilmiştir. Bunun tetikleyicisi ise; özellikle ülkemizi bugünkü sıkıntılara taşıyan AKP iktidarı ve onun müsebbibi olduğu 15 Temmuz ihanet sürecidir. Yine bu siyasi işbirliği süreci için eylem, düşünce ve hoşgörüleri ile zemini müsait hale getiren Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener'in haklarını da teslim etmek lazım.

Bağdadi önce yaratıldı, sonra görev yaptırılıp şimdi de yok edildi.
ABD kendi projeleri için inşa ettiği terör örgütlerine önce lider belirliyor, sonra o lider önderliğinde terör örgütü ile ne yapmak istiyorsa onu yapıp, düşündüğü operasyonunu tamamladıktan sonra da o lideri cesedi bulunmayacak şekilde ortadan kaldırıyor. Taliban lideri Usame Bin Ladin örneğinde olduğu gibi.
Bundan sonra ki süreçte kanaatim o ki; ABD, PYD'yi benzer konuma getirip, görevlendirme yapacak ve bizim başımıza musallat edecektir. 30 km derinliğe çekilme planı PYD'yi koruma düşüncesinden başka bir şey değil. İşte bu nedenle operasyon durdurulmayıp, PYD'nin kökünün kurutulması düşüncesi ile devam edilmeliydi.

Kısa Kısa...
Her namaz kılan makbul insan değil, her ahlaklı insan makbul insandır.
Niçin bu yorumu yapma ihtiyacı duydum. TV'de tartışma programını izliyorum. AKP'li Tosun mu dur, boğa mı dır her neyse; CHP'lilerin namaz kılmadığı gibi bir algıyı pazarlama basitliğine, şirretliğine düşünce ilk aklıma geleni ifade etmek istedim.
...
Ümitsizliğe gerek yok, çağımız nasıl olsa bizden yana. Hissettiğimiz sızılar mı; onlar ana karnındaki bir çocuğun "Ben hala yaşıyorum" diyen tekmeleridir. Doğum yakın.
...
Ne mutlu Türküm diyebilen herkesin Cumhuriyet bayramını en kalbi duygularımla kutluyorum.
...
Cümle alem de sanacak ki; Türk milliyetçiliğine inanmış ve adanmış yetişmiş, yaşayan tek gazetecisi Metin Özkan. Oysa o artık siyasal İslamcılığa evrilmiş bir gazeteci.
Yanarım yanarım da; Türk milliyetçisi nice yetişmiş duayen gazetecilerin de varlığına dair; kendilerini öne çıkarma ve ifade etme imkanına ambargo konmasına yanarım.
...
"Bizde siyasal güç, sizde de kadro" deyip iş birliği yaparak bu ülkeye en büyük ihaneti yapanları not almayan tarih de, vicdanlar da utansın.
...
Bırakın tıraşı, karşılık verin. Sizin bizim gibi canınız acısa, asabınız bozulsa; anında 13 Kasım görüşmesini iptal ederdiniz.
Edemezsiniz; zira sırtınızda ayıplarınızla dolu öyle bir küfeniz var ki; yere bıraksanız pislik akacak.
...
Üç büyük şehirde iktidar kaybetti ama öyle bir değişim oldu ki; sanki cumhuriyet yeniden ilan edildi. Coşku, heyecan ve yarınlara dair umut.
Evet, bu ne demek oluyor; kaybedilmiş cumhuriyet değer ve kazanımlarına susamışlığın bir anlamda yarattığı hararetin dışa vurumudur.
Ha gayret, az kaldı. Sıraya geçin, kabınıza hararet doldurun; çünkü kana kana demokrasi içeceğiz.
...
Türklük, Türkçülük öyle kıç sıkışınca sığınılacak liman değildir. Hissedeceksin, sonra yaşayacaksın; gerekirse her daim Türklükle hemhal olup, acısını taşıyacaksın ama dedim ya; kıçın sıkışınca değil.
Türk olunca doğal reflekslerin de ona göre olmalı. Nasıl mı; o mektubu aldığında; "Hs.tir ulan! O mektubu alır, senin münasip bir yerine..." diyebilmektir.
soralmehmet@gmail.com

26 Ekim 2019 Cumartesi

ARIZALI ''FETÖMETRE''

Hainlikle itham edilip şehitlikle aklanmak
Hainlikle itham edilip, şehitlikle aklanmak; sonra da al bayrağa sarılıp toprakla kucaklaşmak.
Bugün toprağa verilen şehidimiz için ne bahtsızlık değil mi. Bu garabeti şehidimize yaşatanlar için ise ne utanılası bir durum.
Hain dediğin ismi polislikten atacaksın. Yani devletin kendisine güvenini kaybettiği için kamu hizmetinden uzaklaştıracaksın. Burada bir çelişki söz konusu değil.
Peki aynı güvensizliği doğaldır ki askerlik yaparken de üzerinde taşımaya devam edecek olan bir insanı cepheye niçin sürüyorsun. Bu bir çelişki değil mi.
Dolayısıyla fetö nedir, terörist nedir, hain nedir, puşt nedir; bu kavramları gözden geçirip yeniden bir tanım mı yapmak lazım(!) Ne yapılacaksa yapılsın ama ortada garabet bir durumun varlığı söz konusu.
Adam fetö üyesi ise; teröriste silah verip nasıl askerlik yaptırıp, namusumuzu şerefimizi korumakla görevlendirirsiniz; şerefli bir asker olacak vasıflarda görüldüyse aynı kişi niçin tekrar KHK ile polislik mesleğine iade edilmemiştir.
Bu fetö meselesinin anlaşılan "fetömetre"sinin " Vicdan ayarı"nda bir yanlışlık var arkadaş. Adama teröristin deyip, elinden silahını alacaksın ama yine bir başka kamu güvenlik kurumu olan askerlik görevi için tekrar eline silah vereceksin.
O yiğit delikanlı gitti şehit oldu. Ruhu şad mekanı cennet olsun olsun. Ya siz; vicdan ayarı bozulmuş muktedirler; Allah'a nasıl hesap vereceksiniz.

Cumhuriyet Değer ve kazanımlarını koruyan vesayetin yerine siyasal İslamcı vesayeti oturtma düşüncesi 
Özellikle Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile başlayıp 15 Temmuz ihanet süreci ile devam etmekte olan zaman diliminde; çevremde olup da tanıdık bildik tüm rütbeli askerler hakkında şu veya bu şekilde soruşturma açılmış, görevlerinden uzaklaştırılmış oldukları konusunda bir gözlemim sözkonusu; ya sizlerin.
Bu gözlemime binaen "Bu kadar tesadüf olabilir mi" sorusu aklıma gelmiyor da değil. Çünkü AKP; kuruluş meşruiyetini ve süregelen güçlü iktidarını geçmişten gelen ordu vesayetinin demokrasimize dayattığı yaptırımlardan dolayı milletin bu vesayetten hesap sorması olarak görüp, anlatıp; propagandalarını bu minvalde yaptılar
Dolayısıyla, diyorum ki; şahsen bu kadar da tesadüf olduğunu "Sanmadığım" yukarıda konu ettiğim, aslında cumhuriyet değer ve kazanımlarını koruma refleksi olan ama AKP ve siyasal İslamcıların "Ordu vesayeti" dedikleri; meşruiyeti Cumhuriyetimizin kurucu iradesi "Ordu millet" iradesine dayanan bu refleks halini ığdış edip yerine "Siyasal İslamcı" kendi vesayetlerini oluşturup, sonra da oturtma düşüncesi olabilir mi. Neredeyse ordumuzda belli bir dönem öncesinden gelen rütbeli askere rastlayamayacağız gibi.
Askerlik yasası ve düzenlemesinde yapılan her türlü değişiklikler adeta bu şüpheme meşruiyet kazandıran özellikler taşıyor. Yeni düzenlenen askerlik sisteminin gençlerde yarattığı ruh hali, maalesef eğlenceli asker uğurlamalarını da ortadan kaldırdı. Çünkü süregelen, geleneksel o ruh halini öldürdüler. Gençlerdeki böyle bir ruh halinin "Ordu millet" tanımına uymayacağı aşikar.
Tanrı Türk'ü ve O'nun ordusunu her daim var edip, muzaffer eylesin.

Katil Esad ile masaya oturmak istemiyorsak ABD ile niye...?
"Cemaat" (Fetö) sunumu, ABD paketlenmesi ile ülkemiz siyasetine damardan enjekte edilen AKP ve O'nun lideri; hiç bir zaman kan dökmekten çekinmemiş, hep eli kanlı katil olmuş ABD ile her türlü görüşme ve işbirliğini devam ettirmiştir. Yani ABD'ye "Eli kanlı bir devletle BOP projesi için eş başka olmam" dememiştir.
Ancak ne var ki; eli kanlı ABD'nin BOP projesi gereği eş başkanı olma hasebiyle "Esad"a eli kanlı "Esed" dendi ve bundan hiç bir şekilde vaz geçilmediği gibi Suriye'de Arap Baharı operasyonu için de meşruiyet olarak görüldü. Muhalefetimizin bütün ikazlarına rağmen Suriye ile ikili görüşmelere gidilmediği gibi katille işbirliği istendiği şeklinde ağır ithamlarda bulunuldu. Oysa aynı insanlar yani devletimizi yönetenler dünyanın tescilli eli kanlı katil devleti ABD'nin BOP projesi eş başkanı olmaktan imtina etmediler.
"Eli kanlı Esed ile görüşmem" inadının temelindeki esas gerçek; Büyük Orta doğu Projesine sadakatle bağlılıktır. ülkemizin terör sorununun katlanarak bugünkü seviyesine gelmesine neden olan da bu inat olmuştur.
AKP iktidarının 2002 yılında sıfır noktada aldığı terör olayları; BOP projesinin nihai amacı doğrultusunda ülkemizle ilgili istenen amaca yönelik kıvamın tutturulması o da yetmeyip meşruiyet kazandırılması için ülkemiz içinde bulunduğu terör sarmalına adeta bilerek ve istenerek taşınmıştır.
Peki Rusya bu işin neresinde; göbeğinde şüphesiz. ABD sel akıtıyor, yakıyor yıkıyor Rusya da selden kütük kapıyor, biz ise yaratılan sel ile harap olmuş bağ ve bahçelerimizi izlemeye devam ediyoruz. Bu süreçten ise neredeyse hiç zayiat vermeden en kazançlı çıkan Rusya olmuştur.
Putin; adeta hesabı, kitabı yapılarak, tam donanımlı olarak KGB'de başlayan bilinçli bir süreçle yetiştirilmiş gerçek Rus milliyetçisi bir devlet adamı olup, BOP projesini; kurgulayanların aleyhine kendisinin de lehine çevirmeyi başarmış bir adamdır. İşte Rus devletini böyle bir devlet adamı yönetirken bizleri de; siyasi olarak kendisini en güçlü hissettiği günlerde Türk milliyetçiliğini ayakları altına almış bir devlet adamı yönetiyor.
Dolayısıyla, benim Türk milliyetçiliğimi ayakları altına almayı aklından geçirmiş, dili ile de ikrar etmiş bir devlet adamının; ülkemin içinden geçmekte olduğu sürecin Türk milliyetçiliği motivasyon kaynağına en çok ihtiyaç duyulan bir süreçte, Türk milliyetçiliği atraksiyonlarına girişmiş olmasına kanmam, kendi siyasi durumunu kurtarma refleksi olarak görürüm. Bu ruh halini iyi tanır ve bilirim; hiç bir zaman güvenmedim, güvenmemeye de devam edeceğim.
Yandaşlar sürekli malum mektubun üzerimizdeki ağırlığını ve ezikliğini hafifletme çabası içindeler. Mektubun iade edileceğini söylüyorlar. Ancak anlayabildiğim kadarıyla muhterem mektubu değil ekini sorun yapacak ve soracaktır "Bu nedir" diye. Çünkü mektubun mahiyetinde, kendi özelini ilgilendiren bir durum söz konusu, dolayısıyla konuyu deşmek işine gelmez.
Trump'a "Mektubunu da mahiyetini de üslubunu da aynen sana iade ediyorum" şeklindeki bir tepkiyi göstermek öz güven ister. Peki öyle bir öz güven var mı; hayır. Zaten böyle bir öz güven olsaydı 13 Kasım görüşmesinin anında iptal edilmesi düşünülürdü.
Ahan da buraya yazıyorum; mektubun iadesi falan olmayacak ama yandaşlar PYD generali terörist Mahsun Kobani denen adamın isminin tartışılmasını mektubun iadesi yapılmış gibi anlatacaklardır.

Hep ''Esed Esed'' dediniz durdunuz ne oldu yine ''Esad''a döndük  mü.
Muhalefetin ilk dediği noktaya gelindiğini itiraf edecek içinizden bir delikanlı çıkacak mı bakalım. Üstelik 40 milyar dolarımız da cebimizde kalacaktı.
Ruslar ile ortak devriye yapacağız. Artık "Esed" denmeyecek "Esad" denecek; anlaşılan bu. Sevindirici bir durum.
Bu arada "Suriye Milli Ordusu" denen unsur ne olacak. Ülkemizde dinlenmeye mi alınacaklar. Aman dikkat edelim; sonra onlar da lahmacun ısmarladıklarımızdan olmasınlar.
PYD/YPG'ye bizim dışımızda sadece Esad terör örgütü diyor değil mi. Yani her iki ülkenin güvenliği için ortak bir sorunumuz söz konusu. Oysa biz O'na "Katil Esad" değil, gel şu ortak sorunumuzu beraber halledelim diyebilirdik.
Rusya ile de; ABD ile de Suriye toprakları üzerinde ortak çıkarımız yok, onlar emperyalist devletler olup orada bulunuyorlar, biz ise komşuyuz. Ah o BOP projesi eş başkanı olarak Arap Baharı rüzgarında sörf yapma tutkusu yok mu; işte o arzu ve ego tatmini ülkemizi de, milletimizi de maf etmiştir.
Eğer biz "Komşu komşunun külüne muhtaçtır" atasözümüze değer verip, zerre kafa yorsaydık; komşuluk hukuku çerçevesinde Suriye ile pekala anlaşabilir, hatta demokrasilerinin gelişimine katkıda bulunabilirdik. Aksine, olamadığımız gibi kendi demokrasimiz nitelik olarak çok şey kaybetti.
soralmehmet@gmail.com