9 Ekim 2019 Çarşamba

SINIRIMIZ GÜVENDEYDİ AMA...?

Sınır Güvenliğimiz ve Suriye Bataklığı
ABD binlerce tır dolusu silahı PYD'ye vererek eğitip, donattıktan sonra; kendisine bağlı sadık bizim de başımıza bela potansiyel donanımlı bir gücü başımıza sarıp gitmek istiyor.
Herhalde Trump'ın Erdoğan'a "Gel Emevi camisinde namaz kılalım. Böylece senin de bizim gibi heves ettiğin bir şey gerçekleşmiş olur. Biz Kürdistan uydu devletimizi kurduk, sen de huşu içinde murad ettiğin namazını kılmış olursun" diyecek hali yoktur.
Şu anda ABD'nin bıraktığı çöp enkazından işe yarar moloz toplamak yerine, Suriye resmi devleti ile doğrudan diyalog kurarak gerek Suriye gerekse ülkemiz adına güvenliği sağlamaya yönelik tabirlerini alarak; PYD yapılanmasına her türlü katkı sağlayıp ete kemiğe büründüren ABD ihanetine bir anlamda misilleme yapmanın fırsatını yaratabiliriz.
Suriye resmi devleti anlaşmamız durumunda; PYD'ye karşı sınır güvenliğimizi sağlamak üzere Suriye topraklarında varlığımızın devamını kabul edecektir veya bu minval üzerine kendileri ile anlaşma sağlamak gerekir diye düşünüyorum.
Tabi ki bu arada Recep Tayyip Erdoğan'ın BOP projesi eş başkanlığını bıraktığını da ilan etmesi lazım. Çünkü bırakmamak; bölgede ABD ile amaç birlikteliği devam ediyor demektir.
Suriye bataklığına dahil olmamızın nedeninin başlangıcında sınır güvenliğimiz falan yoktu.
Tüm mesele; narsist bir egonun tatmini için içine sürüklendiğimiz bir süreci yaşıyor olmamızdır.
Adamın birisi milletine onu yapıyormuş, bunu yapıyormuş, şunu yapıyormuş. Sana ne, bana ne, kime ne. Önce o devletin halkı karar verecek; yönetiminden memnuniyetsizliğini. Peki kim karar verdi; BOP projesi gereği onun eş başkanları. Bedelini kim ödedi; masum Suriye halkı ve Türk milleti.
Bu milletin en az yarısı da; hak, hukuk, adalet demokrasi ve insan hakları anlamında yılardır sizden memnuniyetsizliğini dile getiriyor değil mi. Türk Ordusu dahil olmak üzere sivil milliyetçi, ulusalcı Atatürk'e sadakatle bağlı nice kişi ve sivil toplum örgütlerine kumpaslar kuruldu, üstelik de siyasi iktidarın gözleri önünde, hatta gözetiminde. Ama hiç birimiz dışarıdan "Gelin duruma el koyun, bu işleri düzeltin" demedik, demiyoruz öyle değil mi. Böyle niyet, düşünce ve temennide olanları hep beraber lanetler, gerekirse hadlerini bildiriyoruz. Peki kendimize yapılmasını istemediğimizi biz niçin başkalarına yaptık. Esad ile sabah kahvaltıları seremonileri verilirken; ne oldu da düşman olduk ve sofraya tekmeyi vurma ihtiyacı duyduk.
Dolayısıyla, Suriye'de de bir şeylerin değişimine ve dönüşümüne ihtiyaç duyulmuşsa şayet buna Suriye halkı karar vermeliydi, BOP projesinin eş başkanları, hamileri değil.
Neyse; bizler şu anda böyle bir sürecin müsebbibi olanların siyasi olarak arkasında değil; onların devletimizin başına musallat ettikleri sınır güvenliğimizi sağlamaya matuf olarak Türk Ordu'sunun her türlü harekatının ve inisiyatifinin arkasındayız. Siyasi hesaplaşması er veya geç elbette olacak ama bunu bir süreliğine erteliyoruz.
"Ayşe tatile çıksın" sözünü rahmetli Turan Güneş ve Rahmetli Ecevit kaç defa tekrar etiler; bir defa. Sonra ne oldu, gereken yapıldı ve devamında yeni bir Türk devleti kuruldu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti.
Ya şimdi. Kaç aydır aynı tekrar; "Bir gece ansızın gelebiliriz". Ama tekrarlanan o anın ne gündüzünü ne de gecesini yaşadık. ABD kendince bölgeyi istediği kıvama getirene kadar aynı nakaratı tekrarladık ama o geceyi bir türlü tutturamadık. Teneke çalarak av bekledik.
57 yaşımdayım. Böyle gayri ciddi bir devlet yönetimine şahit olmadım. En zayıf halimizde; evet, tüpgaz kuyruklarında bekledik ama aynı zamanda savaşıp devamında bir de devlet kurduk.
Yine aynısını yapabiliriz. En büyük gölge mevcut iktidar. Türk milleti öyle veya böyle; yönetenleri gafil olsa da; yanlış süreçlere sürüklenmiş olsak da; yek vücut halde geçmişte olduğu gibi daima devletinin arkasındadır.
Tanrı Türk'ü korusun ve yüceltsin.

Araçlarımızdaki ''Türk Bayrağı arması'' Ağır Kusur görülüyor
Biz Türk milliyetçileri olarak "Türk Bayrağı" armasını vatandaşın aracından "Ağır kusur" gerekçesi ile söktüren Allahsız, kitapsız vatan haini güruhu araştırıp, sorgulayacak bir "Takip komisyonu"un kurulmasını beklerdik.
Bu kadar kripto Allahsız kitapsız vatan hainleri etkin ve yetkin kurumları işgal etmişlerken; Türk oğlu Türk olan Kılıçtaroğlu'nun vatan ve millet sevgisinden şüphe duyup, o da yetmeyip kendisini takip ve tetkik komisyonu kurulmasını şiddetle kınıyorum.
Kemal Kılıçtaroğlu genel başkanlığındaki bir CHP'nin; HDP ile kuracağı ilişkiler ile HDP'yi makul bir çizgiye çekme konusunda bir şans olduğunu düşünüyorum.
Eğer CHP gün gelir de radikal sol unsurların inisiyatifine geçerse; işte böyle bir CHP'nin HDP ile korkulan işbirliğine girerek bu ülkenin başına gelebilecek musibetleri düşünmenin yanında aksine Kılıçtaroğlu'nun CHP üzerindeki siyasi gücünü daha da güçlendirmesi için yardımcı olmak gerekir. Ben de bir anlamda bireysel olarak bunu yapmaya çalışıyorum.
Kılıçtaroğlu CHP'yi merkeze çektikçe Cumhur ittifakı bundan müthiş rahatsızlık duyuyor. Böyle bir CHP'den kurtulmak için O'nu HDP'leştirme gayretine girerek, radikal solun hakimiyetine doğru iterek, HDP ile iç içe geçmiş bir CHP olsun istiyorlar. Ancak ne var ki; solda biat kültürü olmadığından böyle bir yönlemdirmede başarılı olmaları mümkün değil.
"Özgür düşünen demokrat Türk milliyetçisi" olarak düşüncem budur; arz ederim efendim.

Devlet Bahçeli'ye Allah'tan şifalar Diliyorum
Her bir siyasi liderin bizatihi özelini ilgilendiren hal ve durumları beni ilgilendirmez ama siyasi kişiliği elbette ilgilendirir. Biz istesek de istemesek de zaten ilgilendiriyor.
Sayın Devlet Bahçeli'nin siyasi kişiliği ve verdiği kararların üzerime çeyrek asırdır boca ettiği siyasi mutsuzluğa rağmen; şu anki rahatsızlığından keyif devşirmek gibi bir zafiyete düşmem, kendime de yakıştırmam.
Peki kendisi benim için ne düşünür acaba. Hiç önemli değil. Önemli olan "Mehmet Soral" karakterinin ne adam olduğu, hangi durum ve hallerde ne yaptığı veya yapacağıdır.
Sayın Devlet Bahçeli'ye geçmiş olsun der, Allah'tan acil şifalar diliyorum.
Ancak;
Siyasi umutlarımı maf eden; çoluğumuzu çocuğumuzu ihmal ederek kendisine inanıp, güvenerek peşinden gittiğimiz Devlet Bahçeli'ye; bütün muhalifliğime rağmen sağlığı üzerinden kendisine kötü dilek ve temennileri dillendirenleri insani bulmayıp, haddi aşmak olarak gördüğümüzü ifade ederek; bu insanları Allah rızası gibi makul vicdani bir çizgiye davet ederken; maalesef Devlet Bahçeli bu sefer de bizleri siyasi inançlarımız üzerinden değil, insanlığımız üzerinden yanıltmaya, mahcup olmaya zorluyor.
Hepinize sormak isterim. Kılıçtaroğlu, dokunulmazlığının kaldırılmasını gerektirecek hangi günahı, hangi suçu işlemiştir Allah aşkına. Her gün HDP'ye PKK'lı lar deyip de; milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılıp yargılanmasını talep etmeyen Devlet Bahçeli'nin, Kılıçtaroğlu'nun yargılanmasını talep etmesi; geçelim siyasi olmasını, ahlaki hiç değil.
Bir de tutup bizlere çağrıda bulunuyor; MHP'ye dönelim diye. Allah'ın beni böyle kin ve öfke sarmalına kapılmış hiç bir kimse ile yan yana getirmemesini dilerken; aynı zamanda Devlet Bahçeli gibi kin ve öfke kusan insanların sağlıkları için dahi şifa dileme vicdan ve erdeminden de mahrum etmesin inşallah.

HDP Sopası ile Muhalefeti Terbiye Etmek
HDP, AKP için çok lazım olan bir argüman. O'nu sopa olarak kullanıp, gelene geçene vuruyorlar.
Şimdi de millet ittifakını HDP üzerinden vurarak dağıtmak istiyorlar.
Ben onu bunu bilmem; HDP hiç bir şartta bu ülkenin istikbaline kement atamaz ama AKP'nin bu ülkeye şimdiye kadar kaybettirdiklerinden, verdiği zarardan anlıyorum ki; bundan sonra da devletimizi dahi kaybedebiliriz. Benim şahsi endişem budur. Cumhuriyet tarihinin en aşağılık ve hain kalkışmasına döl yatağı olmuş sürecin müsebbibi olmuş bir parti burada dururken; kimse bana HDP sopasını göstererek korkutamaz.
Dolayısıyla HDP onu demiş, bunu dememiş; CHP, HDP ile yanyana gelmiş, yöresinden geçmiş kışkırtmaları ile millet ittifakının altını oymaya matuf tezgahlara gelinmemesi gerektiğine inanıyorum.
HDP ancak ve ancak CHP marifeti ile makul bir çizgiye gelmesi sağlanabilir. İşte Cumhur ittifakı böyle bir ihtimalden korkuyor ve her akşam trolleri marifeti ile HDP üzerinden felaket tellallığı yapıyorlar. Hatta %40+1 polemiğini de muktedirliklerini kaybetme korkusu üzerinden götürüyorlar.
Ben Cumhur ittifakı ve onların yandaşlarının dediklerine aldırış etmiyorum, siz de etmeyin.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

3 Ekim 2019 Perşembe

50+1 OLMADI MI 40+1 VERELİM ABİ

%50+1 Olmadıysa %40+1 Verelim Abi
Tek adam ya; bir de ona bağlı sınıf ve goygoycu takımı var. Emir veriyor hemen gereğini yapıyorlar.
Kendisinde sürekli engelleri aşma hastalığı nüksetti. Her gördüğü engeli aşma çabasına giriyor. Mesela son zamanlardaki huyu; sıra sıra dizilmiş arabaların üzerinden atlamak. Etrafa verdiği zararın haddi hesabı yoktur. İsyan edene "Yapacak bir şey yok, bu bir hastalık hali" deyip geçiştiriliyor.
Muhteremin birisi "Yahu madem ki bu adamı yerinde tutmak mümkün değil, öyleyse duvarı bizim bahçeye yapalım, ha bire atlayıp dursun" deyince genel kabul gördü ve duvar yapıldı.
Adam genç ve zımba gibi. Gerildi gerildi, zıpladı; hop öbür tarafta. Bu seremoniyi günlerce sürekli tekrarlayıp durdu.
Duvarın yüksekliğini ölçtüler tam da 50+1 ölçüm geldi. Keyif mükemmel. Kıskandıracak ölçüde tezahürat ilgi, alaka. Tüm goygoycu ve yalaka takımın arasında "Kıymetlimize bu duvarın yüksekliği az bile geldi, biraz daha mı yükseltsek acaba" diyenler bile oldu.
Kıymetlimiz her gün bu egzersizlerin verdiği moral ile kendisini çayıra yeni salınan sıpa gibi hissediyordu; alabildiğine koşmak, zıplamak oynamak, oynaşmak istiyordu.
Neyse bu atlama zıplama süreci keyifle devam ederken zaman zaman duvara vurup geriye düşmeler başladı. Öyle ya; aradan epey zaman geçmiş ve kıymetlimiz takatten kesilmiş, dizlerinin bağı çözülmüş, güçten düşmüştü.
Ve yine o bilinen kahramanımız inisiyatifini konuşturarak; "Kıymetlimizin üzülmesine gönlümüz razı olamaz. Madem ki artık duvar yüksek geliyor; üstten yıkalım 40+1 ölçeğe düşürelim, o da olmazsa 30+1 ölçeğe çekeriz.
Bu konuşmaları sessizce kendi iç dünyasında sorgulayarak takip eden afacan bir çocuk hiddetlenerek; "Yahu sizler ne kadar aptal insanlarsınız. Hiç mi utanmazsınız böyle çocukça işler yapmaya. Zamanında ağaç dikilmesi gereken bu yere hangi ihtiyacınız için duvar diktiniz, şimdi ise niçin yıkıyorsunuz"
Sonuç; kıymetlimiz mutsuz, etrafı çaresiz, çocuk ise öfkeli...
Not: Çocuk "Kıymetlimizin" hastalığından habersiz.

Sözüm O Kaltağa
Tüm kadınlarımızdan özür dileyerek özellikle o kaltağa diyorum ki; be hey kaltak...!
Hani içeride yatan ekürin ile beraber müridi olduğun salya sümüklü adamı kutsayan sözlerinizin devamında; yazılmış senaryolar üzerinden kin ve öfkenizi bu milletin en nadide yetişmiş asker ve sivil inisiyatifleri üzerine boca ediyordunuz ya.
Bu haksızlıklar karşısında kendilerine savunma ve ifade etme hakkı tanınmadan, yiğit bir Türk askerini Türk Ordu'sundan tasfiye etmek için karısına iftira atmak gibi alçakça yazılmış bir senaryonun dahi orasında burasında figüranlık yapan kalleş karakterli şerefsizler diniz ya..
Sonra bu kalleşliğinize dayanamayıp intihar eden, hastalanıp ölen, aklını yitiren insanlar üzerine kurgulanan; müsebbibi olduğunuz Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının maaşlı kalemşörleri; kaltakları, orospuları, puştları pezevenkleri olduğunuz günler...
Be hey kaltak! şimdi sana diyorum ki; bu olup bitenlerin olduğu dönemdeki devlete ne diyeceğiz peki.
Dolayısıyla ne bu olup bitenlerin olduğu dönemdeki devletimiz "Katil devlet"di, ne 1990'lı yıllardakİ, ne de bugünkü devletimiz. Ama şunu da biliyoruz ki; her dönemde devletimize sızıp, çökerek hatta yerleştirilerek hem devletten maaş alıp, koltuğunu işgal edip hem de söven, altını oyan kaltağı da, puştu da pezevengi de olmuştur; aynen sizler gibi örnekler de olduğu gibi.
Onun için özellikle yazımın başında bayanlardan özür diledim ki; zira böylelerine kaltak ve puşt demenin "Benim itikadımca" sevabı vardır diye.

Mansur Yavaş'ı Dinlerken...
Mansur Yavaş'ı dinlerken bir an için Türkiye'nin sanki el değiştirdiğini düşündüm.
Sanki yüzyıllarca boşa akıp giden bir akarsuyun önüne bend çekilerek; sulak bahçeler içinde bin bir çeşit meye, sebzenin yetiştirildiği hissiyatına kapıldım.
Aman Allah'ım! Ankara Belediyesi'nin ne kadar parası, nerelere boşuna harcanmış. Bitmez tükenmez ne kadar parası varmış ki; kayıra kayıra dağıtılmış, bir türlü de bitirilememiş.
İnşallah İstanbul ve Ankara'da yeşeren umut filizleri tüm ülkemize sirayet edecektir.
AKP'siz bir Türkiyeyi hayal etmek artık daha kolay ve mümkün. Hayal etmeye devam; çünkü hepimize ilaçsız tedavi gibi gelecektir.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Siyasi Değil Atanmış Devlet Memurudur
Cumhurbaşkanı yardımcısının benim kadar bile siyasi değeri yoktur. Zira ben bir partinin üyesiyim.O bir atanmış devlet memuru olarak siyasilerin siyasi eleştirilerine cevap veremez. Sadece devlet memuru olduğu için ancak sorulan sorulara cevap verebilir.
Dolayısıyla ne Ekrem İmamoğlu ile ne de Kılıçtaroğlu ile siyasi polemiğe giremez. İsterse her topa girebilecekse, bu da ucube sitemin abzurtluğundandır.

Yerli Tohumu Korumak da Bir Güvenlik Meselesidir
Mesela MHP Cumhur ittifakının bir ortağı olup, AKP'nin bütün yapıp ettiklerinin vebaline ortak ise; tüm yerli tohumların korunması, üretimi, hatta ticareti konusunda merak edip de bir gün olsun Cumhur ittifakı tarım bakanının icraatlarını takibe almış mı dır.
Vatanı ve milleti koruma ve kollamak sadece nutuk atmakla olmaz. Toprağımıza ektiğimiz bize ait tohumumuzun satışı yasaklanıp, hibrit ithal tohumlara olabildiğince izin veriliyorsa ve MHP bunun sorgulamasını yapmıyorsa; PKK üzerinden HDP'yi lanetleyerek vatan sevgisi gösterisi sahici olmaz; olsa olsa siyasi olur. HDP/PKK ihanetinin izahı için zaten bir tercümana da ihtiyaç yoktur.
Zira her bir insanımız vatan yaptığımız bu coğrafyanın kıymetlisidir, her yerli tohumumuz da bu toprakların kıymetlisidir. Peki insanını koruma refleksi niçin toprağı, tarımı ve tohumu korumada kendisini göstermez.

''Yeni Sitem''de Alın İşte Çift Başlılık
"Partili Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi"nin mahsurlu taraflarından bir örneğini hayati ortak bir sorunumuzda yaşadık, gördük.
İstanbul'da deprem oluyor; hükumet adına Cumhurbaşkanı yardımcısı başkanlığında AKOM'da toplantı yapılıyor ancak bu toplantıda Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu yoktur, çünkü o muhalefet partisinin bir belediye başkanı.
Öte yandan İstanbul Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu da aynı konuda partisinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile bir başka toplantı yapıyorlar.
Allah sonumuzu hayır eylesin inşallah.

Yediğim Zeytinlerden Sana Tespihler Yaptım''
Nazlı Ilıcak Cumhurbaşkanı Erdoğan'a affedilmesi için yazmış olduğu mektupta "Yediğim zeytinlerden size tesbih yaptım" diyor, devamında özür diliyor.
Ancak Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının medya kalemşörlerinden birisi olarak hapishanelerde ölen, evinde intihar eden ve aileleri ile beraber mağdur olan yüzlerce insandan özür dilemeyi yine aklına getirmemiş.
İşin garibi "Benim bir de ekürim vardı, o niçin bir kez olsun hakim karşısına çıkmadı" da demiyor. Anlaşılıyor ki; zerre kadar dik duracak takati kalmamış.
"Size tespihler yaptım" derken sanki "Sana şiirler yazdım" der gibi. Çok hazin olduğu kadar ibretlik de bir durum.
Demek ki insanlar kendilerini en güçlü hissettikleri anlarda bile gün geldiğinde en aciz hallere düşebileceklerinin hesabını yapmak durumundalar.

Kısa kısa notlar...
Bu kadar da dil sürçmesi olmaz ki canım. Cumhurbaşkanı her defasında Doğu Türkistan diyecekken hep Filistin diyor(!)
---
Cumhurbaşkanı "Onbinlerce toplanma yerleri var" diyor. Şöyle sordum, araştırdım Cumhurbaşkanının ikametgahının bulunduğu sitenin bahçesi dışında toplanma yeri yoktur.
Artık bizim mahallelinin toplanma yeri belli; Kısılıklı'da Cumhurbaşkanının malikanesi
---
ülkemizde her defasında Cumhurbaşkanlığı adaylığı için bir çok kişinin adı geçer veya yakıştırılır ama sadece bir kişinin geçmez; Devlet Bahçeli.
Peki siyasi partiler niçin vardır. Hele ki partili Cumhurbaşkanlığı sisteminde parti genel başkanı aday olmayacaksa; niçin o partinin genel başkanlığını işgal eder.
---
Siz yoksa hala Erdoğan AKP'sinin, dolayısıyla da; O'nun iradesine amade olmuş "Cumhur İttifakı"nın eşbaşkanlık sorumluluğundaki BOP projesinin devam etmediğini sananlardan mısınız.
---
Bedenlerine dahi uygun ölçüde bir elbiseyi alabilmeyi beceremeyen bir zümrenin tahakkümü ve tasallutunda bir ömür sürdürmek...
Ceket kollarını geriye doğru katlayan bir "Bilge" olsa da...
soralmehmet@gmail.com

24 Eylül 2019 Salı

IMF HEYETİNİN MUHALEFET İLE GÖRÜŞMESİ

IMF Heyetinin Muhalefeti Ziyareti
Cumhur ittifakı; devletin sadece kendilerine ait bir müessese olduğunu düşündükleri ve de; demokrasiyi içselleştirmiş olma şartına bağlı; IMF'nin de dahil olduğu uluslararası denetim, yaptırım, yönlendirme, danışma ve yardımlaşma kuruluşlarını "Tek adam gözü" ile görüp iplemedikleri için doğal olarak İMF heyetinin muhalefet ile görüşmesini çok yadırgadılar.
Tabi ki; bir de kendilerini doğrudan ilgilendiren yaşanmış bir süreci de hatırlayınca, endişelenmemeleri de mümkün değil. O da neydi; AKP'nin kurulması, Kemal Derviş'in ABD'den gönderilmesi ve BOP eş başkanının belirlenerek O'nun şahsında BOP projesinin devreye sokulması.

IMF, ülkemizi şu anki cari olan tek adam rejiminin mantalitesine göre görüp, izleyip, takip etmiyor ki. Üyelik taahhütlerimiz ve sorumluluklarımız dahilinde veri paylaşımında bulunmak ve bilgi sahibi olmak istiyor.
İstanbul Borsası'nın %70'i yabancı yatırımcı ise ve de sen bağlı olduğun uluslararası ekonomik kuruluşlara merkez bankamızın hükumetten bağımsız özerk bir yapıda olduğunu taahhüt etmişsen, sonra da gün gelip "Tek adam iradesi" ile faizleri düşürmedi diye Merkez Bankası başkanını görevinden alırsan, yenisi de görevine başlar başlamaz "Tek adamın" dediğini yaparsa kimse kusura bakmasın; İMF de ilişkilerini gözden geçirmek, yatırımcılarını korumak amacıyla kendince atraksiyonlar geliştirebilir. Demek ki bunlardan birisi de Türkiye'de muhalefet ile durum değerlendirmesi yapmak, bilgi sahibi olmak düşüncesi olmuş olabilir.
Dediğim gibi İMF; ülkemizi üyeliğimizin şartları dahilinde görüp, muhatap oluyor. Yani "TC Devleti" derken bu kavramı sadece iktidarı değil aynı zamanda muhalefeti de kapsadığını biliyor. Dolayısıyla İMF devletin iktidar kanadı ile değil muhalefet kanadı ile görüşmeyi uygun görmüş olabilir. Uzun yıllardır ülkemizde devlet denen aygıtın muktedir olanlardan müteşekkil olduğu algısı başta yönetenlerin zihninde yer ettiği için muhalefetin IMF tarafından muhatap alınması hazmedilemedi.
Burada önemli olan da bu görüşmelerden yıllar önce olduğu gibi bir "Eş başkan"ın çıkarılıp çıkarılmayacağı dır. Umarım gerek CHP gerekse İYİ PARTİ, IMF ile yapılan bu görüşmelerin özeti mahiyetinde bir metni paylaşırlarsa kamuoyu aydınlanacağı gibi bundan sonraki gün ve aylarda; "Cumhur İttifakı" yaşanacak olan her musibetin arkasında "IMF gizli görüşmeleri" deyip, mazeret üretemeyecektir.
Evet, Türk milliyetçisi ve İYİ PARTİ'li birisi olarak diyorum ki; muhalefet yaptığı görüşmelerin mahiyetini acilen kamuoyu ile paylaşmalıdır. Eğer varsa ki; kendilerine yol açma, hükümete de kumpas iması "Def olun gidin" demiş olmalarını da bekliyoruz.

Neslican Kızımız Uçmağa vardı
Prof. Nevzat Tarhan rektörü sevdiğimi söyleyemem. Bunun bilim adamlığı ile de hiç ilgisi yoktur. Daha ziyade "Siyasi omurgası" ile ilgili bir husus.
Nevzat Tarhan Hoca rahmetli Neslican kızımızın seküler savrulmaya kendini kaptırdığından hareketle; ölüm denen gerçekle yeterince yüzleşmediğinden; acılarının dinmesi için gerekli olan dini inanç ve telkinlerden uzak kaldığı anlamına gelen Twitter hesabı üzerinden düşüncesini açıklamış. İnsanlar da Hoca'nın bu düşüncesini haksız bulup eleştiriyorlar.

Bir dine inanma veya inanç denen şeyin kendi mantığı içinde insanın sıkıntılarını aşıp üstesinden gelmesinde; o dine bağlı bir takım telkin ve retüellerin olumlu katkısı olduğunu biliyoruz.
Mesela lise yıllarımda darmadağın olmuş ruh halimi makul bir düzeye çekmemi, rahatlamamı ve nihayetinde kurtulmamı dini inancımdan gelen bir takım retüeller dua ve telkin yöntemleri ile başardığımı söyleyebilirim.
Hoca bu manada yanlış bir şey söylemiş değil. Ne var ki; bir hastasının özel bilgilerini paylaşır gibi sanki rahmetli kızımızın "İnançsız" olduğunu İmaya varan cümleleri ile haddini aşmıştır. Oysa söylemek istediğini bilim adamı kimliği ile daha kolay ve anlaşılır şekilde ifade edebilirdi.
Tarhan Hoca şunu da yapabilirdi. Rahmetli kızımızın amansız bir hastalıkla yaşam mücadelesi için onu alt etme azim ve kararlığının insan psikolojisine dair yansımaları üzerine bizatihi kendi alanında öğrencilerine tez çalışması önerebilirdi. Koskoca bir Prof'un sanki cami kapısında aklına ilk geleni söyler gibi laf etmiş olması kendisine yakışmamış, doğal olarak da tepki çekmiştir.
Ancak Sayın rektörün sözlerini eleştireyim derken neredeyse din, inanç ve imanı yok gören hatta çağ dışılık kabul edip, kendilerini de farklı bir galaksinin süper yaratıkları zannedenler; kalanlarımızı da maraba takımı görmek gibi hadsizliğe kadar varan eleştiriler ve yorumlar yapmışlardır. Bunlar da en azından hoca kadar hatalı davranmışlardır. Toplumdaki herkesi Müslüman görmek ile Müslümanların hepsini cahil cühela ve yoz görmek düşüncesi arasında garip bir toplumsal savrulma halindeyiz. Toplumu bu iki ucundan tutarak sürekli sarsanları "Adam edecek" sosyal sorumluluk projesi geliştirmek gerekir diye düşünüyorum. Bu da çok zor; zira siyaset bu iki uçtan beslendiği için çözüm de üretmek zor.
Gerek psikoloji alnında bilimsel telkinler için gerekse dini telkinler için; hem yaşama sevinci hem de ölüm gerçeğini bilinç altında sentezleyerek yaşayabildiği sürece yaşamış olan bu kızımız; nihayetinde bizlere insanlık adına çok güzel bir yaşam öyküsü bırakarak uçmağa varmıştır. Ben o melek yüzlü kızımızın mekanının cennet olduğuna inanıyorum. Müslümanlara göre böyle amansız hastalıktan vefat edenlerin cennetle müjdelendiklerine dair çok sohbete tanık oldum. Ruhu şad mekanı cennet olsun. Ailesine sabırlar diliyorum.

Hani Bizim Bir Ağlak Adamımız Vardı
Türk Ordusu'nun kozmik odasının anahtarını arka pencereden yavuklusuna atıp, içeri alan ağlak "Baş sanık" sıfatı ile yargılanmadığı sürece; hak, hukuk ve adalet adına ne söylenirse söylensin, ne anlatılırsa anlatılsın hepsi dayatmadır, kabul etmiyorum.
Ben aptal değilim, hatta mille de aptal değil. 16 Aralık'da melek olan cemaat, nasıl oluyor da 17 Aralık'da puşt oluyor. Evet, bu işte bir puştluk var ama bu puştluğun gerçek kahramanları kimler.
Adam 15 Temmuz sonrası yurt dışında görevlendirilen bir asker. Yurt içi göreve çağrılıyor. Gelir gelmez açığa alınıyor ve davamında tutuklanıyor. Kendinden zerre kadar şüphesi olsaydı gelir miydi. Üstelik de elindeki pasaport ile istediği ülkeye iltica edebilecekken.

Ya diğer adam; mahrem odasının anahtarını pencereden gizlice yavuklusuna atan adam....
Cümle alem anahtarı atanı da, yatağa alanı da gördü ama bizlere dayatılan "Görmediğimiz, duymadığımız, bilmediğimiz" şeklinde.
Ne olursa olsun, her şeyin bir zamanı var. Dokuz ay sonra "Piç" meydana çıkınca peydahlayanlar da izahatini yapacaklardır elbette; troller "Leylekler getirdi" deseler bile.
Hatırladınız mı; Arınç denen ağlak'a bağlı TRT, Canada'dan canlı yayınla, fetöcü sahte bir Haham puştu ile iki saate yakın röportajı yaparak; o puştun iftiraları üzerinden vatansever asker ve siviller tutuklanmışlardı.
Sonra aynı ağlak, devletin namusunu peşkeş çekerek, yine aynı hainlerin devletin sırlarının saklandığı kozmik odayı ele geçirterek deşifre olmasını sağlamıştır.
"Ağlak adam" güya "Devlet aklı"na katkı için devletin en yüksek danışma kurulunda üye, oğlu ise vekil olarak mecliste.

Şimdi bu ağlak adam hala devletin "İtibarlı has adamı" muamelesi görmeye devam edecek ama fetö öğrenci yurdunda soğan patates doğrayan kadıncağız, 13 yaşında devlete teslim edilmiş askeri öğrenci, iş yasasına göre faaliyet gösteren dershanede çalışan yeni mezun öğretmenler fetö tutuklusu olarak ceza çekmeye devam edecekler.
Böyle adetin...?

Milli Farkındalık Platformu
"Milli Farkındalık Platformu" adı altında bir platform; güya İYİ PARTİ'de yer almış olmanın pişmanlığını yaşayan bir grup zevat; Meral Hanım'ı zan altında bırakan, hatta iftira mahiyetindeki suçlamaları dile getirerek, bir anlamda MHP'ye dönüş kampanyası mahiyetindeki bir süreci yürütmeye çalışıyorlar.
İYİ PARTİ'nin ete kemiğe bürünmesinde emeği geçen bizler İYİ PARTİ'de var olan, hatta devam eden eksikliklerin, yanlışların farkındayız ama bu aksilik ve yanlışlıkların hiç birisi, bizlerin MHP'den kopmamıza neden olan yaşanmış bir çok kırılmalardan bir tanesine bile karşılık gelmemektedir. Hele ki; İYİ PARTİ'de var olan ve yaşanan eksikliklerde en az dahili olan da Meral Hanım dır. Kaldı ki MHP'de yaşanan kırılmalar bizatihi genel başkan Devlet Bahçeli kaynaklı, İYİ PARTİ'de yaşanan eksiklikler ise yeterince kurumsallaşma sürecini tamamlayamamış olmasından kaynaklıdır.
Dolayısıyla "Milli Farkındalık Platformu"nun doğrudan Meral Hanım'ı hedef alan bildirgesinin maksatlı olduğunu inanıyor, MHP'ye dönüş kampanyasının bir ürünü olduğunu düşünüyorum ve dikkati nazara da almıyor, sizlere de almamanızı tavsiye ediyorum.

Ne Demek ''Alnı Secdeye Değmek''
Ne demek "Alnı secdeye değen"e inanmak ve güvenmek. Geçiniz onları. Bu ön kabul ile ne ihanetler gördü bu millet, ne hainleri besledi bu devlet.
O seccadenin altına gerçek kişiliklerini saklayıp, yine kendi iğrençlikleri üzerine secde eden nice puştları ve bunlardan müteşekkil nice güruhlar gördü bu millet.
Bu güvensizlik algısının yine bu güruhun tasallutundan kurtarılmasına kadar; en azından Müslüman birisi olarak kendi vicdanımda en güçlü referans kaynağım tüm insanlığın ortak değeri "Güzel ahlak" olacaktır.
Dolayısıyla kimse bana birisine itimat etmemi beklerken; varsa güzel ahlakından bahsetsin, yapmış olduğu veya göstermiş olduğu dini retüellerinden değil. Camide görülmüş, abdest alırken görülmüş, Ümre'de görülmüş falan feşmekan; geçiniz onları, bana güzel ahlak sahibi insan lazım.

Cumhurbaşkanı ne demiş "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yoktur"
Tipik bir Karadeniz fıkrası gibi. Temel piyano çalmak için sandalyeye oturuyor, piyanoya uzak kalınca; sandalyeyi piyanoya yanaştırmıyor, piyanoyu kendisine çekiyor. Cumhurbaşkanı da aynısını yapmış; olması gerekene göre değil, yarattıkları duruma kılıf olsun diye bir izahatta bulunuyor.
Üniversitede okumak; akademik seviyede bilgi sahibi olmak; bu bilgi ve birikim ile alanında iş yapmak, çalışmaktır. Tercih edenlerin bazıları da bilim adamı olmak üzere üniversitede kalmaya devam ediyorlar.

Ancak adamlar üniversite eğitimini kız isterken referans olması şeklinde gören bir gelenekten geldikleri için Cumhurbaşkanının da böyle düşünmesi normal.
Böyle düşündükleri için de; niteliksiz ama kız istemeye yarayan bir sürü diploma veren yüzlerce üniversitemiz oldu 

Maklubeye Kaşık Sallayanlar
Hani Meral Hanım'a sözde fetö ile ilgili olarak kendisinin de çok sonra haberdar olduğu; gizlilik kararı ile hakkında dava açılmıştı ya. Murad edilen neydi; topuklu efeyi yıldırmak ve "Bu sırtlanlarla baş edemem, benden bu kadar" deyip, siyasetten çekilmesi istendi.
Oysa şimdi "İçinizde sadece maklubeye kaşık sallayanları değil, pişiren şerefsizlerinizi bile biliyorum. Duruşmada gizlilik kararı kaldırılarak, kamuya açık yapılmasını istiyor ve o günü dört gözle bekliyorum. Hodri meydan" diyor.

İYİ PARTİ'de Üye Kampanyası

Üsküdar Meydanındayız. İYİ PARTİ Genel Başkanı Meral Akşener'in katılımı ile üye kampanyası başladı. Üsküdar, Beşiktaş ve Bakırköy meydanlarında devam etti. İYİ PARTİ'de üye kampanyası bu şekilde tüm ülke sathında davam edecek.
Bu kampanyayı; İYİ PARTİ'de taban iradesi ile başlayıp 2020 Nisan olağan kongresi ile nihayetlenip son şeklini alacağını umut ettiğimiz bir sürecin başlangıcı olarak görmek ve katılım ile destek vermek lazım. Hayırlı ve uğurlu olsun.
soralmehmet@gmail.com

16 Eylül 2019 Pazartesi

''ANALAR AĞLAMASIN'' ORGANİZASYONU YENİ BİR AÇILIMDIR

''Analar Ağlamasın'' Masumiyetinin Nihai Hedefi 
Süreç şöyle devam edecek gibi görünüyor. Her geçen gün HDP önünde çocukları dağa kaçırılan anaların sayısı artacak. Bir süre böyle devam ettikten sonra milletten gizli tutulan HDP ve Cumhur ittifakı görüşmesi bilgisi ve yönlendirmesi ile dağdan inen çocuklar "show"lı gösterilerle ailelerine teslim edilecek.
Sonra bu "Barış ve huzur kokan güzel görüntüler" üzerinden Cumhur ittifakı trolleri her akşam TV haber kanallarında beyinleri işleyerek, millet nezdinde genel kabul görmüş gibi bir algı sürecini yönetmeye devam edeceklerdir. Bu arada bahse konu aile ve çocuklarla yapılan; hayatlarının yeni dönemine ait söyleşiler yine sürekli TV ekranlarında dönüp duracak.
Böyle bir mizansen ile her şey güzel olacak gibi değil mi. Hangimizin buna itirazı olabilir ki. Keşke anlattığım şekliyle başlasa ve bitse ama mümkün değil.
BOP projesi kesintisiz devam ediyor. Her ne kadar direnen bir Türkiye görüntüsü verilmek istense de; adeta önceki hükumetler döneminden beridir uygulana gelen güney sınır güvenliği derinliği 30 km'den çekile çekile 5 km'ye kadar düşürüldü. Nihayetinde Irak işgali ile "Kuzey Irak Kürdistan Özerk Bölgesi" inşa edildi. Şimdi ise "Emevi camii'nde namaz kılma" hülyaları ile bizatihi kendi katkılarımız ile Suriye'nin kuzeyinde "PYD Kürt Özerk Bölgesi" inşa sürecine geçilmiş oldu.
Çok endişeliyim çok. Çünkü bu işin bir başlangıcı ve anlaşılan o ki; uzun bir takvime yayılmış süreci var. Nedir o; ülkemizi, etnik kimlikler üzerinden özerklikler verilerek federatif bir yapılanmaya taşımaktır.
Bu endişemi şimdiye kadar yaşanmış olan üç beş temel kırılmaya dayandırıyorum. Her temel kırılmada Devlet Bahçeli'nin inisiyatifinin etkin olması bilinçli mi dir yoksa tesadüf mü dür; onun takdirini de sizlere bırakıyorum.
1-İkiz yasaların(Bir ülkede etnik, dinsel ve mezhepsel toplulukların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkı) meclise getirilmesinde Devlet Bahçeli'nin altında imzasının olması. AKP'nin de tek başına iktidara gelir gelmez mecliste bunu onaylatarak yasallaştırması.
2-7 Haziran seçimleri sonucundan AKP'nin azınlığa düşmesi ile BOP eş başkanının Türkiye üzerindeki hakim otoritesi Erdoğan'ın "Topal ördek" konumuna düşmesi karşında Devlet Bahçeli'nin gene yeni bir hamlesi ile 1 Kasım 2015 Erken genel seçime gidilmesi ve böylece tekrar kaybettiği otoritesine kavuşturulması.
3-15 Temmuz ihanet kalkışmasının siyasi sorumlusu AKP'nin; (Çünkü fetö'yü devlete sızdıran ve yerleştiren kendileridir) ülkemiz üzerindeki otoritesinin elinden alınmasının siyasi yolunun bir şekilde bulunması çabasını göstermesini beklediğimiz Devlet Bahçeli; aksine, Erdoğan ve AKP'yi tek otorite ve tek irade sahibi kılmak için yeni bir senaryoyu devreye soktu. Daha önce şiddetle karşı olduğu "Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemi" denen yeni sistemi gündeme taşıyarak, BOP projesinin aksamadan devamı için Türkiye açısından gerekli olan istikrarlı siyasi bir otoritenin devamını sağlanmıştır. Buna mani olacak tek unsur vardı o da; MHP Genel Başkanı dahil yönetiminin değişmesi ile yeni sistem için meclisten referanduma gidilmesi kararının çıkmasına, dosyasıyla da yeni sisteme geçilmesine mani olunabilecekti. Ancak bilindiği üzere devletin de her türlü gücü devreye sokularak MHP'de böyle bir sürecin gerçekleşmesine mani olundu.
4-AKP milletvekili Kavakcı başkanlığında bir heyet son seçimler öncesi Almanya'da "Federatif yapılanma" üzerine çalıştay yapıp döndüler. Türk milliyetçisi Devlet Bahçeli'nin bu konuda kıyamet koparması beklenirdi değil mi. Gerek MHP gerekse Devlet Bahçeli'den hiç bir yorum duymadık, görmedik.
5-Devlet Bahçeli; ilk defa Apo'ya ısmarlama yazdırılan mektupta ne demek istendiğini HDP seçmenine tercüme ederek bir şekilde Apo ile muhatap olması sağlandı. Türk milliyetçiliği Hareketi için çok önemli bir kırılma değil mi.
Rahmetli Başbuğ'un "Ne mozaiği ulan" kararlı çıkışından "HDP seçmeni Apo'nun söylediklerine itibar etmeli" nasihatına kadar savrulmuş bir Devlet Bahçeli söylemi. Apo'nun kırmızı bültenle aranan kardeşi Osman Öcalan; mecliste gurubu bulunan muhalefet parti liderlerinin bile davet edilmedikleri TRT'ye çıkarılması yenilir yutulur değil.
Evet, sonuç itibariyle devam etmekte olan bu son açılım benim kanaatimce yukarıda ifade etmeye çalıştığım kırılmalar ışığında, geldiğimiz aşamayı da dikkate aldığımızda varacağımız yer; federatif yapılanma yani özerklik olacaktır.

İsyanımızın Doyulmaz Hazını Yaşamak
İYİ PARTİ için onu diyorlar, bunu diyorlar, şunu diyorlar ama hakkını teslim edelim ki; özellikle son yirmi yıldır başkalarının projelerine "Ataç" olmayı adeta kaderimiz görüp dayatanlara isyan edip; bizatihi menşeyi kendimize yani Türk milliyetçilerine ait bir iradenin ete kemiğe bürünmüş şeklidir İYİ PARTİ.
Allah'ın izniyle muradımızı gerçekleştireceğiz. Velev ki yanıldık, bozulduk hüsrana uğradık; "Kendim ettim, kendim buldum" derim. Var mı bundan ötesi, ya da kime ne.
Yerde sürüklenen yaprak misali; "Süpürülen" yere değil, içimdeki rüzgarın götürdüğü yere giderim ama ben giderim...

Sonra mı; bassa da üzerime tüm haşmetiyle bir kahpe ayak; değil mi ki içimdeki rüzgarın sürüklediği yerdeyim.
İnanmış ve adanmışlığımdan beslenen isyanımın doyulmaz hazzını yaşamışım; o bile bana yeter.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

14 Eylül 2019 Cumartesi

SİYASİ GÜNDEME DAİR

Siyasal İslamcılar Karşı Ortak Hareket Etmek
Siyasal İslamcıların Türk milleti ve devletine karşı kurguladıkları her türlü alavere dalavere kumpas süreçlerinden; velhasıl kelam tüm ihanet ve kalleşliklerinden sonra; güzel ahlak temelli vatan ve millet sevgisi paydasında birleşen bu coğrafyanın her insanı ile el birliği içinde çok şey başarabileceğimize inanıyorum.
İdeolojik önceliklerden azade böyle bir işbirliğine acil ihtiyaç olduğuna inanıyorum. İçimi ürperten, zihnimde tasavvur ettiğim "Siyasal İslam" kaynaklı ve BOP projesi dahilinde devam etmekte olan sürecin panzehiri "Özgürlükçü demokrat Türk milliyetçileri" ve "Ulusalcı sol"un işbirliğidir. Bu iki unsurun etrafında konsolide olacak seçmen kitlesi siyasal İslam karşısında başarılı olabilecektir.
Böyle bir iş birliği, inançların teminatı ve güvencesi olan laikliği koruyacağı gibi İslam Dinini suistimalcilerin tasallutundan kurtararak, inanç dünyaları allak bullak olmuş, Deizm'e doğru savrulan Türk gençliğini de kurtaracaktır.

Yine Bir 12 Eylül Yıl Dönümü
Her 12 Eylül geldiğinde aklıma ilk gelen; 1980 öncesi, özgül ağırlıkları yüksek, yetenekli ve donanımlı ülkücü ve solcu gençlerin birbirlerine kırdırılarak; her iki dinamik gücün ülkemiz ve milletimizin geleceği üzerinde inisiyatif almalarına mani olmaya yönelik her türlü ihtimale karşı kalleşçe bir sürecin yürütülmüş olmasıdır.
İkinci bir husus ise bu iki siyasal duruşun dışında; hiç hak etmeyen siyasal İslamcılar ve onların metresleri liboşların çok gariptir ki; muktedir olarak ülkenin her türlü imkanından en iyi şekilde yararlanıp, en büyük zararı vermiş olmalarıdır. Çünkü bu senaryoyu yazanların muradı vasıflı olanları kırdırıp, olmayanları sahaya sürmekti.
Garip bir çelişki ama aynen böyle oldu. Ben bu değerlendirmemi kendimi "Özgür düşünceli demokrat ülkücü" addederek yapıyorum. Dolayısıyla "Sen böyle diyorsun ama falanca parti şöyle yapıyor" sorusu beni bağlamaz.

Ülkücülerin Sivilleşmesi
Ülkücülerin siyasallaşmasından ziyade sivilleşmesi; murad edilen ''Kızıl elma''ya yürüyüşümüz için daha hayırlı olmaz mı. Sivil toplum örgütlenmeleri şeklinde daha faydalı olunabileceğini düşünüyorum.
Çünkü böyle bir "Ülkücü dava" stratejisi irade gasbına, suistimallere fırsat vermez. Bir de "Ülkücü Hareket" adına şimdiye kadar yaşadığımız hal ve durumlar sonrası anlıyoruz ki; hareketin banisi Başbuğ Alparslan Türkeş'in vefatından sonra yüzümüzü güldürecek, nefsimizi okşayacak bir günümüz olmadı. Oysa 22 yıl sonra hareket adına elle tutulur bir sonuç, başarı elde edilmemişse; bunun tek müsebbibi "Ülkücü Hareketi" siyasetin yönlendirmiş olmasıdır.

Nedenleri tartışmak istemiyorum ama bir gerçeğimiz var ki o da; bu milletin en dinamik ve yetişmiş nesli ülkücülerin devletine ve milletine faydalı olmaları, hizmet vermelerine bir şekilde mani olunmuştur.
Öyleyse ise siyaset kurumu yol ve yöntemleriyle başarı elde edemiyorsak niçin sivilleşmeyi düşünmüyoruz.

Ata sözlerimizdeki sırrı bilmek lazım
Atalarımız boşuna laf söylememiş. O ata sözlerinin manaları; yüzlerce yıl demlendikten sonra imbikten damlaya damlaya dillere yerleşen sözlerdir.
Ne demiş atalarımız "Arsıza kütük çakmışlar, bu gürültü nereden geliyor" demiş.
Hayvanat bahçesinin müdürünü; sadece ve sadece kayırmacılık adına bir bilim kurumunun başına atayanlar utanmadan, sıkılmadan ve de ARSIZCA 31 Mart-23 Haziran tarihleri arasında haksız işe alınanların İmamoğlu'nun işten çıkarmasına isyan ediyorlar.

Vallahi benim kanaatimce İmamoğlu haksızlık yapmıyor, kendi çapında adalet sağlıyor. Sizce İmamoğlu'nun kendilerine söz hakkı verip, makamına çağırdığı, ta.aklarını yayarak oturan o ukala ve saygısız iki adam neyi hak ediyorlar. Bu öz güveni nereden alıyorlarmış. Onların işleri hep hazır değil mi. Koskoca devlet ellerinde, İmamoğlu çıkardıysa başka yer mi yok orada istihdam etsinler.
Kolay değil. "Devlet bizimdir" Psikolojisinden sonra "Kalk bakayım oradan" psikolojisine geçmek ve yeni konuma uyum sağlamak çok zor. Daha bu ne ki; bunlara alışıp, hesap da vereceksiniz.

Meral Akşener'i Eleştirmek için Özel Çaba Sarf Etmek
Meral Hanım'ı eleştirmek isteyenler malzeme bulmakta zorlanınca; ıkına ıkına en sonunda Hanımefendinin bir kadın zarafeti ile ortaya koyduğu ve her medeni insan için asgari davranış biçimi olan tokalaşma retüelini aciziyet olarak yorumladılar.
Çok özür dilerim, adam malın teki. Hanımefendi, kendisini "Adam değil" ama insan olarak görüp elini uzatıyor. Dedik ya; adam mal ve kendini toparlayıp ayağa kalkması gerekirken, bunu yapmıyor, Meral Hanım daha da eğilerek tokalaşmak zorunda kalıyor.
Ve buradan hareketle; Meral Hanım'ın bu davranışını zafiyet olarak görüp, kendisi ile aynı yola çıkmış olma pişmanlığını bile dile getirenler var. Bu kadar basit ve sığ bakış açısı ile Allah aşkına sizlerle nereye kadar gidebilirdik ki. Dolayısıyla bir an önce şu partinin yakasından düşün artık. Ya geldiğiniz yere iade olun, ya da yeni bir yere taşının ama İYİ PARTİ'yi rahat bırakın.

Devlet Egemenlik Hakkını Kısmen HDP'ye mi Devretti
Diyarbakır'da HDP binası önünde evlatlarının akıbetlerini sorgulayan analar vesile kılınarak Hükumetin yeni bir açılım niyetine binaen değişik bir versiyonunun sergilendiğine şahit oluyoruz.
Nasıl bir hükumet etme sorumluluğudur ki; devlet olarak evlatlarını birileri gasp edip, dağa kaçırmışlar ancak sen sanki egemenlik haklarını birilerine devretmiş gibi o çocukların analarını HDP kapısına göndererek "Bu ülkede bu işler için egemen olan HDP'dir, git sorununu onlarla hallet" gibi sorumsuzluk örneği sergileniyor maalesef.

HDP'nin meşruiyeti kabul edilmiş olmalı ki; şüphesiz de öyle; vekillerinden birisini meclisimize başkan vekili yapıp, meclis oturumlarını yönettiriyoruz. Onları tüm VIP haklarından yararlandırıp, her ay başı maaşlarını da tıkır tıkır ödüyoruz. Yurt dışına Türk milletini temsilen çeşitli çalışma ve etkinliklere gönderiyoruz.
Peki hükumet; niçin kendilerine bu kadar haklar tanınan HDP velileri ile mecliste bir komisyon kurarak; Diyarbakır'da HDP inisiyatifine terk ettiği sorunu millet egemenliğinin ortağında, mecliste yine aynı adamlarla çözme yoluna gitmiyor. Eğer bu HDP vekilleri muhatap almak istenmiyorsa; millet olarak bu insanlara ne diye maaş ödeniyor. Kerizmiyiz biz.

İstanbul İçin Kayyum İddiası İmamoğlu'nun Koltuğunu Sağlamlaştırdı
AKP, İmamoğlu lehine öyle bir konjonktür oluşturdu ki kendi elini kolunu bağladı. İstediği gibi üzerine üzerine gidemeyecektir. Velev ki kayyum atanacak suç işlese bile kırk düşünüp bir biçecektir ama yine de atayamayacaktır.
Bunun böyle olduğunu S.Soylu'nun bugün merakla beklenen açıklamasından anladık. Ne diyor; "Ne kayyumu; terörle ilişkin bir durum söz konusu değil ki". Oysa öyle esip gürlüyordu ki kamuoyunda oluşan algı görevden almak olmasa bile tehdidini duymaktı.
Eğer AKP bir şekilde İstanbul'a kayyum atarsa; gerekçesi ne olursa olsun kendi kendine darbe yapan hükumet olma özelliğinden sonra bu sefer de kendi kendini teokratik bir yönetim olduğunu ilan etmiş hükumet olacaktır. Olmasa bile böyle bir konjonktür olanı biteni hem bize de hem de dünya aleme böyle okutacaktır.

Parti İçi Eleştiri Nereye Kadar
Yahu arkadaşlar gına geldi; bırakın artık Hasan Seymen'i falanı, filanı. Hasan Seymen üzerinden partiyi yıpratmayı değil, Meral Akşener üzerinden yüceltmeyi deneseniz diyorum.
Bir an için kendim de dahil olamak üzere hepimiz yaramaz, eleştirelecek insanlar olduğumuzu düşünelim; değil mi ki Osman Öcalan denen bir katile Cumhur ittifakı, yani siyasi muktedirler devlet televizyonumuz TRT'ye çıkması şerefini bahşedip de Meral Akşener'e bir defa olsun bu imkan tanımamışsa şayet; benim için kesin hüküm; bu cesur kadın, cesur olduğu kadar da milli, güvenilir ve sahicidir.

Siyasette Dilin Yozlaşması
Ulan kendinizi de, siyaset dilinizi de alçalttıkça alçalttınız be. Osuruk tutamayan ishal olmuş göt gibisiniz; aklınıza her geleni kontrol etmeden muhatabınızın yüzüne boca ediyorsunuz. Güya siyaset yapıyorsunuz öyle mi; seviyesi düşük, etik değerler yoksulu sünepeler.
Açın video'ları izleyin otuz sene önceki siyasilerin üslubu nasılmış. Birbirlerine nasıl hitap ediyorlarmış; zarafet ve nezaket nasılmış öğrenin, uygulayın. Olgunlaşmış siyasi kültürü kürtaj eden, kültür doğurganlığına kastetmiş günahkar bir güruhsunuz.

Peki ben niçin sizi tarif için bu üslubu kullandım. Bana da yakışmadı değil mi. Siz buna şükredin; zira "Benim itikadımca size sövmenin sevabı bile var"
Allah başınıza bir bela verse de bir şekilde def olup gitseniz ama sadece sizin başınıza..

Özgür Düşünceli Demokrat Ülkücüler
Değerli bir kardeşim kendince beni uyararak dikkatimi çekiyor; "Özgür düşünen, demokrat ülkücü gibi sıfatları kullanarak ülkücülüğü sulandırıyorsun" diyor. Ben de kendisine dedim ki;
"Değerli kardeşim bu sıfatlar Türk milliyetçiliği davamıza, Ülkücülüğümüze güç verir, nitelik kazandırır.
Özgür olmayan Müslümana dini vecibeler bile farz olmaktan çıkıyor bilirsin. Peygamber efendimize peygamberlik gelmeden önce demokrat bir insan olduğu için emin kişi sıfatı ile hakem kılınmıştı. Peki dinimiz üzerinden verdiğim bu iki örnek ile özgür ve demokrat ülkücü olmak ülkücüye üstün nitelik mi kazandırdırır yoksa itibarını mı kaybettirir"
Üzerimizde bu iki sıfat hep eksik olduğu için hiç bir zaman muktedir olamayıp, hep başka partilere eklemlenerek onların amaçlarına hizmetkar olduk. Peki biz bunu hak ediyor muyuz?

İmamoğlu rüzgarı CHP'deki Radikal solu Rahatsız Etti
Canan Kaftancıoğlu'na verilen ceza aslında Cumhur ittifakının kendi kalesine attığı bir goldür.
Marjinalleri dahil tüm sol gruplar artık bundan sonra CHP çatısı altında konsolide olacaklardır. HDP de şüphesiz buna dahil olacaktır. Canan Kaftancıoğlu ne yapmıştır, ne demiştir; diyelim ki yüzde yüz affedilmeyecek suç işlemiş olsa bile; alınmış olan ceza kararı her halükarda siyaseten Cumhur ittifakının aleyhine sonuç verecektir.
Zaten, İmamoğlu Diyarbakır'a gönderilirken; ileriye dönük prestijinin sarsılarak klasik bir solcu tipinden ziyade "Türkiye ortalaması" bir insan modeli olan bu insanın estirdiği rüzgarın CHP'ye yerleşmesi ve kalıcı hale gelmemesi için İmamoğlu aleyhine bilinçli bir kurgu devreye sokulmuştur.

Sonuç; Canan Kaftancıoğlu'na verilen cezanın solda yaratacağı tahrik CHP'nin radikal sola kayması sürecine evrilmesi ile birleşince siyasi yelpaze çok değişecek ama ile de Cumhur ittifakı aleyhine olacaktır.
Ama Cumhur ittifakının bir şansı var. Konjonktürü kendi lehlerine çevirmek için aynen Ahmet Türk de olduğu gibi Devlet Bahçeli teklif eder, Recep Tayyip Erdoğan da onaylayarak Canan Kaftancıoğlu af edilebilir(!)

Alışmak Kolay olmasa da Hazmetmek Zorundasınız
Kolay değil adamlar 17 yıldır kesintisiz iktidar olunca kaybetmek, muhalefette kalmanın ne demek olduğunu yeni yeni fark ediyorlar ama yine de alışamadıklarını saçmalamalarından anlıyoruz.
Şöyle ki; AKP milletvekilliği yapmış muhterem diyor ki; İmamoğlu her gittiği yere İstanbulluları temsilen benim selamımı götüremez.
Bir diğeri ise; "Barolar birliği Başkanlığı seçiminde 1 oy farkla seçimi kazanan, tüm baroları temsil etme yetkisini elde ediyor, böyle şey olmaz." diyor. Bu da kelli felli olup, adı çok sosyal medyada çok geçen; kendini muktedire fark ettirmek için tavuk götünü bile öpmeye namzet birisi.

İster istemez "Ulan hergeleler! biz de milletin yarısı olarak Suriye bataklığına girmeyelim dedik ama girdiniz; bedelini biz de ödüyoruz, niçin girdiniz! " diyerek bu adamların yakasından tutup, evire çevire savurup atmak geliyor içimden.
Ben "Arsıza kütük çakmışlar, bu gürültü nereden geliyor demiş" deyince nedense hep aynı cenahtan tepki alıyorum.
Daha önce bunlar sadece bir kesimdi. Şimdi bunlara siyasal İslamcılığa evrilmiş "Ülküdaşlarımız" da eklendi.
Yine arsızın birisi İstanbul belediye meclisi toplantısında diyor ki; "İmamoğlu tatildeyken, Unkapanı Köprüsü altında bir vatandaş boğuldu; ne işi vardı tatilde falan, filan... "
İşte bu adam da; bir yerine kütük çakılırken "Bu gürültü nereden geliyor" diyenlerden.
Şimdi bu kütükçüye "Ulan hergele! yirmi beş senedir o köprünün altını ıslah etmeyen de mi İmamoğlu" diye sormak gerekmez mi.
Bu arsız böyle düşününce bizler de; "15 Temmuz'da gündüz gözü ile tanklar Maltepe'den Boğaziçi Köprüsüne doğru giderken Cumhurbaşkanı niçin tatildeydi" mi diyeceğiz. O zaman adama demezler mi "Ulan pezevenk, darbe muhatabına haber verilerek mi yapılır."
Diyorum ya hep; sürekli muktedir olma psikolojinin yerini yıkım alınca demek ki rezilliğin ve fütursuzluğun haddi de hududu da olmuyormuş.
Hadsiz, hudutsuz adam; sürekli Allah'a yakın olduğunuzu ima edersiz ya; öyleyse 15 Temmuz darbesini size haber vermeyen Allah; İmamoğlu'nu Allah'ın nasıl bir kulu olduğunu düşünüyorsunuz ki; İstanbul'a yağacak ve felaketlere sebep olacak yağmurdan haberdar olmasını beklediniz.
Bu saçmalık ve fütursuzluğunuzun ilacı yok. Zaman zaman kaybedeceksiniz sonra da hazmedeceksiniz.

Kısa kısa...
Vallahi söz; hiç de kızmayacağız. "Başkan"ı alın görevinden, biz de ikinci pamuğu tıkarız. Bizim için her yol gasılhane
soralmehmet@gmail.com

5 Eylül 2019 Perşembe

EŞ KARA ÇARŞAFLI SEKRETER MİNİ ETEKLİ

Evinde Eşi Çarşaflı İş Yerinde Sekreteri mini Etekli Yeni bir Sosyal Sınıf
12 Eylül öncesi ülkücüler inandıkları bir davanın kavgasını verdiler; şehit oldular, gazi oldular. Nihayetinde "Hareket"e mensup ülkücülerin neredeyse tamamı mağdur oldular.
Ülkücülerin sükunet sağladıkları okullarda ne ete ne de boka konmadan okuyup, tahsillerini tamamlamakla meşgul olan yeşil komünistlere güvenli bu huzur ortamını sağlayan Türk milliyetçileri ise Mamak zindanlarında işkence gördüler. Tarih yine tekerrür ediyor; Türk milliyetçilerinin omuz vermesi ile onlar iktidar bizler ise......?
Ya sonra; hapisten çıkan işsiz güçsüz ülkücülere hiç kimse sahip çıkmak istemedi. Sözde sahip çıkmak adına; bu delikanlı, yiğit insanların vefa duygusundan, gözü pek oluşlarından faydalanmak isteyen şerefsiz sermaye baronları; mağduriyetlerini fırsat bilip insanları kullanmaya kalktılar; sermayelerinin güvenliğine bekçi yaptılar. Maalesef az da olsa; bu girdaba düşenler bir başka suistimale, ülkücü mafya denen yapılanmaya neden oldular.
Uzun yıllar bu yapılanma üzerinden koskoca hareket zan altına alınıp, yargılandı. İşin tuhaf tarafı bu haksız ithamları kurumsal kimliğimiz MHP üzerine boca edenlere; bunun sosyolojik nedenlerini izah etmek varken aksine kabullenmişlik duygusuyla "Ülkücü mafya" ile mücadele bahanesi ile teşkilatları hep budayarak buradan kendilerine kahramanlık ihdas ettiler.
12 Eylül 1980 sonrasından günümüze abad olanlar yine aynı zümre; yeşil komünistler ile onların metresleri liberaller ve onların çocukları.
Bunlar öyle bir güruh olup, öyle bir düzen kurdular ki; evlerinde eşleri kara çarşaflı, iş yerlerinde sekreterleri mini etekliydi. Ülkücü mafyaya kafayı takıp, partiyi sürekli budayanlar böyle bir sınıfın zuhur etmesi,  yetmeyip yaşaması için Türk milliyetçiliği kurumsal kimliğini hizmetlerine amade ettiler.
Bugün yine Devlet Bahçeli ve avenesi 1980 öncesine benzer sürecin bir başka versiyonunun öncülüğünü yapıyorlar. Türk milliyetçileri; yine Devlet Bahçeli marifeti ile o yeşil komünistler ve onların çocuklarının muktedir olmaları için devreye sokuldular. İstedikleri gibi hükumet etmeleri, muktedir olmaları ve omuzlarda taşınmasına devam ediliyor.
Nasıl bir kara bahtımız varmış; külfete varız, nimete hayır. Ölüme koşa koşa giden "Özel Hareket" dışında nerede varız. Kaç tane ülkücü bakan, kaç tane ülkücü Cumhurbaşkanı yardımcısı, kaç tane ülkücü vali, emniyet müdürü, rektör, dekan kamu yönetim kurulu üyeliği...var; söyler misiniz.
Ve, bizler; özgür düşünen demokrat Türk milliyetçileri olarak İYİ PARTİ; o, şu bu... her ne adla olursa olsun; bu kara talihimize İtiraz adına yaptığımız arayışlar yüzünden; kıytırık, daima kullanımlık olup, hep aldatılmaya teşne sünepe siyasal İslamcılara yaranmak adına yine kendi ülküdaşlarımız tarafından olmadık aşağılamalara maruz kalıyoruz. İllaki o helalleşme günü gelecektir. Allah (C.C) her şeye şahittir.

İYİ PARTİ taban heyecanını kaybediyor, Peki Önlemi nedir?
İYİ PARTİ'de tabanı diri ve heyecanlı tutacak, buradan da büyümesini sağlayacak olan en önemli argüman; AKP ve tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemine; daima, her vesile ile her yerde ve her zaman karşıtlığını dile getirmesidir.
Dolayısıyla, İYİ PARTİ olarak demokratik olgunluk adına Cumhur ittifakına karşı gösterilebilecek en ufak bir yumuşama, işbirliği tabanda doğrudan zafiyet ve aldatılmışlık olarak algılanacaktır.
Çok gariptir ki; İYİ PARTİ en ideal ekonomik çözümü dile getirip, sunsa taban nezdinde herhangi bir heyecan uyandırmaz ama mevzunun ne olduğunu dahi sorgulamadan "Meral Akşener Erdoğan ile görüşecek" gibi bir habere şiddetle tepki gösterip, kabul etmeyeceklerdir. Tabana dair gözlemim budur.
Çünkü insanlar İYİ PARTİ'yi; Erdoğan ve AKP karşıtlığının birikimi olan adeta taşınamaz hale gelen öfkelerinin dindirilip sonra da rehabilite edildikleri yer olarak gördüler, omuz verdiler, aidiyet duydular.
Efendim denilebilir ki; "Ülke menfaati için zorunluluk halinde işbirliği yapılabilir, ne var bunda". Mümkün değil, tahammülsüzlük had safhada. Taban psikolojisinde; ülke menfaati gibi bir mazereti ön plana çıkaracak kadar kurumsal bir aidiyet duygusu oluşmadı. Kurumsal aidiyetin oluşması ve taban nezdinde tutması için partinin kuruluş gerekçeleri ile yüzde yüz uyumlu bir siyasetin yürütülmesi tabanın en büyük ortak arzusudur.
Bu anlattığım normal bir hali mi; elbette hayır. Ama nedenini düşünmesi gerekenler müsebbibi olanlardır.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com