14 Ağustos 2019 Çarşamba

ETNİK KİMLİKLERE ASİMİLASYON İDDİASI BİR İFTİRADIR

İYİ PARTİ Genel Başkan yardımcısı Hasan Seymen Bey'in bir videosunu izledim.
Bu video'daki konuşmasını Kafkas Dernekleri Federasyonu'na bağlı Çerkezler grubu adına yapmış.
Bir sivil toplum örgütü olarak 2011'de yeni anayasa çalışmaları için Kafkas etnik kimlikleri adına hükumet tarafından kendilerinden talep edilen istekleri sorulmuş, onlar da arz etmişler.
Etnik kimliklere eğer devleti yönetenler(AKP' nin açılım süreçleri) "Bizden ne talebiniz var, iletin" şeklinde bizatihi hükumet edenler tarafından adeta ayrışmayı tahrik eden teşvikler sağlanırsa; sadece Çerkezler değil tüm etnik kimlikler yakın bir gelecekte bu ülkenin isminin Türkiye Cumhuriyeti Devleti, milletinin de Türk milleti olmaması gerektiğini tartışacaklardır.
Hasan Bey'in kendisini Çerkez bilmesi, onların bir temsilcisi olmasının yadırganacak bir tarafı yoktur. Ancak Çerkezlerin asilime edildiği gibi bir şeyden bahsetmiş olması iftiradan öte bir şey değildir. Sadece Çerkezler değil hiç bir etnik grup asimilasyona uğradıklarına dair iddiada bulunamazlar. Çerkezler dahil tüm etnik kimlikler için devletten ana dilde eğitim ve öğretim istemek ve buna da cevaz vermek ulus devleti ortadan kaldırır, otomatikman federatif yapılanma devreye girer ki; kabul etmek mümkün değil.
Çerkezler'in Kafkasya'dan gelip güvenlik gerekçesiyle Anadolu'ya yerleşmeyi tercih etmişlerse şayet; buradan asimilasyon değil, olsa olsa Türk milletine minnet ve şükran duymanın gerekliliği ortaya çıkar.
Hasan Bey temel hak ve özgürlüklerde eşit haklara sahip olma talebinden bahsediyor. Kendilerine karşı ne gibi bir ayrımcılığın uygulandığına dair bilgi vermiyor. Mesela bir Türk olarak onlardan farklı, ayrıcalıklı ne gibi haklara sahibim; sormak isterim. Bu itham bir vicdansızlık örneğidir. Mağdur olana kucak açacaksın, aşını işini paylaşacaksın, gün gelecek sanki onları Ruslar değil Türkler mağdur etmiş gibi asimilasyonla itham edileceksin; olacak iş değil.
Tüm etnik kimlikler bu ülkenin birinci sınıf vatandaşları olup, devletin sağladığı tüm hak ve imkanlardan eşit olarak yararlanırlar. Hiç bir etnik kimliğin diğer kimlikler üzerinde; buna asli unsur Türkler de dahil olmak üzere astlık, üstlük iddiası olamaz.
Ancak;
Hiç bir etnik kimlik de bu coğrafya üzerindeki varlıklarını; kaderin kendilerini sürükleyip getirdiği bu coğrafya üzerinde Türklerin varlığı gibi görüp; bu varlıklarına binaen devletin de milletin de adının değişmesi sürecine giden "Ana dilde eğitim, milletin adı Türkiyeli" olmalı gibi taleplerde bulunamaz.
Ancak söz konusu video'nun durduk yerde paylaşılması oldukça manidar. Bunu, özelikle İYİ PARTİ üzerine kurgulanmış kumpasların devamı olarak görmek ve değerlendirmek lazım. söz konusu video üzerinden gösterilmek istenen tepkilerde ne Türkçülük hassasiyeti ne de Türk milliyetçiliği hassasiyeti vardır.
İYİ PARTİ'de yaratılmak istenen zihin bulanıklığı üzerinden algı tuzağına düşmeyeceğiz. En azından Hasan Bey; siyasal İslamcılar gibi gizli etnikçilik yapıp, İslam'ı kamuflaj olarak kullanıp "Atatürk ve Türklüğe" kin ve öfke kusmuyor; tüzüğünde Türk milletinin varlığına, birliğine ve bütünlüğüne atıf yapan bir partinin kurucusu ve genel başkan yardımcısı olmayı istemiş, kabul görmüş. 
Ancak PKK'nın Kürtler üzerinden ileri sürdüğü talepler gibi  Hasan Bey'in de  söz konusu video'da Çerkezler adına etnik ve bölücü talepleri var.  Muhtemeldir ki; Hasan Seymen'in, PKK'nın taleplerine benzer bu taleplerini İYİ PARTİ kurulmadan önce dile getirmiş olabilir. Bu görüşlerinde hala ısrarcıysa artık İYİ PARTİ'de olmasının bir anlamı yoktur ve istifa etmesi lazım. Çünkü söyledikleri partinin kuruluş ilkeleri ve parti tüzüğü ile çelişiyor. 
Bir çok Çerkez ülkücü, Türk milliyetçisi tanırım böyle bir talepleri yoktur. Ancak siyasal İslamcılık kisvesi altında Türk ve Atatürk düşmanlığı yapan Çerkezler olduğu gibi başka etnik kimliklere mensup insanlar da var.
Bu ülkede Kürtler üzerinden PKK'yı icat edenler muhtemeldir ki; Çerkezler üzerinden de bir başka emperyalist aracı icat etmeyi düşünüyor olabilirler. Belli ki bu anlamda birilerini bulabilirler ancak Çerkezlerin bu coğrafya'da kendilerini Türk milletinden gördüklerine her vesile ile şahit oldum, vatansever insanlardır.

Hasan Seymen gibiler bu cür'eti; Devlet Bahçeli'nin de altında imzasının bulunduğu; o zamanki MHP+DSP+ANAP hükumetinin rızası ile komisyonlardan geçirilerek AKP'nin tek başına iktidarına paslanıp mecliste onaylanan "İkiz yasaların" kabulünden alıyor olmasın.
Hasan Seymen gibilerle uğraşmak kolay da; bunların isteklerine çanak tutan, yol açan "İkiz yasaların kabulü ve kanunlaşması" gibi kendi meclisimizde kurulan tuzaklara karşı ne yapabiliriz, onu düşünmek bugün için daha elzem değil mi.
Not: İkiz yasalarla ilgili bilgi için ekli bağlantıyı tıklayabilirsiniz.
https://www.milligazete.com.tr/…/bahceli-imzaladi-erdogan-o…

İYİ PARTİ Projesini Devlet Bahçeli'ye karşı ego tatmini olarak görmek haksızlıktır.
İYİ PARTİ projesini Devlet Bahçeli'ye isyanın ete kemiğe bürünmüş hali olarak görüp değerlendirmek büyük yanılgı olacağı gibi emeği olanların da emeklerini ve niyetlerini inkar etmektir.
İYİ PARTİ;
CHP'nin inisiyatifine terk edilen, ne garip ki; iktidarın da bundan son derece memnun ve hoşnut kaldığı muhalefet anlayışına ve alışkanlığına alternatif bir muhalefet hareketi projesidir.

İkinci bir husus ise; rahmetli Başbuğ sonrası Devlet Bahçeli marifeti ile iradesi derin devletin, dolayısıyla da görevdeki hükumetlerin kontrolüne verilen, adeta bir müsteşarlık konumuna sokularak, onların programlarına odaklı görev yaptırılan MHP'nin inisiyatifinde; her geçen gün tedricen etkisiz, yetkisiz ve yaptırımsız hale getirilerek erozyona tabi tutulmak istenen Türk milliyetçiliğine sahip çıkma projesidir.
İYİ PARTİ'nin varlığı; uzun vadede siyasal İslamcılığın vesayetinin oluşturulması ve oturtulması emellerine karşı mücadele hususunda zayıf kalan CHP'nin yanında beraber büyük bir set oluşturma projesidir.
Diğer taraftan kasdi olarak İkiz yasalarla hukuken önü açılan, Almanya'da AKP heyetine ısmarlama çalıştayı yaptırılan "Federatif yapılanmaya" doğru gidileceği aşikar olan bir süreç için Devlet Bahçeli marifeti ile Türk milliyetçilerinin rızası anlamına gelen ama rızamızdan ziyade dayatılarak 2001 tarihinde adımıza atılmış olan imzalarımızı geri çekme projedir.
Cumhuriyet değer ve kazanımlarını ortadan kaldıran; mahsurlarına 15 Temmuz ihanet sürecinde daha yakinen vakıf olduğumuz tek adam iradesine dayalı "Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemi"nden tekrar "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e dönme mücadelesi için güç merkezi oluşturma projesidir.
Dolayısıyla hiç kimse İYİ PARTİ'yi Devlet Bahçeli ve avenesine öfke duyanların öfke nöbetleri için rehabilite edildikleri bir müessese olarak göremez.
Devletin birliği, ulusal yapının bütünlüğü ve üniter yapının muhafazası adına; siyasal düşünce ve dayatmalardan azade vatan ve millet sevgisi ortak paydasında bütünleşen insanların projesidir. Ve elbette nihai hedef bu ülkeyi yönetmektir.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

10 Ağustos 2019 Cumartesi

UZUN BİR YAZI AMA OKUNACAK YAZI

Uzun bir yazı ama okunacak bir yazı.
Üç beş kişi İYİ PARTİ'li birisini dağa kaçırıp tehditle birisi için özür diletiyorlar. Bir başka üç beş kişi düşünen, yazan, nitelikli yetişmiş Türk milliyetçisi bir gazeteciyi evinin önünde pusu kurup, kafasını gözünü dağıtıyorlar. Bir başka grup yine İYİ PARTİ'li birisini trafikte sıkıştırıp arabasından dışarıya çıkmasını sağlayarak kafasını gözünü yarıyorlar. Hele bir örnek var ki; belli ki eski arkadaşlar. Kendisini sohbete çağırıyorlar ama aynı zamanda tuzak kurmuşlar. Hangi partiye mensup olduğunu soruyorlar; cevap İYİ PARTİ olunca; yine aşağılama, tokatlama, hırpalanma.
Yaklaşık 150 kişi; aralarında bilim insanları da var. Hele ki ikisi karı koca; yaşları seksenin üzerinde. Bir diğer bilim adamı; Türk milliyetçiliğinin ideolojik anlamda yaşayan fikri önderlerinden birisi. Bunlar Türk milliyetçisi, ülkücü camianın yaşayan, saygı duyulup hürmet edilen isimleri. Bir diğeri; rahmetli Başbuğ denince hemen akla gelen ilk isim. 1980 sonrası Mamak zindanlarında işkence görmüş, çile çekmiş milliyetçi kanaat önderleri. Saygın iş adamları ve daha daha bir çok isimler...
Bu yaklaşık 150 insan milliyetçi, ülkücü gelenekten gelme ortak paydası altında bir araya gelerek Ekrem İmamoğlu'na destek bildirisi yayınlıyorlar. Hemen akabinde "Sizleri ya susturacağız, ya da kan kusturacağız" şeklinde tehdit ediliyorlar.
Şimdi bu yaşanmış örnek olaylarda mağdurların ortak yanı ekseriyatla İYİ PARTİ sempatizanı olmalarıdır. İYİ PARTİ Genel Başkanı Meral Hanım siyasi görüş belirtmeden bu eylemleri gerçekleştirenleri yönlendirenler her kim veya kimler ise; onları uyarmak, kamuoyunun da dikkatini çekmeye matuf mağdurlara sahip çıkma refleksini gösteren açıklamalarda bulundu.
Ancak "Ülkücü Hareketi ve mensuplarını" itibarsızlaştırmayı adeta misyon edinmişcesine; geriye kalan bakiye de iyice sıfırlansın dercesine; Meral Hanım'ın "Haydutlar" nitelemesinin ülkücüler üzerine olduğu ön kabulü ile "Sen nasıl ülkücülere haydut dersin" şeklinde başta Devlet Bahçeli olmak üzere birkaç MHP yetkilisi ağır ithamlarla dolu ifadelerle karşılık verdiler.
Bizler de soruyoruz aranızda olmayan ülkücüler, Türk milliyetçileri olarak; hiç bir şekilde ülkücü edep ve adabına; Türk İslam gelenek ve göreneğine yakışmayan eylemleri gerçekleştirmiş olan bu utanılası olayların kahramanlarına niçin ülkücü payesini verip, onları sahipleniyorsunuz.
Oysa Meral Hanım konuşmasında hiç bir şekilde parti veya siyasi görüş belirtmiyor. Peki niçin bu iğrenç olayları düşünüp, planlayıp uygulayanları Türk milliyetçiliği kurumsal kimliği adına MHP olarak sahiplenip sonra da sanki Meral Hanım'ın bunların ülkücü olduklarını kastettiği algısını yaratarak "Sen bu insanlara nasıl haydut dersin" karşı saldırı ve lincini devreye sokuyorsunuz. Tek bir amacınız olabilir o da; Türk milliyetçiliği hareketini derlemek, toparlamak yerine aksine; birbirinin yüzüne bakacak tek bir ülkücü bırakmamak.
Sizlere bunu başarmaya müsaade etmeyeceğiz. Suistimallerinize alet olmayacağız. Hangi partide, platformda olursak olalım; ülkücülüğümüze de milliyetçiliğimize de sahip çıkmaya devam edeceğiz. Bize kalleşçe tuzak kurup kafamızı gözümüz yaranları hiç bir şekilde ülkücü bilmeyeceğiz ama hiç tanımadığımız birileri kafamızı gözümüzü patlatırlarsa onlara da haydut demeye elbette devam edeceğiz.
Ülkü ocakları bu devletin ve milletin teminatı olan üstün nitelikli gençler yetiştiren güzide kurumlardır. Dolayısıyla bu güzide kurum sadece bir siyasi partinin değil, sahiplenen her kişi ve kurumların göz bebeğidir. Bu güzide kurumları sadece bir siyasi partinin inisiyatifine terk etmedik ki, sahipsiz de bırakalım.
Türk milliyetçileri olarak herkes kendi nefsine "Adam gibi adamım" diyebiliyorsak şayet; bu güzide kurumlardan nasiplendiğimiz ölçüdedir. Dolayısıyla, (Özellikle MHP demiyorum) Balgat mukimi ve avenesinin yanında değiliz diye ne ülkücülüğümüzden, ne milliyetçiliğimizden ne de kızıl elma sevdamızdan vaz geçmiş değiliz.
Her ne kadar Türk milliyetçiliği hareketi siyasal İslamcılığa doğru evriltilerek, bu sevdadan vaz geçme noktasına itilmek istense de; nerede olursak olalım direnmeye de, sahiplenmeye de devam edeceğiz. 

İYİ PARTİ'ye kumpaslar devam etse de azim ve kararlıkla yoluna devam edecektir.
Evet, İYİ PARTİ'mizde çok eksikliğimiz var. Meral Hanım'a bir nefeslik mesafe kadar yakın olanların dahi İYİ PARTİ üzerine yürütülen kumpasların içinde olabilecekleri ihtimali de dahil olmak üzere tüm bu ihtimalleri rezervde tutarak diyoruz ki; Genel Başkanımız Sayın Meral Akşener'in sonuna kadar yanındayız.
Siyaseten bitmiş ve tükenmişlerin devletin gücünü yanına alarak, bu gücün sağladığı ayrıcalığın güvencesinde üzerimize boca ettikleri küfür ve günahlar sahiplerini bağlar, aynen kendilerine iade ediyoruz.
Tabanımızı demoralize etmek için İYİ PARTİ üzerine geçen hafta başlatılan kumpasın bu hafta yoğunlaşarak devam ettiğine hep beraber şahit oluyoruz.
Değerli gönüldaşlarım her şeyden önce şunu bilmeliyiz ki; İYİ PARTİ'de "Hileli çarşaf liste"nin arkasında dahi uzun süredir devam eden kumpasın bir başka şekilde tezahürünü görmek mümkün.
Devlet Bahçeli'nin iki haftadır cümlemizi hem aşağılayarak hem de davet ederek; çeliklerle dolu şaşkınlık yaratan görüntüsünden anlıyoruz ki; İYİ PARTİ öyle veya böyle siyasi mevta haline getirilmek isteniyor.
İYİ PARTİ'nin çarşaf listesi üzerinden; hele ki MHP'de hiç örneği görülmemiş olmasına rağmen Devlet Bahçeli'nin İYİ PARTİ' yi bunun üzerinden eleştirmesi oldukça manidar değil mi. Bir el öpen Bahçeli'nin elini aşikaren öptü ve gitti. İkinci bir el öpenin hala var olmadığı, yapılan bariz hataların da bundan kaynaklanmadığı ne malum.
Meral Hanım'ın partiye tam hakimiyeti önümüzdeki Nisan ayında olağan kongre ile mümkün olacaktır. Dolayısıyla, tüm ilçelerde üye sayısının artırılması gerekmektedir. Bunlardan seçilerek süzülüp gelen delege iradeleri ile tamamlanacak olan önce İlçe sonra il kongre süreçlerinden sonra oluşacak genel merkez delegelerinin iradesi ile Allah'ın izniyle bütün kumpasları aşmış olacağız.
Böylece Meral Hanım'ın yüzlerine karşı "Artık bana da, partiye de yüksünüz" diyemediği kimseleri kendisine gerek kalmadan bizler oralardan söküp atarak, Meral Hanım'ı güven dolu şeklide önce ülkemizin en iddialı ve güçlü Cumhurbaşkanı adayı, sonra da Cumhurbaşkanı yapacağız inşallah.
Dolayısıyla,
"Ya sabır" deyip yolumuza devam edeceğiz.

Türk tarihinde gün gelecek şunlar yazılacak.
"Cumhur ittifakı denen buyurgan ve otoriter bir siyasal yapı devreye girince; karşısında öyle bir ruh hali hasıl oldu ki; tüm siyasi fikirlerden azade bu ruh hali ile düşünen, fikir geliştiren sonra da eyleme dönüştüren tüm insanlar vatan ve millet sevgisi ortak paydasında bütünleşerek yeniden modern ve çağdaş Türkiye'nin temelini attılar" denecektir.
Bu ruh halinin işaret fişeği 800.000 oy farkı ile İstanbul seçimlerinde atılmış, Kaz dağları kutsal yürüyüşü ile de devam etmektedir.
Bu ruh halinin devam etmemesi için provoke edilerek önce kan dökülmesi sonra da buna müdahale gerekçesinin oluşması istenebilir.
Dolayısıyla,
Bu ruh haline vakıf tüm gönüldaşlarıma çağrımdır. Şunu bilmemiz gerekiyor ki; bizler daha bilinçli, daha yetenekli, daha özgüven sahibi; kısaca cümleten özgül ağırlığı çok yüksek nitelikli insanlarız. Bu sahip olduğumuz sıfatlarımız ile her şeyin üstesinden gelmemiz mümkündür. Tek bir şeye ihtiyacımız var; marjinal grupların tahrikleri ile provokasyona gelmemek.
Şunu hiç unutmayalım ki; Cumhur ittifakına muhalifiz ama devletimize de sahip çıkacağız. Bu devlet aynı zamanda bizim de devletimiz. Birileri muktedirliklerinin devamı uğruna devleti gözden çıkarsalar bile bizler sahip çıkmak zorundayız. Evet belki zor bir durum ama bu ince ayara dikkat etmemiz de elzemdir. 

Meral Hanım ''Olağanüstü Kongre'' sonuçları ile  ''Olağan Kongre'' için strateji belirleyecektir.
Önümüzdeki İYİ PARTİ Olağan Genel Kurulunda oy kullanacak delegeler demokrasinin süzgecinden süzüle süzüle gelen iradelerle belirlenecektir. Tabanın iradesiyle mahallelerden başlayan delege seçimleri ile önce ilçe yönetimleri, oradan belirlenen delegeler ile il yönetimleri ve nihayetinde il yönetimlerinin belirlediği genel merkez delegeleri de Olağan Genel Kurulda oy kullanarak Genel İdare kurulunu belirleyeceklerdir. Meral Hanım esas inisiyatifini Olağan Kongrede ortaya koyacak ve bu kongreden daha güçlü çıkacaktır.
Meral Hanım'ın geçen hafta gerçekleşen ''Olağanüstü Kongre''de özellikle GİK 'e aday isimlerin listede sıralanış usulüne müdahale etmemesinin, sessiz kalmasının nedeni; benim kanaatim o dur ki; etrafındaki yakın isimlerin niyetlerini, tutum ve davranışlarını test ederek takip etmek, sonra da tespitlerinin notlarını alarak önümüzdeki ''Olağan Genel Kurul'' süreci için strateji belirlemektir.
Mesela bir kaç isime sormak üzere almış olduğu notlardan birisi şu olabilir. ''Biz çarşaf liste diye üyelerimize söz vermedik mi. Peki sizler niçin hile yaparak listedeki belli bir aralığı bloklaştırdınız''
İşte bir kaç ismin ''Olağanüstü Genel Kurul'' sürecindeki ''Kasti Hileli hataları'' önümüzdeki ''Olağan Genel Kurul''da Meral Hanım'a daha kolay ve aynı zamanda meşru hareket alanı açarak inisiyatifini ortaya koyma imkanı sağlamıştır. Meral Hanım'ın sessizliğindeki sır budur.
Bütün bunları; birilerinin elime tutuşturdukları notlara veya Meral Hanım'dan doğrudan aldığım bilgilere binaen söylemiyorum. Parti kurulduğundan beridir yaşadığımız süreçler ve sürekli istişare ettiğim akil insanlardan derlediğim toparladığım bilgiler ışığında yaptığım tespitlerdir.
Yine bu yorumlarımı elbette Meral Hanım'a olan inanmışlığımız üzerine kendisine sahip çıkmak adına yapıyorum. Belki de Meral Hanım ''Mehmet Soral o anlattıklarının hiç birisi aklımdan geçmedi, nereden çıkarıyorsun'' da diyebilir.
Devlet Bahçeli için de aklıma mantığıma yatmayan tutum, davranış, düşünce ve eylemlerine; kendisine sahip çıkmak adına adeta yıllarca kutsiyet atfederek meşru gerekçeler ürettiğim günlerimi de çok iyi hatırlıyorum.
Dolayısıyla, hele ki siyasetten hiç bir beklentisi olmayan bizler; yine bir ''Kandırılma'' sürecine sürüklendiğimizi hissettiğimiz an tepkimizi en şiddetli şekilde elbette ortaya koyacağız.
Önümüzdeki Olağan Kongrenin Meral Hanım'ı genel başkanlıktan liderliğe taşıyacak kongre olmasını bekliyoruz. Bu kongre İYİ PARTİ için olduğu gibi Meral Hanım için de çok önemlidir. Dönüp dolaşıp aynı isimleri yine başkanlık divanında görmeye devam edersek; belli bir azınlığı meşgul ve aynı zamanda mutlu etmeye yönelik "Briç partisi" gibi bir yapının varlığının hükmüne varacağız.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

6 Ağustos 2019 Salı

İYİ PARTİ KONGRESİ VE KAZ DAĞLARI ÜZERİNE

Kaz Dağlarının Peşkeş çekilmesi ve Yapılan Ağaç katliamı
HDP seçmeni olup da Avşar boyundan bir Türk olan bayan arkadaşım dün gece yola çıktı ve şu anda Kaz dağlarında protesto yürüyüşünde.
Yani şu anda fiilen milliyetçilik denen kavramın içini bizatihi yaşayarak doldurmakla meşgul. Kendisine de bunu hatırlattım. Yine protesto organizasyonunu yapan ekibin içinde kendisinden feyiz aldığım Çanakkaleli ülkücü bir öğretmen ağabeyim de var.
Yine aynı arkadaşımla bir sohbetimizde "Senin düşüncelerinin büyük bir kısmına katılmıyorum ama zevkle yazılarını okuyor, takip ediyorum. Sana inanıyor ve güveniyorum. Oğlum benimle aynı siyasi düşüncede değil. O'na dedim ki; eğer benim yanımda olmayacaksan Mehmet amcanın yanında ol dedim" demişti.

İşte bir Türk milliyetçisi olarak benim de yapmak istediğim budur. Her kim olursa olsun; bugün Kaz dağlarında orman katliamına, doğal yaşama suikast girişimine karşı mücadele etmeye giden herkes vatan ve millet severdir; milliyetçidir. Aksine; buna seyirci kalanlar ise milliyetçiliklerini hangi kurum adına tescil ettirirlerse ettirsinler benim nezdimde bırakın milliyetçi olmalarını, insan bile olamazlar.
Şu anda gözler ile kitap okuyarak fikir sahibi olmaktan ziyade; kitapları kıçları altına aldıklarında da aynı şeyin olacağını sananlar işi HDP'li olduğuma kadar götüreceklerdirUmurumda bile değil.
Artık anlaşılmıştır ki; bu ülkeyi kutuplaşmış siyaset değil her kim hangi siyasi görüşte olursa olsun; güzel ahlak temelli, vatan ve millet sevgisi etrafında bütünleşen onurlu, şerefli, haysiyetli insanların koalisyonu kurtaracaktır.
Şu anda Kaz dağlarındaki bütünleşmiş ruh hali bunun en güzel örneğidir. İstanbul seçimlerini de 800.000 oy farkı ile alan bu ruh hali olmuştur.
Ekrem İmamoğlu ne klasik bir CHP'li, ne MHP'li, ne HDP'li ne de AKP veya SP'li idi. Ekrem İmamoğlu; "Güzel ahlak temelli; vatan ve millet sevgisi"nin ete kemiğe büründürüp ortaya çıkardığı bir isimdir. 
Aşırı sıcağın altında, binlerce vatanseverin Kaz dağlarındaki protesto yürüyüşü; bana 1915 de yine emperyalistlere karşı Çanakkale cephesinde vatanına sahip çıkan Türk askerinin azim ve kararlığını hatırlattı.
Organizasyonu düşünenden katılanlara; orada olamayıp da yazarak, çizerek; paylaşımlarda bulunup destek olan, katkı sağlayan tüm vatanseverleri canı gönülden tebrik ediyorum. Allah cümlemizden razı olsun.
Benim gözümde sizlerin o toplu yürüyüşünüz; hac görevinde Arafat'a çıkan hacı adaylarının yaptığı gibi kutsal bir yürüyüştür. Orman denen "Cana" sahip çıktığınız için Allah şüphesiz sizinle dir. Niçin mi; çünkü biliyor ve iman ediyoruz ki; Allah katilleri sevmez, mazlumdan yanadır. 
Dikkat çekmek istediğim bir husus da; hiç bir dini cemaat veya tarikatın Kaz dağlarında olup bitenlere tepki göstermeyip, seyirci kalmalarıdır
Oysa doğaya sahip çıkmak İslam edep, adap ve ahlakında var olan bir şey değil mi. Doğa dediğimiz şey Allah'ın (C.C) dünya üzerinde tecelli etmiş hali değil mi. Bunların idraki ile iman etmiyor muyuz.
Aslında doğada var olan ahenk, nizam çok şükür ki benim imanımı koruyor. Eğer bugün din adına yapılan bir çok şeyi yine din adına genel kabul görmüş doğru referanslar olarak dayatacak olsalar; Allah korusun ne dinim kalır, ne imanım.

İşte takkesi, cübbesi, şalvarı, sakalı ile siyasetin her yerinde gördüğümüz insanları Kaz dağlarında görmeyince ister istemez soruyoruz; neden yoklar?
İşte bu din adına anlatılanlar ile yaşanan çelişkilerdir; körpecik gençlerimizi her geçen gün Deizm'e veya ateizm'e sürükleyen. 

İYİ PARTİ Olağanüstü Konge süreci ve çarşaf liste meselesi
Meral Hanım'ın GİK'i çarşaf liste usulü ile belirlenmesini tercih etmesi; bir anlamda "Bana yakınlığınız ile değil, tabana yakınlığınız ile GİK'e gireceksiniz" demek istemiştir. Yani aşağıdan yukarıya doğru tanınmanız oranında bana en yakın halkaya yer alabilirsiniz. Bu da nasıl oluyor; partiye aidiyet duygusu ile çalışmakla.
Bir istisnai durum söz konusu idi. O da; işin doğası gereği partinin kuruluş aşamasında tavan tarafından tanınıyor olmak önemliydi. Meral Hanım da zorunlu hatta makul olanı benimsemiş, doğrudan bire bir tanıdıklarını parti yönetimine getirmişti.

Artık çocuk ergen oldu, kendi başına bazı şeyleri yapabileceği güvenini vermeye başlamıştır. Meral Hanım da bu ebeveyn duygusu ile gerekeni yapmaktadır.
Özelikle kendisine inanmış ve bu inanmışlığıma atfen maruz kaldığım ithamlar karşısında beni mahcup etmediği için Sayın Genel Başkanıma çok teşekkür ediyorum. 
Ancak;
Çarşaf liste usulü çok iyi oldu ama eksik oldu galiba. Ancak ülkemizdeki siyasi partilerin ortalama demokrasi anlayışı ve uygulanışları bakımından İYİ PARTİ'nin bu hafta sonu gerçekleşen Olağan üstü kongresinin örnek bir kongre olması; uzun yıllar sonra eksiklerini de unutturacak şekilde "ilkler" arasında yerini almıştır.
Bundan sonraki kongrelerde elbette çarşaf listeye devam edilmeli ama burada da listenin hazırlanış şekli önemlidir. Müracaat sırasına göre mi yoksa alfabetik sıraya göre mi hazırlanmalıdır.
Genel idare kurulu ve disiplin kuruluna seçilecek isim listesi alfabetik sıraya göre belirlenmelidir ki; parti içi iletişim, çalışma ve etkinlikleri ile kendisini tanıtmış, öne çıkarmış kişilerin; delegeler nezdinde kongre öncesi isimlerin zihinlerde rezervi yapılarak kongre günü listede kolayca bulup işaretlenebilsin.
Diğer bir husus ise; genel başkanın "Yanımda olmazlarsa olmaz" diyebileceği makul sayıda ismi doğrudan kendisi belirleyebilmelidir. Bence genel başkan için böyle makul bir ayrıcalık lüks değildir.
İYİ PARTİ'nin yapmış olduğu kongrede görülen veya yaşanan eksiklerin öne çıkarılarak; asıl önemli olan demokrasimize ve siyasi partiler geleneğine yapmış olduğu olumlu katkıyı gölgelememek lazım.
Başta Sayın Genel Başkanımız Meral Akşener olmak üzere kongremizin örnek ve seviyeli bir şekilde gerçekleşmesinde emeği geçen herkese teşekkür eder, seçilen tüm arkadaşlarıma başarılar diliyorum. Hayırlı uğurlu olsun, Allah mensupları olarak cümlemizi utandırmasın inşallah.
Ancak ne var ki; kongre bitti dedikodusu devam ediyor. Ne deniyor; İYİ PARTİ olağanüstü kongresinde Genel İdare Kurulu aday listesinde sıralamanın belli bir aralığı kulaklara fısıldanmış blok aralıktı.
Şimdi de illaki İYİ PARTİ'nin kafası gözü yarılıp, yorgun düşürülecek ya; bu gariplik üzerinden Meral Hanım'ı bir şey yapmadığına dair yemine davet etmeye varan, hiç de hoş olmayan kendisine karşı tutum ve davranışları görüyoruz.
Listenin belli bir aralığının imtiyazlı olması çok çirkin bir ard niyet olup, Meral Hanım'ın bundan haberdar olduğunu sanmıyorum. Anlaşılacağı aşikar olan böyle bir hileye Meral Hanım göz yummuş olsa kendi adına neyi sağlama almış olacak ki. Dolayısıyla kendisi için hiç bir anlam ifade etmeyen böyle bir hileye göz yummuş olamaz.
Öte yandan; yahu bu delege dediğimiz insanlar ne kadar zayıf insanlar olabilirler ki; kulaklarına fısıldanan isimleri işaretlemiş olsunlar. Mesela bana Değil Meral Hanım feriştahı gelse İstanbul'dan Cevat Saraç abimi işaretlememe mani olamazdı.
Tamam; birileri bir şey istemiş, hile düşünmüş olabilirler de; bu verilen talimatlara harfiyen uyanların yani delegelerin hiç mi suçu yoktur.
İnşallah olağan kongrede GİK'a aday isimler alfabetik sıraya göre listelenip, böylece her türlü şaibe de ortadan kalkar. Bu arada genel başkanın beraber çalışmak istediği "Olmazlarsa olmaz" diyebileceği 5+45 veya 10+40 gibi bir kaç isme listede kontenjan ayrılmasını tabanın genel başkana bir jesti olarak görmek lazım, sağlanmalıdır. 
İYİ PARTİ'nin esas rüşdünü ispatlayacağı süreç önümüzdeki ''Olağan Kongre'' süreci ile mümkün olacaktır. Geçen hafta gerçekleşen ''Olağanüstü Kongre''de oy kullanan genel merkez delegeleri atanmış il yönetimleri tarafından bir anlamda yine atanan delegelerdir. 
Dolayısıyla, önümüzdeki Olağan Genel Kurulda oy kullanacak delegeler; yine tabanın iradesi ile mahallelerden başlayan delege seçimleri ile ilçe yönetimleri, oradan belirlenen delegeler ile il yönetimleri ve nihayetinde il yönetimlerin belirlediği genel merkez delegeleri de Olağan Genel Kurulda oy kullanarak Genel İdare kurulunu belirleyeceklerdir.  Meral Hanım esas inisiyatifini  Olağan Kongrede ortaya koyacak ve bu kongreden daha güçlü çıkacaktır.  
Geçen haftaki Olağanüstü Kongrede özellikle GİK 'e aday  isimlerin listede sıralanış usulüne müdahale etmemesinin, sessiz kalmasının nedeni; etrafındaki yakın isimlerin niyetlerini, tutum ve davranışlarını test ederek takip etmek, sonra da tespitlerinden hareketle Olağan Genel Kurul süreci için strateji belirlemektir. 
Davet ederken bile hakaret dilini kullanmak ne demek oluyor
Davet ederken bile bizleri aşağılamaya, "Zillet" ithamında bulunmaya devam ediyorsun Sayın Bahçeli.
Bizleri hala her türlü aşağılanmaya rağmen azatlığını kabul etmeyen, iflah olmaz kölelerin mi sanıyorsun ki; "Ben ne buyuruyorsam onu yapacaksınız" dercesine bir nezaket cümlesi dahi kurmaya tenezzül etmiyorsun.
Bütün bunları sineye çekmek için ne mecburiyetimiz var. Diyeceksin ki; "Benim çağrım vatan ve milletin bekası içindir". Tamam güzel de; sizin o gün ışığı görmemiş aşağılamalarınızı yiyip yutacak bir karaktere sahipsek; değil MHP'de, herhangi bir partide olmamızın bu devlete ve millete ne gibi hayrımız olabilir ki.
Dolayısıyla sen kalanlarla yetinmeyi bil, bırak artık yakamızı, işimize bakalım. 

Yavuz Bülent Bakiler'in Atatürk'e hasımlığı
Bugün bir video izledim. Pelin Çiftçi'nin programında Yavuz Bülent Bakiler diyor ki; "Bir gün Atatür Kazım Karabekir'e der ki; "Karabekir, Türk milleti o Arap çocuğunun(Hz. Muhammed'i kastediyor) ne yaveler yediğini görsün diye Kuran-ı Türkçeye çevirttim" demiş.
Tabi ki burada Yavuz Bülent Bakiler'in vermek istediği mesaj; Atatürk'ün İslam'a bakışını, hatta Müslüman bile olmadığı, İslam dinini de Hz. Peygamber'in uydurduğu algısıdır.
Türk milliyetçileri olarak Yavuz Bülent Bakiler'i yere göğe sığdıramayıp,yıllarca sahip çıktık. Bir anlamda haklılar da; çünkü Yavuz Bülent Bakiler'in Atatürk'e hasımlığı daha çok AKP iktidarı döneminde başladı. O zamana kadar kendisini güçlü bir hatip, şair, edebiyatçı bizden birisi bildik. Muhtemelen Atatürk'e hasımlığı; siyasal İslamcılara yaranma, belediye festivallerinde, kültür bakanlığı etkinliklerinde şiir okuyup maddi imkanlardan nasiplenmek için zorlama bir saptırma olsa gerek. Başka da bir şey aklıma gelmiyor.
Bugün Atatürk'ün Elmalı Hamdi Yazır'a Türkçeye çevirttiği Kuran mealinin ilahiyat fakülteleri tarafından dahi en güvenilir kaynak olduğu genel kabul görmüşken; Yavuz Bülent Bakiler'in yapmak istediği ne olabilir.
Dolayısıyla burada önemli olan; Atatürk'ün talimat ile Kuran-ı bilerek ve isteyerek yanlış tercüme ettirip ettirmediğidir. Söz konusu meal güven anlamında en güçlü kaynak olduğuna göre; bu bile Atatürk'ün din konusunda yanlışlar değil, doğru şeyler yaptığını göstermez mi?
1924 yılında Atatürk Diyanet işleri başkanlığını kurdu. Peki kimin işine yaradı; din bezirganı sağcı iktidarlar ile siyasal İslamcı iktidarlara değil mi. Çünkü bu kurum tüm çalışanları ile bu iki siyasal görüşün daima arka bahçesi olmuştur. Bütün bunlara rağmen kurulması doğru düşünülmüş bir müessesedir.
Yani Atatürk sözde "O Arap çocuğu" dediği Hz. Muhammed'in güya "Uydurduğu" dinin daha iyi kurumsallaşması için mi; Diyanet işleri başkanlığını kurmuş oldu(!) Gerçeği saptırmak ancak böyle olsa gerek.
Atatürk'ü anlamayı değil, ona düşmanlığı tercih edenler bir daha Atatürk'ün Diyanet işleri Başkanlığı, Türk Tarih Kurumu Başkanlığı ve Türk Dil Kurumu Başkanlıklarını niçin kurdurttuğu tekrar araştırmalıdırlar. Bu kurumların her daim varlıkları, devletin varlığının en güçlü referanslarıdır.
Bir insanın inancının ne olduğu önemli olmadığı gibi Atatürk'ün de inancının ne olduğu önemli değildir. Atatürk için de, başka devlet büyüklerimiz için de önemli olan Türk milletinin inançlarının güvenliğinin teminat altına alıp, alınmadığıdır. Bunun da gereğini çok iyi yapmış; büyük çoğunluğu Müslüman olan Türk milleti için Diyanet işleri başkanlığını kurmuş, Müslümanlar ve diğer inanç gruplarının devlet ile ilgili olan ilişkilerinde düzenin sağlanması için de; devlette laikliği esas alarak anayasamızda bunu teminat altına almıştır.
İşte sürekli onu diyorum; bir Türk'ün Türk milliyetçisiyim diyebilmesi için her şeyden önce Atatürk'ün Türk milliyetçiliğini anlamış olması lazım. Bizim cenah yıllarca Yavuz Bülent Bakiler'i Türk milliyetçisi bildi, saygı gösterdi ama o da gitti siyasal İslamcılara selam çakma adına Türk milliyetçiliğinin ete kemiğe bürünmüş hali Atatürk'ün inanç dünyasına saldırmayı yeğledi.
Aslında Atatürk'ün "Din karşıtlığı" ile itham edilmesinin ana sebebi; doksan küsur yıl sonra yaşadığımız 15 Temmuz benzeri kalkışmalara karşı daha o günlerde önlem almaya matuf bir takım uygulamaların olmasıdır. "Kuran'lar saklandı, din adamları asıldı" denilerek cumhuriyetin ilk yıllarına atıf yapılarak anlatılan hikayelerin temelinde doksan yıl önceki "Fetö" benzeri yapılara karşı verilen mücadele vardır.
Bugün Fetö'nün tekrar dirilmemesi için devletimiz her türlü önlem adına en ufak bir şüphe halinde evleri basıp, onları "Namaz kılıyor halde" bulsalar dahi affediyor mu; elbette hayır. Başları türbanlı fetöcü kadınları toplantı halinde basıp, toplayıp yargılıyor mu; elbette. Peki be vicdansızlar; Atatürk veya cumhuriyetin ilk yıllarında fetö'ye benzer din kisveli yapılanmalara karşı verilen mücadeleyi niçin İslam karşıtlığı olarak görüp, Atatürk düşmanlığı yapıyorsunuz?
Nasıl olsa kıçınız "Höllüklendi" istediğiniz gibi atıp tutabilirsiniz artık. Atatürk 15 yılda tüm kurumları ile bir devlet kurdu; siz ise bu devleti 15 yıl içinde tüm kurumları ile içinizde büyüttüğünüz fetö marifeti ile ABD'ye az daha paket servis yapıyordunuz ki; millet yine devletine sahip çıkıp, sokaktan topladı.
"Efendim, biz kandırıldık" diyebilirsiniz. Sizin kandırılmanız benim umurumda değil ama devletimin ve milletimin mağdur edildiği gerçeği ile de yüz yüzeyiz. İşte Atatürk'ün sizin gibi kandırılmamak için din adına softa yobazlara ve onların organize olmuş yapılarına karşı almış olduğu önlemleri din düşmanlığı olarak görüp, sağcı iktidarlar ve siyasal İslamcılar olarak anlata anlata iktidara geldiniz, o da yetmedi; her daim fetö gibi yapılanmalara hamile kalacak genel durumunuzu da muhafaza ettiniz. Hatta şimdi dahi kuluçka dönemindesiniz; zira her ne hikmetse fetö'nün siyasi ayağının ortaya çıkarılmasına mani olanlar gene kandırıldık diyen sizlersiniz.
Atatürk'ü sevenleri geçiyorum; sevmeyenler bile tekrar tekrar O'nu anlamak için okumalıdırlar. En azından içlerindeki kendi "Puştlarını" keşfederler, bir daha kandırılmazlar.
Not: "Höllük": Anadolu'da eski yıllarda (Ben de nasiplendim bebeklerin beşiklerine serilen, çişini yaptığında emen; elenmiş ince, özel toprak. Bu toprak sayesinde pişik olmaz, çok sağlıklıdır. 
soralmehmet@gmail.com

31 Temmuz 2019 Çarşamba

SURİYE VE SURİYELİLER MESELESİ

Suriye ve Suriyeliler sorunu üzerine.
İçimizde bizi birbirimize düşürerek, kırdırmayı başaramayanlar; dışımızdakileri içimize sokarak başarmak istiyorlar. Bu kadar yoğun nüfus göçünü bu ülkenin ekonomik şartlarının kaldırması mümkün değil. Bu göçün arka planında; ülkemizin başına göçten kaynaklı bir sorunun bela edilmek istendiği aşikar. Aksi durumda; güvenliği başta olmak üzere asgari ihtiyaçları karşılanan insanlar hangi vicdanla bu güvenceleri temin edenlere isyan etmek akıllarına gelir.
Dolayısıyla Suriyelilerin "Nankörlüğü"nü; içinde AKP'nin olmadığı (AKP, kurulduğundan itibaren BOP projesinde vardı, Erdoğan da eşbaşkandı) güncellenmiş BOP projesinin "B Planı" gereği koordine edilen nümayişler olarak görmek gerekir.

İşte bu nedenle belli bir takvim çerçevesinde ülkemizdeki Suriyelilerin güvenlikleri sağlanmış bölgelere geriye göçlerinin sağlanmasının uzun vadede ülkemizin milli bütünlüğü gereği elzem olduğunu düşünüyorum.
Dikkatinizi çekmek isterim ki; ABD, BOP projesinin "A Planı"nı Recep Tayyip Erdoğan'ın dostluğu üzerinden uyguladılar, başımıza gelenleri biliyoruz. Bu günlerde "B Planı"nı da düşmanlığı üzerinden uygulamak istiyorlar.
Dolayısıyla, iç siyasette sonuna kadar Erdoğan'a, hatta Cumhur ittifakı muhalifliğimize devam ancak bunun da ABD'ye yumuşak karnımız olarak hissettirmememiz gerekir. 
Bizleri tahrik eden sadece bazı Suriyelilerin zaman zaman kural tanımaz tutum ve davranışları değil ki; hükümet erkanının, onların sürekli ekonomimize katkı sağladıları gibi absürt mazeretlerle, zekamızla dalga geçercesine meşruiyet kazandıran tutum ve davranışlarıdır.
Mete Yarar öyle bir korumacı anlatıyor ki; "Aman ha; yeter ki Suriyelilerin keyfi bozulmasın, bizler gider savaşırız" diyesimiz geliyor.
Kardeşim biz bu milletin hemojen özellikli demografik yapısını korumak için az mı bedel ödedik. Ahan da şuraya yazıyorum; böyle bir göç politikası devam ederse, mevcut göçenlerin dönüşü blr şekilde gerçekleşmezse; ve de böyle bir arzuya teşne iktidar devam ettiği sürece T.C Devleti'nin ismi fazla zaman almaz değiştirilir. Çünkü bu devletin sadece Türk milletine değil, başkalarına da ait olduğunu söyleyeceklerdir. Dayandırdıkları argümanları ise; başarırlarsa şayet bu coğrafyanın insanının bozulmuş demografik yapısı olacaktır.
Bunların kalemi kurşun, başbakan değiştiren iki hatun kişisinden birisi "Türk bayrağının altına, azınlıkları temsil eden bir şerit çekilsin" demedi mi. Diğeri ise "Niçin bu ülkenin ismi Anadolu değil de; Türklüğe atıf yapan T.C Devlet dir" demişti.
Bizler bunların ciğerini biliriz. Bu güne kadar milli yapı, milli devlet felsefesindeki erozyon; ince ince işledikleri ümmetçilik kisvesi altındaki siyasal İslamcı dayatmalarla olmuş, davam da etmektedir.
Hümanist söylemlerle, muhacirlik duygusallığı ile sırtımıza yüklenen yükü taşımak Türk milletinin kaderi değildir. Adamlar her bayramda seyranda tatile gidip geliyorlar. İslam inancının neresinde böyle bir lükse sahip muhacirliğe cevaz veriliyor; birisi bize anlatsın da öğrenelim.
Yeter artık; son üç senedir tatil adına mahallemden dışarı çıkamadım. Suriyelilere yazıksa bizlere hak mı peki. Kırk milyar dolarımız bunlara boca edildiği için bugünleri yaşıyoruz. Maddi anlamda Tüm Cumhuriyet değer ve kazanımlarını sattık, 70 küsur milyar dolar özelleştirme gelirinin 40 küsur milyar dolarını bizi Suriye bataklığına sürükleyenler yüzünden bu insanlara harcadık. Oysa bu özelleştirmeleri ekonomimize kaynak olsun, dinamizm katsın diye yapmamış mıydık. Sonuç...? Yazık değil mi bu ülkeye, bu devlete. 

Türk milliyetçileri olarak Atatürk'ü yeterince anlayabildik mi?
Atatürk'ü yeterince anlayamamış, tanıyamamış ama Türk milliyetçisi olduğunu iddia eden hiç bir kimse bana hikaye okumasın. Ne desen boşsun kardeşim. T.C Devleti'ni kuran ruh hali Türk olma şuuru; yani Mustafa Kemal Atatürk üzerine en yakışır şekilde giydirilmiş Türk milliyetçiliğidir. Atatürk'e sen bile hakkını teslim edememişsin kimden ne bekleyebiliriz ki.
İtin kopuğun, puştun pezevengin ve hainliklerini etnik milliyetçiliklerini İslami kimliklerinin arkasına gizleyerek Türk düşmanlığı yapan "Etnik piçlerin" ortak paydası ne; aynı zamanda Atatürk'e en derin nefreti duymak değil mi.

Peki öyleyse; bütün bunları üzerinde toplamış olanlarla hemhal olmanın ne alemi var. Bırak gitsinler, cehennemin dibine kadar yolları var.
Adam "Lozan antlaşması bizim için bir kayıptır" deyip sonra milliyetçilere methiyeler düzüyor.
Ben Türk milliyetçi olarak bu gafile "Has. s.tir" diyorum. Ya sen...?

Prof. Dr. Burhan Kuzu 
Bu aralar Burhan Kuzu'nun şahsında; bir bilim adamının ne denli çocuksu olabildiğini ve cehaletini gün be gün takip ediyorum.
O'nun yorumlarından çıkan; Osmanlı'yı yıkanlar da, topraklarını kaybettirenler de Cumhuriyeti kuranlardır(!)
Ve aynı anda cumhuriyetin yetiştirdiği bir değer; İlhan Kesici'nin 2019 yılı kalkınma planına dair meclis konuşmasını hatırladım. AKP sıralarındaki vekiller bile nutku tutuldu, nefeslerini kesip dinlediler.

Bir ara "Bu yaptığınız yazıktır, günahtır" anlamında söz söyledi, hemen ardından "Ağır bulduysanız hemen geri alabilirim" nezaket cümlesi. Ve peşinden "Zillet, illet" sıfatlarını üzerimize boca eden cumhur ittifakının iki narsit ismi gözlerimin önüne geldi.
...
Burhan Kuzu; ben de resimde çıkayım diye habire zıplayıp duran çocuk misali
İlhan Kesici; kıymeti bilinmeyen, devlete hizmet anlamında atıl duran birisi.
Burhan Kuzu'nun Cumhuriyet döneminde yetişmiş bir insan olarak itham edici paylaşımlarını okuyunca ister istemez aklımıza şu soru geliyor; her Türk bilim adamı aynı zamanda Türk aydını mı dır.
Vallahi yakın bir zamana kadar olabilir diye düşünüyordum ama bu aralar Prof. Dr. Burhan Hoca'nın paylaşımlarına göz attıkca; maalesef diyorum.
Hüzün ve öfke ile iç içe Şile yolunda aklımdan geçenler.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

25 Temmuz 2019 Perşembe

YAVUZ AĞIRALİOĞLU'NA SİYASİ LİNÇ

Yavuz Ağıralioğlu'na yapılan siyasi linç
Kaç gündür İYİ PARTİ Genel Başkan yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu'nun S400 üzerine yaptığı meclis konuşması üzerinden bir linç girişimi olduğunu görüyoruz.
Bu linç etme çabası; parti içi dengelerin yaklaşan İYİ PARTİ büyük kurultayı sürecindeki rekabet yarışına binaen olacağı gibi "Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı"na sorgusuz sualsiz peşin bağımlılığın neden olduğu doğal bir refleks hali olarak da görmek mümkün.
Yavuz Ağıralioğlu'nun yaptığı konuşmayı tekrar tekrar izledim. Malum konuşma; Türkiye'nin içinden geçmekte olduğu süreç ile iç ve dış siyasi konjonktüre uygun mükemmel bir konuşma.
O konuşmada özelikle eleştiriye neden olan husus; Recep Tayyip Erdoğan'nın liderliğine yapılan atıf ve S400 füze alımının arkasında durulması gerekliliğine yapılan vurgudur.
Değerli dostlar,
Büyük Ortadoğu Projesi(BOP) eş başkanı, AKP ve onun Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın; BOP projesi ve bu projedeki eş başkanlık görevi gereği ülkemizi içine sürüklemiş olduğu Suriye bataklığındaki büyük kusurunun başımıza açmış olduğu bela ve musibetlerle; bu bela ve musibetlerin üstesinden gelmek için ülkemiz olarak S400 gibi alternatif ek güvenlik tedbirleri almaya matuf girişimleri ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.
ABD bilerek ve isteyerek ilk önce tabiri caizse "Cemaati" dizayn edip, kafaya aldı sonra da AKP'yi kurdurarak siyasi gücü de temin ettikten sonra Recep Tayyip Erdoğan'ın eş başkanlığında BOP projesini devreye sokmuştur. Bu projenin icrasına engel olarak görülen, isimleri öne çıkmış ulusalcı, Türk milliyetçisi ne kadar askeri sivil unsur varsa Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile hapislere atılarak; bunların şahsında milliyetçi, ulusalcı; cumhuriyet değer ve kazanımlarını savunan, sadakatle bağlı herkese göz dağı verilmek istendi.
Ancak, uzatmadan keseyim; gün geldi "Baş imam kim olacak" sorusu gündeme gelince o günlerin Cemaati ve bugünün fetö'sü ile AKP arasında bütün bağlar koptu. ABD bu noktadan sonra Recep Tayyip Erdoğan'ı BOP eş başkanı olarak görmekten vaz geçip karşısına alarak, kendince yeni bir Ortadoğu projesi uygulamaya koydu.
ABD, 15 Temmuz ihanet sürecinde istediğini elde edemeyince argümanları Erdoğan'ın şahsında Türkiye düşmanlığı üzerine geliştirdi. Buna binaen neler yaptı; iki müttefik ülke olduğumuz halde, talep etmemize rağmen Petroit füzelerini vermediler. F35 ortak savaş uçağı projemizin istikrarlı şekilde işlerliğini sürdürülmesine yönelik beklentilerimizi ipe un sererek sekteye uğrattılar. Peşin olarak parasını dahi ödediklerimizi bile teslim etmediler. Kırk yıldır sıcak bir şekilde PKK'ya karşı sürdürdüğümüz mücadelemizde yanımızda olmaları gerekirken, tam aksine Güney sınırımızda, Suriye'nin kuzeyinde bu katil örgütün devlet haline dönüşmesi için PYD'yi inşa edip, sonra bunlara yirmi bin tır dolusu silah yardımı yaptı.
Recep Tayyip Erdoğan da fark etti ki; ABD kendisini eş başkanlıktan düşürüp, artık düşmanı olmuştu. Belki de tam bu noktada Devlet Bahçeli ile diyaloğa geçerek kendisinden yardım istedi. Ancak gerek Recep Tayyip Erdoğan gerekse Devlet Bahçeli bu konjonktürü sistem değişikliği de dahil olmak üzere iç siyaset için kullanarak; dış güvenlik sorunumuza bir de iç siyasi çalkantıları ekleyerek ülkemizin problemlerini içinden çıkılmaz hale getirdiler.
İşte bu noktada ABD'nin güven vermeyen kalleş tutumu karşısında ülkemizin güvenlik riskini ortadan kaldırmaya yönelik arayışlar sırasında S400 füzelerinin alımı akla gelmiş ve gereği de yapılmıştır.
Dolaysıyla S400 meselesini Recep Tayyip Erdoğan üzerinden okuyup değerlendirmek sığ bir düşünce olup, eleştirmek de akıl karı değildir.
Bilmemiz gereken şu; evet, Recep Tayyip Erdoğan'nın şahsında AKP kurulduğu günden itibaren ülkemizin başına o kadar belalar açtılar ki; özellikle monşerler diyerek aşağıladıkları dış misyon şeflerimizin yerine çapsız insanları ikame ederek tüm uluslararası ilişkilerimizi içinden çıkılmaz hale getirdiler. 17/25 Aralık sürecine kadar ABD'nin ne yapmak istediğini, muhalefetin bütün uyarılarına rağmen dikkate almadılar. Dostlarımız azaldı, düşmanlarımız arttı. Çıkan problemi iç siyasette kullanmak adına adeta bilerek ve isteyerek bazı ülkelerin düşmanlığını kazanmayı göze bile aldılar.
Sayın Yavuz Ağıralioğlu'nun yaptığı konuşma; Recep Tayyip Erdoğan ve AKP'nin müsebbibi oldukları ülke güvenliği riskini azaltmaya matuf düşünülmüş olan S400 seçeneğinin yerinde olduğudur. Recep Tayyip Erdoğan'nın ne düşündüğünden, ülkemizin Cumhurbaşkanı olup olmamasından ziyade; ülkemizin böyle bir güvenlik alternatifine ihtiyacı olduğuna dair bizatihi kendi veya İYİ PARTİ'nin tespitleri üzerine yapılmış bir konuşmadır. Yine aynı konuşmadan şunu çıkarmak mümkün o da; eğer tüm ülke olarak S400 projesi arkasında yeterince durmazsak, Recep Tayyip Erdoğan'a yaptırılacak hatalar ile ülkemize ve milletimize büyük bedeller ödettirileceği ihtimalidir. Varsın burnu sürtsün deme lüksüne sahip değiliz.
Dolayısıyla, Erdoğan'ın iradesine teslim olup, arkasından giden yok. Bizim veya Yavuz Ağıralioğlu'nun peşinden gittiği; bu ülkenin güvenlik nedeniyle ihtiyaç duyduğu S400 gerçeğidir.

Bursa Belediye Başkanının hadsizliği
Eğer, Bursa Büyük şehir Belediye Başkanı bugün kalkıp, Türk milletinin zaferlerini simgeleyen "30 Ağustos Zafer Bayramı" için tüm milleti ilgilendirmeyen bir gün olduğunu söylemeye cür'et etmişse; elbette "Gizlediği kimliği ve niyeti" üzerinden mesaj vermek istediği aşikar ama bizler de aptal değiliz ki; bu cür'etinden bir mana çıkarmayalım.
Türk milletinin merhametine sığınarak ülkemize göç eden dört milyon Suriyeli; eğer tedbir almazsak gün geldiğinde ilk fırsatta Türk Devletinden ne gibi taleplerinin olacağını kestirmek hiç de zor değil. İşte zihinlerimizde böyle bir çıkarımın oluşmasını sağlayan Bursa Belediye başkanının 30 Ağustos zafer Bayramı'na ilişkin yaptığı yorumdur.
Bu kadar yoğun şekilde toplu göçü kontrolsüz kabul etmek; riski hesaplanamamış bir yönetim zafiyetidir. Ülkemizin demografik yapısının bozulması ve milli kimliğimizin heterojen bir yapıya dönüşmesinin uzun vadede ne gibi taleplere zemin oluşturacağını hesaplamanın belki MHP'nin birinci derecede ilgi alanına girmesini beklerdik ama onlar bu hususları dile getirmekten ziyade özgür düşünceli demokrat ülkücüleri tehdit ederek, kafalarını gözlerini dağıtmakla meşguller.
Bu Suriyeliler meselesinde ne demek istediğimizi muktedirlere yani Cumhur ittifakına doğrudan anlatabilmemiz için Allah korusun herhangi bir Suriyelinin muktedirin bir çocuğuna veya yüksek menfaatlerine dokunmasını mı beklememiz gerekiyor. Öyle ya; Ağustos 2004 tarihli milli güvenlik kurulu kararı ile o zaman ki adı "Cemaat" olan yapının ortadan kaldırılması devleti yönetenlere tavsiye edilmişti; ta ki 17/25 Aralık'da kendilerine dokunuluncaya kadar; umurlarında bile olmadı.
Sonra ne oldu; cemaat 17/25 Aralık'da muktedirlerin kapısına dayanınca "Aaa.. bize de mi; aşk olsun" diyerek tepki gösterip, o günü de miladi kabul ettiler. Hukuki değil, vicdani değil, siyasi bir milad idi. Milletin nezdinde oylanarak meşrulaştırılmış bir milad değil. Onun için ileri ki yıllarda söz konusu mevzuda gerçek "Meşru milad"ın hangi tarihle başladığı tartışılacaktır diye düşünüyorum.
Demem o ki; zamanında, o zaman "Cemaat" şimdi ''Fetö'' denen yapıya dair uyarıda bulunanları bırakalım takdir etmelerini; onlara karşı savcılık yaptılar, Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile cezalandırılmalarını uygun gördüler ama "Cemaat"in "Fetö"ye evrilmesinin önünü de açmış oldular.
Aynı uyarıları Suriyeliler için yaptığımızda; ırkçılıkla suçlanıyoruz. Türk milletinin gen yapısında ırkçılık diye bir şey yoktur. Rahmetli Prof. Dr. Turan Yazgan hocamız o kadar ırkçı olmadığımıza dikkat çekmek ve aşırı hoşgörümüze vurgu yapmak için bir konuşmasında; "Keşke genlerimizde biraz ırkçılık olsaydı ama yok işte" demişti.
Bir ülkede demografik yapının bozulması gibi bir riskin hangi sosyal patlamalara neden olacağını kestirmek çok zor ama her daim küresel güçlerin kullanımı için potansiyel yumuşak karnımız olacağı aşikar ki; hele bu göç Ortadoğu'dan olmuşsa. Bu göçün hesabını çok iyi yapan batılı ülkeler; göç eden insanların içinden sadece yüksek eğitimli yetişmiş ve batı kültürünü içselleştirmiş olanları kabul ettiler; bir anlamda kalanlarını da bize bırakarak kendilerini rahatsız etmemeleri için ülkemiz ile anlaşmalar yaparak sınırlarımızı sıkı sıkıya tutarak, bırakmamamızı istediler.
Göçmenlerin yaşamlarını idame etmeleri için bedel öderken aynı zamanda Avrupa ülkelerini; kendilerine olacak muhtemel göç riskinden korumak için de ayrı bir bedel ödüyoruz. Bu ülkeyi yöneten muktedirlerin yönetme stratejisi hep kaybetmek üzerine oldu, kazanmaya yönelik hiç olmadı. Neredeyse numune yok.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

21 Temmuz 2019 Pazar

İYİ PARTİ'NİN KİMLİĞİ ÜZERİNE

İYİ PARTİ'nin kimliği nedir?
İYİ PARTİ'nin kurumsal kimliğinin tanımı ve Türk siyasetinde oturduğu yerin anlatımı konusunda sıkıntılar olduğunu bizatihi arkadaşlarımız arasındaki kafa karışıklığından fark ediyorum.
İYİ PARTİ sadece başta MHP olmak üzere; orada uygulanan haksızlıklar ve antidemokratik zihniyete karşı oluşan öfkenin deşarjı için kurulmamıştır. Dolayısıyla "Öfkemizi yatıştırdık, artık hepimiz arzuladığımız MHP'yi İYİ PARTİ'de inşa edebiliriz" gibi bir zihniyet algısı İYİ PARTİ'yi iktidara taşımaz ancak ömrünü kısaltır.
İYİ PARTİ'nin kuruluş gerekçesi; sistem değişikliğine razı olmayan özgür düşünceli demokrat ülkücülerin; MHP yönetimine gelerek düşüncelerini fiiliyata geçirmek, yani meclisten MHP desteği ile yeni sistem için referandum kararının çıkmasına mani olmaktı. Başarılamayınca da; başlatılmış olan bu mücadelenin bir kurumsal kimlik altında verilmesi gereği ve ihtiyacına binaen İYİ PARTİ kurulmuştur.
Dolayısıyla bugünkü MHP ile İYİ PARTİ arasında hem demokrasi anlayışı, hem sistem anlayışı anlamında ciddi görüş farklılıkları var. Böyle bir MHP'yi İYİ PARTİ içinde inşa etme düşüncesini hiç bir şekilde tasvip etmiyorum.
Parti içindeki bazı tutum ve davranışları İYİ PARTİ için yapılmış olan; ''Güzel ahlak temelli, vatan ve millet sevgisi ortak paydasında birleşip bütünleşen herkesin aidiyet duyabilecekleri bir partidir'' tanımlamasına uygun görmüyorum. Dikkat edecek olursak bu tanımda ne din, ne etnik kimlik, ne de siyasi düşünce önceliği vardır. Dolayısıyla İYİ PARTİ sadece ne ülkücülerin, ne sosyal demokratların, ne siyasal İslamcıların bir partisidir. Ancak farklı bir husus var ki o da; İYİ PARTİ'nin Türk milliyetçilerinin bir projesi olduğudur. Tanımı tekrar edecek olursak ''Güzel ahlak temelli, vatan ve millet sevgisi ortak paydasında bütünleşen herkesin partisidir''
Bugün MHP içinden bir kişi dahi çıkıp Bursa Belediye başkanının ''30 Ağustos Bayramı milletin tamamını ilgilendirmiyor'' sözüne itiraz etmedi. Geçen hafta birleşmiş milletler üyesi sanırım 22 devlet Doğu Türkistan için oradaki soydaşlarımıza yapılan zulme dikkat çekmek için ortak deklarasyon yayınladılar, Türkiye imza atmadığı gibi hiç bir İslam ülkesi de metne imza atmadılar. MHP burada da sesini çıkarmadı.
Demek istediğim şu; İYİ PARTİ, MHP'leşerek bir yere varamaz. MHP maalesef bugünkü görüntüsü ve yukarıda ifade ettiğim misyonuna yakışmayan siyaset anlayışı ile daha çok siyasal İslamcıların gönlüne, misyonuna uygun siyaset yapmakta olup; İYİ PARTİ'nin böyle bir siyaset anlayışı olmadığı gibi kuruluşunu da farklı temeller üzerine inşa etmiş olup" Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e inanıyor ve ona dönüşün mücadelesini kendine misyon edinmiştir. MHP ise ''Partili cumhurbaşkanlığı sistemi'' denen aslında " Tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemi"ne inanmakta, onun kavgasını vermektedir. Görüldüğü üzere Türk milliyetçilerinin İYİ PARTİ projesini sadece Devlet Bahçeli veya MHP muhalifliğine binaen kurulmuş bir parti olarak görmek işi çok basite indirgemek olur ki; bunca emeğe saygısızlık olur.
Ülkücü parti olmaz, ülkücü insan olur. Şahsen ben ülkücü denince; bir edep ve adap dahilinde Türk örf ve adetinin İslam inancı ile hemhal olmuş halini; günlük yaşamına içselleştirerek yansıtan insanı anlıyorum. Siyasi görüş olmaktan ziyade ahlaki duruşu ifade ettiğini düşünüyorum. İşte bu anlamda kendisini ülkücü olarak tanımlayan herkes pekala başka partilerde de olabilirler ama kalabilmeleri için de o partinin ülkücünün toleransını zorlayacak veya aşacak siyasi eylem ve düşünce ortaya koymaması gerekir; koyduğu an da gerekirse o partiyi terk eder.

Kazandırılmak af edilmek için gerekçe olamaz 
Evet, "Cemaat" kırk yıldır vardı ama hiç bir cumhuriyet hükumeti bunların "Fetö" sürecine evrilmesine müsaade etmemiş, etmesine cüret edecek yataklığı da yapmamıştır.
Velevki bu adamlar iyi "Kandırmışlar" kimleri; herkesi. Ama sadece sizi kandırınca darbe yapmayı düşünmüşler. Neden acaba. "Gazoz"u çok seviyor olabilirsiniz ama zafiyetinizi belli etmeyecektiniz.
Yani demem o ki; "Cemaat"i terörize eden AKP'dir. Dolayısıyla bir çok mensubu ölmüş gitmiş siyasi partilerin lider ve mensuplarını müsebbibi olduğunuz günahın vebaline ortak edemezsiniz; zira Allah her şeye şahit ve aynı zamanda kadirdir.

Aynı anda bir çok devlet kurumundan maaş almak...?
Ulan Allah'sız kitapsız; o da yetmez, şerefsiz; bunca milyon işsiz güçsüz insan rızkının peşinde koşup iş ararken; sonra bulamayıp intihar edenler varken; sen kimin bilmem neresinden düşüp dünyaya teşrif ettin ki; aynı anda onlarca kurumda yönetim kurulu başkanı veya üyesi olup maaş alabiliyorsun ve bunu hak bilip çoluğuna çocuğuna yedire biliyorsun.
Benim ödediğim vergilerden eğer zerre miskal liyakat dışı, kayırma ile kuruş kursağından geçmişse; cesedine kefen bile nasip olmasın tamam mı.
Ağzımı bozmamaya çalışıyorum ama ancak bu kadar oluyor. Akşama kadar salavat getirip duruyorum. Diyelim ki adamın birisi ''Liyakat'' ile bir makama gelmiş; yahu şart mı dır; kızını kısrağını, bacısını baldızını, anasını avradını sağına soluna serpiştirip, nemalandırması. 

Tankın egzozuna çaput tıkamak
Neymiş, tankın egzozuna gömlek, atlet tıkamışlar da tankları çalışamaz hale getirmişler. Adam tankın attığı gazı kendi yellenmesi sanıyor galiba.
Hadi oradan. O tankın egzozuna bırakın çaput tıkamayı, arkasında duramazsın bile. İşte ipe sapa gelmez bu tür ucuz kahramanlık hikayeleri o geceki şanlı direnişin mana ve önemine gölge düşürüyor.

Başkalarının kahramanlıklarına "Sızmak ve nemalanmak" kendi isim ve görüntülerini medyada yayma gayretinden başka bir şey değildir; tankın egzozuna çaput tıkama hikayeleri
Türk milletinin gerçek kahramanlığı ortadayken; üzerinden tank geçen kahraman görüntüsü orada dururken ne gerek var gerçekleşmesi mümkün olmayan, geri zekalıların uydurduğu senaryolarla; devleti o gece sokaktan toplayan kahramanların inanmışlık ve adanmışlıklarına gölge düşürmeye.
Şu "Kabataş Yalanı"nı çok önemsiyorum. Yine o düştü aklıma.

Onurlu insanlar istifa ederlermiş
Avrupa'da adam Istakozu devlet kesesinden yedi diye istifa getirdi; biz de ise devletin imkanlarını peşkeş çekerek "Ne istediniz de vermedik" diyenlerden sadece bir tanesi değil, hiç birisi; değil istifa, tınmadılar bile. Üstelik bizimkiler Müslüman.
Onun için mesele din temelli değil, ahlak temelli dir. Müslüman din adamı; ilahiyatçı, üstelik profesör. Din adına "Hayır işlemek için rüşvet verilebilir" dedi. Adam resmen gayri meşru bir işi; dahil olduğu siyasi partiyi ihya etmek için din üzerinden meşrulaştırıyor.

İşte ahlak denen şey böyle bir fetvaya müsaade etmiyor. Aynı şeyi Ahlak'a danışınca vicdan "Hs.tir lan" diyor.
Şimdi ben böyle yazdım ya; kör siyasal İslamcı, dini bütün birisi olarak benim inancımı "Sen müslümanmısın ki" diye sorgulayacaktır. Niçin; göz bebekleri olan, ısmarlama fetva veren adamlarını takmadım diye. 

Yine bir Buhan Kuzu vakası
AKP'li olup, bakan olmak için Erdoğan'ın dikkatini çekmek uğruna her gün Twitter'ı twit'e boğan Prof. Burhan Kuzu yine buyurmuş ki;
"Tekrar hatırlatmakta fayda var. Bunlar, cemaat ve hizmet hareketi görünümündeyken beraber olduğumuz doğrudur. Bunu Cumhurbaşkanımız da söyledi. Milat 17/25 Aralık’tır. 17/25 Aralık sonrası FETÖ’nün sözcülüğünü yapan ve terör örgütü olduğu ortadayken kol kola olan CHP değil mi"
Ben de Twit'ine yorum yaprak, dedim ki;

"Hayır Hocam, gerçek milad o değil. O miladi, kendinizi fetö kapsamı dışında tutmak için belirlemiş olduğunuz bir milad dır. Gerçek milad; içinde "Fethullah Gülen cemaati"ne yönelik tedbirlerin alınması kararı da bulunan 2004 yılı Milli Güvenlik Kurulu Kararı dır"
17/25 Aralık'ın milad olmasının hukuki bir dayanağı yoktur ama 2004 yılı Milli Güvenlik Kurulunun hukuki bir dayanağı var. Anayasa ve yasalarımızda tarifi yapılmış olan mutad toplantılar olup, her defasında alınan kararlar devletin arşivinde yerini alır.
Oysa 17/25 Aralık; iktidarın, ben istedim oldu şeklinde, paşa gönlüne göre belirlemiş olduğu bir milad dır. Vicdanlarda kabul görüp tescil edilmiş bir milad değildir. Muktedirlerin dayatmasıdır.

15 Temmuz anısına panolardaki ''Zavallı asker'' görüntüsü
Mesela Devlet Bahçeli ve avenesi; vebaline ortak oldukları AKP'ye hiç sordular mı; niçin cadde ve sokaklardaki panolara; 15 Temmuz anısına dair çizimlerde kafasına Türk askerinin balyozu inen Fethullah Gülen resimleri konmadı da; acizi-yet içinde ağlayan itilmiş, kakılmış Türk askeri çizimleri konmuştur.
O resimlerdeki yaratılmak istenen algının tek amacı olabilir o da; "Bu kamuflaj içindeki asker Türk Ordu'sunun temsili askeri olup, işte böyle zavallı duruma düşürürüz" demektir. Çünkü fetöcü bir asker olduğuna nasıl hükmedeceğiz. Öyle ya; niçin aciziyet içinde, yerlerde sürünen, kan revan içinde bir Fethullah Gülen resmini panolarda göremiyoruz.
Biatcı, siyasal İslamcılığa evrilmiş Türk milliyetçileri bu soruları sormazlar ama Özgürlükçü demokrat Türk milliyetçileri bu soruları ve dahalarını sormaya devam edeceğiz.

Muktedirler buyurdu diye tarih öyle yazılmayacak
Tarih muktedirlerin dayattıkları üzerinden değil gözlerimizle gördüklerimiz ve kulaklarımızla işittiklerimiz, şahit olduklarımız üzerinden yazılır.
Dolayısıyla,
Ey muktedirler şunu bilin ki; muktedirliğinizin bekası için yarattığınız sonra da dayattığınız algıların peşinden giden ahmak olmaya itiraz ediyorum. Algılar üzerinden yaratılan belgelerle oluşturulan arşivleriniz gün geldiğinde ancak ocak tutuşturmaya yarayacaktır.

En zayıf kişilik hali biat etmektir. Ey biatcı ahmak; Allah sana akıl bahşettiği için insan olarak zuhur etmedin mi. Öyleyse niçin biat ettiğin bir faninin sadece ve sadece sürekli peşinde sürüklenesin diye yarattığı algılara ağzını uzatıp giden koyun olmayı yeğliyorsun.
Yani demem o ki; son yirmi yıllık tarihimizi muktedirlerin dayattıkları üzerinden değil gözlerim ve kulaklarımla şahit olduklarım üzerinden okuyacağım. Çünkü mazlumun ve masumun en büyük şahidi benim vicdanım.
Muktedirler öyle buyurdular diye yavşak mı olmak zorundayız. 

Siyasal İslamcılığa evrilmiş ülkücü
Cumhur ittifakının bir kanadı "Ümmetin parçalanması"ndan bahsetti ama milliyetçi kanadının gıkı çıkmadı. Doğal refleks ne olmalıydı; "Ne ümmeti kardeşim".
Bunlara "AKP'ye eklemlenmiş, siyasal İslamcılığa evrilmiş ülkücüler" dediğimizde bizlere kızıp, tehdit ediyorlar. Mesela, kadim Türk Ordu'sunun eğitim ve öğretim ocağı Kuleli Askeri Lisesi'in misyonuna son verildi gene gıkınız çıkmadı. Öyleyse kendi tanımınızı kendiniz yapın bizler de o tanımı kullanalım.

Kısaca;
Birisi cemaat, diğeri parti adı altında iki "Siyasal İslamcı" unsurun Türk Devleti'ini ortaklaşa işbirliği ile değiştirme ve dönüştürme niyetlerine binaen programlanan ihanet sürecinde; Türk devletini teslim aldıklarını sandıkları bir anda her ikisinin aklına "Baş imam kim olacak " sorusu gelince; bedelini Türk milletinin ödediği, sefasını ise hala muktedirlerin sürdürmekte olduğu bir geceyi yaşamıştık. Ya sonrası...?
En çok da zoruma giden; bu olup bitenlerin vebaline hiç gerek yokken Türk milliyetçilerinin de eklemlenmesi ile bir başka vebalin altına girilmesidir. Bu ihanet sürecin müsebbibi olanlardan birisinin yanında değil, her ikisinin uzağında durarak alternatifler üretebilirdik; aksine belki de kalınan yerden devam edilmesine lokomotif olduk. 

Kısa kısa
15 Temmuz kurgu değilse; 15 Temmuzu 16 Temmuza bağlayan gece 3000 tane hakim ve savcının fetöcü olduğunu nasıl anlayıp da görevden alıp, soruşturma açtınız. Eğer böyle bir bilgi hazırda var idiyse; Allah'ın gazabından nasıl kurtulup, şehitlerimize hesap vereceksiniz.
...
İstediğin kadar "İP" de dur. O ip boynuna dolanınca; nasıl da Adana, Mersin, Antalya, İstanbul'u bıraktın. Öyle ya; can tatlıdır
...
Selalarla, retüellerle içi boş, imana zerre nüfuz etmeyen bir din anlayışı aldı başını gidiyor.
Bir defa da olsun sudan kesilip sararan ve sonra dalından düşen yaprağın serüvenini anlatsanız ne olur sanki. Çünkü işinize gelmez, niçin; kulun imanı kuvvetlenir size biat etmez diye.
soralmehmet@gmail.com