10 Temmuz 2019 Çarşamba

SÖYLENENLERE İTİRAZIM VAR

''Ümmet'' nedir ''Millet'' nedir
Muhterem gene kavramları tepetakla attırdı.
Beyefendi, ümmet din birlikteliğini; millet ise soy(Kültür) birlikteliğini ifade eder. Onun için Babacan'ın başka parti kurmasının "Ümmete zarar verir, parçalar" şeklindeki açıklamanız niçin bizleri bağlar anlamış değiliz.
Değil Sen, Babacan da olsa; el ele verip varsa eğer ortalıkta bir ümmetiniz; ayrıştırabildiğiniz kadar ayrıştırın ama Türk milletinin yakasından elinizi çekin.
Hangi ümmetten bahsediyorsunuz siz Allah aşkına. Anlıyoruz ki; Hz. Peygamberin vefatı ile ümmet kavramının içi boşaltılmış, anlamını yitirmiş.
Hz. Peygamber'in vefatından sonra ilk dört halifeden üçü katledilmiş, ne adına; sözde İslam adına. Yine Hz. Peygamber'in vefatından henüz elli sene geçmeden torunu katlediliyor, ne adına; o da sözde İslam adına.
Bu ümmetin mi; zarar görmemesi için özen gösterip, dikkat edeceğiz. Ne ümmeti..? Ümmet falan umurumda değil, ben imanımı muhafaza edebilmenin mücadelesini veriyorum, sen neden bahsediyorsun muhterem.
Alın ümmetiniz sizin olsun, bana Türklüğüm yeter.

HDP seçmeni ve millet ittifakı
HDP seçmeninin (Kısmen de olsa) İstanbul seçimlerinde millet ittifakını tercih nedeni; millet ittifakını kazandırmaktan ziyade ne yapıp edip Cumhur ittifakını cezalandırmaya, kaybettirmeye yönelikti.
İşte onun içindir ki; HDP'li kadın sözcü İYİ PARTİ sıralarına hitaben "Size rağmen millet ittifakına oy verdik" diyerek bir anlamda "Sizinle hiç bir zaman beraber olmadık, olmayı da düşünmedik, düşünmeyiz de; ama, öte yandan Cumhur ittifakına da en büyük cezayı kesmek istedik. Sistem de bize o konjonktürü sağladı ve biz de gereğini yaptık" demek istemiştir.
Cumhur ittifakı, devleti de arkasına alarak devasa gücü ile siyaset kurumunu kendi nefsine göre dizayn edip, şekil vermekte ısrar edince; HDP'yi ateşleyip, nereye düşeceğinin hesabını yapmadan fırlatıp attı, onun da düştüğü yer ne tesadüf ki; Cumhur ittifakının ekin tarlasıydı.
Bilmem anlatabildi mi.

Tek adam sistemi hukuksuzluğu sona erdirmiş mi dir.
Devlet Bahçeli bugünkü grup konuşmasında "Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemi ile hukuksuzluk sona ermiştir" dedi.
Sayın Bahçeli siz bu değerlendirmenizi ancak size biat eden iflah olmaz, azatlık kabul etmeyen kölelerinize yutturabilir siniz.
Ama bizler çok iyi biliyoruz ki; o günkü cari hukukumuza göre bulunduğu mevkinin hukuki sorumluluklarını ihlal ederek, fiili durumlar yaratıp keyfiliği adeta alışkanlık haline getiren Recep Tayyip Erdoğan'ı; hukuki çizgiye davet için gereğini yapmak muhalefet olarak sizin asli göreviniz iken; tam aksine bu gayri fiili durumdan kaynaklanan konjonktürü koltuğunuzun bekası için kullanma kurnazlığına gittiniz. Çünkü Adamı hukuka uymaya davet etmeniz gerekirken, hukuku adamın paşa gönlüne göre dizayn ettirmenin öncüsü oldunuz.
Evet Cumhur ittifakı tarafları olarak sürekli fiili durumlar yaratıp, sonra işinizi hallettikten sonra bu gayri meşru fiili durumlara hukuki zırh geçirseniz de; kısa vadede durumu kurtarabiliyorsunuz ama millet en sonunda sizi sandık başında yakalıyor haddinizi bildiriyor. İstanbul halkı 800.000 oy farkla evire çevire haddinizi bildirmiş olmasına rağmen siz hala "İstanbul halkı tercihini yanlış yaptı" diyorsunuz. Bu değerlendirmeniz; buyurgan ceberut bir belleğin dile gelmesinden öte bir şey değildir. İstanbul halkı da sizin Türk siyasetindeki varlığınızı tamamen yanlış buluyor zaten. Onun içindir ki milletle sandıkta tek başına yüzleşmemek için işi sistem değişikliğine kadar götürdünüz.
Dolayısıyla iddia ettiğiniz gibi "Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemi" hukuksuzluğa çare olmamış; T. Erdoğan karşısındaki aciziyetinizin ve koltuğunuzun bekasının başımıza musallat ettiği bir ucube dir. 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı meclis toplantısına dair izlenimim
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı toplantısını canlı izledim. AKP grubu "Eylül'den itibaren toplantı gün sayısının 5 gün olması"nı içeren önergeyi verdiler.
İmamoğlu ise "Eğer gündeme ilişkin görüşmeler bir gün veya bir kaç saat içinde tamamlanacaksa, 5 gün buraya gidip gelmenin ne anlamı var" diyerek önergeyi oylamaya koymadı. Ancak AKP grubunun söz konusu önerge üzerine itirazları nedeniyle yaklaşık yarım saatten fazla kısır tartışma sürdü gitti.
Bu arada AKP sözcüsü diyor ki; "İyi ya; fena mı, İstanbul halkı toplantıları 5 gün süresince izlerler"
AKP sözcüsünün bu kinayeli cümlesinden bizim anladığımız şu; AKP, İmamoğlu dönemi ile meclis oturumlarının İstanbul halkına canlı izletilmesinden çok rahatsız. Çünkü AKP grubunun amacı meclis üyeliklerinin çokluğuna yaslanarak meclis çalışmasına engel olmak ve İmamoğlu'nu zor durumda bırakmak. Bu tavırlarının canlı izlenmesini istemiyorlar. Peki ne yapmak istiyorlar; toplantıların 5 güne yayılarak, İstanbul halkını bıktırarak canlı yayını izlemekten uzaklaştırmayı amaçlıyorlar.

İslam'ın şartı beş. Peki cennetlik olmamız için yeterli mi?
İslam'ın şartı beş. Bunların gereğini yaparsak cennet bizim için hazır mı yani; sanmıyorum.
Mesela, hep merak etmişimdir; günde belli bir süreliğine "Anlayarak okumayı" ilave edecek olsak ve şartı 6'ya çıkarsak Allah'ın gücüne mi gider, yoksa takdir mi eder. Şimdi siyasal İslamcılar buna "Tabi ki gücüne gider" derler değil mi.
Zamanında İslam'ın şartı 5 dir diye tespit edenler hangi kıstasa göre bunu sıralamayı yapmışlar acaba. Peygamber efendimize ilk emir "Oku" ise; niçin İslam'ın beş şartı içinde yok veya ilave edilmedi.
İslam'ın esas ruhundan uzaklaşıp, siyasallaştırıldıktan sonra özellikle değil bir Müslüman; her insan için elzem olan okuma, dolayısıyla öğrenme ihtiyacı ve gerekliliğinden kaçınılmış. Çünkü halkın bilinç düzeyinin artması "Siyasal İslam"ın daima kabusu olmuştur. Bilinçli halk Siyasal İslamcı yöneticileri daima korkutmuştur. Ondandır ki; bu çelişkiyi ortadan kaldıran "LAİKLİK" için "DİNSİZLİK" demek işlerine gelmiştir.
Ben şahsen ilaveten "Günlük periyodik okuma ve tefekkürde" bulunmayı iman sahibi şuurlu Müslüman için şart olarak görüyor, kendi günlük yaşantımı da ona göre programlıyorum. 

7 Haziran 2015'den itibaren yaşadıklarımızın vebaline Devlet Bahçeli de ortaktır 
AKP'nin bu ülkeye verdiği ve vereceği zararın yarısı hatta fazlasında Devlet Bahçeli ve avenesinin katkısı büyüktür.
7 Haziran 2015 seçimleri itibariyle başlayıp 15 Temmuz ihanet süreci de dahil olmak üzere hala devam eden sıkıntıların temelinde; parti kurumsal kimliği ideali ve ülküsünden ziyade her daim siyasi konjonktürü ve parlamento aritmetiğini kullanarak sadece koltuğunu koruma ve kollama amacında olan Devlet Bahçeli'nin koltuk hırsı vardır. En büyük kabahati de uzun iktidar sürecinden sonra ilk defa 7 Haziran'da meclis çoğunluğunu kaybeden AKP'nin; Devlet Bahçeli'nin erken seçim kararı ile 1 Kasım erken seçim ile tekrar tek başına iktidar olmasını sağlamasıdır.
Velhasıl kelam; ülkemizde yaşanan kırılmaların tetikleyicisi Devlet Bahçeli ise; yaşadıklarımızın müsebbibi de bir anlamda kendisidir.
Gün geldiğinde Recep Tayyip Erdoğan "Evet, benim de çok hatalarım olmuştur ancak Devlet Bahçeli; siyasette oluşan konjonktüre sürekli müdahale ederek, siyasetin kendi inisiyatifinde yönlenmesini sağlamıştır. 7 Haziran'da hükumette veya başka bir koalisyonda yer almak istedi de biz mi mani olduk" dese hiç de haksız sayılmayacaktır.
Not: MHP kurumsal kimliğini ayrı tuttuğuma dikkat çekmek isterim. Zira MHP kurumsal iradesinin gasp edildiğine inanıyorum. 

Yeter artık! 
Dünyanın neresinde ipten kazıktan kopmuş sapkın iti köpeği varsa ülkemize boca edilmesini kabul etmek zorunda mıyız.
Bu göçmenler dünyanın her tarafında varlar ama mesela Almanya'da böyle vakıaları görmüyoruz, duymuyoruz. Çünkü onlar hep nitelikli ve yetişmiş olanları aldılar kalanları da bizim gibi ülkelerin başına musallat ettiler.
Yine bir tecavüz vakıası, yine yabancı uyruklu ve yine başı boş gezen serseriler.
Ne kadar göçmen varsa denetimli ve güvenlikli kamplarda ikamet ettiril melidirler. Periyodik olarak güvenlikleri sağlanıp, ülkelerine geriye göçleri sağlanmalıdır. Eğer bayramlarda gidip de tatil yapacak kadar güvenliğe sahipseler; niçin tekrar dönüyorlar. Onlar sadece zorda kalmış göçmenler, TC vatandaşı değiller ki; tekrar gelsinler.
Bunun dışında özellikle Suriye göçmenlerinin gelişine göz yummak veya gelmiş olanların kalıcılığını kabullenmekten bir anlam çıkar ki o da; ülkemizin demografik ve coğrafi yapısını değiştirmektir. ''Güney Kürdistan''ı kabul edenlerin bir de ülkemiz sınırları içinde doğal uzantısı deyip ''Kuzey Kürdistan''ı inşa projesine hizmet olabilir. Şimdilik olmasa bile gelecekte potansiyel bir alt yapının oluşmasına neden olur; hazır ikiz yasalar da meclisimizde kabul edilmişken.
İKİZ YASALAR
Bir ülkede etnik azınlıklara veya halklara kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkının tanınmasıdır.
MHP 57. hükumet dönemimde bu yasa çalışmasının komisyonlardan geçmesine mani olmuş olsaydı AKP hükumeti döneminde yasallaşmayacaktı.

Edepsizliğin ve hadsizliğin dibe vurma hali
MHP'li Semih Yalçın'dan Akşener'e; "Kendi mabadı açıkta dururken başkalarını ayıplaması ahlaki düşüklüktür" demiş.
Semih Yalçın Prof. falan değil, bir zavallıdır.
Demek ki ülkücü sadece MHP'de ikamet etmekle olmuyormuş. Cümlede geçen "Mabadı" kelimesi; Türk töresinden nasiplenmiş bir erkeğin bir bayan için kullanabileceği ifade olamaz.
Meral Hanım'ın Semih Yalçın'ı öfkelendiren sözleri siyasetin kaldıramayacağı ifadeler değildi. Ancak öfkesi aklını teslim alınca ve de siyaseten söylenecek bir söz de bulamayınca o aşağılık benzetmeyi yapabilmiştir.
Ülkücü; belli bir edep ve adap kaidesi içinde İslam inancı ile yoğrulmuş Türk örf ve geleneğini; içselleştirerek günlük yaşamını bu minvalde sürdüren adam gibi adamdır. Ya Semih Yalçın...
Ne diyelim; üstelik de bir bayan için o sözleri sarf etmek; elbette acizliktir. Türk töresinde erkek tarafından bir kadına kem söz söylemek hemcinsine söylendiği kadar kolay değildir. Yazıklar olsun. 

Fetöcü emarelerini kendileri üzerinde göründükçe kurbanı başkalarından seçiyorlar 
Meral Akşener'i zorlama ve kurgu ile fetö'cü ilan etmek gibi psikolojik zulmü reva görenler (Gerçi onun torunun çükünde bile değil) sözüm size; Bülent Arınç diyor ki; "Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyeliğimden alacağım maaşın bir kısmını fetö soruşturması yaşamış KHK mağduru ailelere bağış yapacağım" diyor.
Belki de vicdanı kendini bu itiraflara sürükledi, o başka konu ama Meral Hanım'a iftira atan belgesiz, insafsız ve merhametsizler sizde zerre kadar şeref varsa esas Meral Hanım'a değil Bülent Arınç'a niçin dava açılmadığını sorar üzerine gidersiniz.
Velhasıl kelam; fetö ile mücadele devlet için değil AKP, belki de Cumhur ittifakının istikbali için yürütülen bir süreç. Fetöcü'nün kardeşi bakan, darbe yapan generalin kardeşi büyükelçi. Daha neler neler. Siz bizimle kafa mı buluyorsunuz.
Adam resmen "Ben maaşımı fetöcü yakınlarına bağış yapacağım" diyor. Bu cümleyi AKP'li değil de bir başkası her kim kullansaydı kodese girmez miydi.
Bülent Arınç bir önceki mülakatında her şeyi berbat etmişti, düzeltmek için belli ki yandaş kalana kendisi için program siparişi vermiş ama daha beteri oldu.
Allah bunların cümlesini şaşırttı. Allah Türk milletine sahip çıktı, bunları da bizatihi kendi iradeleri ile azar azar yolcu ediyor anlaşılan.

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu
Anlaşılan o ki Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu; AKP'nin gedikli yaşlılarından müteşekkil olup, onları bir araya toplayarak orada burada yaramazlık yapıp, yeni kurulan partilere sarkmasınlar diye uydurulmuş bir ihtiyar heyetidir.
Bakıyorsunuz hepsi ihtiyar ve hepisi AKP'li. Mesela bir tane emekli genel kurmay başkanı yok. Mesela niçin bir holding patronu yoktur. Geçmişte görev yapmış başka partilere mensup hariciyeci veya ekonomi bakanı yoktur.
İşin garibi verdikleri beyanatlardan anlıyoruz ki tam anlamıyla görev ve yetki tanımlarına da vakıf değiller.
ilk önce "Her birisi haylaz siyasi kaşar olan bu ihtiyarları bir arada nasıl tutabiliriz ki; bize zarar vermesinler"in cevabı aranırken Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu'nu kurmak akıllarına gelmiş gibi . Yani işe göre adamlar değil, adamlara göre iş ayarlanmış.
Bu ihtiyar heyetinden israftan öte hiç bir halt olmaz. Kozmik odayı; bir kurgunun içinde yer alarak fetö, dolayısıyla ABD'ye peşkeş çekmiş adam bu kurulun baş gediklisi ise vay halimize.
Balgat mukimi ve avanesi özgür düşünen demokrat Türk milliyetçilerine sürekli çemkirmekle meşguller. Kozmik odanın namusunu peşkeş çekenler hale iltifata tabi tutulup, itibar görüyorlarsa; ülkücülüğünüz ve milliyetçiliğinizde samimiyseniz Cumhur ittifakının uhdesinde olup biten bu yanlışlara nasıl mani olamıyorsunuz. 

Kısa kısa
Ali Babacan'a açılan davanın red edilmesinin nedeni; Fetö'nün AKP'deki siyasi ayağının deşifresi olması ve bumerang etkisi yapacağı korkusundandır.
...
Şeyma Subaşı'nın kitabı kırk bin satmış. Birinci baskı tükenmiş, ikinci baskısı yapılacakmış. Doğrusu kitaba ''El mi basmışlar'' yoksa okumuşlar mı merak ettim doğrusu.
Öyleyse kitap okuma alışkanlığını artırmanın formülünü bulmuş oluyoruz. Önce Şeyma Subaşı gibi isimleri bulup, zengin erkeklerin yanına staja göndereceğiz, sonra onları evlendirip bir süre sonra da boşandırıp akabinde kitap yazdıracağız.
soralmehmet@gmail.com

4 Temmuz 2019 Perşembe

OLUP BİTENLER ÜZERİNE

HDP'nin ne halt ettiği değil bizim ne sonuç aldığımız önemli
HDP şunu diyormuş, bunu diyormuş; umurumda bile değil. Ben oyumu Ekrem İmamoğlu'na verdim ve istediğim sonucu da aldım.
Bu ucube sistemin getirdiklerinden de, götürdüklerinden de sorumlu olanlar HDP seçmenin tercihleri üzerinden millet ittifakını sorguluyorlar.
Vallahi bu sevişme usulünü Cumhur ittifakı icat etti. "Orama burama dokunma" diyemezsiniz. Şartları siz belirlediğinize göre siyasi arenanın da oluşma şekline razı olacaksınız. 

Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında yandaş basın medya ve akademisyenler de hesap vermelidir
Ergenekon ve Balyoz kumpasları'na; "Ordu vesayeti"ne son, siyasi iktidara destek ve biraz da cumhuriyet değer ve kazanımlarına düşmanlık adına intikam arzusunun büyük hazzını yaşayarak destek naraları atanlardan sadece Nazlı Ilıcak mı bedel ödeyecek. (Kendisi için zerre kadar üzülmüyorum)
O'nun partner'i bir hatun kişi vardı; kızıl saçlı, çıyan gözlü o hatun ve diğerleri ne olacak. O'nun ayrıcalığı nedir ki. Bugün pişmanlığını veya aldatılmışlığını dile getirmelerine rağmen nice insanlar hapiste yatarken; o kızıl saçlı, çıyan gözlü hatun nasıl oluyor da; yandaş olmanın dokunulmazlığı altında hala aynı goygoyculuğu devam edebiliyor. Aslında günahının farkında olmalı ki; son üç beş gündür TV'lere çıkmaya cür'et edemedi. Çünkü Ersan Şen ve Nedim Şener'in karşısına çıkması mümkün değildi.
Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının; goygoycu medya, basın ve akademisyen ayağından da hesap sorulmalıdır.

''Tek adam'' sistemi ABD merkezli McKinsey Danışmanlık Firması tarafından dizayn edilmiş 
Hay Allah. Biz de sanıyorduk ki; ''Tek adamlı partili cumhurbaşkanlığı sistemi''nin mucidi Devlet Bahçeli. Oysa yanıldık, ABD imiş.
....
'Milli Gazete’den Muhammed Vefa’nın haberine göre; üst düzey AK Partili bir isim, Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi’nin AK Parti tarafından hazırlanmadığını, söz konusu sistemin daha önce de ülke gündemini uzun süre meşgul eden ABD merkezli McKinsey Danışmanlık Firması tarafından dizayn edildiğini ifade etti''
...
Vallahi yalan da değil. AKP aslında başkanlık sisteminden çok bahsetmiş olmasına rağmen özellikle 7 haziran 2015 seçimlerinden sonra gündeminden düşürmüştü. Devlet Bahçeli'ye nereden, nasıl bir ilham geldiyse; 1 Kasım 2015 seçimlerinden hemen sonra daha önce karşı olduğu başkanlık sistemini gündeme getirdi. Parti içinde büyük çalkantılar yaşanması pahasına mücadelesini vererek başardı, muradına da erdi.
Hep söylerim. Türkiye'de yaşanan tüm kırılmaların tetikleyicisi olarak öyle veya böyle Türk milliyetçilerini; kendi dünya görüşleri ile çelişse bile dahil etmeyi başarıyorlar. İlk önce Türk milliyetçilerini nasıl dahil edebileceklerinin hesabını yapıp, sonra ne yapmak istiyorlarsa eyleme geçiyorlar. ''Lidere sadakat şerefimizdir'' ilkesi zaten her şeyi kolay kılıyor.
Türk milliyetçilerine sistemin değiştirilmesinin tetikleyicisi rolünü verdiler, başardıktan sonra da MHP'yi AKP'ye eklemlediler. Diyeceksiniz ki hep tetikleyici MHP oluyor da niçin hiç bir zaman siyaseten muktedir olamıyor. Çünkü Devlet Bahçeli öyle bir MHP'yi yönetememekten korkmakla birlikte misyonu da o değil zaten. 

Devlet Bahçeli'nin önceliği hep AKP olmuştur
Devlet Bahçeli hiç bir zaman AKP'nin olduğu kadar MHP'nin akıbetini düşünmemiştir. Hatta; Erdoğan var olsun, AKP yaşasın diye yeni sistemin mucidi bile kendisi olmuştur, tabi ilaveten bir de koltuğu korunsun diye.
Sürekli kan kaybeden MHP oldu ama o hep AKP'nin kan kaybına üzüldü ve çareler aradı. Yalan mı. Mesela bir örnek; AKP 7 Haziran'da azınlığa düşünce AKP toparlansın diye Tuğrul Türkeş'i AKP'ye kim gönderdi; Devlet Bahçeli değil mi.
AKP'nin içinden çıkacak yeni oluşumlar ne kadar canını sıkmış olmalı ki; bugünkü grup konuşmasında Davutoğlu, Babacan ve Gül'e göndermelerde bulundu. Yani; "AKP'ye zarar vermeyin" demeye getiriyor.
Oysa asıl neden; Devlet Bahçeli'nin bulunduğu her yerde hem kendisine hem de eklemlendiklerine kaybettirmesidir. Dolayısıyla AKP'nin kaçınılmaz sonu kaybedeceğidir.

Kripto fetöcü "Edepsiz" ağlak adam. 
Türkiye bağırsaklarını temizliyor" diyerek Türk Ordusunun göz bebeği subay ve vatan sever sivil evlatlarına karşı kurulan kumpaslarla işlenen hukuk cinayetleri ve gördükleri zulüm karşısında yaşamış olduğun hazzın bedelini hala ödememişken; İstişare Kurulu üyeliği ile payelenmeni ve yeni bir maaş bağlanmasını hazmedemiyoruz.
Aldığın maaşı sorguluyoruz diye bize "Edepsizler" diyemezsin. Sen önce günahlarının bedelini öde, mümkünse aldığın maaşları iade et. Çünkü tek kuruşumuz sana helal değildir. Sen kadim Türk tarihinde Türk ordusuna kurulan "Kozmik oda" kumpasının baş aktörü "Edepsiz"in birisisin.

Davutoğlu kendi hikayesini yazmaktan korktu
Adam seni kulağından tuttuğu gibi evirdi, çevirdi kenara attı. Peki ne yaptın yüreksiz; kös kös doğru evine gittin. En büyük referansın ''Stratejik derinlik'' kitabın. O da ülkemizi Suriye meselesinin derinliklerine sürükledi ve hala bedelini ödemeye devam ediyoruz, bir türlü de sürüklediğin bataklıktan çıkamıyoruz.
Yok öyle yağma. Seninkisi şark kurnazlığı. İnsanlar demokrasi için kaç senedir bedel ödüyor. Bedel ödeyenlerin kısmen sağladığı siyasi ortamda beleşe konamazsın, konsan bile yüreksiz olduğun için bir yere de varamazsın.
"Millet ittifakı" illetlik ve zilletlikle itham edilirken yine sünepeydin. Sinmiş bir köşeye, kedi sessizliği ve aynı zamanda dikkati ile bıyıklarını oynatmakla meşguldün. Şimdi bu iki aşağılama sıfatı üzerinden; içinden zuhur ettiğin AKP'ye "Niçin bu sözleri muhataplarınıza sarf ettiniz" diyorsun. Biz o aşağılama sıfatları İllet ve zilletin bedellerini muhataplarına fazlasıyla ödettik de; bu başarıdan nemalanmak senin neyine. Ödettiğimiz bedelle elde ettiğimiz siyasi arena seni kusar bilesin. Çünkü hak etmiyorsun.

AKP yeni sistemle ilgili revizyon arayışında
Anlaşılan o ki; Erdoğan "Tek adam" sistemi ile muktedirliğini sürdürmek için ne yaparsa yapsın MHP'nin kendisine eklemlenmesinin yetmeyeceğini anlayınca sistem üzerinde revizyon arayışlarına girdi.
En büyük yanılgıları; ülkücüleri Devlet Bahçeli'nin azatlık kabul etmeyen iflah olmaz biatcı köleleri olduğu zannı üzerinden hesap yapmış olmalarıdır. Oysa ülkücüler, özgür düşünceye sahip, öz güven sahibi düşünen ve muhakeme eden insalardı. Kimsenin gücü onları yanlışa sürükleyemezdi, nitekim de öyle 
oldu.

Kısa kısa
Meral Akşener bugün artık söyleyeceğini söyledi.
"Benim hakkımdaki soruşturmayı gizli değil, açık sürdürün ki; her iftiranıza karşılık soruşturmanızın varacağı yerin sen ve çevren olacağını tüm millete gösterebileyim" demiştir. 
...
İmamoğlu denince aklıma proje muroje falan gelmiyor, umurumda da değil. Ya ne geliyor; gülen yüz, yumuşak dil ve son kertede; muktedir olup, akılları esir almış siyasal İslam'ın; cumhuriyet projesi olan cumhuriyet değer ve kazanımlarının yetiştirdiği bir genç tarafından kalıcı şekilde kök salmasını sekteye uğratılması, ümüğünün sıkılması.
...
Kardeşim "Es-dörtyüz" de ne demek oluyor. "S"ye "Es" demekle bir halt olamazsınız ama "Se-dörtyüz" derseniz hem Türkçeye saygı göstermiş olursunuz, hem de saygı görürsünüz. 
soralmehmet@gmail.com

30 Haziran 2019 Pazar

HEPİMİZ MERAL AKŞENER'İZ

Hepimiz birer Meral Akşener'iz
Meral Hanım hakkında 2016 yılında "Sözde fetö ile ilişkisi" üzerinden açılan bir dava varmış ve Meral Hanım dahil kimsenin haberi olmadan bugünlere kadar gelmiş. Bu arada CHP ve İYİ Parti "Fetö'nün siyasi ayağının açığa çıkarılması" önergesi veriyor ancak "Balgat mukimi ve avanesi ile AKP tarafından red ediliyor. (Lütfen dikkatinizi çekerim MHP demiyorum; zira MHP'nin kurumsal iradesinin gasp edildiğini düşünüyorum). Muhtemeldir ki; kendilerinin fetö ile ilişkileri ortaya çıkmasın diye verilen meclis önergesine red oyu verdiler.

Şimdi öğrenmiş olduk ki; davanın geldiği son aşamada soruşturmada gizlilik kararı alınmış.
Düşünebiliyor musunuz, davanın bu aşamasına kadar Meral Hanım'ın bir defa olsun ifadesine ve bilgisine baş vurulmamış. Anlaşılan o ki; suç siparişi verilmiş delil toplanıyor ama belli ki istedikleri kıvamı tutturacak malzemelere de bir türlü ulaşamıyorlar.
Vallahi kim ne derse desin; fetö cismani olarak belki etkisiz hale getirilmiş olabilir ancak usul ve yöntemleri muktedirlerin elinde istenildiği şeklide kullanılıyor. Dolaysıyla, öyle sanıyorum ki; söz konusu davada Meral Hanım'ın aleyhine delil diye gösterilecek unsur olsa olsa İlker Başbuğ'un zamanında basına gösterdiği elindeki "Plastik boru" benzeri delilden öte bir şey olmayacaktır. Hiç bir sonuç alamazlar, istiyorlarsa deneyebilirler. İşin garibi 28 Şubat sürecinde bu cesur kadının yanında dik durmayıp sinenler, kaçanlar Meral Hanım'ı siyasette yıldırmaya çalışıyorlar.
Şunu herkes bilmelidir ki; bu kumpas davası ciddiye alınıp, davam ederse Meral Hanım 2023 de Cumhurbaşkanı olacaktır. 6 Mayıs YSK darbesine İstanbul halkı nasıl cevap verdiyse Türk milleti aynı tepkiyi Meral Hanım için de gösterecek ve kendisini Cumhurbaşkanı seçecektir. Bilinen fetö algısı; maalesef iktidarın her vesile ile işine geldiği şekilde olur olmaz her şeyi fetö ile ilişkilendirmesinden dolayı başkalaşarak belki de böyle giderse gün gelecek fetö'nün tanımı değişecek.
Meral Hanım'a yapılmak istenen; güçlü bir siyasi figürün siyasi arenadan tasfiyesi için uzun vadeli tezgahlanmış bir kumpastır.
Kısaca elinizden geleni arkanıza koymayın, zira bütün kumpaslarınız Meral Hanım ve ona inanmış, güvenmiş bizlerin ağrılarımıza iyi geliyor. Üzerimize üzerimize gelin ki işimiz kolaylaşsın. 
17/25 Aralık hukuki değil siyasi bir milad dır.  Kamu Vicdanında kabul görmüyor
Fetö soruşturmalarında milad 2004 tarihli milli güvenlik kurulu kararı ve rahmetli Kamer Genç'in "Fethullah Gülen cemaati devleti ele geçirmek istiyor" tespitinden itibaren değil de; AKP'nin paşa gönlü öyle istiyor diye 17/25 Aralık olarak belirlenmiştir.
Lütfen 2004 tarihli Milli Güvenlik Kurulu kararı altındaki imzalar kimlere aitmiş görelim.
Cumhur ittifakına karşı cumhuriyet ve demokrasimize sahip çıkmak için işe buradan başlamak gerekiyor. Zira, 17/25 Aralık hukuki değil siyasi bir milad dır. AKP'nin kendisini masum kılmak için dayattığı bir milad olup, bu milad-ı geriye çekme mücadelesi cumhuriyet ve demokrasimizi kurtaracaktır. 

İYİ PARTİ ve CHP yönetimine sesleniyoruz. Fethullah Gülen ile yan yana gelmiş, ona övgüler düzmüş; en tepelerinden başlayarak tüm AKP'li yöneticiler hakkında sırasıyla fetö üzerinden suç duyurusunda bulunulmalıdır.
17/25 Aralık her ne kadar AKP'nin kendilerini sorumsuz ve masum kılmak için belirlemiş oldukları bir milad olsa da; hak, hukuk, adalet üzerinden uluslararası hukuk normlarına göre belirlenmediği için vicdanlarda kabul görmüş bir milad değildir. Dolayısıyla milad-ı, AKP'nin kuruluşu ve iktidara gelişi ile başlatmak lazımdır. Çünkü AKP "Cemaat"in siyasallaşarak "Fetö" haline dönüşmesine vesile olurken bilerek ve isteyerek Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının icrası için her türlü şekilde yol vermiştir.

"Cemaat"in AKP öncesi varlığı "Sivil toplum örgütü" hüviyetinde iken kendisi ile bir şekilde yolları "İbadet" kısmı ile kesişmiş olanlar; "Yeter artık bitsin bu hasret gel artık" veya Ergenekon, Balyoz kumpasları sırasında hukuk cinayetleri işlenirken elde edilen sonuçlara binaen "Mevlam verdikçe veriyor" diyenlerden çok çok daha masumdurlar.
Dolayısıyla Meral Hanım'a karşı kurgulanmış "Psikolojik işkence"ye karşılık; fetö ilişkisi belgelenen ve AKP'nin kuruluşundan itibaren var olan her AKP yöneticisi için peş peşe fetö davaları açılmalıdır. 

Ülkücü tepkisini bulunduğu yere ve makama göre değil vicdanına göre gösterir
Ekrem İmamoğlu 18 günlük Belediye başkanlığı görevi sırasında Atatürk'ün bir köylü ile sohbetini resmeden tabloyu makam odasına asıyor ama mazbatası elinden alınınca yerine ikamet edenler o tabloyu yerinden kaldırıyorlar.
Allah bu nankörlüğü yapanları öyle bir eğip, büküp buruşturup attı ki; yenilenen seçimde yine Atatürk'e karşı ahde vefa duygusuna sahip olanları güçlü kıldı, galip getirdi ve İmamoğlu'nu tekrar kazandırdı, malum tablo da tekrar kaldırıldığı yere kondu.
Bizlerin; ülkücüyüz deyip, İmamoğlu'na desteğimizi açıklamamızı haddimizi aşmak olarak görüp, kalleşçe pusu kurdukları her yerde kafamızı gözümüzü kıranlar; Atatürk'ün o malum tablosu kaldırılıp, indirilirken siz kimselere patentini vermek istemediğiniz Ülkücülük adına ne yaptınız.
Bizim Ülkücülüğümüz; öyle veya böyle Başbuğ Atatürk'ün tablosunu kaldırıldığı yere tekrar koymuştur ya sizin ülkücülüğünüz....? 

Tarihte önemli gelişmeleri tetikleyen unsurların nereden geleceği belli olmaz
Kim derdi; gün gelecek, 16 yaşında bir çocuk, Berkay Gezgin, "Her şey çok güzel olacak" diyecek, o dediği olacak ve iki kibir abidesine haddini bildiren tarihi olayı topluma yaşatacak.
Helal olsun sana delikanlı. Kendisi oy kullanacak yaşta değil ama oy kullanan büyüklerine ve iki kibir abidesi narsist insanda ete kemiğe bürünmüş olan kralın çıplaklığını hatırlattı.
Şimdi hak, hukuk ve adaletin dağıtımında; 16 yaşındaki bu delikanlının inanmış ve adanmışlığı kadar vicdan sahibi olan, kral çıplak diyebilecek yürekli hakim ve savcı örneklerine ihtiyacımız var, görmek istiyoruz. 

Kısa kısa...
TRT'nin ''Reyting kaygısı'' Meral Hanım'ı TV'ye hiç çıkarmadı ama aynı TRT'nin ''Reyting' arzusu'' Osman Öcalan'ı TV'ye çıkarınca cumhur ittifakını İstanbul'da sandığa gömdü.
Tabi ki; Allah'ın da bir hesabının olduğunu bilmeyenler nereden bileceklerdi akıbetlerinin böyle olacağını.
...
İYİ PARTİ'nin tüm ilçe ve il genel meclisi üyeleri ile İYİ PARTİ Genel Başkan Yardımcılarına çağrımdır.
...

Pazartesinden itibaren üyesi olduğunuz meclislerin İlk toplantısında ve TBMM'inde Meral Hanım hakkında 2016 yılında açılmış ve gizli yürütülmesi kararı alınmış olan fetö soruşturması üzerinden yapılmak istenen ''Psikolojik işkence''yi gündeminize alarak protesto edilmesi yönünde tepkilerinizi göstermenizi bekliyoruz.
...
Sorun bakalım muhtereme; İmalı'da Apo canisinin varlığından haberi var mı?
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

27 Haziran 2019 Perşembe

GÜNDEME DAİR ORADAN BURADAN ŞURADAN

Devlet Bahçeli'nin seçim sonrası yaptığı değerlendirme üzerine...
Sayın Bahçeli; "Sandık oy hırsızlarından korunmuş ve arındırılmıştır" diyor ve devam ediyor. "Bize göre İstanbul ehline emanet edilmemiştir. Sonuçlarını ilerleyen dönemlerde görmemiz kuvvetle muhtemeldir" diyor.
Tabi canım, senin harikalar yaratan "Derin varlığın" varken, ne gerek var seçime meçime. Paşa gönlün ne istiyorsa millet şak diye yapmalıydı değil mi. Milletin haddine mi düşmüş; kendi iradesi ile sandıkta tercihi ortaya koymaya.
Şaka bir yana; bir siyasi parti liderinin bu kadar gerçeği görmeme ısrarını anlamak mümkün değil. Ne demek "Sandık oy hırsızlarından korunmuştur". Bu cümleden düz mantıkla anlaşılması gereken; 31 Mart seçimlerinde eğer bir hırsızlık söz konusu olmuşsa o hırsızlık sizin için yapılmış olmalı ki; 13 binlik oy farkı 23 Haziran'da 800 bine çıkmış.
Hazımsızlığın neden olduğu öfkenin akıl ve mantığı devre dışı bırakmasıyla içine düşülen psikolojik hal ile sarf edilen iki cümle.
Aslında her zaman, her olay ve durum karşısında ülkücülerin ne düşündüğü umurunuzda olmadı ki. Onları "İradeleri peşin satın alınmış biatcılar" olarak gördüğünüz için bir sıkıntı görmediniz. Sizin tek özen gösterdiğiniz husus MHP kurumsallığının devam etmesi ve en tepe koltuğunda da kendinizin oturmasıydı. MHP'nin alıp almayacağı oy umurunuzda bile olmamıştır. "Peşin satış"a itiraz olunca sadece kendi kendinize kurgulayıp, sonra yine kendinizin ve dar çevrenizin inandığı sihir bozuldu.
Eğer demokrasiye inanmışlık ve adanmışlığınız olsaydı ülkücüler üzerine kurguladığınız sihrin ne denli batıl olduğunu görecektiniz. Hala sizin açınızdan değişen bir şey olmasa da; zaman denen gerçek sizi eninde sonunda kendi gerçeğinizle baş başa bırakacaktır.

Kuvvetle muhtemel seçim öncesi planlanmış olmalı.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener ile bir araya gelecek. Akar'ın Devlet Bahçeli ile görüşmesi bugün saat 14.00'te gerçekleşecek.
Anlaşılan AKP kibiri terk ederek makul çizgiye gelme ihtiyacı duydu. Bu görüntü özlenen bir tablo ama güvenilir mi, meçhul. Zira Recep Tayyip Erdoğan her seçimi kazandığında çok uzlaşmacı, mütedeyyin balkon konuşmaları yaptı ancak devamında yine başa dönerek; oylarını konsolide etmek için ayrıştırıcı sert üslubuna devam etti.
Dikkat ederseniz ilk defa muhalefet partilerini doğrudan bilgilendirme nezaketi gösteriyorlar. Umarım AKP aklının yetmediği bazı sorunları aşmak için "Devlet aklı"nın gerekliliğini müşahede etmiş olmalı ki; muhalefet liderleri ile bir araya gelme ihtiyacı duydu. Diğer bir husus ise; Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli'nin kendisi için yeterince doğru yönlendirici veya işbirlikçi olmadığına kanaat getirmiş de olabilir.
İnşallah bu uzlaşmacı üslup ile verilen görüntü iç siyasi konjonktür gereği değil, ülke gerçekleri gereği duyulan ihtiyaca binaen dir.

Binali Yıldırım AKP'den güzel bir hatıra olarak kalacak
AKP'den geriye kalabilecek en güzel hatıra belki de Binali Yıldırım olacaktır.
Zaman zaman sarf ettiği kem sözler genel AKP siyaset anlayışının dayatmasıydı. Gördük ki; doğal hali ile çok sevecen ve babacandı. Bu seçimin kaybedeni kesinlikle Binali Yıldırım değil "AKP+Balgat" dır. Belki de AKP'deki tüm isimler sırası ile sayılacak olsa sadece Binali Yıldırım dendiğinde tüm yüzler tebessüm edecektir.
İstediği için aday değildi, emrivaki ile aday yapıldı. İtiraz edebilir miydi; edemezdi zira tüm gemilerinin kumkapıya demirlenmesi tehditi ile karşılaşabilirdi.

Üyeliklerin hangi partide olduğu önemli değil Ülkücü irade seçim sonucunu belirlemiştir.
Türk milliyetçilerini her halükarda "Güdeceklerini" hesabını yapanlar, yine Türk milliyetçilerinin zekaları ile ne yapabileceklerinin hesabını yapamamışlar, hüsrana uğramışlardır.
Artık Türk milliyetçilerinin "Gasp edilen iradesi" değil "Özgür iradesi ile hareket edenlerinin" verdiği kararlarla siyasette başarılı sonuçlar alınmaktadır. Bunun en güzel tecellisine İstanbul Belediye Başkanlığı seçiminde hep beraber şahit olduk.
Balgat mukimi ve avenesi kaybetmiş, Türk milliyetçileri kazanmıştır. 

Millet ittifakı kazandı Türkiye rahatladı
Gerim gerim gerilip, kutuplaşan ülkemde iç barışa ihtiyaç duyulan bir konjonktürde "Millet ittifakı"nın İstanbul başarısı; milletin derin nefes almasına vesile olacak, gelecek günler için umut ve güven vaad eden itici güç, pozitif enerji olacaktır.
Dış dünyada ise; medeni alemden her geçen gün tecrit edilmiş ülkemiz hakkında "Türk halkının gerektiği zaman ülkenin tek sahibi olduğunu sanan tek adam anlayışına haddini bildirme olgunluğuna sahip olduğu anlaşılmıştır" düşüncesi oluşacaktır. Yine onlara göre "Tek adama" güvenme konusunda çekinceleri devam edecek olsa da; Türk milletinin ferasetine güvenilmesi gerektiği inancı hep devam edecektir. Bu da ne demek; kaçmak isteyen yabancı sermaye belki de kaçmayıp Türk milletine güvenerek, yatırımlarına devam edecektir.
Türkiye derin bir nefes almıştır. Yağan yağmurun sele dönüşme riski kalmamıştır. Gözümüz aydın olsun.
Tanrı Türk'ü korusun ve yüceltsin. 

Türk milliyetçilerinin vebal altına sokulduğu yeni bir açılım mı?
Cumhur ittifakı resmen; APO'nun düşünce dünyasında gelişmeler olduğunu, hatta yanına gönderdiği akademisyen vasıtası ile de milli çizgiye geldiğini yandaş TV kanalının birisine canlı bağlanan söz konusu akademisyenden öğrenmiş olduk. Açıkça Apo'yu Türk siyasetine dahil etmek istiyorlar. Belli ki cumhur ittifakı yeni bir açılım sürecini başlattı veya başlatmak üzere. Yalnız bu sefer yeni açılımın vebaline MHP'nin kurumsallığı altında ülkücüleri de dahil etmek istiyorlar.
Cumhur ittifakının bu atraksiyonları elbette İstanbul Belediye Başkanlığı seçimine yönelik algı operasyonuydu. Ancak artık Kürtler diyorlar ki; "Sadece bana şirin görünmeniz yetmez önce insana şirin gözükeceksiniz". Dolayısıyla, HDP Apo'ya rağmen cumhur ittifakı karşıtlığını sürdürdü. Cumhur ittifakı bu atraksiyonlardan bir sonuç alamadı, umulan gerçekleşmedi, süreç tersine işledi.

Demokratlık ülkücüye nitelik kazandırır
"Demokrat" denince benim anladığım; bir insanın karşısındakini tüm siyasi, dini, etnik veya bir başka aidiyetinden azade görüp, sadece ve sadece insan oluşuna değer veren duygu düşünce ve davranış biçimidir.
Dolayısıyla "Demokratlık" ülkücüye zenginlik katar, itibarını artırır. Kavramların ırzına geçerek meram anlatamazsınız. Kavganızın amacı ne halt olursa olsun ama kavramların namusunu kirletemezsiniz.
Bırakalım ülkücünün demokrat olup olmayacağını; oraya gelmeden önce demokrat olmayanın insan olup olamayacağını tartışalım.

Apo'ya ısmarlama mektup...?
Cumhur İttifakı "Aman ne yap et bize yardım et, İstanbul elden gidiyor" diye Apo'ya ısmarlama mektup yazdırıp devlet eli ile basına servis ettiriyor.
Zaten, mektup ısmarlamadan önce onun alt yapısını Devlet Bahçeli "Apo avukatları ile görüşebilir" diyerek oluşturdular.
Cumhur ittifakı sadece İstanbul için bu kadar atraksiyonlar geliştirebiliyorsa; düşünün genel seçimler olsaydı; herhalde Apo'ya doğu illeri "Eyalet başkanlığı"nı vaad ederlerdi(!)
Önce İnsan, sonra demokrat insan olduğum için "Demokrat Ülkücüyüm" diyebilme bahtına sahip olmuş birisi olarak; bugün ülkemizin içinden geçmekte olduğu süreci öngörüp çok öncesinde kendi siyasi ve politik anlayışımda güncellemeleye gitmiş olmamı Allah'ın bana bir lütufu olarak görüyorum. Ülkeyi bu sürece taşıyanların siyaseten veballerine ortak olmadım.
Allah'ım beni bu günahtan koruduğun için şükürler olsun sana.
Terörist başı Apo'yu ülkemiz siyasetinde bir "İnisiyatif" haline getiren "Cumhur İttifakı"nın şahsında Devlet dir.
Her defasında siyasi konjonktür gereği Apo'yu kullanarak devleti aciz duruma düşürmek utanç vericidir. Yine benzer şeyler oluyor. Apo'dan mektup getirenler, mektup götürenler gelen mektup veya gelecek mektup. Bu adam her defasında Türk siyasetinde bu kadar etkin olacaksa sokun meclise, ekleyin Cumhur ittifakınıza daha rahat çalışın öyle değil mi(!)
Apo rica ediyor, devlet izin veriyor ve bir akademisyen içeri girip kendisi ile röportaj yapıyor sonra dışarı çıkıp APO'nun fikir ve düşüncelerine millilik atfederek açıklama yapıyor. Bunun tam da böyle olduğuna inanalım mı şimdi. Daha önce cumhur ittifakının bir diğer kanadı Balgat mukimi APO'nun avukatları ile görüşebileceğini söylemişti.
Yaşanan bütün bunlar Cumhur ittifakının içine sürüklendiği çaresizliğin neden olduğu saçmalıklardır. Öcalan'ın mektubu; cumhur ittifakını düştüğü derinlikten yukarıya çekmek için atılan bir iptir.

Beylikdüzünde ''Makaryos Heykeli''
Beylikdüzünde; "Makaryos Heykeli" denilerek taşıdığı anlamın çok dışında mana yüklenerek lanse edilip, siyasi emellerine alet etmek isteyen; sanattan ve sanatçı psikolojisinden bihaber; akıllarının değil, edindikleri bir efendinin yarattıkları algılarının peşinden gidenler ne anlar heykel üzerinde anlatılmış olan kompozisyondan.
O heykel; "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti"nin ilanı sürecine kadar yaşanmış gerçekleri anlatıyor. Kazanılmış zaferler ile o zaferlerin başta Rauf Denktaş olmak üzere diğer kahramanları anlatılmıştır. Kaide üzerindeki Makaryos ise bu kahramanların; aynı zamanda Makaryos ile sembolize edilmiş, zamanın "Haçlılarına" karşı verilmiş olan savaşı anlatmaktadır.
Heykelin yapımındaki niyetten "Rum hayranlığı" çıkarmak; okuyan, yazan, çizen ve düşünen her insan için hiç bir şekilde ciddiye alınacak tarafı yoktur ama kendi yandaşlarını yarattıkları algıların peşinden giden ahmaklar olarak gördükleri aşikar. 

Kısa Kısa...
Meşhur Kabataş yalanını hatırlayalım lütfen. Hani, muktedir olanlar oylarını konsolide etmek için ne yapmışlardı. Üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş erkeği, kucağında bebeği olan başörtülü bir kadının üzerine yalan haberle işetmişlerdi.
İmamoğlu kazanınca camilerin duvarlarına içki fırlatmak veya camiler karşısında içki masaları kurup, kadeh tokuşturma söylencesi bana yine o meşhur Kabataş yalanını hatırlattı. Yaparlar mı; yaparlar arkadaş. Fetö ile yatıp kalkanların onlardan almış oldukları mikrobik bir hastalık.
...
Meral Akşener ve "Cesurlar Hareketi" gizli kapaklı karanlık odalarda alınan kararlarla adeta "Mal benim değil mi" keyfiyeti ile peşin satışa çıkarılan "Ülkücü irade"ye sahip çıkarak, tarihi bir misyonu üstlenmenin gereğini yapmıştır.
...
İmralı'da oluşan hortum, adaya atılmış mitili havalandırarak Ankara semalarında bir süre dolaştıktan sonra Balgat'da bir binanın çatısına takılıp kaldı. Bina yetkilileri Ankara itfaiyesinden yardım istedi.
soralmehmet@gmail.com

20 Haziran 2019 Perşembe

17 YIL SONRA BİR İLKİ YAŞADIK

17 Yıl sonra ilk defa iki siyasi arasında siyasi münazara yapıldı
Milletimiz iki siyasinin; Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım'ın münazarasına kilitlendi.Herkes randevularını iptal ettiler saat 21:00'i başladı ve münazara yaklaşık 3 saat sürdü.
Peki bu heyecanın nedeni neydi. Çünkü geleneksel haldeyken, demokrasimizin kazanımı olan "Siyasi münazara"ya 17 senedir ara verilmiş olmasından kaynaklanan özlemdir.
Peki bu siyasi münazara geleneği niçin kalktı. Çünkü gerek Erdoğan, gerekse Bahçeli; canlı TV programlarında siyasi muhatapları ile münazara için yeterli öz güvene sahip olamadıkları için yüzleşme korkusu nedeniyle sipariş üzerine kurgulanmış TV programlarına çıkmayı yeğlemişlerdir. Diğer siyasi liderler için hiç bir zaman böyle bir çekince söz konusu olmamıştır.
Evet, millet olarak uzun yıllar sonra çok güzel bir geceye tanık olduk. Böyle bir siyasi görüntüye ne kadar ihtiyacımız olduğunu her iki belediye başkanı adayının ortaya koymuş oldukları üslubun biz izleyicileri rahatlatmış olduklarını, yapılan yorum ve paylaşımlarından anlıyoruz.
Bir ara bu iki siyasinin yanında Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan'nın da olduğunu düşündüğüm an inanın ki daraldım.
Yine Binali Yıldırım'ın kendi doğal yapısına döndüğü anlar daha sevecen bir görüntü verdiğini müşahede ettim. Mesela Binali Yıldırım dese ki; "Ben AKP'den istifa ediyorum, adaylığıma bağımsız olarak devam ediyorum" dese belki de daha başarılı olacaktır. Sanki sürekli Recep Tayyip Erdoğan'nın gölgesini üzerinde hisseden bir psikolojik görüntü veriyor. Sadece bu geceye mahsus değil, sürekli böyle.
Ekrem İmamoğlu son derece kendisini rahat hissederek, partisinin genel söylemleri üzerine hata yapmak gibi bir endişesi söz konusu değildi. CHP üstü söylemlerle meramını anlattı.
Velhasıl kelam; siyasi parti liderlerinin bu geceki münazaradan ders çıkararak; bundan sonra mevcut üsluplarını değiştirme gerekliliğinin toplumsal ihtiyaç haline geldiğini fark etmiş olmaları en büyük temennimizdir.
Recep Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu, Meral Akşener, Devlet Bahçeli, Temel Karamollaoğlu ve Doğu Perinçek'i; ülkemizde iç barışı sağlamak, kutuplaşmayı gidermek adına TV canlı ortak yayınında siyasi münazaraya davet ediyoruz.
Böyle bir teklif yapıldığında görüntü vermekten kaçacak siyasi lider; öz güven sahibi olmayıp, yüzleşmekten korkuyor demektir.
Birileri şunu diyebilirler; "Efendim Erdoğan özel günlerde davet ediyor ama bazı liderler katılmıyorlar". Bizim kasdettiğimiz, münazara için bir araya gelmeleridir, elbette Recep Tayyip Erdoğan'nın yanında sıraya dizilmek değil.

Mursi'nin ölümü üzere
Cumhurbaşkanı vefat eden Mursi için "Şehidimiz" diyerek ortak bir bağa vurgu yaptı.
Sayın cumhurbaşkanı hangi "Ortak bağlarına" istinaden böyle bir sıfatı layık gördü bilemiyoruz ama beni ve ülkemizi ilgilendiren bir şehitliğin söz konusu olduğunu düşünmüyorum. Ancak ülkesinde vermiş olduğu demokrasi mücadelesini takdir ediyor, Allah'tan rahmet diliyorum.
Mısır'da; kendi ülkesinde inanmışlık ve adanmışlıklar adına "Şehit" görülebilir, gayet doğal ama o sadece Mısırlıları ilgilendirir,Türk milletini değil.
Neymiş; demokrasi mücadelesi vermiş Mursi için ülkemizde, üstelik de diyanet işleri başkanının imamlık edeceği gıyabi cenaze namazı kalınacakmış.
Peki ülkemizde demokrasi mücadelesi verirken; siyasi iktidarımızın, yani AKP'nin gözetimi ve denetimi altında fetö'nün Ergenekon ve Balyoz kumpasına maruz kalıp hapislerde ölen, intihar eden, ocakları sönen insanlarımız için ne yaptınız. Utanmadan, sıkılmadan hala "Hani, yoktu da diyemeyiz" diyenleriniz bile var.
Önce Ergenekon ve Balyoz kumpasları mağduru olup da ölenlerin gıyabı cenaze namazlarını kılalım sonra Mursi'ye bakarız.
Diyanet denen bu kurum, rahmetli Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk için ne doğduğu güne, ne verdiği mücadeleye ne de vefatına atfen dini anlamda hiç bir şekilde etkinlik düzenlemek aklına gelmiyorken; başkanının Mursi için gıyabında cenaze namazı kıldırmasını anlamak mümkün değil. Mesela, niçin bir 10 Kasım günü mevlit okutmak akıllarına gelmez.
Diyanet işlerini artık milli kurum olarak görmüyorum. Kaç defa test ettim; mesela bir gün veya iki gün sonra milli bayramların kutlaması olacak ama o gün cuma hutbesinin konusu anlamında Diyanet İşleri kör, sağır ve dilsiz olabiliyor ama Arap dünyası ve özelde Filistin davasına atıf yapan cuma hutbelerini çok dinledik. Hiç bir zaman Atatürk ve O'nunla elde edilen cumhuriyet değer ve kazanımlarına, milli bayramlara atıf yapılan hutbeye rastlamadım. Zaman zaman Çanakkale zaferini konu ediyorlar, nedeni de muhtemelen "Osmanlıcılık" adına olsa gerek.
Artık benim mabedim evimin mütevazi bir köşesidir. Camiler size kalsın, imanım bana yeter.
Bir dini kurum her şeyden önce mensuplarına nankör olmamayı anlatır, öğretir. Nankörlüğü bizatihi kendisi yapıyorsa; tuz da kokmuş demektir. İşte Diyanet'in yansıttığı bu çelişkidir; Deizm'e kundak hazırlayan.
Bunlar o kadar bilinçsizdirler ki; 1974 yılında "Kıbrıs Barış Harekatı"nda T.C Devleti'ne yardım eden Kaddafi'nin linç edilerek katledilmesine katkı sağlamak gibi bir utancın müsebbibi iken aynı zamanda T.C Devleti'ne ne gibi hayrı olduğu meçhul Mursi'ye ağıt yakıp, göz yaşı dökerler.
Kaddafi'ye linç edilerek ölümü, Mursi'ye ise şehitliği uygun görmek, öyle mi...?
Allah bütün bunlara şahit ise; (Şüphesiz) size hak olan abad olmak değil, bürünmektir.

Mursi mağduriyeti üzerinden Binali Yıldırım'a oy devşirme gayreti; kaybetme endişesinin yarattığı aciziyetin psikolojik yansımasıdır.
Ne demek Allah aşkına; muhterem diyor ki "Pazar günü Sisi mi diyeceksiniz, Binali Yıldırım mı".
Devletin ve milletin istikbali için zerre endişe duyan hiç bir kimse bu denli ayrıştırıcı cümleyi telaffuz edemez.
Söyler misiniz lütfen; ne yapmak istiyorsunuz. Sisi veya Mursi; kimdir bunlar ve bizi niçin ilgilendirirler. Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında zulüm görenler, ölenler ve mağdur olanların hangisi Mursi'yi veya Sisi'i ya da Mısır halkını ilgilendirmiştir.
Her şeye kadir olan Allah'ım; sen Türk milletine acı. İhtiras ve hırsları "Akıllarının" önünde giden insanlara milletimize hükmetme ve üzerinde muktedir olma fırsatını verme. Çünkü bunun sonu; gözü dönmüşlükle kardeşin kardeşe zulmetmesine kadar gidecek olan bir iç çatışmaya varacaktır. Endişeliyiz, kaygılıyız. 

Sivil Türk milliyetçiliği
ABD+FETÖ el birliği, iş birliği ve gönül birliği ile ete kemiğe büründürülmüş BOP projesinin eş başkan olarak düşünülmüş Recep Tayyip Erdoğan; ve onun bu görevini ifa için araç olarak kurulmuş AKP'nin kesintisiz iktidarını sağlayarak onun üzerinden "Tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemi"ni Türk milletine bir şekilde" Kakalanmasının" yollarını düşünüp, taşlarını döşeyen ve bu anlamda görevini tam anlamıyla yerine getirmiş iyi bir taşoran olduğudur.
Hala bu "Aldatılmışlığımızı" fark edemeyip, kendilerini Türk milliyetçisi olarak tanımlamaya devam edenler olsa da; biatcı olmayan, özgür düşünceli Türk milliyetçileri "Sivil milliyetçi duruş"larının gereğini yapmaktadırlar.
Mesela İstanbul'da "Sivil milliyetçi duruş" Ekrem İmamoğlu'nun yanındadır. Ankara'da Mansur Yavaş'ın yanında olmayı tercih etmiştir. Şimdi kaç tane nitelikli ülkücü; itilmiş, kakılmış sünepece bir yerlerde beklemeyip Ankara Belediyesi'nde görev ifa etmektedirler. Bu bir anlamda "Milliyetçi sivil duruş"un siyasi başarısıdır. Elbette "Birisinin" ayağı altında olmayı tercih edemezdik. 

Mehmet Barlas ne buyurmuş ki
''İmamoğlu kendisine sorulan sorulardan hoşlanmadığı zaman tersleşiyor ve çok sinirleniyor. Eğer bu yarın yapılacak açık oturumda İmamoğlu kendisine sorulacak olan can acıtıcı sorularla karşılaşırsa, bazılarına göre CHP adayının elinden kaza da çıkabilir. Bu açıdan moderatör İsmail Küçükkaya’nın güvenliğinin korunması da, mutlaka gündemde bulunmalı, deniliyor” demiş.
Bu adam her zaman muktedir olanın yalakalığını yapmış bir adam. Kenan Evren rejimine övgülerini daha dün gibi hatırlıyorum. Ana, baba ve bir de yavruları var ki; tüm sermayeleri yalakalık. Bunların ''Sıçırtması''nın Meral Hanım'a iftira atarak algı oluşturma tezgahlarını da unutmadık.
''Ekrem İmamoğlu''na; duruşuna ve karakterine bu kadar ters düşen bir kişilik atfetmesi de bir başka tahrik oyunu olabilir. Çünkü yandaş bir araştırma şirketi ''Ekrem İmamoğlu'na ciddi bir yanlış yaptırmanız dışında Binali Yıldırım'ın kazanma şansı yoktur'' demiş. Bu rezilane yorumun arka planında da tahrik etme niyeti olmalı. Umarım İmamoğlu onlara böyle bir fırsatı vermeyecektir.

Hayvancılığın bitişine bir örnek
Bunlar iktidara gelmeden önce bizim köy ile civardaki üç beş köyün insanları kurbanlık için hayvan yetiştiriyorlardı. En az 500-700 arası hayvan İstanbul'a kurbanlık olarak getiriliyordu. En son kurban bayramında bir tek olsun hayvan getirilmedi.
İşin garibi bu hemşehrilerimiz hala %70 AKP'ye oy vermeye devam ediyorlar. İşin içinden çıkmak gerçekten çok zor. Olaylar ve sonuçlarını değerlendirdiğimizde sosyolojinin mantığına bile uymuyor.
Temel de dini inançların siyasi amaçlara alet edilmesi gibi bir süreç ile ekonomik yıkım fark edilmez kılınıyor. Ancak bu sefer de dini tahribat nedeniyle inançlar sarsılıyor ve "Deizm"e kayma oluyor, nedir o; "Din yok, peygamber yok, sadece Allah var". AKP'den kurulduğu yıllarda bu "Deizm" denen kavram neredeyse dilimizde yok gibiydi. Maalesef şimdi dilimize girdiği yetmiyormuş gibi bir de yeni neslin zihinlerine girdi.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

13 Haziran 2019 Perşembe

SİYASİ MULAHAZARA MI UZAYIN KEŞFİ Mİ

Uzayı mı keşfediyoruz Allah aşkına. 
Ekrem İmamoğlu-Binali Yıldırım canlı yayın buluşmasını adeta uzayda bir keşifmiş gibi günlerdir konuşuluyor olması; bir anlamda demokrasimizin gelişmişlik düzeyi açıdan utanılası bir durumun dünya aleme ilanı gibi bir şey.
Vatandaşın bunda elbette bir kusuru yok ama siyasi liderler arasında şimdiye kadar böyle bir buluşmanın yapılamamış olması veya böyle bir medeni davranış şeklinin icra edilmesi için gerekli ortamın sağlanamamış olması; Türk siyasetinde tamamen ve tamamen AKP ve Erdoğan'ın inisiyatifinde geleneksel hale getirilen siyaset yapma biçimidir.

Bu geleneksel hale gelen siyaset yapma biçiminin temelindeki unsur, öz güven eksikliğinden kaynaklanan "Yüzleşme korkusu"dur.

Bu tür program siyasiler arasında en son yine Deniz Baykal ve Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılmıştı. Ancak unutmayalım ve o günleri hatırlayalım; Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset yapma yasağını kaldıran Deniz Baykal, malum programda aynı zamanda Erdoğan'ın tanıtımını yapmak için görev ifa etmiştir. Yani "Yüzleşme-Tartışma"dan ziyade tanıtım amacı güden, riskin söz konusu olmadığı bir "Mülakat"dı. 

Ahde vefa Turan Birliği Derneği
Konya'dan Harun Meral Başkanımın şahsında Ahde vefa Turan Birliği Derneği'ne ve tüm mensuplarını can-ı gönülden tebrik eder, başarılar dilerim.
Bu değeli insan ve gönüldaşları ile hiç bir şekilde yan yana gelmişliğim, tanışmışlığım yoktur. Ancak sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla siyasi handikapları hiç bir şekilde umursamayarak; samimi ve içten duygularla sürekli hem hizmet ediyorlar, hem de üretiyorlar. "Ahde vefa Turan Birliği Derneği" örneğinde olduğu gibi Türk milliyetçisi sivil toplum örgütlerinin bir ağ gibi ülkeyi sardığını düşünelim; o zaman kimin gücü yeter ki bu ulvi hareketi ığdış etmeye.

Kendileri ne düşünüyorlar bilemem ama kanaatim o ki; ülkücü olmak ve ülkücü kalarak yaşamak için ille de bir parti, ille de bir lider gerekmiyor.

Buradan da şuraya varıyoruz ki; "Sivil milliyetçilik" ile ülkücü hareket bu millete ve devlete hizmetlerin en güzelini sunabilir.
Bayram Meral başkanım ve O'nun şahsında tüm "Ahde vefa Turan Birliği Derneği" mensuplarına saygı, sevgi ve hürmetlerimi sunarım.
Tanrı Türk'ü korusun ve yüceltsin.

Ülkü devleri bildiğimiz ağabeylerimiz niçin susuyorlar
Devlet Bahçeli'den çok çok daha inanmış ve adanmışlığına inanıp, değer verdiğim "Ülkü devi" abilerim var. Onlar beni çok üzdüler.
O kastettiğim inanmışlık ve adanmışlık gereği kendilerinden Binali Yıldırım'ın "Lazistan, Kürdistan" sözünü duydukları an doğal refleks halinde eleştiren tepkilerini duymak, görmek isterdim.
Bazılarının sayfalarına özellikle girdim baktım yorum yok. İnanmışlık ve adanmışlığın yerini "Biat et rahat et. Nasıl olsa yukarıdaki düşünüyor" İlkesi almış. "Hareket" "öyle veya böyle kendi haline terk edilmiş değil. Her gün üç beş Türk milliyetçisi bir araya gelip beyin fırtınası yapıyoruz. Bunu ülkemizin her köşesindeki ülküdaşlarımın yaptıklarını da biliyorum. Yani demem o ki; elbette sahiplenip, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ancak kastettiğim ülkü devlerinin haline üzülmemek de elde değil. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Aslında gösterilen tepki milli hassasiyet değil siyasi çıkardır
Bakanlık, başbakanlık, Meclis başkanlığı yapmış bir insan Diyarbakır meydanında adeta bölünmüş bir Türkiye vaad edercesine; "Lazistan, Kürdistan"dan bahsediyor, ülkede Cumhur ittifakının küçük ortağı Devlet Bahçeli ve avanesi de dahil olmak üzere çıt yok. Ancak İzlanda'da Türk milli takımına yapılan muamele karşında hükümletin başından sonuna herkes demeç patlatma yarışına girdiler.
Size bir şey söyleyeyim mi; mesele milli onur meselesi falan değil. Yaptıkları ikiyüzlük. ABD askerimizin başına çuval geçirince; tepkisizliğe karşı tepki gösterenlere "Ne notası, müzik notası mı" diyenlerin İzlanda'da da olup bitenlere tepkilerini; seçim üzerine konjonktürü fırsata çevirme yaygarası olarak görüyorum.

Aklıma da gelmiyor değil; olup bitenler "Kabataş Yalanı" gibi bir "Gavur yalanı" olabilir mi acaba.
"Bu kadar da olur mu canım" deyip, şaşırmayın. Adamlar dördüz doğan çocukların blr tanesinin aynı babadan olmadığını öyle veya böyle bu topluma kabul ettirmediler mi(!) öyleyse...?

İzlanda'da olup bitenlere karşı canı acıyanlar belli ama bunlar kesinlikle iktidar sahibi olanlar değildir. Milli mesele üzerine hassasiyeti olanlar Binali Yıldırım'ın ağzından "Kürdistan ve Lazistan" ifadesini duyduklarında ilk tepki gösterenlerdir. Dolayısıyla, burada tepkisiz kalanların İzlanda'da olup bitenlere tepki göstermeleri sahici değildir.

Devlet Bahçeli için beka denen şey cumhur ittifakının geleceğidir
Efendim neymiş; Devlet Bahçeli Binali Yıldırım'ın Diyarbakır'da yapmış olduğu; bir anlamda vaad niteliğindeki konuşmasında "Lazistan, Kürdistan"dan bahsetmesini niçin eleştirmiyormuş.
Balık hafızalılar elbette Devlet Bahçeli'nin Binali Yıldırım'a niçin tepki göstermediğini anlamazlar.
Türkiye'nin egemenlik hakları ile üniter yapısını tehdit eden "Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme"yi 15 Ağustos 2000 tarihinde MHP lideri Devlet Bahçeli'nin iktidar ortağı olduğu ANASOL-M hükumeti imzaladı.

Muhtevası "Her etnik veya dinsel kimlikler kendi kaderlerini kedileri tayin edebilirler" olan ikiz yasaları meclis komisyonlarından geçirerek AKP'nin eline verip sonra da yapılan oylama ile yasallaştıran bizatihi Devlet Bahçeli'nin kendisidir. Oysa Devlet Bahçeli, Türk milliyetçilerinin doğal refleksini ortaya koyup söz konusu uluslararası sözleşmeye kaşı çıkmış olsaydı akabinde gidilen seçimde MHP baraj altında kalmayacaktı. Ama bunu yapmadı. Çünkü 2001 de BOP projesi dahilinde kurulan AKP'nin tek başına iktidar olması için siyasi arenanın boşaltılması gerekiyordu. Nasıl olsa MHP'nin misyonunda bir şeye talip olmak gibi düşüncesi yoktu. Baraj altında kalsa da kalmasa da fark eden bir şey olmayacaktı.

Dolayısıyla, Binali Yıldırım'ın dile getirdiği Lazistan, Kürdistan meselesi Devlet Bahçeli'nin müsebbibi olduğu ikiz yasaların ruhuna ters değil. Doğal olarak da tepki göstermesi beklenemez.
Dikkatinizi çekiyor mu acaba; aslında ülkemizde yaşanan, başımıza gelen musibetlerin müsebbibi Devlet Bahçeli olmasına rağmen altına imzayı başkasına attırıyorlar. Bunlardan en bilineni Erdoğan dır. 

Recep Tayyip Erdoğan'ın arkasındaki güç Devlet Bahçeli dir diyenler...?
Devlet Bahçeli kayıtsız, şartsız AKP ve Tayyip Erdoğan'ın arkasında; hatta bazılarına göre de Erdoğan'ı yönlendiren arkasındaki esas güç olduğu söyleniyor. Bu daha çok; izahat güçlüğü çeken biatcı ülküdaşlarımızın avuntusu.
Peki Devlet Bahçeli bu kadar güçlü bir konumda ise; niçin devlet kademesi ve bürokraside diyelim ki; bir Cumhurbaşkanı yardımcısı, bir iki bakan, üç beş bakan yardımcısı ülkücü değil veya Abdul Kadir Aksu yerine bir ülkücü herhangi bir devlet bankası yönetim kurulunda değil. Cumhurbaşkanlığına bağlı onlarca kurul var; lütfen birisi bana bu kurullarda görevlendirilmiş bir tek ülkücü ismi versin. Kayyum atanan yüzlerce fetö şirketi var, şimdiye kadar bir tek ülkücü ismin bu şirketlere atandığını duymadım. 17 yıl boyunca ilk defa basında ülküdaşlarımızın göreve atandıklarını duyduk, okuduk; Ankara Belediyesi ülkücü Mansur Yavaş dönemi.

Peki Devlet Bahçeli'yi, ülkücülerin her yerden tecrit edilmesi gerektiği gibi bir görev anlayışına iten nedir. Devlet Bahçeli'nin Recep Tayyip Erdoğan'a "Beyefendi, biz sizin kendi adamlarınızdan daha sadakatle arkanızda durarak destek veriyoruz ama aynı zamanda görevlendirme de bekliyoruz" diyerek talepte bulunmuş olsaydı; Erdoğan'ın itirazı olacağına kesinlikle inanmıyorum ama bir o kadar da Devlet Bahçeli'nin herhangi bir isteğinin olmuş olduğunu da sanmıyorum.

O zaman soruyorum; ötelenen, itilen, kakılan; eş ve çocuk sahibi olup, herkes gibi yiyen, içen; mutlu, huzurlu yaşamak isteyen ülküdaşları için kayıtsız şartsız ortağı olduğu AKP hükumetinden bir şey istemeyen Devlet Bahçeli ülkücü camiaya rağmen Türk milliyetçilerinin kurumsal kundağı olan MHP'de genel başkan olarak nasıl kalabiliyor. Hangi hakla ve bilmediğimiz hangi güç kendisini o makamda tutuyor.
İstemeden verme düşüncesi hayır hasenat işlerinde güzel de; kerizliğe de kimsenin talip olması beklenmez öyle değil mi.
Ülkücü kadrolar ile bu hükumet eğer takviye edilirse belki de toplumda güven artacak, yaşamakta olduğumuz siyasi ve ekonomik kriz kolayca aşılacaktır. Ancak "Hareketin engeli Devlet Bahçeli" sayesinde ülkücü kadrolar atıl vaziyette bekletiliyor, başka arayışlara baş vuranlar da zilletlikle itham ediliyorlar.
MHP tabanındaki derin sessizliğin; hesap sormak için 23 Haziran İstanbul seçimlerini bahane edeceğini düşünüyorum.

Canlı Yayın istediği 17 yıl sonra AKP'den geldiğine göre dikkat etmek lazım
Binali Yıldırım-İmamoğlu canlı yayını TRT'de olsa bile moderatör kesinlikle TRT mensubu olmamalıdır.
İmamoğlu'na zorla aleyhine bir yanlışı yaptırmaları dışında hiç bir seçenekleri kalmadı çünkü.
Peki yaptırabilirler mi; elbette. Bunlar değil mi ki; İslam'ın beş şartının dahi önüne geçirerek, daha öncelikli kutsiyet atfettikleri "Başörtüsü" üzerinden oy konsolidasyonu yapabilmek için tarihe "Kabataş Yalanı" diye geçen; Kabataş'ta kucağında körpe çocuğu olan "Özellikle başörtülü" bir kadının üzerine; üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş erkeği işetmediler mi.

Dolayısıyla, onların kontrolündeki canlı bir yayında her türlü tezgahı kurabilirler. Sonra da "Kabataş Yalanı"nı kurgulayan " Hatun kişi"nin dediği gibi arsızca "Aynı durum söz konusu olursa yine benzerini yaparım" derler. Çünkü arsızlıkta sınır olmayınca tüm iğrençlik ve tuzaklara da hazırlıklı olmak lazım.

"Cumhur İttifakı"nın, kendilerine muhaliflikleri alenen bilinen iki gazeteciye moderatörlük önermeleri öz güvenden kaynaklı değil; aksine, daima algılarla konsolide olmuş Cumhur ittifakı seçmenini yine" "Muhalif gazeteci ya, bize hıyarlık yaptı" potansiyel algı ile bir başka mağduriyet için zemin hazırlığına yönelik düşünülmüş stratejidir.
İsmail Küçükkaya açık oturumu fevkalade yönetse bile değil mi ki; İmamoğlu'nun yandaş medyadaki bir açık oturumda "Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya gelip hep beraber çalışalım" sözünü "PYD ve PKK ile çalışırım" şekline dönüştüren bir güruh var; onlar neler yapmazlar ki.
İmamoğlu illaki bunun hesabını yapmıştır, yapacaktır da. Müthiş bir öz güven duygusuna sahip. Bu İmamoğlu'nun en büyük avantajı. Dolayısıyla, şahsen kendisine güveniyor, üstesinden geleceğine inanıyorum. Allah yar ve yardımcısı olsun inşallah.

Demokrasi var ama tek adam ve onun partisi için istediği kadar
Bu "Tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemi" denen ucube istemin ayıplı bir tarafı da; "Partili Cumhurbaşkanı"nın atadığı" "Atanmış bakanların" her birisinin siyasi kişiler olarak Cumhurbaşkanının siyasi çalışmalarına katılıyor olmalarıdır.
Aslında bakanlar bir anlamda bürokrat sıfatındadırlar. Keza valiler, kaymakamlar da öyle. Peki devletin her türlü imkanı Cumhurbaşkanı ve onun partisinin kullanımına tahsis ediliyorsa; böyle bir yarışta muhalefet nasıl başarılı olabilir. Böyle bir sistemde HDP'yi katalizör konumuna sokan ucube istemin bizatihi kendisi değil mi. Vebali de birinci derecede Bahçeli sonra da Erdoğan ait değil mi.

Peki hangi siyasi etik anlayışı HDP seçmeninin "Muhalefet"e oy vermesine mani olabilir. HDP seçmeninin oy kullanmaması mı gerekiyor? Eğer durup dururken benim keyfim öyle istiyor diyerek "Demokrasimize" tecavüz ederseniz peydahlanan çocuğun vasisi de siz olursunuz. HDP'nin tercihlerini sizin demokrasimize yapmış olduğunuz tecavüz belirlemektedir.

Buradaki esas "Ahlaksızlık" bu ucube sistemde; HDP gibi partilerin varlığının kabul edilmesi ama siyasi faaliyetlerinin seçim sonuçlarına etki etmemesi gerektiği gibi abzurt bir niyetin saklı olmasıdır. Peki böyle bir dayatma yerine muktedirler daha delikanlı olsalar da; bu tür partilerin varlığına cevaz vermeyen yasal bir düzenleme yapsalar ya.
Hala öbür tarafta duran (Özelikle dikkat edelim lütfen; MHP demiyorum) ülküdaşlarım bizi sık sık uyararak; "Siz Bahçeli'yi Erdoğan düşmanlığı üzerinden değerlendirdiğiniz için ne yapmak istediğini anlamıyorsunuz" diyorlar.
Yahu Halep oradaysa arşın da burada. Devlet Bahçeli'nin yirmi küsur senedir süregelen; müsebbibi olduğu, yüzleştiğimiz ve yaşadığımız gerçekleri ortadayken; hala kendisinden keramet beklemek akıl karı mı dır. Ne yani; Türk analar başka evlatlar doğuramadılar mı ki; İlle de Devlet Bahçeli'den keramet beklemeye devam edeceğiz. En büyük hüneri yeni sistemin mucidi olmasıdır. Ne faydası oldu? Milleti karpuz gibi ikiye ayırıp, hasım hale getirdiler. 

Kısa kısa...?
Peygamber Ocağı Müslüman Türk Ordusu'nda doğru dürüst namaz kıldırabilecek bir imamın olmadığı (Elbette var ve binlerce) görüntüsü Türk Ordusu'na halel getirmeyecek; asla. Ama "Cumhur İttifakı"nın öncülüğünde Türkiye'yi siyasal İslam ile değiştirme dönüştürme projesinin iflasına yüce Allah'ın (C.C) yaptığı bir katkı olarak görmek mümkün.
Allah ayetinde ne diyor; "Sizin şer bildiğiniz hayır, hayır bildiğiniz şer olabilir". Dolayısıyla, "Cumhur İttifakı"nın icraatları ile siyasal İslam'ın üstesinden ancak böyle gelinebilirdi
...
"Etnik piç"in birisi ne demişti; "Bizim sayemizde herkes Türk olmaktan kurtuldu". Şimdi aynı etnik piçler Ekrem İmamoğlu'nun Türk olup olmadığını sorguluyorlar. Bunlar böyle bir güruh işte.
...
Binali Yıldırım'ın moderatör olarak tüm TV kanallarından uzaklaştırılan Uğur Dündar'ı önermesi; aslında kendi iktidarları sayesinde Türk medyasının ne kadar güvenilmez, aciz, vasıfsız, niteliksiz; kısaca ne denli rezil duruma düşürüldüğünün bir itirafı değil de nedir.
...
Çebni çocuğu Ekrem İmamoğlu'nu Yunan yapanlar; sizlerde zerre kadar şeref ve haysiyet varsa; Binali Yıldırım'ın Diyarbakır meydanında Kürdistan ve Lazistan vaadi için söyleyeceğiniz sözünüz olmalı değil mi.
...
Bir insan önce arsız, bir de üstüne üstlük vicdansız olursa; ve bu insan aynı zamanda milleti de algılarla oradan oraya sürüklenebilen ahmaklar olarak görürse; elbette KKTC ve Denktaş anısına tasarlanmış olan heykelin kaidesindeki kompozisyonu Makaryos üzerinden tarif eder, okurlar. Oysa Makaryos'un o kaidedeki varlığı; Denktaş'ın kahramanlığını daha iyi anlatabilmeye matuf bir niyettir.
soralmehmet@gmail.com