20 Haziran 2019 Perşembe

17 YIL SONRA BİR İLKİ YAŞADIK

17 Yıl sonra ilk defa iki siyasi arasında siyasi münazara yapıldı
Milletimiz iki siyasinin; Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım'ın münazarasına kilitlendi.Herkes randevularını iptal ettiler saat 21:00'i başladı ve münazara yaklaşık 3 saat sürdü.
Peki bu heyecanın nedeni neydi. Çünkü geleneksel haldeyken, demokrasimizin kazanımı olan "Siyasi münazara"ya 17 senedir ara verilmiş olmasından kaynaklanan özlemdir.
Peki bu siyasi münazara geleneği niçin kalktı. Çünkü gerek Erdoğan, gerekse Bahçeli; canlı TV programlarında siyasi muhatapları ile münazara için yeterli öz güvene sahip olamadıkları için yüzleşme korkusu nedeniyle sipariş üzerine kurgulanmış TV programlarına çıkmayı yeğlemişlerdir. Diğer siyasi liderler için hiç bir zaman böyle bir çekince söz konusu olmamıştır.
Evet, millet olarak uzun yıllar sonra çok güzel bir geceye tanık olduk. Böyle bir siyasi görüntüye ne kadar ihtiyacımız olduğunu her iki belediye başkanı adayının ortaya koymuş oldukları üslubun biz izleyicileri rahatlatmış olduklarını, yapılan yorum ve paylaşımlarından anlıyoruz.
Bir ara bu iki siyasinin yanında Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan'nın da olduğunu düşündüğüm an inanın ki daraldım.
Yine Binali Yıldırım'ın kendi doğal yapısına döndüğü anlar daha sevecen bir görüntü verdiğini müşahede ettim. Mesela Binali Yıldırım dese ki; "Ben AKP'den istifa ediyorum, adaylığıma bağımsız olarak devam ediyorum" dese belki de daha başarılı olacaktır. Sanki sürekli Recep Tayyip Erdoğan'nın gölgesini üzerinde hisseden bir psikolojik görüntü veriyor. Sadece bu geceye mahsus değil, sürekli böyle.
Ekrem İmamoğlu son derece kendisini rahat hissederek, partisinin genel söylemleri üzerine hata yapmak gibi bir endişesi söz konusu değildi. CHP üstü söylemlerle meramını anlattı.
Velhasıl kelam; siyasi parti liderlerinin bu geceki münazaradan ders çıkararak; bundan sonra mevcut üsluplarını değiştirme gerekliliğinin toplumsal ihtiyaç haline geldiğini fark etmiş olmaları en büyük temennimizdir.
Recep Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu, Meral Akşener, Devlet Bahçeli, Temel Karamollaoğlu ve Doğu Perinçek'i; ülkemizde iç barışı sağlamak, kutuplaşmayı gidermek adına TV canlı ortak yayınında siyasi münazaraya davet ediyoruz.
Böyle bir teklif yapıldığında görüntü vermekten kaçacak siyasi lider; öz güven sahibi olmayıp, yüzleşmekten korkuyor demektir.
Birileri şunu diyebilirler; "Efendim Erdoğan özel günlerde davet ediyor ama bazı liderler katılmıyorlar". Bizim kasdettiğimiz, münazara için bir araya gelmeleridir, elbette Recep Tayyip Erdoğan'nın yanında sıraya dizilmek değil.

Mursi'nin ölümü üzere
Cumhurbaşkanı vefat eden Mursi için "Şehidimiz" diyerek ortak bir bağa vurgu yaptı.
Sayın cumhurbaşkanı hangi "Ortak bağlarına" istinaden böyle bir sıfatı layık gördü bilemiyoruz ama beni ve ülkemizi ilgilendiren bir şehitliğin söz konusu olduğunu düşünmüyorum. Ancak ülkesinde vermiş olduğu demokrasi mücadelesini takdir ediyor, Allah'tan rahmet diliyorum.
Mısır'da; kendi ülkesinde inanmışlık ve adanmışlıklar adına "Şehit" görülebilir, gayet doğal ama o sadece Mısırlıları ilgilendirir,Türk milletini değil.
Neymiş; demokrasi mücadelesi vermiş Mursi için ülkemizde, üstelik de diyanet işleri başkanının imamlık edeceği gıyabi cenaze namazı kalınacakmış.
Peki ülkemizde demokrasi mücadelesi verirken; siyasi iktidarımızın, yani AKP'nin gözetimi ve denetimi altında fetö'nün Ergenekon ve Balyoz kumpasına maruz kalıp hapislerde ölen, intihar eden, ocakları sönen insanlarımız için ne yaptınız. Utanmadan, sıkılmadan hala "Hani, yoktu da diyemeyiz" diyenleriniz bile var.
Önce Ergenekon ve Balyoz kumpasları mağduru olup da ölenlerin gıyabı cenaze namazlarını kılalım sonra Mursi'ye bakarız.
Diyanet denen bu kurum, rahmetli Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk için ne doğduğu güne, ne verdiği mücadeleye ne de vefatına atfen dini anlamda hiç bir şekilde etkinlik düzenlemek aklına gelmiyorken; başkanının Mursi için gıyabında cenaze namazı kıldırmasını anlamak mümkün değil. Mesela, niçin bir 10 Kasım günü mevlit okutmak akıllarına gelmez.
Diyanet işlerini artık milli kurum olarak görmüyorum. Kaç defa test ettim; mesela bir gün veya iki gün sonra milli bayramların kutlaması olacak ama o gün cuma hutbesinin konusu anlamında Diyanet İşleri kör, sağır ve dilsiz olabiliyor ama Arap dünyası ve özelde Filistin davasına atıf yapan cuma hutbelerini çok dinledik. Hiç bir zaman Atatürk ve O'nunla elde edilen cumhuriyet değer ve kazanımlarına, milli bayramlara atıf yapılan hutbeye rastlamadım. Zaman zaman Çanakkale zaferini konu ediyorlar, nedeni de muhtemelen "Osmanlıcılık" adına olsa gerek.
Artık benim mabedim evimin mütevazi bir köşesidir. Camiler size kalsın, imanım bana yeter.
Bir dini kurum her şeyden önce mensuplarına nankör olmamayı anlatır, öğretir. Nankörlüğü bizatihi kendisi yapıyorsa; tuz da kokmuş demektir. İşte Diyanet'in yansıttığı bu çelişkidir; Deizm'e kundak hazırlayan.
Bunlar o kadar bilinçsizdirler ki; 1974 yılında "Kıbrıs Barış Harekatı"nda T.C Devleti'ne yardım eden Kaddafi'nin linç edilerek katledilmesine katkı sağlamak gibi bir utancın müsebbibi iken aynı zamanda T.C Devleti'ne ne gibi hayrı olduğu meçhul Mursi'ye ağıt yakıp, göz yaşı dökerler.
Kaddafi'ye linç edilerek ölümü, Mursi'ye ise şehitliği uygun görmek, öyle mi...?
Allah bütün bunlara şahit ise; (Şüphesiz) size hak olan abad olmak değil, bürünmektir.

Mursi mağduriyeti üzerinden Binali Yıldırım'a oy devşirme gayreti; kaybetme endişesinin yarattığı aciziyetin psikolojik yansımasıdır.
Ne demek Allah aşkına; muhterem diyor ki "Pazar günü Sisi mi diyeceksiniz, Binali Yıldırım mı".
Devletin ve milletin istikbali için zerre endişe duyan hiç bir kimse bu denli ayrıştırıcı cümleyi telaffuz edemez.
Söyler misiniz lütfen; ne yapmak istiyorsunuz. Sisi veya Mursi; kimdir bunlar ve bizi niçin ilgilendirirler. Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında zulüm görenler, ölenler ve mağdur olanların hangisi Mursi'yi veya Sisi'i ya da Mısır halkını ilgilendirmiştir.
Her şeye kadir olan Allah'ım; sen Türk milletine acı. İhtiras ve hırsları "Akıllarının" önünde giden insanlara milletimize hükmetme ve üzerinde muktedir olma fırsatını verme. Çünkü bunun sonu; gözü dönmüşlükle kardeşin kardeşe zulmetmesine kadar gidecek olan bir iç çatışmaya varacaktır. Endişeliyiz, kaygılıyız. 

Sivil Türk milliyetçiliği
ABD+FETÖ el birliği, iş birliği ve gönül birliği ile ete kemiğe büründürülmüş BOP projesinin eş başkan olarak düşünülmüş Recep Tayyip Erdoğan; ve onun bu görevini ifa için araç olarak kurulmuş AKP'nin kesintisiz iktidarını sağlayarak onun üzerinden "Tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemi"ni Türk milletine bir şekilde" Kakalanmasının" yollarını düşünüp, taşlarını döşeyen ve bu anlamda görevini tam anlamıyla yerine getirmiş iyi bir taşoran olduğudur.
Hala bu "Aldatılmışlığımızı" fark edemeyip, kendilerini Türk milliyetçisi olarak tanımlamaya devam edenler olsa da; biatcı olmayan, özgür düşünceli Türk milliyetçileri "Sivil milliyetçi duruş"larının gereğini yapmaktadırlar.
Mesela İstanbul'da "Sivil milliyetçi duruş" Ekrem İmamoğlu'nun yanındadır. Ankara'da Mansur Yavaş'ın yanında olmayı tercih etmiştir. Şimdi kaç tane nitelikli ülkücü; itilmiş, kakılmış sünepece bir yerlerde beklemeyip Ankara Belediyesi'nde görev ifa etmektedirler. Bu bir anlamda "Milliyetçi sivil duruş"un siyasi başarısıdır. Elbette "Birisinin" ayağı altında olmayı tercih edemezdik. 

Mehmet Barlas ne buyurmuş ki
''İmamoğlu kendisine sorulan sorulardan hoşlanmadığı zaman tersleşiyor ve çok sinirleniyor. Eğer bu yarın yapılacak açık oturumda İmamoğlu kendisine sorulacak olan can acıtıcı sorularla karşılaşırsa, bazılarına göre CHP adayının elinden kaza da çıkabilir. Bu açıdan moderatör İsmail Küçükkaya’nın güvenliğinin korunması da, mutlaka gündemde bulunmalı, deniliyor” demiş.
Bu adam her zaman muktedir olanın yalakalığını yapmış bir adam. Kenan Evren rejimine övgülerini daha dün gibi hatırlıyorum. Ana, baba ve bir de yavruları var ki; tüm sermayeleri yalakalık. Bunların ''Sıçırtması''nın Meral Hanım'a iftira atarak algı oluşturma tezgahlarını da unutmadık.
''Ekrem İmamoğlu''na; duruşuna ve karakterine bu kadar ters düşen bir kişilik atfetmesi de bir başka tahrik oyunu olabilir. Çünkü yandaş bir araştırma şirketi ''Ekrem İmamoğlu'na ciddi bir yanlış yaptırmanız dışında Binali Yıldırım'ın kazanma şansı yoktur'' demiş. Bu rezilane yorumun arka planında da tahrik etme niyeti olmalı. Umarım İmamoğlu onlara böyle bir fırsatı vermeyecektir.

Hayvancılığın bitişine bir örnek
Bunlar iktidara gelmeden önce bizim köy ile civardaki üç beş köyün insanları kurbanlık için hayvan yetiştiriyorlardı. En az 500-700 arası hayvan İstanbul'a kurbanlık olarak getiriliyordu. En son kurban bayramında bir tek olsun hayvan getirilmedi.
İşin garibi bu hemşehrilerimiz hala %70 AKP'ye oy vermeye devam ediyorlar. İşin içinden çıkmak gerçekten çok zor. Olaylar ve sonuçlarını değerlendirdiğimizde sosyolojinin mantığına bile uymuyor.
Temel de dini inançların siyasi amaçlara alet edilmesi gibi bir süreç ile ekonomik yıkım fark edilmez kılınıyor. Ancak bu sefer de dini tahribat nedeniyle inançlar sarsılıyor ve "Deizm"e kayma oluyor, nedir o; "Din yok, peygamber yok, sadece Allah var". AKP'den kurulduğu yıllarda bu "Deizm" denen kavram neredeyse dilimizde yok gibiydi. Maalesef şimdi dilimize girdiği yetmiyormuş gibi bir de yeni neslin zihinlerine girdi.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

13 Haziran 2019 Perşembe

SİYASİ MULAHAZARA MI UZAYIN KEŞFİ Mİ

Uzayı mı keşfediyoruz Allah aşkına. 
Ekrem İmamoğlu-Binali Yıldırım canlı yayın buluşmasını adeta uzayda bir keşifmiş gibi günlerdir konuşuluyor olması; bir anlamda demokrasimizin gelişmişlik düzeyi açıdan utanılası bir durumun dünya aleme ilanı gibi bir şey.
Vatandaşın bunda elbette bir kusuru yok ama siyasi liderler arasında şimdiye kadar böyle bir buluşmanın yapılamamış olması veya böyle bir medeni davranış şeklinin icra edilmesi için gerekli ortamın sağlanamamış olması; Türk siyasetinde tamamen ve tamamen AKP ve Erdoğan'ın inisiyatifinde geleneksel hale getirilen siyaset yapma biçimidir.

Bu geleneksel hale gelen siyaset yapma biçiminin temelindeki unsur, öz güven eksikliğinden kaynaklanan "Yüzleşme korkusu"dur.

Bu tür program siyasiler arasında en son yine Deniz Baykal ve Recep Tayyip Erdoğan arasında yapılmıştı. Ancak unutmayalım ve o günleri hatırlayalım; Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset yapma yasağını kaldıran Deniz Baykal, malum programda aynı zamanda Erdoğan'ın tanıtımını yapmak için görev ifa etmiştir. Yani "Yüzleşme-Tartışma"dan ziyade tanıtım amacı güden, riskin söz konusu olmadığı bir "Mülakat"dı. 

Ahde vefa Turan Birliği Derneği
Konya'dan Harun Meral Başkanımın şahsında Ahde vefa Turan Birliği Derneği'ne ve tüm mensuplarını can-ı gönülden tebrik eder, başarılar dilerim.
Bu değeli insan ve gönüldaşları ile hiç bir şekilde yan yana gelmişliğim, tanışmışlığım yoktur. Ancak sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla siyasi handikapları hiç bir şekilde umursamayarak; samimi ve içten duygularla sürekli hem hizmet ediyorlar, hem de üretiyorlar. "Ahde vefa Turan Birliği Derneği" örneğinde olduğu gibi Türk milliyetçisi sivil toplum örgütlerinin bir ağ gibi ülkeyi sardığını düşünelim; o zaman kimin gücü yeter ki bu ulvi hareketi ığdış etmeye.

Kendileri ne düşünüyorlar bilemem ama kanaatim o ki; ülkücü olmak ve ülkücü kalarak yaşamak için ille de bir parti, ille de bir lider gerekmiyor.

Buradan da şuraya varıyoruz ki; "Sivil milliyetçilik" ile ülkücü hareket bu millete ve devlete hizmetlerin en güzelini sunabilir.
Bayram Meral başkanım ve O'nun şahsında tüm "Ahde vefa Turan Birliği Derneği" mensuplarına saygı, sevgi ve hürmetlerimi sunarım.
Tanrı Türk'ü korusun ve yüceltsin.

Ülkü devleri bildiğimiz ağabeylerimiz niçin susuyorlar
Devlet Bahçeli'den çok çok daha inanmış ve adanmışlığına inanıp, değer verdiğim "Ülkü devi" abilerim var. Onlar beni çok üzdüler.
O kastettiğim inanmışlık ve adanmışlık gereği kendilerinden Binali Yıldırım'ın "Lazistan, Kürdistan" sözünü duydukları an doğal refleks halinde eleştiren tepkilerini duymak, görmek isterdim.
Bazılarının sayfalarına özellikle girdim baktım yorum yok. İnanmışlık ve adanmışlığın yerini "Biat et rahat et. Nasıl olsa yukarıdaki düşünüyor" İlkesi almış. "Hareket" "öyle veya böyle kendi haline terk edilmiş değil. Her gün üç beş Türk milliyetçisi bir araya gelip beyin fırtınası yapıyoruz. Bunu ülkemizin her köşesindeki ülküdaşlarımın yaptıklarını da biliyorum. Yani demem o ki; elbette sahiplenip, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Ancak kastettiğim ülkü devlerinin haline üzülmemek de elde değil. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Aslında gösterilen tepki milli hassasiyet değil siyasi çıkardır
Bakanlık, başbakanlık, Meclis başkanlığı yapmış bir insan Diyarbakır meydanında adeta bölünmüş bir Türkiye vaad edercesine; "Lazistan, Kürdistan"dan bahsediyor, ülkede Cumhur ittifakının küçük ortağı Devlet Bahçeli ve avanesi de dahil olmak üzere çıt yok. Ancak İzlanda'da Türk milli takımına yapılan muamele karşında hükümletin başından sonuna herkes demeç patlatma yarışına girdiler.
Size bir şey söyleyeyim mi; mesele milli onur meselesi falan değil. Yaptıkları ikiyüzlük. ABD askerimizin başına çuval geçirince; tepkisizliğe karşı tepki gösterenlere "Ne notası, müzik notası mı" diyenlerin İzlanda'da da olup bitenlere tepkilerini; seçim üzerine konjonktürü fırsata çevirme yaygarası olarak görüyorum.

Aklıma da gelmiyor değil; olup bitenler "Kabataş Yalanı" gibi bir "Gavur yalanı" olabilir mi acaba.
"Bu kadar da olur mu canım" deyip, şaşırmayın. Adamlar dördüz doğan çocukların blr tanesinin aynı babadan olmadığını öyle veya böyle bu topluma kabul ettirmediler mi(!) öyleyse...?

İzlanda'da olup bitenlere karşı canı acıyanlar belli ama bunlar kesinlikle iktidar sahibi olanlar değildir. Milli mesele üzerine hassasiyeti olanlar Binali Yıldırım'ın ağzından "Kürdistan ve Lazistan" ifadesini duyduklarında ilk tepki gösterenlerdir. Dolayısıyla, burada tepkisiz kalanların İzlanda'da olup bitenlere tepki göstermeleri sahici değildir.

Devlet Bahçeli için beka denen şey cumhur ittifakının geleceğidir
Efendim neymiş; Devlet Bahçeli Binali Yıldırım'ın Diyarbakır'da yapmış olduğu; bir anlamda vaad niteliğindeki konuşmasında "Lazistan, Kürdistan"dan bahsetmesini niçin eleştirmiyormuş.
Balık hafızalılar elbette Devlet Bahçeli'nin Binali Yıldırım'a niçin tepki göstermediğini anlamazlar.
Türkiye'nin egemenlik hakları ile üniter yapısını tehdit eden "Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme"yi 15 Ağustos 2000 tarihinde MHP lideri Devlet Bahçeli'nin iktidar ortağı olduğu ANASOL-M hükumeti imzaladı.

Muhtevası "Her etnik veya dinsel kimlikler kendi kaderlerini kedileri tayin edebilirler" olan ikiz yasaları meclis komisyonlarından geçirerek AKP'nin eline verip sonra da yapılan oylama ile yasallaştıran bizatihi Devlet Bahçeli'nin kendisidir. Oysa Devlet Bahçeli, Türk milliyetçilerinin doğal refleksini ortaya koyup söz konusu uluslararası sözleşmeye kaşı çıkmış olsaydı akabinde gidilen seçimde MHP baraj altında kalmayacaktı. Ama bunu yapmadı. Çünkü 2001 de BOP projesi dahilinde kurulan AKP'nin tek başına iktidar olması için siyasi arenanın boşaltılması gerekiyordu. Nasıl olsa MHP'nin misyonunda bir şeye talip olmak gibi düşüncesi yoktu. Baraj altında kalsa da kalmasa da fark eden bir şey olmayacaktı.

Dolayısıyla, Binali Yıldırım'ın dile getirdiği Lazistan, Kürdistan meselesi Devlet Bahçeli'nin müsebbibi olduğu ikiz yasaların ruhuna ters değil. Doğal olarak da tepki göstermesi beklenemez.
Dikkatinizi çekiyor mu acaba; aslında ülkemizde yaşanan, başımıza gelen musibetlerin müsebbibi Devlet Bahçeli olmasına rağmen altına imzayı başkasına attırıyorlar. Bunlardan en bilineni Erdoğan dır. 

Recep Tayyip Erdoğan'ın arkasındaki güç Devlet Bahçeli dir diyenler...?
Devlet Bahçeli kayıtsız, şartsız AKP ve Tayyip Erdoğan'ın arkasında; hatta bazılarına göre de Erdoğan'ı yönlendiren arkasındaki esas güç olduğu söyleniyor. Bu daha çok; izahat güçlüğü çeken biatcı ülküdaşlarımızın avuntusu.
Peki Devlet Bahçeli bu kadar güçlü bir konumda ise; niçin devlet kademesi ve bürokraside diyelim ki; bir Cumhurbaşkanı yardımcısı, bir iki bakan, üç beş bakan yardımcısı ülkücü değil veya Abdul Kadir Aksu yerine bir ülkücü herhangi bir devlet bankası yönetim kurulunda değil. Cumhurbaşkanlığına bağlı onlarca kurul var; lütfen birisi bana bu kurullarda görevlendirilmiş bir tek ülkücü ismi versin. Kayyum atanan yüzlerce fetö şirketi var, şimdiye kadar bir tek ülkücü ismin bu şirketlere atandığını duymadım. 17 yıl boyunca ilk defa basında ülküdaşlarımızın göreve atandıklarını duyduk, okuduk; Ankara Belediyesi ülkücü Mansur Yavaş dönemi.

Peki Devlet Bahçeli'yi, ülkücülerin her yerden tecrit edilmesi gerektiği gibi bir görev anlayışına iten nedir. Devlet Bahçeli'nin Recep Tayyip Erdoğan'a "Beyefendi, biz sizin kendi adamlarınızdan daha sadakatle arkanızda durarak destek veriyoruz ama aynı zamanda görevlendirme de bekliyoruz" diyerek talepte bulunmuş olsaydı; Erdoğan'ın itirazı olacağına kesinlikle inanmıyorum ama bir o kadar da Devlet Bahçeli'nin herhangi bir isteğinin olmuş olduğunu da sanmıyorum.

O zaman soruyorum; ötelenen, itilen, kakılan; eş ve çocuk sahibi olup, herkes gibi yiyen, içen; mutlu, huzurlu yaşamak isteyen ülküdaşları için kayıtsız şartsız ortağı olduğu AKP hükumetinden bir şey istemeyen Devlet Bahçeli ülkücü camiaya rağmen Türk milliyetçilerinin kurumsal kundağı olan MHP'de genel başkan olarak nasıl kalabiliyor. Hangi hakla ve bilmediğimiz hangi güç kendisini o makamda tutuyor.
İstemeden verme düşüncesi hayır hasenat işlerinde güzel de; kerizliğe de kimsenin talip olması beklenmez öyle değil mi.
Ülkücü kadrolar ile bu hükumet eğer takviye edilirse belki de toplumda güven artacak, yaşamakta olduğumuz siyasi ve ekonomik kriz kolayca aşılacaktır. Ancak "Hareketin engeli Devlet Bahçeli" sayesinde ülkücü kadrolar atıl vaziyette bekletiliyor, başka arayışlara baş vuranlar da zilletlikle itham ediliyorlar.
MHP tabanındaki derin sessizliğin; hesap sormak için 23 Haziran İstanbul seçimlerini bahane edeceğini düşünüyorum.

Canlı Yayın istediği 17 yıl sonra AKP'den geldiğine göre dikkat etmek lazım
Binali Yıldırım-İmamoğlu canlı yayını TRT'de olsa bile moderatör kesinlikle TRT mensubu olmamalıdır.
İmamoğlu'na zorla aleyhine bir yanlışı yaptırmaları dışında hiç bir seçenekleri kalmadı çünkü.
Peki yaptırabilirler mi; elbette. Bunlar değil mi ki; İslam'ın beş şartının dahi önüne geçirerek, daha öncelikli kutsiyet atfettikleri "Başörtüsü" üzerinden oy konsolidasyonu yapabilmek için tarihe "Kabataş Yalanı" diye geçen; Kabataş'ta kucağında körpe çocuğu olan "Özellikle başörtülü" bir kadının üzerine; üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş erkeği işetmediler mi.

Dolayısıyla, onların kontrolündeki canlı bir yayında her türlü tezgahı kurabilirler. Sonra da "Kabataş Yalanı"nı kurgulayan " Hatun kişi"nin dediği gibi arsızca "Aynı durum söz konusu olursa yine benzerini yaparım" derler. Çünkü arsızlıkta sınır olmayınca tüm iğrençlik ve tuzaklara da hazırlıklı olmak lazım.

"Cumhur İttifakı"nın, kendilerine muhaliflikleri alenen bilinen iki gazeteciye moderatörlük önermeleri öz güvenden kaynaklı değil; aksine, daima algılarla konsolide olmuş Cumhur ittifakı seçmenini yine" "Muhalif gazeteci ya, bize hıyarlık yaptı" potansiyel algı ile bir başka mağduriyet için zemin hazırlığına yönelik düşünülmüş stratejidir.
İsmail Küçükkaya açık oturumu fevkalade yönetse bile değil mi ki; İmamoğlu'nun yandaş medyadaki bir açık oturumda "Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya gelip hep beraber çalışalım" sözünü "PYD ve PKK ile çalışırım" şekline dönüştüren bir güruh var; onlar neler yapmazlar ki.
İmamoğlu illaki bunun hesabını yapmıştır, yapacaktır da. Müthiş bir öz güven duygusuna sahip. Bu İmamoğlu'nun en büyük avantajı. Dolayısıyla, şahsen kendisine güveniyor, üstesinden geleceğine inanıyorum. Allah yar ve yardımcısı olsun inşallah.

Demokrasi var ama tek adam ve onun partisi için istediği kadar
Bu "Tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemi" denen ucube istemin ayıplı bir tarafı da; "Partili Cumhurbaşkanı"nın atadığı" "Atanmış bakanların" her birisinin siyasi kişiler olarak Cumhurbaşkanının siyasi çalışmalarına katılıyor olmalarıdır.
Aslında bakanlar bir anlamda bürokrat sıfatındadırlar. Keza valiler, kaymakamlar da öyle. Peki devletin her türlü imkanı Cumhurbaşkanı ve onun partisinin kullanımına tahsis ediliyorsa; böyle bir yarışta muhalefet nasıl başarılı olabilir. Böyle bir sistemde HDP'yi katalizör konumuna sokan ucube istemin bizatihi kendisi değil mi. Vebali de birinci derecede Bahçeli sonra da Erdoğan ait değil mi.

Peki hangi siyasi etik anlayışı HDP seçmeninin "Muhalefet"e oy vermesine mani olabilir. HDP seçmeninin oy kullanmaması mı gerekiyor? Eğer durup dururken benim keyfim öyle istiyor diyerek "Demokrasimize" tecavüz ederseniz peydahlanan çocuğun vasisi de siz olursunuz. HDP'nin tercihlerini sizin demokrasimize yapmış olduğunuz tecavüz belirlemektedir.

Buradaki esas "Ahlaksızlık" bu ucube sistemde; HDP gibi partilerin varlığının kabul edilmesi ama siyasi faaliyetlerinin seçim sonuçlarına etki etmemesi gerektiği gibi abzurt bir niyetin saklı olmasıdır. Peki böyle bir dayatma yerine muktedirler daha delikanlı olsalar da; bu tür partilerin varlığına cevaz vermeyen yasal bir düzenleme yapsalar ya.
Hala öbür tarafta duran (Özelikle dikkat edelim lütfen; MHP demiyorum) ülküdaşlarım bizi sık sık uyararak; "Siz Bahçeli'yi Erdoğan düşmanlığı üzerinden değerlendirdiğiniz için ne yapmak istediğini anlamıyorsunuz" diyorlar.
Yahu Halep oradaysa arşın da burada. Devlet Bahçeli'nin yirmi küsur senedir süregelen; müsebbibi olduğu, yüzleştiğimiz ve yaşadığımız gerçekleri ortadayken; hala kendisinden keramet beklemek akıl karı mı dır. Ne yani; Türk analar başka evlatlar doğuramadılar mı ki; İlle de Devlet Bahçeli'den keramet beklemeye devam edeceğiz. En büyük hüneri yeni sistemin mucidi olmasıdır. Ne faydası oldu? Milleti karpuz gibi ikiye ayırıp, hasım hale getirdiler. 

Kısa kısa...?
Peygamber Ocağı Müslüman Türk Ordusu'nda doğru dürüst namaz kıldırabilecek bir imamın olmadığı (Elbette var ve binlerce) görüntüsü Türk Ordusu'na halel getirmeyecek; asla. Ama "Cumhur İttifakı"nın öncülüğünde Türkiye'yi siyasal İslam ile değiştirme dönüştürme projesinin iflasına yüce Allah'ın (C.C) yaptığı bir katkı olarak görmek mümkün.
Allah ayetinde ne diyor; "Sizin şer bildiğiniz hayır, hayır bildiğiniz şer olabilir". Dolayısıyla, "Cumhur İttifakı"nın icraatları ile siyasal İslam'ın üstesinden ancak böyle gelinebilirdi
...
"Etnik piç"in birisi ne demişti; "Bizim sayemizde herkes Türk olmaktan kurtuldu". Şimdi aynı etnik piçler Ekrem İmamoğlu'nun Türk olup olmadığını sorguluyorlar. Bunlar böyle bir güruh işte.
...
Binali Yıldırım'ın moderatör olarak tüm TV kanallarından uzaklaştırılan Uğur Dündar'ı önermesi; aslında kendi iktidarları sayesinde Türk medyasının ne kadar güvenilmez, aciz, vasıfsız, niteliksiz; kısaca ne denli rezil duruma düşürüldüğünün bir itirafı değil de nedir.
...
Çebni çocuğu Ekrem İmamoğlu'nu Yunan yapanlar; sizlerde zerre kadar şeref ve haysiyet varsa; Binali Yıldırım'ın Diyarbakır meydanında Kürdistan ve Lazistan vaadi için söyleyeceğiniz sözünüz olmalı değil mi.
...
Bir insan önce arsız, bir de üstüne üstlük vicdansız olursa; ve bu insan aynı zamanda milleti de algılarla oradan oraya sürüklenebilen ahmaklar olarak görürse; elbette KKTC ve Denktaş anısına tasarlanmış olan heykelin kaidesindeki kompozisyonu Makaryos üzerinden tarif eder, okurlar. Oysa Makaryos'un o kaidedeki varlığı; Denktaş'ın kahramanlığını daha iyi anlatabilmeye matuf bir niyettir.
soralmehmet@gmail.com

5 Haziran 2019 Çarşamba

TEKRARLANAN BU HAİNLİK BİR PROJE Mİ DİR?

''Keşke Yunan galip gelseydi'' deme hainliği niçin devam ediyor
Devlet memuru, cumhuriyet imamı; daha doğrusu imam kılıklı birisi Antep'te bayram namazında, camide konuşmuş.
"1. İnönü, 2. İnönü, Sakarya muharebesi falan filan hepsi yalan, ne zaferi. Yunan'lıları denize dökmüşüz; yalan. Kimsenin denize döküldüğü filan yok. Keşke Yunan galip gelseydi de; Osmanlı yıkılmasaydı" buyurmuş.
Bu tür; benim deyimimle Türk'e öfke duyan, etnik kimliğini gizleyen ama aslında etnikci olan "Etnik piçler"in zaman zaman çıkışları oluyor. Peki o gün o camide bu sözleri duyan halk nasıl oluyor da o camiyi terk etmiyorlar; anlamak mümkün değil.

Bakınız, söylediğim şaka falan değil. Bilerek ve istenerek Türk milletinin refleksini ölçmeye matuf bir operasyon süreci yürütülüyor. 15 Temmuz da Türk milletine sıkılan kurşun ile şanlı İstiklal savaşı tarihine ve onun kahramanlarının hatıralarına sıkılan kurşunun ne farkı var. Cemaatin söz konusu camiyi terk etmemesi demek; dini yaşama müdahale edilmediği sürece herhangi bir işgal durumunda halkın mukavemet göstermeyeceği anlamı çıkar ki; Allah korusun.
İhanet sadece yaşadığımız güne değil, geçmişe yönelik olursa da cezası kesilmelidir. Bu imam vatana ihanetten yargılanmasının yanında herhangi bir istihbarat örgütüne çalışıp çalışmadığı araştırılmalıdır. Ben diyorum ki; bu olup biten milli refleksi ölçme operasyonudur.
Bugün kendilerini bayram ziyaretine giden Ekrem İmamoğlu'na "Yunan" yakıştırması yapanlara nasıl ki Trabzon halkı büyük bir nümayiş ile protesto edercesine sahip çıkmışsa "Gazi" Antep halkı da kendisine emanet edilen tarihine, sahip çıkma refleksini gösterebilmeliydi. 

Siyasi parti liderliğinde öz güven meselesi
Devlet Bahçeli; Ekrem İmamoğlu-Binali Yıldırım'ın TV'de karşılıklı siyasi münazara yapmalarının çok iyi olacağını söyleyerek, bunu düşünen Didem Aslan Yılmaz'a teşekkür etmiş.
Kendilerinin siyasi hayatları boyunca yapamadıklarını başkalarından beklemek nasıl bir duygu acaba. Bunun bir tercih meselesi olmaktan ziyade öz güven meselesi olduğunu düşünüyorum.
Eğer, bu çok eskilerde kalmış; hatta "12 Eylül 1980 darbe yönetimi" zamanında bile kısıtlı demokrasi imkanlarında medeni cesareti göstermiş olan zamanın siyasi parti liderlerinin yaptıklarını Ekrem İmamoğlu-Binali Yıldırım yapma yürekliliğini gösterecekler ise; o zaman sizlerin de liderliği tartışılır. Niçin mi; liderlik sıfatlarından belki de en belirgin olanı; siyasi mevkidaşı ile karşı karşıya, canlı olarak münazara yapabilme öz güvenine sahip olmaktır.

Mesela hayal edelim. Herhangi bir akşam, saat 21:00'de, ulusal yayın yapan TV kanalında Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Meral Akşener, Kemal Kılıçtaroğlu, Temel Karamollaoğlu ve Doğu Peki Perinçek'in ülkemizin iç ve dış meselelerini tartışmak üzere bir araya geldiklerini düşünelim.
Aklımıza bile getiremiyoruz değil mi. Otuz sene önce belki kör topal da olsa, sahip olduğumuz demokrasimizde bunu becerebilen siyasi liderlerimiz vardı ama bugün böyle bir manzaranın hayalini kurmak bile mümkün değil.
Bunu bile beceremeyen siyasi liderlerin varlığı; bırakalım demokrasimize yakışıp yakışmadığını bizler için utanç vesilesi değil mi dir. Peki ne hakla "Bu ülkeyi ille de biz yöneteceğiz" diyorlar. Çünkü bizler tek tek hiç bir zaman bizatihi kendimizi onlar karşında adam yerine koymuyoruz, belki de aciz görüyoruz da ondan.
Ancak haksızlık olsun istemem. Yukarıda zikrettiğim isimler içerisinde çizdiğim tabloda özellikle iki ismin; Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan yer almak istemezler. Keşke demokrasimiz için böyle bir jesti yapsalar da bana da anırmak düşse; keşke, razıyım.
Otuz yıl öncesinde yaşadığımız demokrasimize tekrar kavuşmak dileğiyle. 

YSK ne yapmak istiyor
YSK, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptali için gerekçe görüp, sorumlu tuttuğu ve suçladığı insanlar için 23 Haziran İstanbul seçiminde tekrar görev yapabilirler diye karar vermesi yapılacak seçimler hakkında şimdiden şaibe oluşturmayacak mı.
YSK böyle bir karar almakla aslında 31 Mart İstanbul Büyük Şehir seçimlerinin iptalinin keyfi ve taraflı 
olduğunun itirafı olmuyor mu. 

YSK üyelerinden sadece başkanını yolda görsem tanırım. Diğer üyelerini tanımam bilmem ama birbirleriyle çelişen almış oldukları kararlar ile ne yapmak istedikleri meçhul.
İlk aklıma gelen; amaçları ülkede kaos yaratmak olabilir mi diyorum ama kimin işine yarar. İşte "Kimin işine yarar" sorgulaması hiç bir zaman yapılmasın diye de onları yargılayacak bir üst mahkeme tanımlanmamış.
23 Haziran'da kaybeden için itiraz gerekçesi şimdiden hazır. Hayır demek mümkün mü. Hangi hak, hukuk ve adalet anlayışı bize yeterince güven verebiliyor. "Fiili durumlar" yaratıp sonra hukuki kılıfını uydurmak AKP döneminin genel alışkanlığı oldu, YSK'da bundan nasibini almıştır. 

Tövbe etmek için Allah'a şart koşmak
Şah damarlarınızı patlatırcasına ne okursanız okuyun, ayet bile olsa; Allah artık sizden yana değil, mazlum ve mağdurdan yana.
Allah, yüce dinini ayaklara düşürenleri sürüm sürüm süründürmek varken niçin yardım etsin ki. Sergilediğiniz çırpınışlarınız aslında çaresizliğinizdir. Sürekli kıçınızla suya dalıyorsunuz ama bir türlü gerçeği fark edemiyorsunuz.
Allah'a şart koşuyorsunuz; "Sen bizi 23 Haziran'da galip kıl ki; biz de senden af dileyip, tövbe edelim" 
Haşa, Allah'ın sizin tövbenize ihtiyacı mı var. Siz tövbe edince Allah'ın eksik olan bir sıfatı mı güçlenecek. Cehennemin dibine kadar yolunuz var demesi çok mu zor sanki.

Devlet Bahçeli kadrolu müsteşar mı?
Devlet Bahçeli'yi bir siyasi parti lideri olarak görmekten ziyade; MHP'nin siyasi iradesini Türk milliyetçilerine rağmen bizatihi devletin ergleri ile gasp ederek, hükumetlerin hizmetine amade kılarak adeta müsteşarlık yapan bürokrat olarak görmek lazım. Bu görevi sadece AKP hükumetleri için değil, geçmiş hükumetler için de ifa etmiştir.
Siyasi lider olarak hiç bir zaman ne başbakan, ne de Cumhur başkanı olmak istemediği gibi; alternatif olabilecek hiç bir Türk milliyetçisine de fırsat tanımamıştır.

İYİ PARTİ de; bu kısır döngüyü durdurmak üzere alternatif arayışlar sırasında Türk milliyetçilerinin geliştirip, ete kemiğe büründürdüğü bir projedir.
Ancak geldiğimiz noktadan geriye doğru baktığımızda İYİ PARTİ hareketinin ne kadar da hayırlı bir inisiyatif olduğunu daha iyi görüyoruz. Anlıyoruz ki; yukarıda bahsettiğim üzere hükumetlere müsteşarlık görevi ifa eden Devlet Bahçeli; Türk milliyetçilerinin firesiz olarak AKP ve Erdoğan'nın siyasal İslamcılık adına devleti önce değiştirme sonra dönüştürme fantazilerine hizmet etmelerini sağlayabileceğine inanıp, güveniyordu ama büyük ekseriyatımız bu biat beklentisini red ederek, "Cumhur İttifakı"nın ileriye dönük kurgusunu bozmuş olduk.
Türk milliyetçileri kendi ideolojik siyasi geleceği açısından böyle bir açılım sergilerken aynı zamanda "Millet İttifakı"nın inşasında doğrudan yer alarak da; ülkemizin genelinde faklı bir siyasi kültürün yeşermesine vesile olmuştur. O da ne; "Millilik paydasında bütünleşerek ortak sinerji yaratmak". Bunun gerekliliğine inanan CHP, İYİ PARTİ ve SP bir araya gelerek "Millet ittifakı"nı inşa etmişlerdir.
İşte bu "Millilik paydasında bütünleşme" niyeti Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu gibi çok güçlü isimleri ortaya çıkardı ve sonuç da alındı. Siz bakmayın YSK marifeti ile yapılan darbeye; 31 Mart'da kazanan Ekrem İmamoğlu olmuştur.
İki yıl önce başlayıp da 23 Haziran seçim sürecine kadar uzanan, daha sonra da şartlara göre devam edecek olan zaman diliminde; tüm plan ve projeleri alt üst eden, kadük kılan İYİ PARTİ ile İYİ PARTİ'nin siyasetteki yerini çok iyi görüp okuyan Sayın Kılıçtaroğlu ve Milli düşünen sol olmuştur. Cumhur ittifakı bu gelişmelere direnmeye çalışırken en çok da korktuğu; kendisinden kopacak olan millet vekilleri ile yeni bir partinin kurulması ve Cumhur ittifakının mecliste azınlığa düşme ihtimalidir.
İşte bunun için AKP sermayesine ve yandaşlarına büyük imkanlar sunan İstanbul Belediyesinin imkanlarını kaybetmemek için maksimum çaba sarf ediyorlar ki; İmamoğlu'nun kazanması durumunda AKP marifeti ile İstanbul Belediyesinden nemalanan yandaş mütahitler yeni kurulacak partiye kaymasınlar. Kurulacak parti bir anlamda AKP'nin altını oyacak, belki de erken bir genel seçim ile ömrünü kısaltacaktır.
Bütün bunları niçin anlattım; biatcı olmayan, özgür düşünen, öz güven sahibi Türk milliyetçileri olarak iki yıldır ortaya koyduğumuz inisiyatifin ne kadar hayırlara vesile olduğuna dikkat çekmek içindir.

''Çaldılar'' yalanı
Adam iftar sofrasında Türk milletinin gözünün içine baka baka "Çaldılar" diyerek yalan söylüyor.
Nasıl bir cür'ettir anlamak mümkün değil. Yahu YSK iptal gerekçesini oluşturan nedenleri belirtti, içinde "Çalma" diye bir şey yoktur. Peki niçin yalan söylersin be adam; sen de Allah korkusu yok mu.
Peki; bırakalım sana kem söz söylemeyi, ima edenleri bile anında tutuklatırken; bu çalma işini hangi şerefsiz veya şerefsizler yaptıysa niçin bir tutuklama haberi duymuyoruz.

Yine Trump telefon etti Cumhur İttifakı gereğini yaptı
Biatcı ülküdaşlarıma sesleniyorum. Hani, sizler 31 Mart öncesi beka beka diye ülküdaşlık hukukumuzu da hiçe sayarak; Balgat mukimi ve avenesine biat etmeyi red eden bizlere; "Zillet" diyerek aşağılayan "Oturan boğa"ya kanarak o bize ne yakıştırdıysa, sizler de aynısını yakıştırıp söylemiştiniz ya.
Şimdi Trump'ın telefon talimatı ile ne isterse adeta emir telakki edilip, gereğini yapılması hali Devletimiz ve milletimiz açısından gerçek anlamda bir beka sorunu değil de, nedir. Düşünebiliyormusunz; ABD telefon ederek talimat geçiyor, ülkemizdeki istediği mahkümü serbest bıraktırıyor.

Şimdi anladınız mı; zillet sıfatının bizim üzerimize değil, asıl Trump'ın emir kulu olan "İttifak"ın üzerine oturduğunu.

Kısa kısa 
Özelikle Atatürk ve Türk Ordusu'na fütursuzca hakaret edip, aşağılayanların şecerelerini inceleyin; Türklüğe öfke duyan "Etnik piçler"dir.
Peki bu hakaretleri eden etnik piçler kinlerini kustuktan sonra; niçin sahibinin avlusuna kaçan itler gibi iktidarın arkasına saklanma ihtiyacı duyarlar.
...
Bak muhterem benim oyumun adresi Kostantinapol'e çıkmaz ama senin kirli siyasetinin varacağı adresin nereye çıkacağı hiç belli değil.
Bak, gene puştun birisi Türk Ordusu'na sayıp sövdü saklandığı yer neresi; senin avlun. 
...
Sayın Davutoğlu evet "Yeni bir hal lazım" ama bunun lokomotifi sen olamazsın. Senin için "Bir hikayenin oluşması" fırsatı doğmuştu ama eline kalemi alıp da yazmaya cüret edemedin.

Senin kulağından tutup bir kenara savurmak isteyen ele karşı hangi mukavemeti gösterdin ki; "Yeni bir hal" için umut olabilesin. Ama durma, devam et; yel kayadan ne koparsa kardır.

soralmehmet@gmail.com

31 Mayıs 2019 Cuma

KOMÜNİST BAŞKAN MEŞREBİ İLE ÇELİŞMİYOR

Komünist Başkan düşünce ve eylemleri ile kendi dünyası ile çelişmiyor ki.
Özelikle yolsuzluk, hırsızlık ve arsızlığın hakim olduğu düzenin kanıksandığı bir dönemde; daha önce Ovacık Belediye Başkanı olan Komünist başkanın hep birlikte katılımcı, kolektif üretimi teşvik eden, önce kendi nefsinde yaşayıp sonra pratiğe döken uygulamalarına bir de şeffaflığı ekleyerek seçmenini hatta tüm halkı sonuçlardan haberdar etmesi; toplum nezdinde sempati kazanmasına vesile oldu.
Benim gibi düşünen Türk milliyetçileri ve sol ideolojik görüşlere sahip bir kesim insanlar; ideolojik bagajımızı kendimizce müsait bir yere bırakarak ön koşulsuz bir şekilde "Milli çizgide bütünleşen herkes"in bir araya gelerek; 15 Temmuz ihanet süreci gibi bir örneği Türk milletine yaşatmış olan "Siyasal İslamcılar"ın kalan fantezilerine davam ederek T.C Devlet'ini önce değiştirip, sonra dönüştürme projelerine kaldıkları yerden devam etmelerine fırsat vermemek için "Milli çizgide bütünleşme" zemininin oluşması için fikirler ileri sürüp, diyaloglar başlattık.

İşte "Komünist başkan" bu oluşturulmaya çalışılan zeminden faydalanarak öne çıkan bir isim olmuştur. Maalesef bu zemine ihanet etmiştir. Yani ideolojik bagajını her hangi bir yere bırakmışlığı olmadığı gibi ısrarlı ama aynı zamanda cüretkar bir şekilde de duruş sergiliyor.
"Milli düşünen sol"un bunun gereğini yaparak "Komünist başkan" gibi ideolojik hatta etnik taassuba sahip tipleri yüreklendirmeye yönelik yaklaşımlardan kaçınmaları gerekir. Nitekim sol ideolojik inanca sahip ADD "Atatürkçü Düşünce Derneği" tavrını net bir şekilde ortaya koyarak Belediye meclisi kararı ile Tunceli tabelasının kaldırılarak yerine Dersim tabelasının konması kararının iptali için mahkemeye baş vurmuştur. Kendilerine bir Türk milliyetçisi olarak şükranlarımı sunuyorum.
Şimdi bekliyoruz; oraya buraya "Mitil" atanların tavrı ne olacak diye. Bunlar Türk milliyetçiliğinin doğal refleksini kaybetmişler. Benim gibi bir çok insan; bu tepkisiz, ruhsuz ama bir o kadar da inanmışlık adanmışlık yoksunu insanların ülkemizde olup bitenler üzerine gereğini yapmadıkları için bir arayış içinde milli düşünen sol veya mütedeyyin inançlı kesimlerle diyalog arayışına girdik ve tuttu da. Ancak biz bunu başardık ama onlara göre de sola kaymış, pusulasını şaşırmış insanlar olduk. Umurumda bile değil.
Ben rasyonel düşünen bir Türk milliyetçisiyim. Duygusal milliyetçiliğimi tepe tepe kullanarak T.C Devleti'nin kurucu felsefesi olan Türk milliyetçiliğini ığdış edip, siyasal İslamcıların fantezilerine payanda yapanlara inat; "Milli düşünen sol" ve Mütedeyyin, samimi ve inançlı insanlarla diyaloğum devam edecektir.
Sonuç olarak; "Dersim" ifadesi bir şehrin ismi olmaktan öte, T.C Devletine isyanın simgesine dönüşmüştür artık. Dolayısıyla hiç bir şekilde müsamaha gösterilmesi mümkün değil.
Bu arada sadece İstanbul'u kaybetmemek uğruna Tunceli'nin "Dersim" yapılmasına tepki göstermeyen Cumhur ittifakının acınası acizliğine de hep beraber şahit oluyoruz.

Ülkücü ülkücünün öz kardeşidir
Doğanhisar MHP'li Belediye Başkanı İhsan Öztoklu bıçaklanarak katledildi. Müsebbibi olanları şiddetle ve nefretle kınıyorum. O kadar yürekliydin de; niçin gidip Fırat Çakıroğlu'nun hesabını görmedin şerefsiz. Şerefsizsin diyorum; zira bir ülkücü diğer bir ülkücünün canına kıyamaz.
Ancak ne acıdır ki; katile sorulduğunda; "Ben ülkücüyüm" diyecektir.
Peki ülkücüler arasındaki "Ülkücülük hukuku"nu bozan, onları birbirine düşüren, hasım kılanlar kimler; ne acı ki onlarda sorulduğunda yine ülkücüyüz diyebilecek birileri.
Bu kadim hareketi yönetme ve yönlendirme sorumluğunu hasbelkader elde etmiş birisi veya birileri; işlenen cinayette vebal sahibidirler.
Hiç gerek yokken; kendi macerasında akıp gitmekte olan hareketin yatağına müdahale edilerek; arı ve duru akan suyumuz, gönlümüzün razı olmamasına rağmen "İRİN" akan bir başka yatağa cebren ve hile ile bağlanarak, adeta aslımıza hiç bir zaman rücu edemeyecek hatta inkar edebilecek hale getirildik.
Cumhur ittifakının iki narsist liderinin koltuk bekası üzerine inşa ettikleri kin ve öfke dili; sadece Türk milletini iki kutuplu hasım haline getirmedi, Türk milliyetçilerinin de iki kutuplu hasım haline gelmelerine neden olmuşlardır.
Bu iki narsist şunu bilmelidirler ki; hiç bir zaman benim ülkücülüğüm üzerinden onlara emelleri uğruna ego tatmini yaşatmayacağım. Tüm ülküdaşlarıma da bunu yapmalarını öneririm.
Ülkücüyüm diyen her kim; hangi partide olurlarsa olsunlar benim kardeşimdir. Çünkü, ülkücü olmak için herhangi bir "Acizden" icazet almaya gerek yoktur. Ülkücü olmak; bir edep ve adap anlayışının, Türk-İslam kültürü ile bezenmiş halinin, günlük yaşamda bir faninin üzerinde kendini gösterme durumu veya duruşudur.
Lütfen, iki narsit insanın zapt edilemeyen ego tatminsizliğine malzeme olmadan, "Ülkücüler kardeştir" ilkesini şiar edinerek her daim kucaklaşmamızın yollarını aramalıyız. Tek dikkat edeceğimiz husus; biata red, ilahlaştırmaya; haşa... 

İYİ PARTİ
İYİ PARTİ yapacağı ilk kurultayda; başta Sayın Genel Başkanımız Meral Akşener olmak üzere, parti kurucuları bu partinin milletin bağrından çıktığı iddiasını sürdüreceklerse şayet;
"Tüm ilçeler, delege seçimi zorunlu kılacak asgari sayıda üye yapmak zorundadır"
maddesini aynen parti tüzüğüne konmasını sağlamalıdırlar. Aksi durumda İYİ PARTİ'de de diğer siyasi partilerin ortak hastalığının var olduğunu kabul etmek zorunda kalacağız ki; buradan da bir kurumsallaşma çıkmaz.
Taban iradesinin tecellisinden korkma emaresi gösteren hiç bir partiye karşı aidiyet duygusu gelişmez, aksine arkasında bir güdümün var olduğu kanaati gelişir, yayılır. İYİ PARTİ'nin siyasi ömrünü sürdürerek olan para pul değil, tabanının inanmış ve adanmışlığı olacaktır. Dolayısıyla yukarıdaki eklenmesini istediğim tüzük maddesini çok önemsiyor, teklif ediyorum.

Kısa kısa...
Suriyeliler kendilerini güvenlikte hissediyor olmalılar ki bayram tatiline gidiyorlar. Peki niçin gidip de tekrar geri dönüyorlar.
Bunlar "Muhacir" sıfatını yitirmişlerdir. Artık Türk milletinin kesesinden yemek içmek hak olmadığı gibi helal de değildir.
Şayet ben de bir Ensar'sam; niçin hiç bir yere gidemeyip, evimde çakılı kaldım.
...
Değerli dostlar farkında mısınız; kadim Türk Ordusunun gen yapısı ile oynanarak, sanki tek adama bağlı, ne i-düğü belirsiz bir organizasyon oluşturuluyor.
İşte bunun için diyorum ki; aşağılık fetö kalkışması başarılı olsaydı ancak bu kadarını yapardı.
...
Ülkemizde yaşanmış her türlü kırılmalar, önemli değişikler Devlet Bahçeli'nin hükumetlere dahili olduğu dönemlere denk getirilmiştir.
Yine bir kırılma, yine Devlet Bahçeli'nin hükumete dahili var ve yine Türk Ordu'sunun gen yapısı ile oynanarak tek adama bağlı bir organizasyon inşa ediliyor.
...
YSK kararının hiç bir yerinde oyların çalınmış olduğuna dair vurgu yokken; inatla "Oylarımız çalındı" algısını yaratma çabası; bir anlamda kendi seçmenini; ne dense yutan ahmaklar olarak görmektir.
...
ABD'ye kaçan Fetöcü Emre Uslu şerefsizi Ekrem İmamoğlu lehine twit'ler atıyor.
Tabi bunu fırsata çevirmek isteyen ve içlerinde prof.'ların dahi olduğu bir takım güruh "Fetö İmamoğlu'nun arkasında" diyorlar.
Oysa insan psikolojisinde vardır; dayak yiyen insan, dayak yediği adamın bir başkası tarafından mağdur edilmesini ister; mağduriyetini duyunca sevinir, seyredince haz duyar.

Yani İmamoğlu'nun ne yapması gerekir ki; "Beni değil, Binali Yıldırım'ı destekleyin" mi demesi gerekir.
...
Ekrem İmamoğlu sen "SABIR"ın "Şahika"sısın. Tebrik ediyorum. Sayende zayıf tarafımı güçlendiriyorum. İnan ki sabrını test edenler bile gün gelip senden özür dileyecekler. 
...
Ulan azıcık delikanlı olun be. Fetö'nün tüm puştluklarını bıraktıkları yerden devam ettirmek zorunda mısınız; yalan haber, montaj, kumpas, algı operasyonları vs.
Koskoca Prof. ne diyor biliyor musunuz; "İmamoğlu, PKK ve feötü'ye beraber çalışalım dedi" diyor. Tabi ki vatandaş da puştan Prof. olmayacağını düşünerek, aksine Prof.'un doğru söyleyeceğine inanıp, güveniyor. Dolayısıyla, o puşt prof. da olmayan ilmini böyle icra etmiş oluyor. 
...
Onlar öyle bir güruh ki; gerekirse üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş erkeği; başörtülü, kucağında körpe çocuğu olan bir kadının üzerine işetirler. Tekme vurup, yerlerde sürükletirler. İstediklerini yapmayan imamın eline şarap kadehi tutuştururlar.
Onlar var ya onlar; gerekirse bir "Karının" (Tüm kadınlardan özür dilerim) kucağına bir çocuğu vererek, İmamoğlu'na gönderip "Aha bu çocuk senden" bile dedirtirler.
...
Ülkücü Hareket'in "Bilge" kişilerinden, eğitimci grubundan, rahmetli Başbuğ'un genel sekreterliğini yapmış; tüm hayatı boyunca ülkücü edep ve adap çizgisinde yaşamını sürdürmüş değerli insan Naci Memiş hocamız Hak'a yürümüştür. Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun. Ülkücü hareketin başı sağ olsun.
soralmehmet@gmail.com

23 Mayıs 2019 Perşembe

MERAL HANIM'IN TAVRI YERİNDE OLMUŞTUR

Liderlerin 19 Mayıs'da Samsun'da bir araya gelmesi ve Meral Akşener'in tavrı
Muhterem, muhalefet liderlerini "19 Mayıs"da birlik ve beraberlik görüntüsü vermek için Samsunda beraber olmaya davet etti.
Eğer bu davet günün mana ve önemine binaen cumhuriyet değer ve kazanımlarına değer verme anlamında yapılmış olunsaydı; bugünkü cuma hutbesinde; iki gün sonra kutlayacağımız 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramına atıf yapılarak üç beş kelam edilebilirdi öyle değil mi.
Sadece bu bayram için değil hiç bir milli bayramımızda bu yapılmadı ki. Yine sanırım bir iki yıl önce cumartesi 23 Nisan Çocuk Bayramı arifesinde, cuma hutbesinde 23 Nisan özel günümüze atıf yapılmamıştı. Peki "15 Temmuz" için aynı tutum takınılıyor mu. Elbette hayır. Neden; çünkü o günkü belayı def etmenin kahramanlığını hem kendi dönemlerine, hem de kendilerine maal ediyorlar da ondan.

Yani diyeceğim o ki; cumhuriyet değer ve kazanımlarına karşı umursamazlık, hatta savaş devam ediyor. Bütün bu aymazlıklara şahit oldukça; ister istemez içimizden "Fetö başarılı olsaydı; ancak bunları yapardı" demek geçiyor.
Dolayısıyla, muhteremin muhalefet liderlerini Samsun'a davet etmesi; günü önemseme falan değil tamamen ve tamamen siyasi olup; davete icabet edilmemesi durumunda kendisinin yaratmayı düşündüğü konjonktürü tepe tepe kullanmaya matuf bir girişimdi ama muhalefet bunu boşa çıkardı. Yoksa; daha kaç gün oldu ki; lince tabi tutulan Sayın Kılıçtaroğlu'na doğru dürüst kınama yapılmamış, geçmiş olsun bile denmemiş. Bu "Samimiyet" hali mi; Samsun'da birliğe davet çağrısı yapıyor. Sizleri bilemem ama bu davette kesinlikle bir samimiyet göremiyorum.
Meral Hanım İYİ PARTİ'nin kendi programı dahilinde Samsun'dadır.
Peki hazır oradayken Erdoğan'ın davetine icabet edebilir miydi, elbette; ama o zaman da bizim itirazımız olurdu.
Her şeyden önce Erdoğan açısından "19 Mayıs" ın mana ve önemine karşı inanmışlık, adanmışlık yoktur. Eğer böyle bir samimiyet olsaydı 19 Mayıs 100. yıl kutlamaları için son üç beş gün içinde değil aylar öncesinden gerekli kutlama hazırlıklarına başlanmış olması gerekmez miydi. İki gün önce cuma günü idi; cuma hutbesinin konusu "19 Mayıs" olamaz mıydı.
19 Mayıs denince ilk akla gelen Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk ise; hayatı boyunca kendisine kin ve öfke duyup; annesi dahil olmak üzere tüm aile fertlerine küfürler edip, iftarlar atan bir adamın daha dün cenazesi üzerine Türk Bayrağı'nı açtıran; devlet erkanını cenazesine gönderenin "19 Mayıs" üzerine inanmış ve adanmışlığına inanmak mümkün mü.
Dolayısıyla, İYİ PARTİ Genel Başkanı Meral Akşener'in Samsun'da Cumhurbaşkanının yanında yer almama kararı tutarlı olduğu gibi aynı zamanda mesaj içeren bir karardır.
İYİ PARTİ kurulalı iki yıl oldu. Recep Tayyip Erdoğan iki yıl boyunca bir defa olsun "O kadın"dan öteye geçerek, kendisine ismi ile hitap etme nezaketini göstermemiştir.
Dolayısıyla Samsun'da; samimiyetten uzak, kendi işlerine gelen konjonktürü oluşturup, sonra da oradan siyasi rant elde etmeye matuf yazılmış senaryonun figüranı olmayı red eden Meral Hanım'ı kendi adıma tebrik ediyorum.


Komünist başkan Tunceli'yi Dersim yaptı
Haydin bakalım, madem ki ülkücülük MHP'de oluyormuş; hazır Cumhur ittifakının da diğer yarısısınız ya; koyun ortaya özgül ağırlığınızı görelim. Adam Tunceli tabelasını kaldırıp, T.C Devlet'e isyanın simgesi olan "Dersim"i koydu.
Hani siz demiyor musunuz; "MHP tak deyip istiyor, AKP şak deyip yapıyor". Şimdi MHP'nin AKP'den hiç tereddüt duymadan isteyebileceği bir istek; iç işleri bakanlığı talimat versin "Dersim" tabelası anında indirilsin.
Ha, pardon özür dilerim; iradesi gasp edilmiş MHP'nin(Daha doğrusu Balgat mukimi ve avenesi) TC'lerin kaldırıldıkları yere tekrar konması ve yine andımızın Danıştay kararına rağmen tekrar okullarımızda okunması için verilen önergeye çekimser kalarak engel olmuştu. Dolayısıyla sözümü geri aldım, maalesef tabela korkarım "Dersim" olarak kalır. 

YSK'da yedek üyelerin de alınan kararlarda oy kullanması meselesi
Yıllarca dernekçilik yaptım, hala da yapıyorum. Derneklerde yönetim kurulları daima asıl ve yedeklerden oluşur. Ancak yönetim kurulu kararları daima yönetim kurulu asıl üyelerinin katılımı ile vermiş oldukları karalar ile alınır.
Peki, YSK üyeleri karar alırken niçin yedekler de oylamaya katılırlar. Eğer alınan karlarda asıl üyeler gibi oy kullanım hakları varsa niçin yedek üye olarak tanımlanıyorlar.
Bu oylama usulüne YSK'nın gene insan aklını, fikrini, idrakini zorlayan; zorlarken de zulme dönüşen bir uygulama şekli desek hiç de abartmış olmayız.
Burada dikkat etmemiz gereken husus; insan aklına zulme dönüşen YSK uygulamasının arka planındaki niyettir. O da; YSK'nın asıl üyelerinin yapacakları oylamada Cumhur ittifakının istediği şekilde karar çıkması için asıl üyelerin tercihlerinin yetmeyeceğinden hareketle, yedeklerden takviye yaparak sonuca gitmeyi düşünmüş olmalarıdır. Bunun dışında aklıma başka da bir şey gelmiyor.

Cumhur ittifakına göre İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptal nedenleri.
1-AKP'nin atadığı mülki amirlerin; sandık başkanlarını devlet memuru olmayanlar arasından belirlemiş olması. Ancak seçmen olarak bize ne ki. YSK'nın bu hatası oy kullanan seçmen iradesini bağlamaz, kullanmış olduğumuz oyun iptaline gerekçe olamaz.
2-Oy kullanmak üzere sandık başına gelen seçmenin (Artık neyine bakılarak karar veriliyorsa) AKP'li olduğu anlaşılıp, eline dört oy pusulasından büyük şehir için olanı verilmeyerek, AKP için oy kullanılmasına mani olunmuş.
Peki bunu bir sandık üyesi yapmış olsa bile, diğer sandık kurulu üyeleri, mesela AKP'li üye o ara ne yapıyor olabilirler.

3-Seçmen listelerinde soy isimlere bakılarak AKP'li oldukları düşünülen seçmenler silinmiş.
Bunun hesaba kitaba; akıl ve mantığa gelir bir tarafı var mı dır Allah aşkına.
4-AKP Genel Başkan yardımcısı İhsan Yavuz'a göre "Hiç bir şey olmasa bile kesin bir şey oldu" demesi.
Yani ne yapıp edip İstanbul Belediyesini almamız lazım. Dolayısıyla YSK'ya hükumet tarafından verilmiş veya verilmek istenen örtülü bir talimatı anlamına gelmiyor mu.
Cumhur ittifakının bu hezeyanlarına bırakın inanmayı, dinlemek bile artık zul geliyor. Çünkü Allah'ın yalnız insana bahşettiği akıl denen nimet; bu gerekçelerin yine insan oğlunun aklından zuhur etmiş olabileceğine ihtimal veremiyor.
Torunlarımız; gelecekte aynen İnönü dönemine atıf yapılarak söylenen "Gizli oy, açık tasnif" misali demokrasi adına yaşanmış utanılası döneme benzer bugünkü yaşanan rezillikleri de onlar konuşacaklar. 

YSK Kararı
200 sayfalık gerekçeden anlaşılan o ki; bir kabızlık söz konusu.
YSK ıkına ıkına bir şey çıkaramayınca tüm otu b.ku, çer çöpü toplayıp ilaç yapmışlar ama bu sefer de "Gerekçe ishali"ne duçar olmuşlar.
Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında; akla, izana gelmeyen, irfana uymayan gerekçelerin arkasında fetö çıktı. Yine benzer bir süreci İstanbul Büyük Şehir Belediye seçimlerinin iptal gerekçelerinde emarelerini görüyoruz.
Tarih tecelli edecek elbette. Kesin olan şu ki; tarih her şeyin normal olduğunu değil, olmadığını yazacak.
İlker Başbuğ'un Türk milletine; "Bakın, bu boş mermi kovanı; sözde yapacağımız darbe için delil olarak gösterildi" demesi ile aynı anda, aynı sandık kurulu önünde ve aynı sandığına atılan oy pusulasından sadece bir tanesinin geçersiz sayılması arasında ne fark var.
Ve benim açımdan işin en can yakan tarafı; mensubu olmakla iftihar ettiğim ülkücü hareketin; narsist bir insanın inisiyatifinde akıldan, fikirden, izan ve irfandan yoksun olarak sürece dahil edilmesidir. 

Erdoğan'dan TÜSİAD eski başkanı Özilhan'a fırça ve tehdit
Muhteremin öyle bir konuşma üslubu var ki; Türkiye'deki tüm fabrikaları, işletmeleri kendi parası ile kurmuş, geliştirmiş sonra da; bir babanın evladına malımı bırakması gibi sanki işverenlere bağışlamış . Öyle ki; bunu yapmış ama işverenler de kendisine nankörlük etmişler gibi fırça atıyor.
Yahu attın, tuttun yabancı sermaye çekip gitti, gidiyor. Elde kaldı yerli sermaye; onlar da mı gitsin istiyorsun.
Adamların gırtlağına basmışsın; yetmiyor, üstüne üstlük bir de sakın sesinizi çıkarmayın diyorsun. Peki kimin sermayesi eriyor; onların. Kim çalışanlarına maaş ödeyemiyor; onlar. Kimden vergi topluyorsun; onlardan. Peki bu kadar sıkıntısı olan bir kesim "İşler yolunda değil" dediklerinde onları hemen aşağılamak, horlamak, tehdit etmek mi lazım.

Bak muhterem bağıra çağıra; onu oraya, bunu buraya ite kaka; Ali'ye posta, Veli'e övgü ile belki seni ayakta tutacak oyu alıp, siyasi gücü elde edebilirsin ama parayı elde etmek için istediğin kadar bağır çağır sonuç alamazsın üstelik de ürkütürsün.
Oldu olacak tüm holdinglere el koyun, kayyum atayın öyleyse. İçinizden "Kral çıplak" diyecekler çıkmadığı sürece bu ekonomik krizde yerli sermayeye fırça atmak ekonomi bilimine ve serbest piyasa şartlarına göre tam da cahil cesaretidir. 

Tamam Devlet Bahçeli'ye biatınız sök onusu anlıyoruz da peki Erdoğan'a niçin?
Müşahedem o ki; ülkücüler arasında(Özellikle Balgat'a sadakati devam edenler) sadece Balgat'a değil AKP ve Erdoğan'a da müthiş biatları söz konusu.
Diğer bir tespitim ise; birileri ilke ve inanç temelli ülkücü olmaktan ziyade taraf olma adına siyasi konumlarını "Ülkücüyüm" olarak belirlemişler.
Özellikle bu iki tespitimi dile getirme ihtiyacı duymamın nedeni; malum olduğu üzere AKP'li bir belediye başkanı; İmamoğlu'nun Trabzonlu olmasından bahisle bu mübarek ayda; üstelik de bir iftar sofrasında "Yunan" olabileceğine atıf yapması; yukarıda tarifini yaptığım ülkücülerin özellikle sayfalarına giriyorum içlerinde Trabzonlular da dahil olmak üzere tepkilerini göremedim. Sanki Balgat isterse ancak tepki göstereceklermiş gibi bir duruşları söz konusu.

Oysa ülkücü olmanın doğal refleksi o malum belediye başkanına; siyasi görüşümüz ne olursa olsun bırakalım ülkücü olmayı, Türküm diyen herkesin tepki göstermesi, protesto etmesi ve söyleyeceği üç beş kelamı olmalıydı.
Ve maalesef, Balgat'a biatları devam eden bir çok ülkücü arkadaşımızın tepkisiz kalmalarına çok üzüldüm. Aynı zamanda aramızdaki ayrışmanın vahametini de ortaya koyan bir görüntüye müşahede ediyoruz. Bundan da anlıyoruz ki; "Ülkücülük" şuurdan değil tamamen ve tamamen biatdan beslenir olmuş.
Dolayısıyla fikri beslenme, gelişim devreden çıktığı için dava bilincini zinde tutan "Şuur" gibi bir çimento da kendini bırakınca dava duvarı nem alıyor, yıkılıyor maalesef. Bu hareket bu noktaya son yirmi yıldır planlı bir şekilde getirilmiştir.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com