7 Mayıs 2019 Salı

İPTAL EDİLEN İSTANBUL SEÇİMLERİ ÜZERİNE

İptal edilen İstanbul seçimleri üzerine
İstanbul'daki HDP seçmeninin oylarını İmamoğlu'na vermesinin sonucu İstanbul'u kaybettiğini düşünen AKP+MHP yani Cumhur ittifakı; ne yapıp edip yine HDP seçmeni üzerinden yeni bir senaryoyu uygulamaya koyarak seçimlerin yenilenmesi yoluna gidilmiş olabilir mi.
Sandıklarda görev yapacak görevlilerin kamu personeli olması gerektiği ama bunun ihlal edildiğinden hareketle; İstanbul seçimleri iptal edildi. Oysa İş Bankası demişti ki; bizden şimdiye kadar diğer seçimler için de isim istemişlerdi, vermiştik. 

Dolayısıyla bütün kurgu kaybedilen İstanbul'un tekrar kazanılması matuf olup; geçmiş seçimlerde aynı usul ve yöntemlerle belirlenen sandık görevlileri sandıklarda görev almışlardı.

Bu arada uzun seneler sonra ilk defa APO'nun avukatlarının adaya gitmelerine izin verilmiş. Bu ne demek oluyor; İstanbul'da seçimin yenilenmesi kararının alınması aşamasında; eş güdümlü olarak yine geçmişteki açılım süreçlerinde olduğu gibi APO'nun, yenilenecek seçimlerde HDP seçmenini yönlendirmesi için bir senaryonun uygulamaya konmuş olabileceği de ister itemez aklımıza geliyor.
Böyle keyfi bir demokrasi olur mu Allah aşkına. Görev verilmemesi gereken sandık kurulu üyelerinin varlığı nedeniyle Büyük Şehir seçimleri iptal ediliyor ancak aynı sandıkta İlçe Belediye başkanlığı, İl Genel Meclisi üyeleri, İlçe meclis üyeliği için yapılan seçimler iptal edilmiyor. Yine saandık kurulu başlan ve üyelerinin kamu personeli olmaması nedeniyle cumhur ittifakı tarafından Çekmece ve Maltepe ilçelerinde seçimin iptali yönündeki taleplerini de gene aynı YSK red etmişti. Bu bir çelişki değil de nedir.
Kim ne derse desin; YSK'nın almış olduğu karar ısmarlama bir karar olup, siyasallaşmış olan yargının bir anlamda tezahürüdür. 
YSK, 24 Haziran'da seçim devam ederken öğleden sonra, sandık kurulunun oy pusulalarına mühür vurmayı unutmuş olmasının seçmen iradesine müdahale olacağını gerekçe göstererek mühürsüz oyları geçerli saymıştı.
Peki İstanbul'da sadece ve sadece sandık kurulu başkanlarının kamu personeli olmaması nedeniyle seçimin iptal edilmesi; oy kullanan seçmenin iadesine nasıl oluyor da müdahale olmuyor anlamak mümkün değil.
Aslında YSK, 24 Haziran'da mühürsüz oyların geçerli kabul edilmesi gerekçesini içtihat olarak değerlendirip, yine seçmenin mağdur edilmemesi ve iradesine müdahale olmaması adına seçimlerin iptal talebi için red kararı verebilirdi, hatta vermeliydi. 

Tam da büyüklerimizin dediği gibi el aleme rezil olmak gibi bir durumu yaşıyoruz. Halim Küçükali kardeşim bunu şöyle açıklamış
"Adamın eşi DÖRDÜZ doğuruyor ama kocası üçünü kabul ediyor, diğerini benden değil deyip kabul etmiyor."
Ben de Halim üstadımın hikayesini kaldığı yerden devam ettiriyorum.
Sonra bunlar mahkemelik oluyorlar, hakim karar veriyor.
"Yaz kızım. Be insafsız kadın; biliyorsun ki kocan büyük bir arzu ile erkek çocuk istiyordu. Bu dört çocuktan en az bir tanesini olsun erkek doğuramaz mıydın. Sen doğurmamış olsan bile ben ahanda birisini erkek olarak kayda geçiyorum. Artık bundan sonrası size ait, nasıl yetiştirirseniz yetiştirin"
YSK'nın yaptığı bundan farklı bir şey değil ki. Seçmen iradesini hiçe sayarak, demokrasimizin olmayan itibarını daha da sarsarak bir bataklığına dönüştürüp, Cumhur ittifakını da kucaklayıp o bataklığın içine attı. Şimdi YSK'nın bu abzurt kararını savunmak adına içinde debelenip duracaklar ve şüphesiz daha da batacaklar.
Eğer medeni alemin bir üyesi olmayı önemsiyorsak; Türkiye bu rezilliğimizi hiç bir platformda izah edemez. Hiç bir yabancı sermayeye T.C Cumhuriyeti devletine, yargısına güvenmeyecek; yatırımı olanlar da kısa zamanda mevcutlarını alıp, çıkmayı düşüneceklerdir. İnsanlar da, kurumlar da; kendi kendilerinin düşmanı olunca dost ne yapabilir ki.
İki narsist insanın gem vurulamayan; muktedir olma arzuları yüzünden canım ülkemiz bir bilinmezliğe doğru sürükleniyor gidiyor. 

Ah püsküllü ah!
Kadir Mısıroğlu senin için çok şeyler söylerdim de; İslami edep ve adabım müsaade etmiyor. Öyle bir dinimiz var ki; senin gibi adamın ölüsünü bile koruyor, arkandan konuşamıyoruz.
Sen İslam adına, ölmüş insanlara ne iftiralar atmıştın değil mi. Ne gariptir ki ben de aynı İslam adına, edebim gereği aynı iftiralarını şuracıkta yazamıyorum bile.

Yazmadık diye hesap vermeyeceksin anlamına gelmez. Hesap gününde iftiralarına tüm Türkler şahitlik yapacaktır.

Ama gene de sana muhabbet duyanlar "Nasıl bilirdiniz" sorusuna cevap verecek iki Yunanlı'yı çağırabilirler.
Not:Kusura bakmayın kendimi ancak bu kadar tutabildi

İstanbul için gözlerini kan bürüdü
İstanbul'u almak için sergilediğiniz çırpınışlar; insan aklını zorlayan "Bir şeyler olmalı ama bulamıyoruz, bulamayışımız kaybettiğimiz anlamına gelmez" gibi abzurt cümleleri sarf edecek kadar kaybettiğinizi bir şekilde ille de tekrar elde etmeye matuf yoğunlaşma halinizi; terörü sıfır noktasında aldığınızdan itibaren ona karşı mücadele etmeye ve tedbir almaya yönelik olarak ortaya koymuş olsaydınız; en son 6 vatan evladımızı daha albayrağımıza sarmak durumunda kalmayacaktık.
Şehitlerimizin ruhları şad mekanları cennet olsun. Türk milletinin başı sağ olsun. 

Kabataşlı olmak
Kabataş Erkek Lisesi Pilav günümüzde yine beraber olup, eski günlerimizi andık. Kurumsal kültürün gücünü burada görebiliyorsunuz. Bir kurumda kurumsal kültür oluştuğu zaman onun kazanımlarından hayat boyu faydalanıyorsunuz. Müthiş bir öz güven duygusu veriyor. Nitekim bugün hazırlık sınıfında olan üç kız öğrencimiz benimle sohbet etmek, geçmiş yıllara ait Kabataş'a dair bilgiler edinmek, duygularımı öğrenmek istediklerini söylediklerinde; güzel bir sohbetimiz oldu. Yani "Yaşlı başlı adamla ne işimiz olabilir" demediler

Önemine binaen bir daha
Cumhur ittifakının yarattığı veya dayattığı olağan üstü şartlara bağlı olarak İYİ PARTİ de bu olağan üstü şartlarda sürekli olarak olağanüstü kongrelere gitti, atamalar yaptı.
Şahsen bu süreçleri şartların ruhuna uygun olarak daima makul karşılamaya çalışmakla birlikte "Atama yönetimlerde görev almayacağım" prensibime bağlılığımı da sürdürdüm.

Ancak her başvuranı değil, tercih edileni üye kaydedip, sonra da o üyelerle atama veya olağan üstü kongrelere gidilmesi durumunda; şimdiye kadar haklı gerekçelerime dayandırdığım hoş görüm kesinlikle devam etmeyecektir.

Çünkü mahalleden başlamak üzere delege seçimi usulü ile genel merkeze kadar taban iradesine dayanan bir teşkilatlar yenilenmesi için artık hiç bir engel kalmamıştır.
Koray Aydın Bey bunun izahını artık yapamaz. Sayın Aydın'ın teşkilatlardan sorumlu genel başkan yardımcısı kalarak partiyi tekrar olağanüstü kongreler sürecine götürmesi, Meral Hanım ve diğer parti yönetiminin de buna razı olması demek; "Al bu partiyi ister ihaleye çıkar, istersen senin olsun git gel oyalan, egonu tatmin et" demiş olacaklar dır ki; kabul etmek mümkün değil.
Son sözüm; eğip bükmeye gerek yok. Şayet Koray Aydın Bey bu partinin kuruluşunda samimi ve içten duygularla; şaibesiz bir şekilde, ön kabulsüz yer almışsa; biz tabanın vicdanına göre kendisinden beklentimiz; partinin kuruluş aşamasındaki heyecanımıza dönmek, aynı sinerjiyi amasız, fakatsız, lakinsiz bir şekilde yakalamak için tüm teşkilatlarımızda OLAĞAN kongrelere gidilmesi kararını alarak; yarışmak isteyen ekiplerin önünü açan, genel merkez müdahalesi olmayan bir süreçle teşkilatlarımızın yenilenmesi yolunu açmasıdır.
Hiç bir genel başkan veya parti yönetimi üyelerin iradesine dayanan kongreler sürecini yaşamaktan çekinmemeli, buna hakkı da olamaz.
Evet, hangi parti olursa olsun, eğer parti yönetimi sürekli üyelerinin özgür iradeleri ile şekillenen teşkilat yapılanmasından korkuyorsa; o parti üzerinde ama o partiye ait olmayan bir iradenin varlığından bahsetmek mümkündür.
İYİ PARTİ meşruiyetini itiraz kültürü ile elde etmiştir. Yani biatcı olmayan, özgür düşünen insanların bir araya gelmesi ile ete kemiğe bürünmüştür. Dolayısıyla Koray Aydın MHP'deki alışkanlığını bir defa dener ama ikincisini aklından bile geçiremez. Ha, ısrarla devam ederse de; bizi ilgilendirmez tek kale maç oynar, istediği kadar da gol atar. 

Devlet Bahçeli bugün ne demiş;
"Cumhuriyetin 3. evresine geçişi yerine getiren Türk Milliyetçiliği, devletin kurucu ibaresinde yatan engin birikimini yarınlara taşıyacaktır."
Benim bundan anladığım "Türk milliyetçiliğini başarılı bir şekilde; her ne kadar 15 Temmuz kazası olsa da; siyasal İslama evrilmesini başardık" demek istediğidir. Ama bu hayali de MHP'nin %18 oy aldığını sanması gibi bir şey.

Sayın Bahçeli şunu bilin ki; sizin gücünüz fikir üreten, özgür düşünen Türk milliyetçileri karşısında; aynen kurucu devlet ruhunun beslendiği ne "Türk milliyetçiliği"ne, ne de T.C devletine "Evreler" tayin ederek "Evrilmesine" yetmeyecektir.

Türk milliyetçilerinin büyük bir çoğunluğu artık Devlet Bahçeli'yi bu ulvi değer adına muhatap bile almıyor.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

3 Mayıs 2019 Cuma

''TÜRKÇÜLER GÜNÜ'' MÜ ''MİLLİYETÇİLER GÜNÜ'' MÜ

''Türkçüler Günü'' mü ''Milliyetçiler Günü'' mü
Siz bakmayın Devlet Bahçeli'nin "3 Mayıs Türkçüler günü''ne, "Milliyetçiler günü" demesine.
O'nun bunu bilerek, proje dahilinde söylediğine inanıyorum. "Light milliyetçilik". Yani Türklüğe vurgu yapmayan, güya herkesin kendisini içinde bulabileceği bir milliyetçilik. Bu da fena bir görüş olmasa da; niçin ille de "Türklüğe" vurgu yapan her şeyden ürkme, kaçınma ihtiyacı duyulur. Tamam birileri duyabilir, belki onları da anlamak mümkün, zira "Hepimiz AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk" diyen etnik özürlü zavallıyı da anlamamız mümkün ama niye Bahçeli.

Bu coğrafya adeta ölü milletler mezarlığıdır. "Light milliyetçilik" veya "Devlet Bahçeli milliyetçiliği"in amacı bu coğrafyada Türk milleti için yeni bir mezar mı kazımaktır. Buna elbette müsaade etmeyeceğiz. Bu coğrafya; adı sanı belli olmayan ''Yığınların'' değil ''Türklerin'' yurdudur. Evet, ismi konmamış bu yığınların ''Milliyetçiler günü'' olabilir ama hiç bir zaman ''Türkçüler Günü''nü ikame edemez. Bunu sadece Devlet Bahçeli değil, herkes bilmelidir.
Bu özel günün ismini değiştirmek tavizdir. Birilerine bir şeyleri yutturmayı başardılar. Dolayısıyla da; AKP ile Cumhur ittifakı dahil, yansımaları devam ediyor.
Andımızın tekrar okunması istenmiyor, TC'lerin kaldırıldıkları yerlere tekrar konması istenmiyor. İstemeyen kimler; HDP ve Cumhur ittifakının tarafları. Peki buna yol veren kim; Devlet Bahçeli'nin "Light milliyetçilik" anlayışı değil mi.
Lider olma iddiasında olan insan önce kendine ait orijinal tespitler yapar, ortaya koyar; sonra bu iddialarını ete kemiğe büründürmek için fikri alt yapı ile destekler sonra da topluma sunar. Toplum kayda değer bulursa benimser, önderim der peşinden gider. Kendisine atfettiğim "Devlet Bahçeli milliyetçiliği" doğmadan ölmüş bir milliyetçilik anlayışı olup, Cumhur ittifakı ile sosyolojisini yaratmak istiyorlar ama tutmayacak.
Nihal Atsız gibi fikir, düşünce adamı; Alparslan Türkeş gibi liderlerin söylemlerini; revize etmek adına değişim ve mana kaydırmalarına cür'et etmekle lider olunamaz. Bu olsa olsa bir proje dahilinde Türk milliyetçiliğinin mana ve önemini ığdış etme veya içine düşülen kompleksten kurtulmaya matuf kendi kendini tatmin yöntemidir.
Onun, bunun, şunun ne dediği hiç umurumda değil; rahmetli Atsız'ın inanç ve ilkeleri gereği 3 Mayıs Türkçüler gününü kendi mana ve önemine uygun şekilde andım. Başta Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk, Ziya Gökalp, Nihal Atsız ve diğer Başbuğumuz Alparslan Türkeş olmak üzere Tüm Türkçü, Türk milliyetçilerini saygı, hürmet ve rahmetle anıyorum.
Ruhları için lütfen herkesten fatiha...

CHP'li bir gencin örnek davranışı ''Millet ittifakı''nın ruhunu yansıttı.
Tokat'ta, 1 Mayıs kutlamalarında CHP İl Gençlik Kolları Başkanı Kubilay Tahsin Alpay, İstiklal Marşı okunmamasına tepki gösterince kısa süreli gerginlik yaşandı. Görüşlerini şöyle ifade etmiş.
''Ben Mustafa Kemal Atatürk’ün partisini temsil ediyorum. Benim katıldığım 1 Mayıs etkinliklerinde İstiklal Marşı’nın okunması gerekiyor. Böyle bir terbiyesizlik olmaz, kesinlikle olmaz. Ben bunu yakıştıramıyorum" dedi''
''Cesurlar Hareketi''nin ete kemiğe bürünmüş hali olan İYİ PARTİ içindeki biz ülkücülere sürekli olarak biatcılar; ''1980 öncesini ne çabuk unuttunuz, CHP ile nasıl beraber hareket edersiniz'' diyorlar ya; ben de kendilerine diyorum ki; işte CHP'nin yarınları böyle gençlerin inisiyatifinde olacağına inandığımız için, Andımıza sahip çıktıkları için, sökülen TC'lerin tekrar yerlerine konmasını istedikleri için CHP ile hareket etmenin akıl, mantık ve vicdan gereği doğru olduğuna inanıp, bunun gereğini yapıyoruz.

Ve yine aynı akıl, mantık ve vicdan gereği soruyorum; kuruluş felsefesi Türk milliyetçiliği üzerine olan bir parti (Kurumsal iradesi gasp edilmiş MHP) nasıl olur da HDP ve AKP ile berber olup ''Andımızın'' okunmasına karşı çıkar. Naıl olur da; TC'lerin söküldükleri yere tekrar konmasını istemez. Nasıl olur da; birilerinin ayaklarına bile değil, altına bir kedi acizliği ile uzanmak ister, ya da; ''Fatiha''nın değil okunmasını, manasını kanları ile yazmış ülkücü şehitlerin kemiklerini sızlatan ''Onlar Fatiha'yı'' bilmezler ithamına maruz kalabilir veya sembol olmasından öte bir anlamı olmayan "Bozkurt"a atfen "Hayvan" sıfatını "Aldım kabul ettim" dercesine sineye çekip, sonra beraber yolculuğa çıkmak; nasıl olabilir?
Dolayısıyla, Allah'ın bize bahşettiği en büyük akıl denen nimet ve ona bağlı olarak varlığı bir anlam taşıyan vicdanımız doğrultusunda hareket edip, hükmümüzü de ona göre veriyoruz. 

Önemine binaen İYİ PARTİ'de ne yapılmalı
Yaklaşık kırk yıllık müşahedem o ki; Türk demokrasisinin ihtiyaç duyduğu, elzem olan husus; siyasi partilerde tabandan tavana üyelerin özgür iradeleri ile seçilip şekil alan önce mahalle, sonra ilçe, sonra il ve nihayetinde parti genel merkezlerinin yetkilendirilmeyişleridir.
İYİ PARTİ açısından bugüne kadar olağanüstü süreçlere bağlı olağanüstü kongrelerin yapılması başta kendim olmak üzere İYİ PARTİ'nin geniş bir tabanında makul ve makbul karşılamış olabilir.
Ancak;
Bugünden sonra hala olağanüstü kongre süreçleri yaşanacaksa; yine başta söylediğim tecrübeme dayanarak iddia ediyorum ki bırakın İYİ PARTİ teşkilatlarında heyecanla çalışmayı; kapanmış teşkilatların tabelalarını sökecek adam bile bulunmaz.
İYİ PARTİ'nin en büyük sıkıntısı; ''Parti devleti''nin kendi üzerine programlamış olduğu ''Varlığını görmeme'' kurgusunun tesiri de dahil olmak üzere kuramsal kimliğinin yeterince tarif edilebilir hale gelmemesidir. (Programındaki NATO'ya atıf yapılan bölüm çıkarılmalı; yerine milli çıkarlarımız neyi gerektiriyorsa onun gereği olarak uluslar arası güvenlik ve iş birliği teşkilatlarına üye olabiliriz ifadesi konabilir). Dolayısıyla da; aidiyet duygusunun gelişmesine mani olan hususlar var.
Maksimum düzeyde aidiyet duygusunun oluşması ve gelişmesi için ekipler arasında yarışın önce oluşması sonra da olması şarttır. Atama yönetimler; hatıra binaen, ite-kaka bir araya gelen ekiplerden oluştukları için yeterince heyecan taşımadıklarından; yarışarak gelmiş, bir arada olmaktan heyecan duyarak sorumluluk almaya talip olmuş ekiplere göre kendilerini daha az sorumlu hissettikleri için istisnalar olsa da başarısız oluyorlar.
Dolayısıyla kim ne derse desin; İYİ PARTİ konumu itibariyle demokrasimizde adeta kilit taşı konumundadır. Ya doksan küsür yıllık cumhuriyet değer ve kazanımı olan "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e tekrar döneceğiz ya da; parti devleti olan "Tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemi"nin kalıcı hale geleceğine razı olacağız. İşte bu anlamda İYİ PARTİ kilit taş konumunda olup, ya taşı yerine tekrar oturtacağız ya da kaldırıp atacağız. Yerine koyarsak, rahmetli Atatürk ve dava arkadaşlarının emanetini korumuş oluruz, koyamazsak torunlarımız da dahil olmak üzere ödeyeceğiz bedellerin hesabını yapmak zorunda kalırız.
Evet, İYİ PARTİ'nin siyasi partiler yasasında kesin hükümlerle olmayan bir hususu fiili hale getirerek öncü olabilir. Nedir o; "Taban iradesine dayanan, seçimle gelen yönetimler". Bu anlamda "Seçim"in tüzüğe göre zorunlu hale gelmesi için yeterli üye kayıtlarının yapılması; mevcut yönetimlere görev zorunluluğu olarak tebliğ edilsin.
Tavsiye ettiğim usullerle olağan kongreler yapılırsa İYİ PARTİ bahsettiğim kilit taşı konumunu koruyacaktır. Aksi durumda; gözlemlediğim kadarıyla zaten kaybolmuş sinerji tamamen ortadan kalkacaktır. Yine bir başka müşahedem de; tabanın Meral Hanım hakkında hiç bir olumsuz düşüncesi yoktur. Eğer Meral Hanım mevcut statüyü korumaya devam ederse, taban kendisi hakkındaki düşüncesini olumsuz yönde revize edecektir. Tabanın bu noktaya gelmesi demek; artık yarınlara dair umutlarının kalmadığı demek olacaktır ki; süreç İYİ PARTİ'nin varlığına değil, yokluğuna doğru işleyecektir ki; bunca emek ve umuda yazık olur. Başka siyasi inisiyatifleri de cesaretsiz kılar. 

Dolayısıyla buradan çıkarmamız gereken sonuç; İYİ PARTİ'nin Türk demokrasisi kazandırılması için destek olmak zorundayız. Burada Ali'den Veli'den ziyade Meral Hanım'ın ne düşündüğü çok önemli. Eğer Meral Hanım'ı yalnız bırakırsak partiye istenilen operasyon daha kolay yapılacaktır. Meral Hanım kendini güçlü hissederse ancak bu partide umut ettiğimiz yeni yapılanma gerçekleşir. Parti üzerinden sürekli negatif söylem geliştirmekte Meral Hanım'ı da kimseyi de motife edemeyiz. kim ne derse desin; yabancı destek, yerli sermaye desteği gibi dedikodulara itibar etmiyorum. Arkasında öyle bir güç olsaydı bu partiye kimse YOKMUŞ muamelesi yapamazdı.
Şimdi bizler İYİ PARTİ'mizin bugünü ve yarını üzerine ne yapmamız gerektiği hususunda görüşlerimizi ifade ediyoruz ya; bunlara alışık olmayan; efendilerinin azatlık kabul etmeyen iflah olmaz biatcı köleleri buradan kendilerine keyif veren bir sebep çıkarmaya çalışıyorlar.
Tekrar ediyorum ki; cesurlar hareketi başladığından beridir periyodik olarak devreye sokulmak üzere kurgulanmış ''Puştlukların'' varlığı ve devam edebileceği ön kabulünü rezervde tutarken; elbette bu puştluklara karşı koyabilmek için yeterli güçte olmanın zorunluluğu da aşikar.
Dolayısıyla bu tedbirli olma düşüncesinden hasıl olan ''Yeniden yapılanma'' düşüncesini zafiyet olarak görüp algılamak; olsa olsa kıskançlığın bir tezahürüdür. Sığıntı olmak istemeyenler haset etmeyin, çalışın sizin de olur. 

Yumruğun indiği surata göre ceza da değişiyor.
Bu ülkede konuşursan, düşünürsen hapse girme ihtimalin her an için var ama bir muhalefet liderine linç girişiminde bulunan; değil hapse girmesi, elinden bile öpülüyor.
El insaf yanu; onlarca adam linç girişiminde bulundu, yumruk vuran da dahil tek bir insan tutuklu değil.
Şimdi karikatüristin birisi "BİR" adamın "kafasında yumruk" karikatürü çizse sabaha yakın evinden alınmayacağını hangi eh-li vicdan sahibi söyleyebilir.

''Etnik Piçler''
Atatürk'e hakaret cümlelerini alkışlayanlar; siyasal İslamcılık altında kendini kamufle eden etnik piçlerdir.
Her devletin aşağı yukarı kedilerine ait etnik piçleri vardır. Bunlar çok tehlikelidirler. "Bu ülkenin vatandaşıyım ama şu etnik kimliğe de sahibim" diyen delikanlı insanlarla elbette bir problemimiz olamaz .Türk milliyetçisi olarak onları kucaklamaya hazırım, kucaklıyorum da. Onlar bizim hoşgörümüzün saklanan fotoğraflarıdır.

Türk'ün dili ve din'i İslam başta olmak üzere diğer değişik referansları altında etnik kimliklerini gizleyip, kendilerini güçlü hissettiklerinde, ortamını bulduklarında Türk'e ve Atatürk'e kin ve öfke kusan "Etnik piçler" yine toplu ayın şeklinde davet ettikleri Yunan puştunu bir üniversite getirip Atatürk ve Türk milletine ısmarlama sövdürttüler.
Şimdi takip ediyoruz; Balgat mukimi ve ananesinin biatcıları olup, azatlık kabul etmeyen iflah olmaz köleleri ne tepki gösterecekler. "Oturan boğa"nın bir bildiği vardır deyip, aslında hiç bir şey bilmediğini anlamak için bir yirmi yıl daha mı beklenecek.
Balgat mukimi ve avenesinin sessiz kalacağını; kalmasa bile bizim bu tür çıkışlarımıza cevap olsun diye belki bir şeyler söylenecektir ama o malum üniversitenin rektörünün istifası sağlanamadığı sürece; Türk milliyetçiliği cephesinden dişe dokunur bir şey yapılmamış olacaktır.
Haydin ağalar beyler görelim; Ülkücülük, Türk milliyetçiliği şayet MHP'de oluyorsa yapın gereğini biz de sizlerle iftihar edelim. Ama hiç bir şey yapmayacaksınız, zira Türk'e ve Türk milliyetçiliğine dair yaşanan Tüm kırılmalar özellikle Devlet Bahçeli'nin hükumetler üzerinde inisiyatifi olduğu dönemlere denk getirilmiştir. Boğaziçi Üniversitesi'nde yine bir kırılma, devleti yöneten "Cumhur İttifakı"nın bir parçası yine Devlet Bahçeli ve avenesi; bu olup, bitenler hep mi tesadüf.
Not:Lütfen yanlış anlaşılmasın "Etnik kimlik" demiyorum "Etnik piç" diyorum. Bizim problemimiz etnik piçlerle. 


HDP'li olunca gel yanıma otur biat etmeyen ülkücü olunca Zillet oluyor(!)
''Hasib gel yanıma otur'' diyen sen; böğründe ayrıcalıklı mühürle mi doğdun ki; kendin muhterem, beni de zillet görüyorsun.
Ben, senin o günkü Hasib Kaplan'a gülücükler dağıtan halini; Meclisin yeni açılışında iç barış adına her şeyin güzel başlayıp, güzel devam etmesi temennisi ile güzel bir jest olarak görüp, edep ve adap dahilinde takdir etmiştim.
Heyhat, ne kadar da ulvi bir payeyi hak etmeyene atfetmişim ki; zerre miskal alakan bile olmadığını; ne zaman ki o ''Zillet'' denen illet ifadeyi bana yakıştırdığın zaman anladım.

''Cumhur ittifakı''nın gerilim dili ekonomik krizi perdelemek içindir.
Anamuhalefet partisini PKK ile iş tutmakla suçlamak; taşra zihniyetli feodal yapı kültürü aşiret çirkefliğinin, sorumsuz cüretkarlığıdır.
Bu kadar abzurt bir iddiaya; inanıldığı için değil en büyük ve şiddetli tahrik unsuru olacağına inanıldığı için bilerek ve istenerek tercih edilmiş söylemdir.
Çünkü dikkatlerden kaçırılmak istenen esas mesele Ekonomik krizin geldiği boyuttur. Yıkımın şiddetini dikkatten kaçırmaya yönelik "İftira at, karala, tahrik et ki; millet gerçek sorununu tartışmasın, başka şeyleri tartışsın" düşüncesini prensip haline getirdikleri görülüyor.

CHP ve muhalefetin bu çirkeflik karşında en güzel cevabı ise ekonomik sorunları sürekli dile getirp, işlemesi olacaktır.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

26 Nisan 2019 Cuma

HDP SUÇ İŞLİYORSA KİM KORUYOR

HDP suçlu ise niçin var?
HDP'yi kuran da kollayan da "Devlet" dir. 57 yaşımdayım. Belki Türkiye ortalaması algı düzeyinin bir tık üstünde okuyan, yazan, çizen; kısaca düşünen, kafa yoran bir insan olduğumun farkında olarak böyle düşünüyorum. Kimse bu milleti aptal yerine koymasın artık.
Adamlar; (HDP) TBMM'de varlar, her türlü VIP ayrıcalıklarından faydalanıyorlar, maaş alıyorlar, komisyonlarda görev yapıyorlar, başkan vekili olarak meclisi yönetiyorlar, yurt dışında T.C Devlet'ini temsilen çalışmalara katılıp, alınan kararlara imza atıyorlar.
Bu denli, diğer partilerin vekilleri gibi varlıkları kabul edilip, bir takım sorumlulukların da yüklendiği bu insanlar; her ne hikmetse bir noktaya kadar "Masum", bir noktadan sonra da terörist olarak görülüyorlar. Hangi noktada; dün hangi parti iktidarda ise onun; bugün ise Cumhur ittifakının istediği şekilde hareket etmedikleri durumlarda.
Benim vardığım sonuç şu. Devleti yönetme konumunda olanlar HDP'yi; muhalefeti sindirmek, ona yönelimi kırmak, sonra da suçlamak için HDP/PKK' ilintisi üzerinden kendi müsebbibi oldukları sistem gereği HDP'yi bilerek ve isteyerek muhalefet kutbuna iterek aynı kutupta buluşturup, sonra da muhalefeti "Sizin bunlarla ne işiniz var" suçlaması için araç olarak kullanıyorlar.
Yani demem o ki; devleti yönetme konumunda olanlar; geçmişte başka partiler, bugün ise iktidardaki AKP; MHP ve HDP'yi konjonktüre uygun olarak yeri geldi düşman ilan etti, yeri geldi dost ilan etti. Çünkü bu iki partiye verilen misyon; siyasete ayar çekmek, dengeyi sağlamak için küçük "Gramaj"lık yaptırmaktır. Dolayısıyla MHP hiç bir zaman iktidar olmayacak, HDP gibi partiler de mecliste hiç bir zaman eksik olmayacaktır.
Lütfen biraz kafa yoralım. Devlet Bahçeli niçin Ahmet Türk'ün hapisten çıkmasını hastalık ve yaşlılık bahanesi ile talep eder ve niçin hapisten çıktıktan sonra da gider HDP'nin Mardin Belediye başkanı adayı olur ve seçilir. İşte bunun cevabı yukarıda anlattığım metinde sizce yok mu.
Düşünmeden, biat kültürü ile hareket edenler algıların peşinden giderler; aklını kullanıp, özgür düşünenler ise okudukları, araştırdıkları üzerinden vardıkları hükümler dahilinde yollarını tayın ederler.

Yandaş kanalda İş İşleri Bakanı'na yandaş sorular kolay cevaplar
Ne debelenip duruyorsun. Sen değil misinki; valilere, kaymakamlara "CHP'lileri şehit cenazelerine sokmayın" talimatını veren. "Adamın birisi de gitti kaymakamın yapmayıp "Unuttuğunu"nu yaptı, yetinmeyip bir de yumruk attı(!)
İnsan, bırakalım el alemin ne diyeceğini; evindeki çoluğuna çocuğuna karşı da mı mahcubiyet duymaz.
Bir sürü tırı vırı. Yahu adam ana muhalefet lideri. Bu ne demek; O'nun olmadığı, yani muhalefetin olmadığı zaman demokrasinin varlığından da senin varlığından da söz edilemez. Eğer bir şey varsa o da hanedanlık dır, oraya da zaten siz gelemezdiniz.
Efendim haber verildi, verilmedi muhabbeti sürüp gidiyor. Diyelim ki Kılıçtaroğlu aniden karar verdi ve  şehit cenazesine katılmak istedi; gene de gereğini tereddütsüz yapacaksınız.
Şehitler; acısı büyük, milli kayıplarımızdır. Aynı zamanda ailelerinin de  acı kaybıdırlar ama artık millete maal olduğu için muhalefet pekala "Türk milletinin" kaybı bilip, izin falan istemeden cenazelere katılabilirler. Dolayısıyla "Aile'den izin alınmamış" saçmalığı devleti yönetme ciddiyeti ile bağdaşmaz, duyanlar da seni ti'ye alırlar.
Ana muhalefet partisi mensuplarını oraya, buraya, şuraya almayın talimatını vermek; eğer bu ülkede demokrasinin olduğunu iddia ediyorsak; haddi aşmaktır. Asıl sizin bu talimatınız; ülkemizde sözde var olan demokrasinin icrasının sayenizde ne seviyede olduğunu göstermez mi.
Muhalefet yanlış mı yapıyor, suç mu işliyor; bir hukuk devletinin savcıları vardır, hakimleri vardır; gereğini yaparlar. Yapılamıyor mu; o eksikliğin müsebbibi de devleti yöneten, yani sizsiniz.
Şu adam terörist, şu parti işbirlikçi, falanca hain diyerek algılar oluşturup; sonra da zihinlere yerleştirdiğiniz bu algılar üzerinden hüküm vererek kişi ve kurumları mahkum edemezsiniz. En ufak siyaset temelli şahsi bir meselenizde hemen mahkemelere koşuyorsunuz. Madem ki siyasi partilerin kurumsallıkları adına puştluk yaptıklarını görüyorsunuz, devletin istihbaratı da emrinizde; niçin özelinizde olduğu gibi mahkemelere koşmuyorsunuz.
Oluşturduğunuz algılar üzerinden verdiğiniz hükme binaen; o zavallı "Kullanımlık adam" kendine vazife bilip, gidip o iğrenç eylemini gerçekleştirmiştir. 

Sosyal medyanın gücü
Şahsen benim de çabalarımın olduğu sosyal medya gücünü kullanarak İstanbul Belediyesi AKP meclis üyelerine geri adım arttırdık.
İki gün önce CHP'nin "Uyuşturucu ile mücadele komisyonu" kurulmasına AKP'li üyeler red oyu vermişlerdi ancak bugünkü meclis toplantısında sosyal medya gücü karşısında çark ettiler ve aynı başlık altında bizatihi kendilerinin önerge vereceklerini söylemişler.
Değerli dostlar sosyal medya deyip geçmeyelim. Gücü ulusal yayın yapan TV'lerin gücünü bile bu olayda olduğu gibi aşabiliyor. Yeter ki nemelazmcı olmayalım.
Demek ki; sayının fazlalığı değil, niteliğin; yani aklın kullanımı daha önemli. Dolayısıyla, demek ki AKP'nin meclis üyelik sayısı fazla olsa da; akıl denen melekeyi yerli yerinde kullanırsak "Sayının" gücünü de kırabiliyormuşuz.

İYİ PARTi'ye taban tavsiyemizdir.
İYİ PARTİ'nin bugünkü aşamada taban iradesine dayanan ve mahalle bazında delege seçimi ile başlayıp, Meral Hanım'a kadar uzanan bir demokrasi show'nu göstermemize mani olacak artık hiç bir engel kalmamıştır.
Hep beraber bunu isteyip, teşvik etmeliyiz. Bunun dışında atama matama, cart curt şeyler hala kurumsallaşma mücadelesi veren bu partinin tükenişine neden olur ki; o zaman da ahirette bu milletle helalleşme sorunumuz olacaktır, bunu da unutmayalım.
Şahsen, değil İYİ PARTİ; MHP'deki üyeliğimden beridir "Atama yönetimlerde görev almayacağım" prensibime sadakatim devam ediyor, edecektir. 

İstanbul'u kaybedenler genel seçimleri kaybetseler ne yaparlar?
A HBR'de; AKP'li üstelik de akademisyen birisi diyor ki; "CHP'liler (CHP'li meclis üyeleri İstanbul Belediye meclisinde uyuşturucu ile mücadele komisyonu kurulması talebine istinaden) Uyuşturucu kelimesini sürekli telaffuz ederek kullanımı teşvik ediyorlar"
Vallahi ne diyeceğiz bilemiyorum. Sanırım bunlar infilak etmeye ettiler de; bizler nasıl korunacağız o belli değil.
Alt tarafı beş büyük şehri kaybettiler ama kendilerini de kaybettiler. Peki bunlar genel seçimde yeni sisteme göre Cumhurbaşkanlığı da dahil kaybederlerse nasıl kabullenecekler ve bu kadar tek adam iradesine bağlı ordu ve diğer güvenlik kurumları gerçeğimiz ortadayken; bugünkü şaşkınlık ve hazımsızlık halinin katbe kat zuhur etmesi söz konusu olduğunda; iktidar, kazanana görev-devir teslimini yapar mı; yoksa yapabilecekleri bir darbe ile görevlerine devam ederler mi.
Bence burada muhtemel bir yönetim zafiyetine karşı anayasal boşluk var. Seçim gününe makul bir süre kala; özellikle iç işleri ve milli savunma bakanlıklarına tarafsız, siyaset üstü kişilerin atanması yapılmalıdır. Şahsen, nihayetinde mahalli seçim olup, İstanbul kaybedildiğinde yaşananlara şahit olunca; genel seçimler kaybedildiğinde yönetimin kazanana kolay kolay devredilmeyeceğine dair şüphelerim var. 

Cumhurbaşkanı ''Osmanlı Türkçesi yaygınlaştırılmalı'' demiş.
"Osmanlı Türkçesi" Türkün dilinin yozlaştırılmış, ucube hale getirilmiş halidir. Saray avenesi ve Osmanlı entelektüeli arasında kullanılmış olup, millettin bir haber olduğu bir dil olmuştur. Bu dildir ki; Anadolu'da yaygın kullanılmadığı için milletin aydınlanmasında hiç katkısı olmamıştır. Eğitimin Anadolu'ya yayılması, Türk aydınlanması bu uydurulmuş dil yüzünden gecikmiştir.
Anadolu'ya öksüz evlat muamelesi yapıldığı için mektep ve medreseler; mesela Bosna Hersek'de, Makedonya, Selanik, Arnavutluk veya Üsküp'de daha yaygın olmuştur. Sormak isterim; benim Şebinkarahisar'ımda hangi Osmanlıca ile hangi medresede ne gibi bir eğitim verilmiştir. İzi bile yok. Anadolu halkının görevi ekmek, biçmek ve orduya asker yetiştirmek olmuştur. Kafalarında devrim düşüncesi olan insanların; mesela Atatürk gibi insanların ülkemizin batısından çıkması; Osmanlı'da nitelikli eğitimin daha çok batıda verilmiş olmasındandır.
Demem o ki; Anadolu halkı nakli ve taklidi kültür ile Türklüğünü muhafaza etmiştir. Alevi Türk kültürü ve yaşam tarzının da buna çok katkısı olmuştur. Yaşanan canlı kültür; yeterince eğitim olmasa da cehaleti önlemiştir.
Bunu çok iyi gören büyük Türk milliyetçisi rahmetli Atatürk bugünkü alfabenin kabulünü devrimleri arasına alarak yine Türk milletinin aydınlanmasının önünü açmıştır.
O zamanki zihniyetin devamı olan bugünkü iktidarın "Osmanlı Türkçesi yaygınlaştırılmalı" çıkışlarını hiç de yadırgamadım doğrusu.
Böyle diyeceğinize; çocuklarımızın dünyadaki diğer gençlerle rekabet edebilmeleri için "İngilizce öğrenmenin"(İngilizce eğitim değil) yaygınlaşmasını sağlasanız daha hayırlı bir iş yapmış olmaz mısınız. Oğlum bilgisayar mühendisi çıktı iş bulamıyor; Osmanlıca bilseydi mi, yoksa İngilizce bilseydi mi daha kolay iş bulabilirdi.
Kaldı ki; bugün anadilimiz Türkçeyi ne kadar düzgün konuşma ve yazılmasını başardık ki; Osmanlıcayı da öğrenme ihtiyacı duyalım.
Neymiş efendim "Mezar taşlarını okuyamayan nesil zuhur etmiş". Zaten sıkıntı da burada ya; dirinin hastalığına çare için İngilizce öğrenmeyi değil; ölünün mezar taşını okuyabilmek için Osmanlıca öğrenmeyi yaygınlaştırma düşüncesi tam da size göre😂

''Gaz sıkışması''nın müsebbibi olanlar
Soğan, patates, patlıcanın getireceği "Gaz sıkışması"nı bertaraf etmek için tüm TV ve medya gücünü kullanıp, yönlendirerek algı oluşturup günlerce muhalefeti şeytanlaştırma gayreti, plan ve projesinin sonucudur; Kılıçtaroğlu'na yapılan saldırı. Oraya Meral Hanım da gitmiş olsaydı aynısı olabilirdi. Sanırım Meral Hanım'ın iç işleri bakanlığı tecrübesi birilerinin tezgahına gelmesine mani oluyor.
Bunca yıl demokrasi ve devlet tecrübesinden sonra Kılıçtaroğlu'na yapılan saldırının "Gaz boşalması" olarak görülmesinden, vatandaşı olduğum ülkem adına utanç duydum. Bireyselliğinin farkında olan, vatandaş olma şuuruna sahip her insanın hissetmesi gereken duygular olmalı benim bu hissettiklerim.
Ne demek Allah aşkına; "Ana muhalefet liderine yapılan linç girişimi"ni vatandaşın gazını boşaltma ihtiyacı olarak görüp masumlaştırmak. Bu bir körlük, cehalet ve aymazlık örneğidir. Bu akıl, fikir ve vicdan düzeyindeki birisi ancak ve ancak kendisinin uydurduğu yönetim ile ülkeyi yönetebilir; demokrasi ile asla.
Şimdi malum saldırgan aynı girişimini Cumhurbaşkanına yapmış olsaydı serbest kalması mümkün müydü, asla; zira mucidi olduğu, uydurduğu "Demokrasi"nin kuralları öyle işliyor da ondan, ters olan bir şey yoktur.
Bu ülkenin nihai varacağı yer dünya medeni aleminden tecrit olacağıdır. Demokrasi ile yönetilen hiç bir ülke yönetimi; bir ülkede ana muhalefet partisine yapılan linç girişimini "Gaz boşalması" olarak değerlendiren devlet adamını ciddiye almazlar, uzun vadeli ticari ilişkilere girmezler; zira keyfiliğin, cehaletin gölgesinde o ülkede gelenekselleşmiş kuralların olmayacağı; hatta hukuk ve adaletin esamesinin bile okunmayacağı kanaati hasıl olur ki; bu da tam güvensizlik demektir. Ha, bu şartlarda İlişkiye girenler ise; ancak ve ancak aciz ve bitkin hale getirilmiş ülkenin bu durumunu fırsat bilip, sömürmek için girerler. 

HDP'nin ''31 Mart seçimlerinde istediğimiz sonucu aldık'' videosu üzerine
Sosyal medyada HDP yönetiminin 31 Mart seçim sonuçlarını değerlendirdikleri bir video'ları paylaşılıyor. Beklenen açıklamalar olup, dahil oldukları ittifakın adını vermiyor ama başarılarından söz ederlerken, özellikle "Kürdistani" partilerin ittifakından bahsederken bunlar hangi partilerdir, doğrusu çözemedim. Ancak şunu da elbette gördük ki özellikle Cumhur ittifakını istemeyen HDP seçmeninin büyük şehirlerde CHP'ye oy verdikleri anlaşılıyor. Bir anlamda böyle bir tercihte bulunmalarının nedeni, Cumhur ittifakının kendilerine tek seçeneğe zorlamış olmasıdır.
Her şeyden önce HDP'nin ne yapmak istediğini bilmekten ziyade; kurulduğundan beridir tek başına iktidar olan AKP ve sonra Cumhur ittifakının ne yapmak istediğinden emin olmamız lazım.
Ben HDP'nin; derin devletin kontrolünde olduğunu düşünüyor, yine aynı devletin PKK'yı kontrol edebilme amacıyla "Eğer Türkiye'de bir Kürt inisiyatifi olacaksa, bu emperyalistlerin değil benim kontrolünde olsun" düşüncesi ile mecliste her zaman varlığı kabul edilmiş, hatta SHP zamanında teşvik edilmiş bir partidir.
Türkiye'de rejim değiştirenler, buna gücü yetmiş olanlar her gün muhalefeti HDP üzerinden terbiye etmeye güç toplamak için vesile yaparlarken ne hikmetse bu kadar baş belası gösterilen bir parti niçin kapatılmaz; anlamak mümkün değil.
Hiç bir zaman kapatılmaz, çünkü öyle durumda PKK nasıl izlenecek öyle değil mi. HDP ile kontrol altına alınarak verdiği zayiat en aza indirilirken bu yolla da "Kürt inisiyatifi"nin tamamen emperyalistlerin kontrolüne geçmesine de mani olunuyor.
Bu video'da söylenenler duyuldu, yayıldı devlet isterse gerekeni yapar, ayarını çeker ancak Cumhur ittifakının Almanya'ya gönderdiği federatif yapıyı inceleme heyetinin çalıştayı devletin bekası anlamında çok çok vahim bir durum ama hiç tartışılmadı.
Dikkatinizi çekerim; 31 Mart gecesi söyleyeceğini seçimden iki gün sonra söyleyen Devlet Bahçeli ne demişti; "Şehirlerde belediye başkanını biz seçelim, o da ilçe belediye başkanlarını atasın" diyerek bir anlamda Almanya çalıştayının yani federal yapılanmanın inşasına başlama niyetinin açığa vurumu değil de nedir.
Belki de ben Devlet Bahçeli'ye güvenmediğim için bu detayları yakalıyorum dur. Çünkü ülkemizde bu tür açılımların "Yol açanı" daima Devlet Bahçeli olmuştur. Mesela ikiz yasalar MHP, dolayısıyla Devlet Bahçeli marifeti ile meclise indi tek başına iktidara gelen AKP ile de meclisten geçti. O yaslar neydi; "Dini ve etnik azınlıklar isterlerse kendi geleceklerini kendileri tayın ederler".
Şimdi AKP kurulduğundan beridir özellikle Devlet Bahçeli marifeti ile yaşanan kırılmalardan sonra cumhur ittifakı ne yapmak istiyor, HDP ne yapmak istiyor tekrar tekrar düşünelim.

HDP ile aynı karede olmak
Devlet Bahçeli diyor ki; "HDP ile aynı kareye girenlerin tedbir almadan şehit cenazelerine gitmemesi gerekir" demiş.
Sanırım bu söz kendisini de bağlar; zira, Danıştay kararı ile tekrar okullarımızda Andımızın okunmasına ve AKP'nin yerlerinden döktüğü TC'lerin tekrar söküldükleri yerlere çakılması için meclise verilen önergelere MHP, HDP ve AKP beraber hareket ederek, meclisten geçmesine mani olmuşlardı.
Dolayısıyla CHP'nin HDP ile ortak hareket ettiğine dair somut belgeden öte yakıştırma şeklinde, tahmin üzerinden iddialar var ama MHP'nin HDP ile aynı amaç için oy kullanmış olması meclis tutanaklarında sabittir.
MHP'nin yaşadığı bu çelişki elbette ki kuruluş felsefesini ayaklar altına alıp, kendini inkar anlamına gelir ki; elbette kabul etmek mümkün değil.
Bütün mesele, Balgat mukimi ve avenesinin devletin her türlü maddi, manevi ve hukuki desteği ile MHP'nin kurumsal iradesini gasp etmiş olmalarıdır. Partinin hürriyeti elinden alındığı için icraatlarının sonuçlarını da Türk milliyetçilerinin iradelerinin tecellisi olarak görmek çok yanlış olup, Türk milliyetçilerini, ülkücüleri bağlamaz. MHP adına ne olup bitiyorsa Devlet Bahçeli ve avenesini bağlar.
Ama gene de birileri Devlet Bahçeli'ye "Efendim ne yapıyorsunuz, biz de HDP ile ortak hareket etmişliğimiz var" diyerek hatırlatmada bulunmalıdır.

İş İşleri Bakanının basın toplantısı
İç İşlerini Bakanının basın toplantısından anladığımız şu ki; Kılıçtaroğlu'na yapılan saldırıyı masumlaştırma, saldırganları da korumaya matuf bir toplantıdır. Anlaşılan, dün yaşanan bu vahim olaydan sonra ders çıkarmak gerekirken, kendi ifadeleri ile "Demiri soğutmak" yerine adeta provakatörlük yapan bir tavır içinde olmakla iç barışın sağlanması mümkün değildir.
İçişleri bakanının üslubu hiç de yatıştırıcı değil, tahrik ediciydi. Hala HDPPKK üzerinden tasvir ve tanımlamalar yaparak ana muhalefet liderine suç isnat edip, yapılan kalleşçe saldırının vahametini hafife aldı.
İki saat boyunca bir evde zorunlu olarak linçten kurtarmak üzere korumaya alınan Kılıçtaroğlu'n dan "Seni yeterince koruyamadık, özür dileriz" diyeceğine; yine bir başka provokatörün "Bakanım falanca sana küfür etti" ispiyonuna binaen kendisine yapılan küfür nedeniyle duyduğu öfkesini dile getirmeye daha çok zaman ayırdı. Demem o ki; yapmış olduğu basın toplantısı Türk milletinin beklentisi açısından bir fiyaskodur.
Dolayısıyla millet ittifakını oluşturan tarafların kendi aralarındaki siyasal anlamdaki fikri ayrılıkları tamamen öteleyerek, gölge bir devlet yönetimi anlayışı ile mevcut Cumhur ittifakını yakın takipçisi olması lazımdır. 

Sivas'tan öte gidememek
Sivas'tan öteye gidemiyorsun diyerek Kılıçtaroğlu'nu daha önce eleştirmiş olan aynı Devlet Bahçeli bu sefer de "%9 oy aldığın yere hangi cür'etle, nasıl gidersin" diyor. Yine, sanki Kılıçtaroğlu'n atılan yumruğu hak ettiğini ima ederek;
"O adama yumruk attıracak kadar ne yaptın sen Kemal Kılıçdaroğlu" diyor.
Allah'ım sen devletime, milletime acı ve böyle sorumsuz insanları; ülkemiz ve milletimiz üzerinde ne kadar inisiyatif sahibi iseler o inisiyatiflerinden tasfiye et, layık olanların bir şekilde önlerinin açılmasına fırsat tanı. 

Kılıçtaroğlu'nun özellikle kendisine karşı yapılan linç girişiminden sonra devleti yönetenlerden daha sorumlu bir şekilde süreci götürüyor. Cumhur ittifakının taraflarının tüm tahrik hatta provokasyonlarına rağmen aklı selim hareket ediyor. Kendisine teşekkür ediyorum.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

21 Nisan 2019 Pazar

KEMAL KILIÇTAROĞLU'NA YAPILAN KALLEŞ SALDIRI

Kemal Kılıçtaroğlu'na yapılan kalleşçe saldırı.
Anlaşılan muhalefetin milletin acı gününde, mutlu gününde yanında olması istenmiyor.
Kılıçtaroğlu saldırıya uğradı. Diyarbakır Meydanınında Apo'nun ''On emri''ni okutanlara saldırı olmuyorken, Harbur'da binlerce şehidimizin katili ''PKK'lıları karşılayan Devlet''i yönetenler saldırıya uğramıyorsa; bir şehit cenazesinde Kılıçtaoğlu'nun saldırıya uğraması sizce oldukça manidar değil mi.
Özellikle ''Cumhur ittifakı'' hiç ilgisi olmamasına rağmen ''Devletin bekası'' söylemi üzerinden ''Millet ittifakı'' üzerine illet, zilyet gibi çirkin sıfatlarla söylem geliştirmeleri, kin ve öfke yönlendirmesi yapmaları ''Millet ittifakı''nı belki de bu tür saldırılar için hedef haline getirmiştir.

''Cumhur ittifakı''nın küçük ortağı 1 Nisan'dan beridir değil demiri soğutmayı; hala ''Zillet'' yakıştırmasını sorumsuzca sürdürmeye devam ediyor olması ve benzeri hazımsızlıkları dışa vurma söylem hal ve tavırları elbette birilerini yine bir şeyler yapmak için yüreklendirecektir. Millet ittifakının başarısının mahalli idareler seviyesinde kalmayacağı, devamının geleceği endişesi ''Cumhur ittifakı''nda panik yaratmıştır.
Evet, er veya geç sizin gibi sorumsuzların inisiyatifinden devletin çekip alınması mücadelesi kesintisi devam edecektir. Muhalefeti ''Kontrol altındaki eylemler''le yıldırma çabanız boşunadır. Yine ''Kabataş yalanı'' aklıma düştü.
Sayın Kılıçtaoğlu siyasi görüşlerimizin farklılığını bir kenara bırakarak demokrasi mücadelemizi hep beraber vereceğiz. Hiç bir korku ve endişeye kapılmadan ülkenin her yerine gitmekten lütfen imtina etmeyin, Devlet sizi de bizi de korumak zorundadır.
Şu da fark edildi ki; İmamoğlu'nun şahsında muhalefet; millet ile iç içe olunca teveccühünü kazanıyor. Şahsen Kılıçtaroğlu'na yapılan bu adice saldırının arkasında; muhalefetin her geçen gün güçleneceği endişesini fırsata çevirip, provokasyon yaparak yıldırma niyetinin olduğunu düşünüyorum. 

Devlet Bahçeli'nin özellikle seçim sonrası kullandığı dil çok ürkütücü
Devlet Bahçeli sen ki; her gün ve her vesile ile muhalefete kin ve öfke kusarsan; her geçen gün sayenizde itibar suikastı yapılarak "Ülkücü Hareket"e dip yaptırmak isteyenlere fırsat verirsen; organize olmuş taşeron şerefsizler de Kılıçtaroğlu'na saldırıp, sonra kırılası parmakları ile bozkurt işareti yaparlar.
Tüm gönüldaşlarıma sesleniyorum. Devlet Bahçeli'nin bu gereksiz kin ve öfkesi ülkücüleri sokağa çıkarmaya matuf olup, sakın bu tezgaha gelmeyin. Ben çocuklarımı uyarıp sahip çıkıyorum sizler de sahip çıkınız.

Fikrimi anlamayanlar zikrimi okuyamazlar.
Biatcı olmayan, meselelere kafa yorup düşünen insan olarak diğer siyasal düşünceler üzerine empati yapıp, fikri dünyamdaki tekamülü yazılarımıza yansıttıkça; biatcı geleneğe bağlı, öğrenilmiş çaresizliğin girdabında debelenenler adeta şartlı refleks gereği bana artık ülkücü olmadığım, solcu olduğum hükmüne varıyorlar. Neymiş efendim; komünistin ahlaklısı, dürüstü olur mu; ben olur demişim.
Meselenin aslı nedir biliyor-musunuz; bir Türk milliyetçisi, ülkücü olarak ''Siyasal İslamcılar''ın kıçına yama olmaya şiddetle itiraz ediyor olmamdır.
Ey sözümün muhatapları; dinimizin, cinsimizin, cibilliyetimizin içini boşaltıp her bir değeri ucubeleştiren; cumhuriyet tarihinin en aşağılık terör örgütünü devlete yerleştirip, tüm mili düşünen kişi ve kurumlara kumpaslar kurarak, devletin ana direklerini kirişlerini kısaca taşıyıcılarını kırıp, ''Devlet ananın rahmine kezzap dökerek'' kadim Türk devlet geleneğinde hem Türk milletine hem de Türk devletine en büyük zafiyeti yaşatan siyasal İslamcılara; ''Size her türlü desteği vereceğiz, kaldığınız yerden devam edin'' diyenlerle beraber olmaktansa; fikri namusa sahip güzel ahlak sahibi her komünistle de, ateistle de dost olmayı yeğlerim. 

''Komünist Başkan'' kendile gel haddini aşma.
"Komünist' başkan"ın dürüstlüğüne güvenip kasayı teslim ederiz dedik ama sanki ona "Tunceli"yi" Dersim" yap demişiz gibi anlamış.
Bak başkan, ya dürüst olacaksın ya da; bir ilin adı olmaktan öte bir bölge ismi olarak "Dersim" dediğinizde; masumiyet ortadan kalkar, tarihi gerçekler devreye girer ki; bunun ne demek olduğunu bileceksin, bilmiyorsan da öğreneceksin.

"Dersim"; devletin konjonktür olarak içinden geçmekte olduğu çok ciddi kritik bir dönemde birilerinin emperyalistlerle işbirliği yaparak T.C Devleti'ne karşı yaptıkları isyanın; puştluğun, kalleşliğin adıdır. Evet, ''Dersim'' dendiğinde Türk milletinin aklına gelen tam da budur.
Süte su katmak gibi bir puştluğa ne gerek vardı. Bir ülkücü olarak senin için ''Kasayı teslim ederim'' demişim, bir çoklarımız da aynı şeyleri söyledik. Neydi amacımız; duvarları yıkmaktı. Şimdi ne gerek var; senin şahsında bir ateistin, bir komünistin de ahlaklı ve dürüst olabileceği algısını yaratmışken; bizler de bu algıya katkı sağlarken eski alışkanlıklarını devam ettiren üç beş ayrımcı puşt komüniste şirin görünmek uğruna durduk yerde Tunceli'yi Dersim yapmaya.
Ülkemizin iç barışa ihtiyaç duyduğu bir anda şahsında komünist tiplemesine bile sempati kazandırdın. Yazık değil mi; topladığın bunca sempatiyi hoyratça çar çur etmeye.
Aklını başına al Başkan. Tunceli üzerinden yara açıp, sana da o yarayı kaşıtarak akan kanda sinek besletirler, bilesin. Niçin; çünkü bir ülkücü senin şahsında "Kasayı siyasal İslamcıya değil, komünist başkana teslim ederim" demişse; bunda da siyasal görüşler arsındaki sosyolojik anlamda pozitif bir gelişme murad edilmişse; ülkemiz üzerine planlar yapan birilerini elbette ürkütmüş, ürkütecektir de ondan.
El cümle; aklını başına al, işini yap Başkan. T.C Tunceli Belediye Başkanlığınız hayırlı olsun.

İttifak mı yoksa ihanet mi
Önce ayrıştıracaksınz, sonra barışmak için "Türkiye ittifakı" denen ucube bir terim ortaya atacaksınız.
"Türkiye ittifakı" "terimi aslında bir suçluluk psikolojisinin dışa vurumu, bir anlamda itirafıdır. Çünkü bu milletin ayrılığı, gayrılığı yoktu. Eğer bu terimi bugün kullanır olduysak bay ayrıştıranları olarak Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan; sizlersiniz.

İddia ediyorum ki; Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan'nın Türk milletinin sosyolojisine soktukları "İttifak" kelimesi gün gelip gene Türk milletin başına bela olacaktır. Türk milletinin kendi içinde ittifaklar icat etmek kadar tehlikeli bir şey olabilir mi. Örnek mi; "Güney illeri ittifakı" denen bir oluşum gündeme gelse bu terimi sosyolojimize sokanlar ne diyecekler.
Ülkemizde ittifaklara değil, kucaklaşmaya ihtiyaç vardır. Ancak bunun öncüleri; hele ki Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan hiç olamazlar. "İttifak" sözünün geçtiği her durumda ayrışmanın varlığı kabul ediliyor demektir.
Daha şurada kaç gün geçti ki; meydanlarda bana "Zillet, illet" demediler mi. Bu sözler hafızama mıh gibi çakıldı kaldı. O mıhın çaktıkları yerden çıkması için laf değil eylem üretmeleri gerekir. Gözlem yapıp hüküm vermemiz lazım. Balkon konuşmalarının hepsi de çok güzeldi ama sonra ne oldu...
Onları asla af etmiyorum. Kendilerine kesinlikle güvenmiyorum. Zira her iki muhterem de; özellikle birbirlerine her türlü hakareti yapıp sonra da kanka olan insanlar değil mi. Peki bu kişilik yapısındaki iki insanın barış, demokrasi ve kardeşlik adına yaptıkları çağrı ne kadar inandırıcı olabilir ki. Onlar kenara çekilsinler, bizler kucaklaşmasını biliriz. 

Ahmet Davutoğlu'ndan hiç bir halt olmaz
Ahmet Davutoğlu'ndan hiç bir halt olmaz. Kendisi başbakanken resmen darbe yapılıp, istifa ettirildi, üstelik de kendisinden daha az oy ile başbakan olmuş Erdoğan tarafından.
Yahu adam gördüğü muamele karşında "Ih" bile diyemedi, sünepece çekildi kenara. Böyle bir kişilik mi liderliğe soyunacak..
Türkiye'de liderliğe soyunmak biraz da yürek ister. Adamda bunun emaresine bile rastlayamadık. Akılda kalan en dikkat çekici hüneri Suriye bataklığı ile Süleyman Şah türbesini korumak adına kaçırtmasıydı. Türbe geldi, toprak kaldı. Böyle bir acizlik mi kendisini liderliğe taşıyacak.

Başbakan iken kulağından tutulup kenara atılması girişimi sırasında bu günler için çok güzel bir hikayesi oluşabilirdi; Recep Tayyip Erdoğan karşısında dik durabilmeliydi.
O kadar basiretsiz bir süreç yürüttü ki; dış politikaya dair AKP hükumetine ilham kaynağı olan "Stratejik derinlik" kitabının bile hiç bir faydası olmadı. Belki de Erdoğan karşısında umulan dik duruşu sergilemesine mani çok handikapları vardı. Mesela onun "Stratejik derinlik" kitabını bana ilk tanıtan ve met eden (Muhtemelen 2007 yılı) zamanın cemaat'inden "Sandığım" birisi olmuştu. 

"İllet ittifakı", "Zillet ittifakı"ndan "Türkiye ittifakı"na evrildik öyle mi.
Hadi oradan. Kaybettiğim sevdiklerim mezardan çıkıp gelseler; sen değil misin ki; güçlü olduğunda tek bıraktığın yer kulağımızın arkası kalmışken; tokatı yeyip, güç kaybına uğradığında "Türkiye ittifakı" geldiyse aklına şayet; söylediğin hiç bir sözün anlamı da, hükmü de yok; umurumda da değil tamam mı.

Kızgın demiri soğutmak değil, suya sokup çelik yapıp gene bana karşı kullanacağın şüphesi aklıma ilk gelendir muhterem. 

Kazandığın zamanlar yaptığın balkon konuşmaları hep demiri soğutmaya yönelikti. Gele gele son geldiğin noktada kızgın demiri soğuttuğunuz için mi; milletin yarısını illet ve zilyetlikle itham ettiniz. Hele kaybetme psikolojisi ile bundan sonra ne yapabileceğinizi düşünmek bile istemiyorum. 



Neymiş efendim bir Yunan Gazetesi İmamoğlu lehine manşet atmış. 
Yunan'a da o manşetleri kendileri attırıyordur. Neden mi; kumpascılık onların genel hali de ondan.
Cumhuriyet tarihin en aşağılık iki terör örgütünden birisi ile devleti Oslo'da masaya oturtup, muhatap kılan üstelik de İngiltere gibi bir devletin hakemliğinde; onlar değil miydi.
Bir diğerini; "vesayeti kaldırmak" zırvalaması ile muktedir olabilmek adına devletin tüm kurumlarına yerleştirip, cumhuriyet değer ve kazanımları ile yetişmiş kurum ve kişilere karşı beraber kumpas kuranların; kimse kusura bakmasın yapamayacakları hiç bir kötülük yoktur.

Ya bir diğeri; bunlar değil miydi; Kabataş'da kucağında bebeği ile ışıklarda karşıdan karşıya geçmekte olan başörtülü bir kadını yerlerde tekmeleyerek, üzerine üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş erkeği işetmeleri(!)
Bunlar değil miydi "Camide içki içtiler" yalanını; güzel ahlak ve hak din İslam'ı anlatmakla görevli din adamına söyletmeye zorlamaları ve kabul etmeyince de tayin etmeleri. 

Seçim sonuçlarının yabancı sermayede oluşturacağı algı
Artık ekonomide, AKP hükumeti marifeti ile değil millet ittifakının 31 mart mahalli seçimle elde etmiş olduğu sonuç itibarıyla ''Tek adamlı yönetim''in yarattığı risk algısının dağıtılmasına vesile olacağı için kısa vadeli de olsa bir rahatlama olacaktır.
Nasıl mı; özellikle yabancı sermaye açısından bu çok önemlidir. Yabancı sermaye istikrarlı ortamları sever ve oralara yatırım yapar. Millet ittifakının ekonomimizi yönlendiren büyük şehirleri alması ile ister istemez yerel politikaların da ekonomiye katkısının olabileceği düşüncesi bir anlamda genel ekonomi politikasına da olumlu katkı sağlayacağı gerçeği yabancı yatırımcıya güven verecektir.

Diğer bir husus da; yine bu seçim sonuçları yabancı devlet ve yatırımcılarda; ''Türk milleti büyük destek verdiği partilere; onların kendilerini en güçlü hissettikleri anlarda bile desteğini çekerek, kibarca uyarısını yapabilmektedir'' algısını oluşturmaktadır.
Yani millet ittifakı bir anlamda devletin ekonomi ile ilgili riskini kısmen de olsa paylaşarak riski azaltacak, güveni artıracaktır. Bu da millet ittifakının cumhur ittifakına bir kıyağı olsunNitekim dövizin artışı durdu, hatta düştü bile diyebiliriz.

31 Mart Mahalli seçimler sonrası Hanımın bana öğüdü
Hanım diyor ki; çok sevindirik olma, makul karşıla ki; gün gelip kaybettiğin zaman üzülmeyesin.
Ben de; "Baraj altında kalmak da dahil olmak üzere kaybetmenin üzüntüsünü her türlü şekilde kırk yıldır yaşıyorum. Bundan ötesi ne ola ki" dedim
Vallahi ne diyeyim bu günü yaşadım ya; isterlerse geri alsınlar "Baraj altı kabusu" yanında ne ki.  Dokunmayın keyfime.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com