Cami avlusunda kurulan tenteler yağmur ve güneşe karşı altında toplanan insanları korumaya yönelik olup, üzerinde toplanan tonlarca ağırlıktaki kara karşı mukavemeti yoktur. O an için cenazeye gelen insanlar cami çevresini gözden geçirip, tedbirler düşünemezler ancak daimi cemaat veya caminin imamı, ya da her camide olduğu gibi dernek yönetimi nasıl olurdu o tentenin tonlarca ağırlıktaki kar yığınını kaldıramayacağını düşünmezler. Sorumluluk duygusu sahibi imamları tenzih ederim ancak malum kazaların tedbirsizlik ve imamların "Giy cübbeyi kıldır namazı; namaz bitti çıkar cübbeyi koş ek işe" koşuşturması olunca doğal olarak caminin orasına, burasına bakıp kontrol etme fırsatları olmuyor sanırım. O tenteler otomatik açılır, kapanır bir mekanizma ile çalıştığına göre niçin kumandaya basılıp, toplanmamış. Bunun için geç kalınmış ise niçin altına destek koymamışlar. Köy Derneğimiz terasındaki aynı düzeneği toplayarak tedbirini almıştım. Geçen sene de kar ani bastırınca bu sefer tentenin altına kalaslardan destek koyarak, tedbirimizi almıştık.
...
İşte Türkiye ortalaması bu. Sonra da her vesile ile zırt, pırt "Millete gidelim, millet karar versin" derler. Yahu Müslüman şuurlu olur, tedbirli olur; günde beş defa bir araya gelen yüzlerce Müslümandan bir tanesi dahi "Bu tente bu kar yükünü taşıyamaz" diye nasıl aklından geçirmemiş olabilir. İşte Müslüman insanımızın bu genel durumu Türk milleti ve devletinin bugünü ve geleceği için verilen kararlarda kesin belirleyici unsurdur. Gündemimize ilişkin "Partili Cumhurbaşkanlığı" sistemi için yapılan anayasa değişikliği çalışmaları karşında halkın tutumu; aynen cami avlusundaki tentenin üzerinde toplanan kar yükünün cemaat tarafından ağırlığının neden olabileceği tahribatı fark edememe durumunda olduğu gibi. Allah korusun tentenin; demokratik olgunluğumuzu ve bilinç düzeyimizi taşımaya gücü yetmeyebilir.
...
Onun için ben diyorum ki; madem ki ''Türk Tipi Başkanlık''tan dem vuruyorsunuz, biraz daha orijinallik katalım buna. Mesela bilinç düzeyini ölçen bir kat sayı belirlensin ve o katsayının çarpan etkisi kişinin kullandığı oya yansısın veya oy kullanacak insanlara sandığın başına gitmeden önce Türkiye'nin başkenti ve o anki Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve iki tane de muhalefet liderinin ismi sorulsun. Bu sorulardan en az üç tanesini bilene ''Geç, oyunu kullanabilsin'' densin. Vallahi bu uygulama evet dünyanın hiç bir ülkesinde yoktur. Ne de güzel Türk tipi olur değil mi?
...
AKP' birisine diyorum ki ''Partili Cumhurbaşkanı 15 üyeli Anayasa Mahkemesinin 13 üyesinin seçiminde inisiyatif sahibi olacak. Bu mahkeme Cumhurbaşkanının atadığı bakanı tarafsız yargılayabilir mi'' dediğimde ''Olur mu öyle canım...'' diyen birisi ile benim aramda ikimizin bilinç düzeyini ölçen ve ''Kıymetimizi'' adil ortaya koyan bir ölçme, biçme mekanizması olmalı diyorum. Bence bu düşüncem ''Türk Tipi Başkanlık''a iyi yakışır. Erdoğan'ın her dediği oluyor da bir de benim dediğimi önemseyin canım. Yönetimde ve riskleri karşılamada istikrar garantisi veriyorum.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
Bir şeyler yapmak lazım, birşeyler... Düşünecek, yazacaksın ki üretebilesin. Yaprağı bile öteye itecek, bir yel gerekecek elbet. Mehmet SORAL
11 Ocak 2017 Çarşamba
7 Ocak 2017 Cumartesi
''ERDOĞAN CENEVRE'YE GİTMEMELİ''
5.1.2017 Perşembe günü İstanbul The Marmara Oteli konferans
Salonunda Türkiye Barolar Birliği'nin katkılarıyla, Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi
ve Milli Düşünce Merkezi'nin düzenlediği
''Kıbrıs'ta Son Söz.... Kim Söyleyecek'' başlıklı panele katıldım.
Daha önce de katıldığım Darüzziyafe
Resturan da ''Yapılmak istenen yeni anayasa değişiklikleri'' konulu
panel de olduğu gibi oldukça kalabalık bir dinleyici vardı. Milli konularda
insanlar siyasi düşünce farklılıklarını öteleyerek, belki de artık önemsemeyerek
bir araya gelip hep beraber ''Milli duruş'' sergileyebiliyorlar. Almış olduğum
notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ancak sizden ricam; toplumu
bilgilendirmek, bu değerli insanların düşüncelerinden sizleri de haberdar
etmek; doğal sonucu olarak milletime aracılık ederek de faydalı olmak adına
emek vererek toparlamaya çalıştığım notlarımı; çok uzun da olsa lütfen okuyunuz.
Gerekirse kısım, kısım okuyun ama lütfen sonuçta tümünü okumuş olunuz. Hepinize
saygılarımı sunuyorum değerli dostlar.
Mehmet Soral
Panalistler Sadi
Sonuncuoğlu, İlber Ortaylı, Şükrü Elektağ, İlker Başbuğ, Metin Feyzioğlu ve Hisamettin
Cindoruk
Sadi Somuncuoğlu
Milli bir davamız olan Kıbrıs konusunda üç
kuruluş bir araya geldik. 12 Ocakta yapılacak Kıbrıs Görüşmeleri ile ilgili bir
bilgimiz yoktur. İlk defa Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin de katılacağı
Kıbrıs görüşmeleri yapılacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan da katılacak ve kendisine
çok baskılar olacak
Aslında 1960 da sorun çözülmüştü. 1963 de
Makaryos anayasayı çiğneyerek, Türk katliamına giriştiler. 15 Temmuz 1974 de
Yunanlı Subaylar da Makaryos'a karşı bir darbe yaptılar. 20 Temmuz da Tüm Türk
köyleri kuşatılmıştı. 1974 Barış Harekatı'ndan bu yana görüşmeler devam ediyor.
Rumların amacı Kıbrıs'ın tamamını almak olduğundan kesin bir neticeye
varılamadı. Nihayetinde Türk Ordusu'nun Kıbrıs'tan tamamen çekilmesi isteniyor.
Kıbrıs'tan vaz geçmemiz mümkün değil. Bizim için Konya ne ise Kıbrıs ta odur.
Metin Feyzioğlu
Türkiye çok yönlü ve
sistemli olarak varlığını tehdit eden saldırılarla karşı karşıya. Yanlış ve
saplantılı dış politikamız nedeniyle derin fay hatları oluşmakta, toplum
kamplara bölünmekte. Denetleme ve değerlendirme olmayan yeni anayasa ile
başkanlık sistemi getiririlmek isteniyor. Kıbrıs bizim için Yavru Vatan değil
Anavatandır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne hizmet etmek bir lütuf değil,
aslı görevimizdir.Dünya Haritasının ortasında Ortadoğu ve Akdeniz var. Yeniden projelendirilme istenen Ortadoğu'nun
ortasında Jeopolitik öneme sahip Kıbrıs Adası var. Kuzey Suriye de ırkçı
devletimsi bir yapı düşünülürken aynı zamanda Kıbrıs'ın durumu İsrail ve onunla
ilgili devletleri de çok ilgilendiriyor. Kıbrıslı Türkler Türkiye'ye karşı
kışkırtılmak isteniyor. ''Kıbrıs Türkü yok Kıbrıslı var'' gibi bir ''Millet''
yaratma çabaları var. Oysa Kıbrıs Rumları böyle düşünmüyor, Kıbrıs'ın Rumlara
ait olduğunu söylüyorlar. Kıbrıs'ın iki meclisli olmasından vaz geçilmemelidir.
Kıbrıs Barolar Birliği'nin daveti üzerine oraya gittim, Kıbrıs
davasının kavgasının Ankara da nasıl karşılık bulamadığının feryadını dinledim.
Bugün de 1 Türk'e karşılık 4 Rum düşünülüyormuş. Türk nüfus daha çok artarsa
dışarıdan Rum getirtilecekmiş. Bizim bu toplantımız dışında Kıbrıs ile ilgili
hiç bir toplantı ve bilgilendirme yapılmamaktadır. Bu görüşmelerde İngiltere'ye
belki garantörlükten vaz geçeceğini söyler ama sorun bakalım üslerden vaz
geçecek mi? Kıbrıs ta sanayi gelişmeli, ekonomi canlanmalı, Mersin gümrüğü
açılmalıdır. Kıbrıs Türk'üne birleşelim kurtulalım psikolojisine itiliyor.
İlber Ortaylı
Bu toplantının ortak bir platform tarafından tertiplenmiş
olması çok önemlidir. Kıbrıs Adası insanoğlunun gemileri yüzdürmeye
başladığından ve Süveyş Kanalı'nın açılmasından beridir çok önemlidir. Bu
bölgedeki İngiliz siyasetini çok iyi bilmek ve görmek lazım. Süveyş kanalını
İngilizler yapmamış olmamalarına rağmen hisselerinin çoğunu satın alarak ele
geçirmişlerdir. Venedikliler Kıbrıs ta büyük hakimiyetler kurmuşlar ama onlar
için pek cazip olmamıştır. Türk ve Helenik bir yapı olsa da Kıbrıs etnik olarak
Tüktür. Kıbrıslı'nın layık anlayışı fazla Volter'i okumalarından değil,
Toroslardan gelen Türkler olmalarıdır.
Britanya eğitim sistemi daha çok Rumlar'a verildi çünkü
kendilerine yakın görüldüler. Bugün KKTC'de devletin yetkilileri Denktaş hariç Türkiye'de ki eğitim sistemi
ile yetişen insanlar olup, icraat ve eylemleri de yetişme tarzlarına uygun
oluyor. Bölgeye ''Alamanlar'' bile ilgi duyarken Ruslar niçin duymasın ki.
İngilizler çok kurnazdırlar. AB den ayrılan İngiltere hiç bir zaman pişman
olmaz. Zaten hep hayret etmişimdir; Belçika'nın budala siyasetçileri ile
İngilizler nasıl geçinirler diye. Türk hakimiyetinde Ortadoğu ve Kıbrıs'ta
huzur vardı. Türkiye zamanında yanlış bir politika uygulayarak vasıfsız
insanlardan oluşan iskan politikası uygulanmıştır. Son zamanlarda 15 bin
Bulgaristan Türkü yerleştirildi, vasıflı olmalarından dolayı bir sorun
çıkmadı. Kıbrıs'ı yük görmemek lazım.
Lüzumlu mu, lüzumsuz mu demeden nerelere, ne paralar ödedik, ödüyoruz. ABD'nin
1974'deki hali ve pozisyonu ile bugünkü aynı değil. Cumhuriyetçiler ve
Demokratlar arasındaki kutuplaşma çok büyük. Her zaman istediğini yapamayabilir.
Hüsamettin Cindoruk
Hayatımın 60 senesi Kıbrıs meselesi ile iç içe geçti. 1955
senesinde 6-7 Eylül hadiseleri oldu. Bunlar Türkiye'nin tertip ettiği hadiseler
değildi. Ancak yağmalar yapıldı. Türkiye Tazminatlar ödedi. ''Kıbrıs Tüktür
Cemiyeti'ne dava açıldı ve daha sonra hepsi beraat ettiler. Bakanlar konusunda
tekrar davalar açıldı ve bu davalar Türkiye'yi Kıbrıs konusunda ciddi
sıkıntılara soktu. Bu davaların açılmaması gerekirdi.
1959 Zürih ve Londra antlaşmaları ile büyük bir başarı elde
edilmiştir. Lozan'ın 17. Maddesi Kıbrıs
İngiltere ve Türkiye'yi ilgilendirirken Yunanlılar da entrikalarla dahil
oldular. Oysa Kıbrıs sadece İngiltere ve Türkiye'yi ilgilendiriyordu. Bazı
durumlar bakımından istenmeyen noktalara gelindi. AB'nin Kıbrıs'ın bir
bölümünde ne işi var. Haksızlık üzerinden hak aranmaz, amatör siyasetçilerle de
dış politika yürümez.
İlker Başbuğ
Türkler bu adayı 400 yıldan fazla yönettiler. Anadolu'nun
parçası, uzantısıdır. 900 km uzaklıktaki Yunanistan ilgilenecek de biz mi
ilgilenmeyeceğiz. İçinden geçmekte olduğumuz süreçte hiç Kıbrıs tan söz
edilmiyor ama son sözü gene Türk milleti söyleyecek. Zorda kaldığımız anlar
oluyor, bu durumda tek baş vuracağımız rehber Mustafa Kemal dir. Tarih, ders
almayanlar için çok acımasızdır. Diplomasi de yapılan hatalardan dönmek çok zor
veya büyük bedeller ödeniyor. İnönü Montrö anlaşmasını tekrar gündeme getirme
düşüncesini Atatürk'e açmak için Tevfik Rüştü Aras'ı gönderir. Atatürk der ki biz
böyle bir adım attıktan sonra bir daha geri dönemeyiz. Bu yüzden çok daha acı
sonuçlar doğabilir. Millet senin kafanı koparır ama bunun bir faydası olmaz.
Bugün Atatürk gelse bugünkü yöneticilere ne der?
Abdülhamit 3.5.1877
de Yeşilköy Anlaşmasını imzalar. Üç gün sonra ''Osmanlı'ya yeterince güven
verebilmem için Anadolu ve Türkiye kıyılarına yakın olan bir yere ihtiyacım
var; Kıbrıs adası sizde kalacak, sadece askeri amaçlarla kullanacağım'' der ve
1879 da İngiltere'nin kullanımına verilir. Bu ara da İngiliz elçi İngiltere'ye
telgraf çekip ''Rumlar Türkleri kovmak için büyük çabalar harcayacaklar,
Kıbrıs'ın hakimi olmak isteyecekler'' der 1.11.1914 yılında birinci dünya savaşı başlar
ve İngiltere Kıbrıs'ın hakimi olur.
Rumlar-Yunanlılar 1929 da Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakını
isterler ama karşılanmaz. 1950 de
Ortadosk kilisesi gayri resmi oylama yapar, Makaryos'u Başpiskopos seçilir.
1955 de Rumlar eylemlere başlarlar, bizim ''Türk Mukavemet Teşkilatı''nı kurmak için üç
yıl geçer. Özerklik, muhtarlık veya taksime geçilemez. Katliamlar başlıyor.
Rumlar Nato değil, Birleşmiş Milletler askerini istiyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi'nin 186 sayılı kararı, 4 Mart 1964 tarihinde 1116 numaralı Birleşmiş
Milletler Güvenlik Konseyi'nin toplantısında Birleşik Krallık, Kıbrıs
Cumhuriyeti, Türkiye ve Yunanistan hükümetlerine danışılarak Kıbrıs adası üzerinde
bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün kurulması karar verildi. 186
sayılı Birleşmiş Milletler Kararı ile ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' kararına imza
attık. Bu karar bizi hep zor durumda bırakmıştır. Görüşmelerimizde hep bu karar
karşımıza çıkartılıyor.
Şimdi Kıbrıs Rum
kesimi AB üyesi, bundan güç alıyorlar. 6.3.1995 tarihinde imzalanan AB Türkiye
gümrük birliği anlaşması çok kötü bir anlaşma. Türkiye Kıbrıs Rum Kesimi'nin AB
üyeliğine maalesef onay vermiştir. Türkiye buna engel olabilirdi. Garanti
antlaşması birinci maddesi Kıbrıs Cumhuriyeti kendi başına diğer devletlerle
birlik antlaşmaları yapamaz. Dolayısıyla bu durum Kıbrıs Rum Kesimi'nin AB'ye
üyeliğine maniydi.
Zürih, Londra ve Lefkoşa antlaşmaları en başarılı
antlaşmalardı. Bunların mimarı Fatin Rüştü Zorlu ve Rauf Denktaş dır. Maalesef
Bakan asıldı. Bülent Ecevit, keza Semih Sansar Kıbrıs ve tabi ki Tür Ordusu;
Kıbrıs denince akla gelen kahramanlardır. Kıbrıs sadece Türkiye'ye yakınlığı
ile değerlendirilip, Kıbrıslı Türklerin meselesi olarak görülemez. Dolayısıyla
son söz Türk milletinindir. Önümüzdeki hafta (12.1.2017) Kıbrıs görüşmeleri
yapılacak ancak neler görüşüleceği milletten saklanıyor, belli ki bu istenilerek
yapılıyor. Sayın Akıncı orada burada konuşuyor peki Türkiye'ye danıştı mı? 220 bin Türk'ün %20'si kadar Rum'un Kuzey'e
gelmesi öngörülüyor. AB normlarına göre bu gelenler iş kurup, yönetime bile
gelebilirler. Bu durum da Türklerin azınlığa düşmesi demektir. Daha önceki
görüşmeler Birleşmiş Milletler gözetiminde yürütülüyordu ancak bu görüşmeler AB
çerçevesine taşınmak isteniyor.
Peki Kıbrıs için ne yapmalı, nasıl bir politika takip edilmelidir.
1-İki egemen halk ve devlete dayalı çözüm. Yani Kıbrıs'taki Türk
devletinin başkanı kurucu devletin kuruluşunda imzası olmalıdır. Çünkü federal
devletler kendi rızaları ile bir araya gelen devletlerdir. Kurucu Türk devleti
olarak imzanın olmaması durumunda ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' olarak kalacaktır.
2-Garanti antlaşmaları olmalıdır. Çünkü anlaşmazlık olduğunda Türkiye müdahale edebilmeli.
3-İttifak antlaşması olmalıdır, Türk Ordusu'nun orada kalmasını sağlar.
4-AB müktesebatı olmalıdır ancak ben şahsen Türkiye'nin AB üyesi olacağını sanmıyorum. Rumlar AB üyesi, Yunanistan da AB üyesi olduğuna göre Kıbrıslı Türkler de AB müktesebatından yararlanmalıdır, aksi durumda Türkler azınlık durumuna düşerler.
5-İki kesimliliğe nüfus olarak görmek değil de, toprak olarak da bakmak lazım. Kendi yönettiğimiz bölümdeki nüfus çoğunluğunu dikkate almak gerekir.
Garanti ve ittifak anlaşmalarında toprak konusuna girmemek
lazım. Toprak ve harita düzenlemeleri önemli parametrelerdir.
Zürih ve Londra anlaşmalarına rağmen Mayıs 2004 de Rumlar AB'ye dahil edildi.
Maalesef 29.10.2004 tarihinde 10. Papa'nın heykeli önünde AB Anayasasının kabulüne imza attık, orada eski
Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı vardı.
Bugün Rumların ne istediğini bilmiyoruz ancak yabancı
kaynaklardan öğrenebiliyoruz. %7 toprak ve Karpas, yani İskenderun Körfezi'nin
devamı isteniyor. Oysa doğal gazlarımız, fosil kaynaklı enerji kaynaklarının
bulunduğu hat Karpas-İskendrun hattıdır.
Girit bağımsız olunca nüfus çoğunluğu Türk'tü ancak
Yunanistan'a bağlanınca Türk nüfus azaldı. Aynı oyun Kıbrıs'ta da oynanabilir.
Bu arada toprak meselesi bireysel mesele olarak halledilmek isteniyor. Buna da müsaade
etmemek lazım.
Şükrü Elekdağ
Rumlar AB'yi de arkalarına alarak Annan planını da aşarak
daha ileri seviyede haklar elde etmek istiyorlar. Türkleri kendilerine bağlı
bir azınlık statüsünde görmek istiyorlar.
12.1.2017 den itibaren Türkiye, Yunanistan, KKTC , Güney Kıbrıs ve İngiltere
beşli görüşmeler başlayacak. 11.01.2017 de birbirlerine haritalar sunacaklar.
Erdoğan da katılacak ancak bu toplantıya katılmasını son derece tehlikeli
buluyorum. Kazanılmış hakları müzakereye açmak son derece tehlikelidir.
Anastasis bir söyleşide imzalanacak anlaşmada Türk Ordusu'nun adadan geri
çekileceği hususunun yer alacağını söylemiş.
AKP Hükümeti'nin yaşananlardan ders almadığı anlaşılıyor. Türk
Ordusu'nun adadan çekilmesi, Kıbrıs'ın Girit'leşmesi demektir. Bu durumda
anında Enosis hortlayacak, Kıbrıs Yunanistan'a bağlanacak ve Akdeniz ikmal
yolları ellerine geçecek. Garanti anlaşması Enosis'i önler. Türkiye Kıbrı'ta
asker bulundurarak aynı zamanda kendi güvenliğini de sağlamış oluyor. Kıbrıs
görüşmeleri uluslararası konferans haline getirilerek, bir oldu bitti yaratmak
istiyorlar. KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı Rum kesiminin başkanına boyun eğmiş
durumda. Gazeteci Vedat Yenerer soruyor ; ''Kırk, ellibin Rum KKTC'ye
yerleşecekmiş ne diyorsunuz''; '' Evet ama o kadar Rum gelme'' demiş. Cenevre
görüşmelerinin kalıcı çözüm üretebileceği kanaatinde değilim. Erdoğan'dan ricam
bu toplantıya gitmeyin. Size dayatılacak olan garanti ve ittifak anlaşmalarının sulandırılmasıdır. AB Kıbrıslı
Türklere ağır gümrük birliği uyguluyor. Cenevre görüşmelerinden önce bu sorun
halledilmeliydi.
Kıbrıs'ta tek çözüm konfederal çözümdür. Federasyon uygun değil. Her iki taraf ne birbirlerinden çok uzak, ne de yakın olamaz.
Türkiye elinin kuvvetli olduğu bir zamanda masaya oturmalıdır. Bugün böyle bir durum sözkonusu değil.
Yazımı sonuna kadar okuma nezaketinde bulunan herkese teşekkür
ederim. Umarım faydalı olmuşumdur.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
3 Ocak 2017 Salı
AYNI SOFRAYA OTURMAK ZORUNDAYIZ
İçki içmem. İçki masasında olsam dahi kendimce, nedenlerimden dolayı gene içmem ama dostlarımla beraber olduğumda en az onlar kadar içmiş gibi sarhoş olurum. Çünkü o sohbet ortamında olmamızın müşterek yanı dinimiz, inancımız değil; ya nedir; başka başka nedenler. Aynı iş yerinde çalışmak, aynı yerde tatil yapıyor olmak veya aynı okulda okumuş olmak. Beraber olduğumuzda kimliklerimizi dışarıda bırakıyor, kariyerlerimizi unutuyoruz. Hepimiz "Ulan Mehmet, Ulan Tanju, Ulan Altuğ'uz. Kısaca hepimiz ulanız" ...
Düşünsenize ertesi günkü coğrafya dersine ineklemek için yatakhane tuvaletinde ders çalışmalardan bahsetmek, "Çıksana ulan sıkıştım" muhabbetleri, rahat kopya çekelim diye fizik hocamızın masasına tüm günlük gazeteleri yığmak, coğrafya hocasının arabasını park ettiği yerden başka yere taşımak, kadıncağıza arabasını aratmak veya egzozunu patates ile tıkamak, ders yapmayalım diye 1 Nisan'da tahtayı sabunlamak ve çileden çıkardığımız sevgili fizik hocamızın tahtayı yıkatması veya hiç bir şey anlamadığımız; dersini tek başına anlatıp,seksen kişiden on kişinin anlamasını yeterli bulan matematik hocamıza dair anılar, üçbinbeşyüz erkek içine alınan otuz kız öğrenciye dair muhabbetler...veya Selçuk'un kaptanlık maceraları, her limanda bir sevgili muhabbeti, Şakir'imizin İngiltere de taksicilik serüveni, Nedim komutanın askerlik anıları ve elbette siyasetsiz olmaz; gerçek bir sosyal demokrat olan Enis kardeşim ve Türk milliyetçisi benim üzerimizden yapılan sofranın tuzu biberi biraz siyaset.
...
Böyle bir sofranın her zaman içmeyeni ben olsam da; inanın ki içeni olmasa muhabbetin tadına varmamız mümkün değildir. Yine böyle bir muhabbetin içeni de, hatta sarhoş olanı da gerekiyor. O an için hepimiz liseliyiz ve hepimiz olabildiğince delikanlıyız. Bütün stresimizi atıyor, adeta rehabilite oluyoruz. İster kabul edelim, ister etmeyelim Türkiye de içenin de, içmeyenin de aynı sofrada buluştukları ve birbirlerinin o sofrada olmalarına tahammül ettikleri an özlem duyduğumuz Türkiye hayata geçecektir.
...
Maalesef son onbeş yıldır özellikle iktidar tarafından da destek gören siyasal İslam üzerinden sürdürülen dini tahakküm ve sürekli mesaj verme gayretleri doğal bir ayrışma ve ötelemeye neden oldu. Bundan vazife çıkaran aklı-evveller yılbaşı kutlamaları üzerinden ayrımcılık kusmuşlardır.
...
Aslında malum meşhur modacının söylediği sözleri hatırlayacak olursak; içine düştüğü rezil ve affedilemez durumun sebebi elbette ilk başta kendi aklı, fikri ve hür iradesidir ancak sürekli olarak cümlelerini "İçeceğim" diyerek sürdürmesi bir sıkıştırılmışlığın, öteleştirilmişliğin, ötekileştirilmişliğin yaşattığı psikolojik hal olup, toplumumuzun en azından bir kesiminin farklı nedenle yaşadıkları travmayı gösteriyor. Türkiye'nin içinden geçmekte olduğu süreçte malum modacının telaffuz ettiği sözler bir çılgınlık halinin dışa vurumudur. Bu durum belli ki onun canını yakacak ancak devleti yönetenler ve toplum bilimcileri tarafından iyi gözlemlenip, analiz edilmesi gerekir. Bunun benzerini ama karşı taraftan olanını da hemşirelik yüksek okulu birincisi seçilen ama başörtülü olması nedeniyle diploma töreninde başının zorla açılmasına yeltenilen hemşireye konuşma izninin verilmemesi olayında yıllar önce yaşamıştık.
...
Demem o ki sevgili dostlar kardeşliğe, birliğe ve beraberliğe acıkmışsak şayet; aynı sofraya oturup, aynı kaba kaşık sallamak zorundayız.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
31 Aralık 2016 Cumartesi
EGEMENLİK İFFET VE NAMUSTUR PAYLAŞILAMAZ
Milli Düşünce Merkezi’nin öncülüğünde başlatılan ‘’Birlikte
Türk Milletiyiz Hareketi’’ adına düzenlenen; İstanbul’da Süleymaniye
Darüzziyafe Resturan’da yoğun ilgi ve alakanın olduğu kalabalık bir topluluğa
hitaben Eski Bakan ve milletvekili Sadi Somubcuoğlu, CHP eski milletvekili
Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ ve eski
İstanbul Barolar Birliği Başkanı Doç. Dr. Ümit Kocasakal özellikle ‘’Yeni
Anayasa Değişiklikleri ve Başkanlık Sistemi’’ üzerine söylenebilecek, anlatılabilecek
ne varsa siyasi ve hukuki açıdan
anlattılar, değerlendirmelerde bulundular.
İzleyebildiğim kadarıyla almış olduğum notlarımı sizlerle
paylaşmak istiyorum.
Sadi Somuncuoğlu
Yapılmak istenen 29
Ekim 1923’ün tasfiyesi ile ‘’Yeni Türkiye’’ye geçilmek isteniyor. Milletvekillerine
yeminlerine sadık kalmalarını bekliyoruz. Egemenlik şimdiye kadar binlerce yıl
süregeldiği üzere Türk Milleti’ne aitti; bundan sonra el değiştirerek tek
otorite olacak olan Cumhurbaşkanına verilmek isteniyor. Sistem değişikliğini kim istiyor; 1993
yılından beridir ‘’Türkiye sadece
Türklere ait değildir’’ diyen birisi.
28 Şubat süreci bu düşüncenin
sahibinin önünü açmaya yönelik fırsat yaratmıştır. İngiltere hakemliğinde Oslo
görüşmeleri denen ihanet süreci ve buna dair tutanaklarda yer alan ‘’Çatışmazlık’’ süreci , etnik
kimlikler, özerklik ve yeniden millet
tarifinin yapılması gibi bir çok talepler görüşülüp, tartışılmış ve karşılıklı
taahhütlerde bulunulmuş. Terör örgütüne İngiltere hakemliğinde uluslar arası
meşruiyet kazandırılmıştır.
Şimdi yapılmak istenen; bu süreç içinde PKK marifeti ile bir
türlü başarılamamış olan bölünme ve ayrışmayı tam yetkili tek adam Cumhurbaşkanı marifeti
ile başarmak istiyorlar.
1876 dan beridir egemenlik hep
Türk milletinin olmuştur. İlk defa devletin kimliği tartışılıyor. Türk
milletinin kaderi bir faninin iradesine terk edilemez. Egemenlik aynen iffet ve
namus gibidir; bölünmez, paylaşılamaz
Prof. Dr. Birgül
Ayman Güler
Farklı görüşlerde olan ama ‘’Birlikte Türk Milletiyiz’’ duygusu etrafında
bir araya gelmiş, oldukça kalabalık bir topluluğuz. ‘’Egemenlik kayıtsız
şartsız Türk Milletinindir’’ diyenler olarak bir aradayız. Sistem değişikliği
AKP-MHP işbirliği ile gündeme getirilip, CHP marifeti ile şerbetlenerek
meşrulaştırılmıştır.
soramayacaklar; çünkü onlar yok hükmündeler adeta. Bakanlar seçimle gelen değil, Cumhurbaşkanı tarafından atama ile geliyorlar, millet seçmediği için sorumsuzlar. Şimdi milletvekilleri toplum ve devlet meselelerini görüşmek üzere meclis toplanabiliyor ancak yeni usule göre sadece toplum meselelerini görüşmek üzere toplanabilecekler. Şimdi 1/10 yani 55 milletvekili araştırma önergesi verebiliyorlar, yeni usulde salt çoğunluk aranacak. Cumhurbaşkanı meclisi fesih nedenleri belirtilmemiş.
Doç. Dr.Ümit
Kocasakal
Millet ve memleket severler bir aradayız. Yurttaşlık kavramını çok
önemsiyorum. Yurttaşlık kültürü tüm ayrımcılıkların panzehiridir. Sistem
değişikliğini kim, niçin istiyor. İstikar için sistem değişikliğini
dayatıyorlar. Peki AKP hükümetleri 15
yıldır ne istediler de yapamadılar. 15 senedir hükümet anlamında en
uzun istikrarlı dönem değil mi. Bu istikrar parlamenter sistemle sağlanmadı
mı? En istikrarlı yönetim dikta rejimleridir ki, bu mu isteniyor.
Sorun yeni anayasa değil, sorun var olan anayasaya
uymamaktır. Türkiye yön duygusunu yitirdi. Yorgun ve bitkin. Bu anayasa
değişikliği niçin BOP projesinin uygulama sürecinde gündeme getirildi ve
gerçekleştirilmek isteniyor. Yeni anayasa Türk milletinin değil,
emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin talebidir. Son günlerde
sıkışınca milli birlikten bahsedenler peki niçin Lozan ile kavga ediyorlar.
Kişiye özel, tek adam sistemine Türk tipi başkanlık denmesi de Türk milletine
hakarettir. Siyasi ve hukuki denetimi olmayan bu sistem diktatörlüktür. Cumhurbaşkanı bir sabah kalkar, ruhi durumuna
göre savaş ilan edebilir. Meclisin
ilgası yetkisinin tek kişiye verilmesi, anayasanın değiştirilemez ilkelerine
aykırıdır.
Prof. Dr. Ümit Özdağ
Ben Devlet Bahçeli tarafından ihraç ettirilmiş bir vekilim, o halde
gerçek MHP milletvekiliyim. Savaş dalgalarının kıyılarımızı vurduğu bir anda
anayasa ve sistem değişikliğine niçin ihtiyaç duyuldu.
Daha yeni sınır
illerimizi ziyaretten geldim. Gazilerimizi ziyaret ettim. 11 leopar tankı, 2
zırhlı ve 1 helikopter kaybımız var. Gazilerimiz, ‘’ancak ordularda olan
silahlar terör örgütünün elinde var’’ diyorlar. Aynı anda Kıbrıs da üzerimize
çullanmak istiyorlar. Milleti bölmek için referandum süreci başlatıldı.
15 Temmuzun arkasındaki dinamik güçler devredeler. İçinden geçmekte
olduğumuz süreç dikkate alındığında adeta birinci meclisi gibi bir meclis
konumunda bir meclis olması gerekirken Ukrayna tipi bir meclis görünümü var.
Sürekli kurucu meclise hakaret ediliyor. İnsan milletin tarihine bu kadar
düşman olabilir mi? Kuvvetler
ayrılığının olmadığı anayasa olur mu; olsa da Recep Tayyip Erdoğan Anayasası
olur. Mecliste 330 sayısı bulunamadığı
sürece Cumhurbaşkanına bir şey sormak mümkün olmayacaktır. Muhalefete, bizlere
karşı basında ve TV’lerde aşırı ambargo uygulanırken yeni anayasa tartışmaları
nasıl yürüyecek, mümkün değil. Böyle bir anaysa değişikliği gerçekleşse bile,
Türkiye’yi yönetmek mümkün olmayacaktır.
Yeni yapılan
değişiklikle anayasanın 123, ve 126. Maddelerine göre Cumhurbaşkanı canı isterse ülkenin bir bölümünde özerklik ilan
edebilir.
Bu yetkiyi elde etmek isteğinin arkasında
ileride federal yapıya gidilme isteğidir. Bütün bunlar Oslo sürecinde alınan
kararların uygulamaya sokulmasıdır. İstiklal Savaşı’ından çıkan bu meclis Recep
Tayyip Erdoğan’a yenilmeyecektir. Atatürk’e dahi verilmeyen bu yetki Erdoğan’a
da verilemez; O’na dahi üç aylığına verilmişti ve sadece Deniz, Hava, Kara birliklerinin komutası içindi. Daha sonra değişiklik
yapıldı. Ordu komutanlığı; barışta genel kurmay başkanlığına, savaşta ise
hükümet adına Cumhurbaşkanına verildi. Kantin asteğmeninden başkomutan olamaz.
Bu anayasa değişikliği gerçekleşirse şayet daha sonra halifelik konusu gündeme
getirilecektir.
Biz beş milletvekili ile beraber çok sayıda MHP milletvekili anayasa
değişikliğine hayır diyecektir. Beni partiden ihraç ettiren Devlet Bahçeli aynı
şeyi Bülent Didinmez marifeti ile beni
Ergenekoncu ilan etmişti, şimdi de Ortadoğu Gazetesinde bir yazarlarına Fötöcü
olduğum yazdırdılar. Bunların yaptığı korkaklıktır. Burada iki tane paşam var
ve Ergenekon, Balyoz davaları sürecinde fetö denen bu örgüte karşı verdiğim
mücadelemi biliyorlar. Onun için korkaklar üzerime gelmeye devam ediyorlar.
Artık susmayacağım, yeter artık.
Ümit Bey panel de son konuşmacıydı.
Program, katılımcılara plaketlerinin takdimi ile nihayetlendi.
Mehmet Soral
19 Aralık 2016 Pazartesi
ÜLKÜCÜ GENÇLER AMAN DİKKAT...

Sevgili ülkücü gençler,
Ülkemizin içinde bulunduğu durum malum. Duygusallığımız had safhada ve acımız büyük. Şimdi şer odakları akla, hayale gelmedik yol ve yöntemlerle siz ülkücü gençlerimizi çatışma ortamına çekerek iç çatışmanın figüranı yapmak isteyeceklerdir. Lütfen bu tuzağa dikkat edelim. Ülkemizin bu duruma gelmesinin müsebbibi olanları elbette biliyoruz, hesabını sormayı hassas ortam sona erene kadar erteleyip, mahallemizden başlayarak bölgemizin milliyetçi kanaat önderlerinin duruşlarını takip edip, akıl danışarak hareket edelim. İçimizdenmiş gibi görünen ama yanımızda, yöremizde görmediğimiz kişilerin sloganlarının peşinden giderek, önceden kurgulanmış hedeflere yönlendirilme yanlışlığına düşmeyelim."
...
Ahmaklığa lüzum yok. Üç hilalli bayrakları alarak HDP binalarını işgal etmek senin görevin değil. Eğer illaki bunu yapmak gerekiyorsa 15 Temmuz karşı duruşunu kendilerine mal edenler yapsınlar. Kim mi bunlar; yandaş basını takip edin, anlayabilirsiniz.
...
Dikkatinizi çekmek isterim ki; 12 Eylül 1980 öncesi ülkücüler de aynen 15 Temmuz'daki gibi karşı bir duruş sergilemek ve "Emperyalist bir rejim"in istilasına karşı koymak adına mücadele vererek; bilinen 3500 ülkücü şehit ve daha binlerce gazi ve mağdurumuz oldu. Ancak devlet ülkücülere "Benim işimi yapmak sana mı kaldı" diyerek, bu ülkenin en dinamik ve nitelikli unsuru, ülkücü gençliği yıllarca hapishalerde çürüttü, mağdur etti. Oysa aynı saiklerle ve haklı olarak 15 Temmuz'da da halk bir kalkışma, belki de rejim değişikliğine engel oldu ve başardı da. Şimdi haklı olarak bizzat devletimiz 15 Temmuzun sivil kahramanlarının ölenlerine şehit, kalanlarına gazi ünvanı verdi. Peki bugün aynı saiklerle devletine, milletine ve rejimine sahip çıkmış 12 Eylül 1980 öncesi ülkücülerinin devlet nezdindeki tanımlaması nedir. En yetkilisinin tanımlaması ille Fatiha'yı bile bilmeyen güruhuz; öyle demedi mi muhterem.
...
Dolayısıyla eğer Kayseri HDP binası işgal edilecekse; (Şahsen tasvip etmiyorum) bunu yapması gerekenler o ilden %70 civarında oy alan AKP'nin "Ak Gençlik"ğinin olması ve ampullü flamalarını da HDP binasından aşağı asmaları gerekmezmiydi. Peki niçin ''Üç Hilal'' asıldı. Çünkü ülkücüler hedef gösterilip, kirli savaşta yine onlara bedel ödettirilmeye çalışılıyor.
...
Sevgili ülkücü gençler, sizlerin en güçlü haliniz okuyarak, tahsil görüp nitelikli insanlar olarak yetişmenizdir. Bugünkü yaşadıklarımızın en büyük nedenlerinden birisi 12 Eylül 1980 öncesinin nitelikli ülkücü gençliğinin hapishanelerde geçen ömürleri nedeniyle yarım kalan tahsillerinin tamamlayamamaları ve doğal olarak onların olması gereken makamların devletin temeline dinamit koyacak cemaat ve diğer sünepe siyasi oluşumlara bırakılmış olmasıdır. İşte bir önceki yazımın devamı olarak diyorum ki; bugünkü konjonktür gereği bu ülke için bir bedel ödenmesi gerekiyorsa; yukarıda anlatmaya çalıştığım nedenlerden dolayı ilk önce önde gidenler ülkücüler olmamalı. Ülkücülere daha çok sıra var. Kaldı ki iç çatışmanın hiç bir zaman galibi olmaz; bu gerçeği de not alalım.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
15 Aralık 2016 Perşembe
MHP HEP DEVLETİ YÖNETENLERİN PARTİSİMİYDİ YOKSA
Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesi Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Ali Sağır'ın MHP'den ihraçlarına yönelik açmış oldukları cezanın iptali davasını reddetti. Böylece Akşener, Özdağ ve Sağır'ın partiden ihracı kesinleşti.
...
Bana öyle geliyor ki; bu karar ile MHP'nin Türk siyasi tarihindeki misyonunu tamamlatmak ve aynı zamanda MHP muhaliflerine her kapıyı kapatıp, MHP iç siyasetinde çaresizliği göstererek ''Gidin, gerekiyorsa başka parti kurun'' denilmektedir.
...
Bu olup, bitenler; geçtiğimiz aylarda kendi fikrim olarak ileri sürdüğüm ''MHP devletin paralel MİT'i ve Sayın Devlet Bahçeli de O'nun müsteşarı'' şeklindeki düşüncemi doğruluyor.
...
Biz ülkücüler artık şunu kabul ediyoruz ki; Sayın Devlet Bahçeli Genel Başkan olduğundan beridir hiç bir zaman Türkiye de yaşanan kırılmalarda ideolojik bakış açımıza ve siyasi beklentilerimize uygun kararlar vermemiştir.
Evet, yaşanan kırılma süreçleri dışında milliyetçi söylemlerde elbet de bulunmuştur; bunun nedeni ülkücü-milliyetçi kitleleri kontrol altında tutmaya yöneliktir. Yani Sayın Devlet Bahçeli genel başkan olduğu sürece ülkücüleri değil, daima devleti temsil etmiş; dolayısıyla devleti yönetenlerin yanında olmuştur.
...
Mesela 7 Haziran sonrası Sayın Meral Akşener partiyi bırakıp, AKP'ye geçerek, geçici hükumette teklif edilen görevi kabul etmediği halde Sayın Bahçeli O'ndan nefret edebiliyor ama aynı şekilde Tuğrul Türkeş'ten nefret etmiyor hatta meclisteki beraber görüntülerinde mutluluk pozları verebiliyorlar. Niçin; çünkü Türkiye de yine 7 Haziran sonrası bir kırılma yaşanıyordu ve Sayın Bahçeli kendince ''Devletin adamı'' olarak, devletin bekası için bir karar vermek durumundaydı ve o kararını da vererek Tuğrul Türkeş'in AKP'ye geçmesine müsaade etmiştir.
...
Dolayısıyla ihraçlarla ilgili verilen kararlar hukuki olmaktan ziyade şu an için devletin ''Gereksinim duyduğu, verilmesi gereken kararlar''dır. Derin devlet var mıdır,yok mudur bilemem ama eğer varsa da güçlü bir MHP istenmemektedir. Yani kısaca demem o ki; MHP kuruluş amacında olmasa bile Sayın Devlet Bahçeli sayesinde bir ''Devlet Partisi'' olmuş, varlığını da bu minval üzerine sürdürüyor.
...
Artık Türk milliyetçileri şuna karar vermek durumundalar; ya MHP'yi devletin elinden alıp, özelleştirecekler, kuruluş amaçlarındaki kimliği ile buluşturacaklar; bunun için sabırla bekleyişlerini sürdürecekler veya MHP'nin misyonunu tamamladığını düşünerek, bir yerden başlamak adına ihraç edilenlerin (En azından şimdilik ) koordinatörlüğünde merkez sağ ve ulusalcı solu da kucaklayan yeni bir yapılanmayı düşünmek zorundadırlar. ''Ulusalcı solu da yanımıza alalım'' önerimin nedeni; sağın bu ülkeye yaşattığı ve hala devam eden ihaneti nedeniyleydir.
...
En azından kendimce şunu fark ettim ki; MHP her zaman ''Devleti Yönetenelerin Partisi'' belki de devletin partisi konumunda olmuştur.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
...
Bana öyle geliyor ki; bu karar ile MHP'nin Türk siyasi tarihindeki misyonunu tamamlatmak ve aynı zamanda MHP muhaliflerine her kapıyı kapatıp, MHP iç siyasetinde çaresizliği göstererek ''Gidin, gerekiyorsa başka parti kurun'' denilmektedir.
...
Bu olup, bitenler; geçtiğimiz aylarda kendi fikrim olarak ileri sürdüğüm ''MHP devletin paralel MİT'i ve Sayın Devlet Bahçeli de O'nun müsteşarı'' şeklindeki düşüncemi doğruluyor.
...
Biz ülkücüler artık şunu kabul ediyoruz ki; Sayın Devlet Bahçeli Genel Başkan olduğundan beridir hiç bir zaman Türkiye de yaşanan kırılmalarda ideolojik bakış açımıza ve siyasi beklentilerimize uygun kararlar vermemiştir.
Evet, yaşanan kırılma süreçleri dışında milliyetçi söylemlerde elbet de bulunmuştur; bunun nedeni ülkücü-milliyetçi kitleleri kontrol altında tutmaya yöneliktir. Yani Sayın Devlet Bahçeli genel başkan olduğu sürece ülkücüleri değil, daima devleti temsil etmiş; dolayısıyla devleti yönetenlerin yanında olmuştur.
...
Mesela 7 Haziran sonrası Sayın Meral Akşener partiyi bırakıp, AKP'ye geçerek, geçici hükumette teklif edilen görevi kabul etmediği halde Sayın Bahçeli O'ndan nefret edebiliyor ama aynı şekilde Tuğrul Türkeş'ten nefret etmiyor hatta meclisteki beraber görüntülerinde mutluluk pozları verebiliyorlar. Niçin; çünkü Türkiye de yine 7 Haziran sonrası bir kırılma yaşanıyordu ve Sayın Bahçeli kendince ''Devletin adamı'' olarak, devletin bekası için bir karar vermek durumundaydı ve o kararını da vererek Tuğrul Türkeş'in AKP'ye geçmesine müsaade etmiştir.
...
Dolayısıyla ihraçlarla ilgili verilen kararlar hukuki olmaktan ziyade şu an için devletin ''Gereksinim duyduğu, verilmesi gereken kararlar''dır. Derin devlet var mıdır,yok mudur bilemem ama eğer varsa da güçlü bir MHP istenmemektedir. Yani kısaca demem o ki; MHP kuruluş amacında olmasa bile Sayın Devlet Bahçeli sayesinde bir ''Devlet Partisi'' olmuş, varlığını da bu minval üzerine sürdürüyor.
...
Artık Türk milliyetçileri şuna karar vermek durumundalar; ya MHP'yi devletin elinden alıp, özelleştirecekler, kuruluş amaçlarındaki kimliği ile buluşturacaklar; bunun için sabırla bekleyişlerini sürdürecekler veya MHP'nin misyonunu tamamladığını düşünerek, bir yerden başlamak adına ihraç edilenlerin (En azından şimdilik ) koordinatörlüğünde merkez sağ ve ulusalcı solu da kucaklayan yeni bir yapılanmayı düşünmek zorundadırlar. ''Ulusalcı solu da yanımıza alalım'' önerimin nedeni; sağın bu ülkeye yaşattığı ve hala devam eden ihaneti nedeniyleydir.
...
En azından kendimce şunu fark ettim ki; MHP her zaman ''Devleti Yönetenelerin Partisi'' belki de devletin partisi konumunda olmuştur.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
2 Aralık 2016 Cuma
''DİNİMİZİ BAŞIMIZA BELA EDENLER''
Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk eğer yaşıyor olsaydı belki de Adana da yaşanan facia üzerinden; ''Bu milletin dinini başına bela ettiler'' diyecekti. Saygı duyduğum bir insandı, O’nun yerine ben söylemiş olayım. Bu arada yaptığım ironiyi fark edemeyip, beni külliyen kafir ilan edecek olanlara hakkımı helal etmeyeceğimi de peşinen söylemiş olayım.
...
Birçoğunu biliyor, hatta tanıyorum. Yetim kalmış, fakir fukara çocuklarının tahsillerini tamamlamak; dinini, diyanetini öğrenmesini ve aynı zamanda bir tabak sıcak çorba içebilmek imkanına kavuşmak; doğruluk, dürüstlük ve genel ahlak açısından şüphe götürmeyen itimadın sağladığı ''Sanılan'' güven ortamına emanet edilen çocukların başlarına gelmeyen kalmadı.
...
Daha iyi Müslüman, mümin olmak ve Allah'ın rızasını kazanmak; yaşadıkları aile dıramlarını unutmak adına servetlerini bile feda ederek cemaatlere giren binlerce insan bir de baktılar ki fetöcü olmuşlar.
Devleti ve milleti yönetenlerin yönetemezlikleri yüzünden bu insanların ''Dinleri başlarına bela oldu''
...
Neyse, gelelim asıl meselemize.
Aslında öğrendiğimize göre bölgede niteliklii yeterli sayıda çok yurt varmış. Yangın çıkan yurt barınma ihtiyacının paralelinde aynı zamanda dini eğitim ihtiyacını da karşılamaya yönelikmiş.
...
Bütün mesele ailelerin çocuklarının milli eği

tim müfredatı yanında dini bilgileri de öğrenmelerini istemelerinden kaynaklanmaktadır.Bu boşluğu değerlendirmek isteyen dini cemaat ve dernekler ''Allah rızası için hayırlı işler yapıyorlar'' ön kabulü ile elde edilen dokunulmazlık zırhına bürünüp, eksiklikleri konusunda herhangi bir yaptırım veya tehdit hissetmeden icraatlarına devam ediyorlar.
...
Dini eğitim, öğretim bir ihtiyaçtır ve devlet ne yapıp, edip bu ihtiyacı maksimum düzeyde karşılamalıdır ki; aileler çocuklarının dini eğitimi için ''Merdiven altı'' yapılanmaların suiistimallerine açık hale gelmesinler.
...
Aileler hiç de o kadar uzun süreli dini eğitim beklentisinde de değiller. İster inanın, ister inanmayın bütün suiistimallerin nedeni; Müslüman bir ailede çocuğun en azından namaz kılacak kadar yeterli sayıda sure ezberleyebilmesi ve Kuran-ı okumasını (anlamaya yönelik hiç bir şey yoktur zaten) öğrenmesi isteğidir. Yine ister inanın, ister inanmayın; imam hatip ortaokul ve liselere gönderilen çocuklar bu ihtiyaca binaen gönderiliyorlar; imam veya din adamı olsunlar diye değil. Namaz surelerini ezberleyip, Kuran-ı okumayı öğrensinler diye bir çok öğrenci istemeden, ailelerinin dayatması ile imam hatip okullarına gönderiliyorlar ve maalesef çocukların hayalleri de, istikballeri de maf oluyor.
...
Bu sorun ilkokul düzeyinde halledildiği an problem kalmayacaktır diye düşünüyorum. İlkokullarda cumartesi öğlene kadar gerekirse taşımalı usulle bu ihtiyacın giderilmesi için fırsat yaratabilinir.
Belki de bu formüle yine dini gerekçelerle karşı çıkılacaktır; zira bu işte vergisiz kazanç gibi büyük bir rant var. Çünkü bunların vergisi peşin ödenmiş ‘’Allah rızası’’ dır sözüm ona. Aksi durumda devletin de, milletin de, hatta dinimizin de başı beladan kurtulmayacaktır.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
30 Kasım 2016 Çarşamba
GÜNDEME DAİR DALDAN DALA
Siz Hiç Oğluna Kürşat İsmi Veren Arap Gördünüz mü?
Gülaçtı, Gülnaz, Gülbeyaz, Safigül...
Bu isimler "Gül" sözcüğünden türetilmiş olan bir anda aklıma gelen isimler ve benim memleketimde sürekli verilen, canlı isimler.(Şebinkarahisar, Alucra, Çamoluk yöresi)
...
Değerli dostlar yukarıda "Bir çırpıda" aklıma gelen kız isimleri özbe öz Türkçe olup, maalesef günümüzde Arapça sayesinde asimile olmuş isimlerdir.
...
İnsanlar nasıl ki daha iyi bir müslüman olalım derken bide baktılar ki Fetö'cü olmuşlar; aynı şekilde daha iyi bir müslüman aile olalım derken, isimleri Kuran da geçiyor diye çocuklarına Arapça isimler koydular ve Araplaştılar.
....
Yukarıda örnek verdiğim isimleri önerdiğim de düşünceli düşünceli; ağız veya burun büküyorlar. Didik didik Kuran da geçen isim arıyorlar; üstelik de yaygın olmayan, kendilerine özel olacak. Bu güzelim isimleri de "Yoz" buluyorlar akıllarınca.
...
Yahu be kardeşim insanı hem dinen bem de insani olarak nitelikli yapan taşıdığı isim değil; yarattığı intiba ve taşıdığı aidiyettir. Kuran da en çok geçen ismi dahi koysanız şerefsize de, puşta da faydası olmaz.
...
Maalesef insanların ekonomik imkanları paralelinde kültürel olgunluğa erişip, nitelikleri de artmıyor. İmkanları artan insanlarımızın hac ve umre ziyaretleri üstelik de her sene tekrarlanarak arttı ve bu vesilelerle Kutsal topraklara giden Türkler adeta Araplaşarak, milli kimliklerinden bir şeyler bırakarak geriye döndüler, dönüyorlar.
...
Burada kesinlikle maksadımız Arap düşmanlığı yapmak değil; Arap Arap gibi olsun, Türk de Türk gibi olsun; bizim istediğimiz budur.
Siz hiç oğlunun ismini Kürşat, kızının ismini Gülnaz koyan Arap gördünüz mü?
Bu isimler "Gül" sözcüğünden türetilmiş olan bir anda aklıma gelen isimler ve benim memleketimde sürekli verilen, canlı isimler.(Şebinkarahisar, Alucra, Çamoluk yöresi)
...
Değerli dostlar yukarıda "Bir çırpıda" aklıma gelen kız isimleri özbe öz Türkçe olup, maalesef günümüzde Arapça sayesinde asimile olmuş isimlerdir.
...
İnsanlar nasıl ki daha iyi bir müslüman olalım derken bide baktılar ki Fetö'cü olmuşlar; aynı şekilde daha iyi bir müslüman aile olalım derken, isimleri Kuran da geçiyor diye çocuklarına Arapça isimler koydular ve Araplaştılar.
....
Yukarıda örnek verdiğim isimleri önerdiğim de düşünceli düşünceli; ağız veya burun büküyorlar. Didik didik Kuran da geçen isim arıyorlar; üstelik de yaygın olmayan, kendilerine özel olacak. Bu güzelim isimleri de "Yoz" buluyorlar akıllarınca.
...
Yahu be kardeşim insanı hem dinen bem de insani olarak nitelikli yapan taşıdığı isim değil; yarattığı intiba ve taşıdığı aidiyettir. Kuran da en çok geçen ismi dahi koysanız şerefsize de, puşta da faydası olmaz.
...
Maalesef insanların ekonomik imkanları paralelinde kültürel olgunluğa erişip, nitelikleri de artmıyor. İmkanları artan insanlarımızın hac ve umre ziyaretleri üstelik de her sene tekrarlanarak arttı ve bu vesilelerle Kutsal topraklara giden Türkler adeta Araplaşarak, milli kimliklerinden bir şeyler bırakarak geriye döndüler, dönüyorlar.
...
Burada kesinlikle maksadımız Arap düşmanlığı yapmak değil; Arap Arap gibi olsun, Türk de Türk gibi olsun; bizim istediğimiz budur.
Siz hiç oğlunun ismini Kürşat, kızının ismini Gülnaz koyan Arap gördünüz mü?
Of be, gene mi Kudüs...?
Artık usandırdınız be kardeşim..
Müsebbibi olduğunuz, terk-i beden eyleyen İMANLARIN geri dönüşü için ne yapabilirsiniz; bunun için toplantılar yapıp, sempozyumlar düzenleseniz...
Müsebbibi olduğunuz, terk-i beden eyleyen İMANLARIN geri dönüşü için ne yapabilirsiniz; bunun için toplantılar yapıp, sempozyumlar düzenleseniz...
Görevini yerine getirmeyenlere sürekli af; ya getirenlere...
Yeniden yapılandırma, faiz silme,erteleme, bazen de af. Daha devam eden nice nice kıyaklar....
...
Kendimi bildim bileli devletime bir gün dahi bir kuruş borçlu kalmadım.
...
Devlet büyüktür, affeder amenna; ama be kardeşim bizler gibi tüm sorumluluklarını zamanında ve gerektiği şekilde yerine getiren insanları onurlandıracak veya keriz konumundan kurtaracak bir iltiması olamaz mı?
Kendimi bildim bileli devletime bir gün dahi bir kuruş borçlu kalmadım.
...
Devlet büyüktür, affeder amenna; ama be kardeşim bizler gibi tüm sorumluluklarını zamanında ve gerektiği şekilde yerine getiren insanları onurlandıracak veya keriz konumundan kurtaracak bir iltiması olamaz mı?
Etnik piçler gene Atatürk ile uğraşıyorlar
Ne kadar aidiyet yoksunu etnik piç varsa aynı gazetede bir araya gelip, "1938 de zulüm bitti" başlığını atmışlar.
22.02.2017 tarihinde saat 09:05 de yapılacak duruşmada bunun hesabını verecekler.
22.02.2017 tarihinde saat 09:05 de yapılacak duruşmada bunun hesabını verecekler.
Teşekkürler Bülent Bey.
Bülent Eczacıbaşı, şirkette "Uydurukca" adını verdiği, İngilizce kelimelerin aralarına serpiştirildiği "Plaza Dili"ni yasaklamış. Bu dili kullananlardan kelime başına 5 TL kesecekmiş. Kesilen bu 5 TL'ler Eczacıbası Gönüllülerine gidecek ve okullara sözlükler alınacakmış. Amaç her geçen gün fakirleşen Türkçemize sahip çıkmakmış .
...
"Oha falan oldum yani!..." kepazeliğine dikkat çekerek, idealist duygu ve milli hislerle meseleye ne kadar sahip çıkarak dikkat çekip, bişeyler yapabilme çabasını çok manidar buldum.
Teşekkürler Bülent Bey.
...
"Oha falan oldum yani!..." kepazeliğine dikkat çekerek, idealist duygu ve milli hislerle meseleye ne kadar sahip çıkarak dikkat çekip, bişeyler yapabilme çabasını çok manidar buldum.
Teşekkürler Bülent Bey.
Atatürk'ü Karga Kovalayan Adam gören puşt
Hazırladığı belgeselde Atatürk'ü "Karga kovalayan çocuk" mertebesine indiren, rol için seçtiği çocuğu da Türkiye de hiç çocuk yokmuş gibi Yunanlı seçen, Çanakkale'ye gelen emperyalist askerlerini hümanist duygularla bezenmiş gönül elçileri gösteren, sosyal demokrat kamuflajlı puştun üzerinden Avrupa'ya serzenişin kanıma dokunduğu gibi, adamı Avrupalıların gözünde hiç de hak etmediği itibari kazandırıp, ilahlaştırdığının farkındamısın muhterem. Atık parasız, pulsuz kalmaz. Sayende kazandığı ün ile vereceği konferans ve söyleşilerle sırtı yere gelmeyecektir.
...
Harman yerine, öküzün sıçtığı bok misali; kürekle al at bir kenara.
Yine dün de duramadın, nutkunu bu puşt üzerinden attın.
...
Allah rızası için hele bir sus ki; doğadaki diğer seslerin güzelliğini fark edelim.
...
Para sesi, sus sesi ve kadın sesine hasret kaldık; çünkü hiç fırsat vermedin ki.
...
Harman yerine, öküzün sıçtığı bok misali; kürekle al at bir kenara.
Yine dün de duramadın, nutkunu bu puşt üzerinden attın.
...
Allah rızası için hele bir sus ki; doğadaki diğer seslerin güzelliğini fark edelim.
...
Para sesi, sus sesi ve kadın sesine hasret kaldık; çünkü hiç fırsat vermedin ki.
''Adam gibi erkek, 'Adam gibi kadın''
Erdegen buyurmuş; "Ömür boyu korkuyla yaşamaktansa, bir gün adam gibi yaşa..... kadınları tenzih ederim..." demiş.
....
Muhterem "Adam" denince insanın erkeğini anladığı için doğal olarak kadını tenzih etme ihtiyacı duyuyor.
...
Beyefendi söylediğiniz ile kasdettiginiz örtüşmüyor. "Adam gibi " sıfatı sadece erkekler için değil, kadınlar için de kullanılır.
Dolayısyla kadınları tenzih etmenize gerek yoktur.
....
Muhterem "Adam" denince insanın erkeğini anladığı için doğal olarak kadını tenzih etme ihtiyacı duyuyor.
...
Beyefendi söylediğiniz ile kasdettiginiz örtüşmüyor. "Adam gibi " sıfatı sadece erkekler için değil, kadınlar için de kullanılır.
Dolayısyla kadınları tenzih etmenize gerek yoktur.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
25 Kasım 2016 Cuma
BENİM SEVGİLİ ÖĞRETMENİM
Sene 1978. Hayata pamuk ipliği ile tutunmaya çalışan ben, ya uçurumdan aşağıya yuvarlanıp gideceğim veya bir merhametli el bana doğru uzanacak ve beni kurtaracak....
İşte zayıflığım ve çaresizliğim karşında âciz kalan annemin yetmediği anda bir elin parmaklarını hissettim; saçlarım arasında gezinen, başımı okşayan. Ve sonrasında bir hışımla beni sırtındam kavrayarak kendimi bırakmaya ramak kaldığım uçurumun kenarından çekip alan yürekli, vefakar, bir o kadar da cefakar bir kadın; benim çok sevgili ve değerli Mine Bergüzar öğretmenim seni çok seviyorum. Hayatımda yaşadığım kırılmalarda üç kadın bani hayata bağladılar; annem, Mine öğretmenim ve eşim. Allah onlardan razı olsun.
....
Kişiliğimi bulmamda ve özgüvenimin oluşmasında beni yüreklendiren ve hala koruyup, kollayan çok muhterem sevgili öğretmenime teşekkür ediyor, kendisinin şahsında tüm eğitim camiamızın öğretmenler gününü kutluyorum.
Canım öğretim ellerinden öpüyorum.
Seni çok seviyorum.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
19 Kasım 2016 Cumartesi
ESAS MESELE İMAMIN KİM OLACAĞI KAVGASIYDI
Türkiyemiz de her şey sadece bir kişinin heves ettiği Başkanlık sistemine kilitlenmişse ve hatta 15 Temmuz darbe girişimini dahi gölgede bırakmışsa; 150-200 yıllık askeri okul ve hastaneler kapatılıp, ordunun gen yapısı ile oynanmışsa ve bunun gerekçesi olarak da Türk Ordusu'nun genelinde %1.5 dahi olmayan hain puşt gösterilmişse; buna mukabil en az bu oranda din görevlisi Fetöcü çıkmasına rağmen Diyanet İşleri tasfiye edilmemişse; kimse kusura bakmasın, olup bitenler bizlere dayatılan algılarda gösterildiği gibi değildir. Kabul etmiyorum.
...
Şeklen 15 Temmuz gibi olmasa bile AKP-Cemaat ittifakının ruhunda önce sistem, sonra rejim değişikliğini gerçekleştirmek üzere bir sürec planlanmıştı. Ancak burada "İmam veya Halifenin kim olacağı kavgası'' Türkiye'ye 15 Temmuz'u yaşattı. Bu arada Erdoğan da Gülen de; ABD de, BOP da dahil olmak üzereTürkiye üzerine dizayn edilen ortak projede elbette ABD'nin aracı olduğundan karşılıklı olarak haberdardılar. Türkiye Başbakanı veya Cumhurbaşkanı ABD den randevu alamazlarken, Erdoğan'ın Cüneyt Zapsu marifeti ile ABD Yahudi kuruluşları ve sermayesi ile tanışmasını dün gibi hatırlıyoruz. Bu iltimaslara o zamanlar belki bir anlam yüklemek mümkün değildi ama bugün çok iyi anlayıp, yorumlayabiliyoruz.
...
Aslında yıllar önce T.C Devleti'nin tedricen Siyasal İslam Devleti'ne evrilmesine karar verip, anlaşan taraflar(Cemaat-AKP) birbirlerinin gücünün ne olduğu çok iyi biliyorlardı ve pazarlıklarını da bunun üzerinden yaptıkları besbelli.
Mesela itiraflardan öğrendiğimize göre HSYKya seçilecek 160 hakim ve savcıdan 120'nin cemaatci olması pazarlığı bunun en basit örneğidir. Yüksek yargıya seçilen cemaatçi hakim ve savcıların sayısı ve kimliklerini bizzat hükumete bildiren, hatta dayatan cemaatin; orduya ne zamandan beridir sızıp, hangi komutanlıklarda kimlerin olduğunu bildirmemiş olmalarının mümkün olmayacağını düşünüyorum.
...
Kandırıldık diyenlere sormak isterim; İslam referanslı bir cemaatin sizinle bu pazarlıkları yapıp, ısrarla kadrolaşmak istemelerindeki nihai amaçlarının daha Atatürkçü, daha Cumhuriyetçi ve daha milliyetçi bir Türkiye hayal etmelerimiydi? Buna; bırakalım sizi, sıradan sade bir vatandaşın bile inanması mümkün değildir. Dolayısıyla "Kandırılma" hikayesi; millete bir şeyler izah etme zorunluluğundan kaynaklanan; teskin etmeye yönelik çabanın hikayesidir.
...
Erdoğan 2002 de ne düşünüyorsa hala o noktadır. Sistem değişikliğini başarabilirse, elde ettiği yetkilerle rejim değişikliğine gidecektir. Atatürk'ün bambaşka saiklerle söylediği "Yeni Türkiye" sözüne atıf yapıp, kendisinin icat ettiği ''Yeni Türkiye'' ve "Osmanlıcılık" gibi sinsice algı oluşturma gayretlerinden bunu çok iyi anlayabiliyoruz. Bunu başarmak için cemaatten umduğu destek malum nedenlerle ortadan kalkınca; aynı güce olan ihtiyacını kendisinde toplamak istediği yetkilerle aşmak istiyor ki; ısrarla Başkanlık sisteminde diretiyor. Üstelik henüz 15 Temmuz'un yaraları bile sarılmamışken, etrafımız ateş çemberindeyken, her gün şehit cenazesi kaldırılırken. O'nun niyetinin ne olduğunun Bahçeli bile farkında olmadığındandır ki; her geçen gün " Ülkücülerde birlik, Bahçeli'ye de karşıtlık"artıyor.
Dolayısyla; ne yapıp, edip milletce başkanlık sistemine hayır demeli, bunu başarmalıyız.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
16 Kasım 2016 Çarşamba
SUSKUNLUĞUNUZUN ADINI KOYUNUZ LÜTFEN
Ben MHP ve Türk milliyetçiliğinin geleceğinden endişe duyarak; ne düşünüyor, ne yapıyorsam bu mival üzerine yapıyorum. ....
Ancak itiraf etmek isterim ki; MHP Genel Başkanlığına niyetlenen adayların ne oldukları ve ne yapmak istediklerine dair epeydir zihnimde süregelen netlik yerini sisli, buğulu bir hale terk etmeye başladı. Ancak Devlet Bahçeli ve Balgat müdavimlerine karşı muhalif tavrım değişmeyecek, net duruşum devam edecektir.
...
Bizim muhalifliğimiz devletin ve milletin bekası konusunda duyduğumuz endişeye karşın Devlet Bahçeli ve yönetimindeki MHP'nin yetersiz kalması yanında, bize özgü hem camia olarak, hem de ideolojik doğal refleksi gösterebilme yeterliliğini ve yeteneğini gösterememesidir. Yani demem o ki; benim sorunum beka sorunudur.
...
Doğrusu muhalif adayların arkasında, sağında, solunda olmamın nedeni de bu düşüncelerimdendir. Ancak adayların 19 Haziran dan bugüne bir araya gelerek süreç hakında müşterek bir yol izlemek gibi yapıcı düşünce ile hareket etmemeleri de benim için ciddi bir sorun.
...
Anlaşılıyor ki onların işi MHP yönetimine gelebilmek; bizim umudumuz ise bu adaylardan birisinin Genel Başkanlığında MHP yönetimine gelinerek devlete ve millete sahip çıkıp, endişe duyulan beka endişesini ortadan kaldırmaktır. Hele ki bazı adaylar var ; 19 Haziran dan bu yana ölüler mi, diriler mi haberimiz yoktur. Kardeşim 19 Haziran dan bu güne Türkiye de onlarca olaylar yaşandı bu olup bitenlerle ilgili bir düşünceni bile açıklama gereğini duymamışsan; ''Hangi niteliklerin ile koskoca camiaya lider olmaya niyetlendin. Amacın neydi'' demezler mi adama.
...
Artık iş öyle bir kerteye geldi ki; adaylar bir araya gelip, genel başkanlığı öncelikten çıkarıp müşterek program dahilinde çalışma yapmaları, oluşturdukları sinerjiyi birleştirmeleri gerekmektedir. Aksi durumda samimiyetlerinden şüphe duymamız aşikardır.
...
Meral Akşener'e malum iftira/iftiralar karşısında net tavırlarını dahi ortaya koyamamış adayların suskunlukları onlara birşey kazandırmadığı gibi "Susma, sustukca sıra sana gelecek" sloganının kendi üzerlerindeki tecellisine teker, teker şahit olacaklardır. Zor şartlarda inisiyatif ortaya koyabilenler ancak lider adayı olabilirler. Türk milleti ve Devleti zor bir süreçten geçmekte ve sizler bu konjoktürde iddianızı ortaya koyamıyorsanız; ne Türk milliyetçilerine, ne de Türk milletine umut olabilirsiniz.
...
Yazık oluyor. İnandırıcı olabilmeniz ve kendinize güvebilmemiz için ne yapıp, edip bir araya gelmelisiniz. Bir adım öne çıkmışsanız bunun gereğini yapınız ya da ''Bizden bu kadarmış'' deyip kenara çekiliniz.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
13 Kasım 2016 Pazar
BİLİM ADAMI, ÇOBAN VE DEMOKRASİ PARADOKSU
Cumhurbaşkanı Boğaziçi Üniversitesinin kendi bünyesinde yaptığı rektörlük seçiminde aday olan ve %86 oy alanı değil, oylamaya dahi girmeyen, YÖK'ün önerdiği isimlerden birisini atadı.
...
Hani, Cumhurbaşkanı her vesile ile sandıktan çıkana saygı duyulması gerektiğine vurgu yapıyordu. Peki bugün bilimin eşiği, beşiği olan üniversitelerde rektörlük seçimlerinde bu olup bitenlere ne diyeceksinz sayın aktroller.
Cumhurbaşkanı bu manada en çok oyu alanı atamak gibi bir hakkın teslimini düşünecek olsaydı inanınki 15 Temmuz gecesi olduğu gibi muhalifler bile kısmen de olsa yanında saf tutar, başkanlık sistemi adına ümitvar olabilirdik ama hepimize, "Başkanlık sistemi mi; Allah korusun" dedirtiyor.
...
Cumhurbaşkanı hep fiili durum yaratıyor ya; bu rektörlük seçimleri için de fiili durum yaratıp, en çok oy alan adayın atamasını yapsaydı ya. Mevcut demokrasinin bu millete dar geldiğini idda edip, daha ileri demokrasyi vaad edenlerin; yüzlerce bilim adamının hür iradeleri ile düşünerek seçip belirlediği adayın seçilme amaçlarına uygun olmadığı kararını vermek hangi ''Demokrasi namusu'' kaldırabilir.
...
Türkiye'nin halihazırda sahip olduğu demokrasi kültürü Başkanlık sistemini kaldıracak olgunlukta olmayıp, başkanlık sistemine geçilse bile her seçim sonucunda dikdatörler yenilenmesi dışında bir halt olmaz.
Türkiye de ''Olağanüstü Hal'' şartlarında; her gün bir yerlere baskın yapılarak, muhalefetin susturulması tehditi altında, insanlara salınan korku ile kim muhalefetliğini nasıl yapabilecek Allah aşkına. ''Baba yeter artık yazma'' diyen evlatlarımın tedirginlikleri benim yanlışlarımdan değil, ülke yönetiminin ta evimize kadar girerek; çocuklarımıza dahi yaşattıkları korkudandır
...
Hani, Cumhurbaşkanı her vesile ile sandıktan çıkana saygı duyulması gerektiğine vurgu yapıyordu. Peki bugün bilimin eşiği, beşiği olan üniversitelerde rektörlük seçimlerinde bu olup bitenlere ne diyeceksinz sayın aktroller.
Cumhurbaşkanı bu manada en çok oyu alanı atamak gibi bir hakkın teslimini düşünecek olsaydı inanınki 15 Temmuz gecesi olduğu gibi muhalifler bile kısmen de olsa yanında saf tutar, başkanlık sistemi adına ümitvar olabilirdik ama hepimize, "Başkanlık sistemi mi; Allah korusun" dedirtiyor....
Cumhurbaşkanı hep fiili durum yaratıyor ya; bu rektörlük seçimleri için de fiili durum yaratıp, en çok oy alan adayın atamasını yapsaydı ya. Mevcut demokrasinin bu millete dar geldiğini idda edip, daha ileri demokrasyi vaad edenlerin; yüzlerce bilim adamının hür iradeleri ile düşünerek seçip belirlediği adayın seçilme amaçlarına uygun olmadığı kararını vermek hangi ''Demokrasi namusu'' kaldırabilir.
...
Türkiye'nin halihazırda sahip olduğu demokrasi kültürü Başkanlık sistemini kaldıracak olgunlukta olmayıp, başkanlık sistemine geçilse bile her seçim sonucunda dikdatörler yenilenmesi dışında bir halt olmaz.
Devam ediyorum;
Türkiye de demokrasi kültürü içselleştirilmiş değil. Buna başkanlık sistemine öncülük edenler de dahil.
Türkiye de demokrasi kültürü içselleştirilmiş değil. Buna başkanlık sistemine öncülük edenler de dahil.
Türkiye de ''Olağanüstü Hal'' şartlarında; her gün bir yerlere baskın yapılarak, muhalefetin susturulması tehditi altında, insanlara salınan korku ile kim muhalefetliğini nasıl yapabilecek Allah aşkına. ''Baba yeter artık yazma'' diyen evlatlarımın tedirginlikleri benim yanlışlarımdan değil, ülke yönetiminin ta evimize kadar girerek; çocuklarımıza dahi yaşattıkları korkudandır
...
"Çoban'nın oyu benim oyum ile aynı mı sayılacak" diyenleri millete şikayet edip, "Seni aşağılıyorlar" diyen; bırakalım çobanı, akademisyen oylarını hiç hükmünde değerlendiren muhterem; çobanın oyuna sahip çıktığı kadar niçin akademisyeninkine sahip çıkmaz. İşte böyle bir zihniyetin öncülüğünde sistem değişikliğine gidilmesi tehlikelidir.
...
Gerek Bahçeli, gerekse Erdoğan; demokrasiyi kendi amaçları doğrultusunda kullandıkları sürece helal, başkaları için ise haram olarak görüyorlar. Kendisine içkiyi serbest, millete ise yasaklayan padişah gibiler
"Çoban'nın oyu benim oyum ile aynı mı sayılacak" diyenleri millete şikayet edip, "Seni aşağılıyorlar" diyen; bırakalım çobanı, akademisyen oylarını hiç hükmünde değerlendiren muhterem; çobanın oyuna sahip çıktığı kadar niçin akademisyeninkine sahip çıkmaz. İşte böyle bir zihniyetin öncülüğünde sistem değişikliğine gidilmesi tehlikelidir.
...
Gerek Bahçeli, gerekse Erdoğan; demokrasiyi kendi amaçları doğrultusunda kullandıkları sürece helal, başkaları için ise haram olarak görüyorlar. Kendisine içkiyi serbest, millete ise yasaklayan padişah gibiler
...
Yahu siz kimi kandırıyorsunuz be.
Biriniz Türkiye'nin en yetişmiş insanlarının %86'nın oyu ile seçilmiş akademisyenine bir "Çoban" kadar değer vermiyor; diğeriniz delegenin %60'nın yasalarla teminat altına alınmış hakkını gasp edip, kullanmasına izin vermiyorsunuz. Ve çok gariptir ki; demokrasimiz ile ilgili değişime; demokrasiye çifte standard getiren, içselleştirememiş sizlerin öncülüğünüzde gidilmesi Türk milleti için büyük bir talihsizliktir.
Yahu siz kimi kandırıyorsunuz be.
Biriniz Türkiye'nin en yetişmiş insanlarının %86'nın oyu ile seçilmiş akademisyenine bir "Çoban" kadar değer vermiyor; diğeriniz delegenin %60'nın yasalarla teminat altına alınmış hakkını gasp edip, kullanmasına izin vermiyorsunuz. Ve çok gariptir ki; demokrasimiz ile ilgili değişime; demokrasiye çifte standard getiren, içselleştirememiş sizlerin öncülüğünüzde gidilmesi Türk milleti için büyük bir talihsizliktir.
...
''15 Temmuz Darbe girişimi'' ile demokrasimize müdehaleyi fırsata çeviren, Eminönü meydanındaki eski karambolcüler gibi ülkücü iradenin tecelli etmesini bir karambolle, siyasi hasmımızla işbirliği yapıp, engel olanların eylem birlikteliği ve otoriteyi korumak adına güç birliktelikleri kesintisiz devam ediyor. ''Alo Fatih hatları'' devam ediyor. 19 Haziran 2016 dan beridir Ümit Özdağ, Sinan Oğan, Özcan Yeniçeri, Yusuf Halacoğlu gibi strateji ve tarih uzmanı kişiler, konjukturel ortamın da var olmasına rağmen; sadece ve sadece siyasi kimliklerinden dolayı CNN Türk, Habertürk, NTV gibi çok izlenen Merkez Medyaya ait kanallarında çıkarılmıyorlar veya davet edilmiyorlar. İslam'dan öte icat edilmiş din ile efsunlanımış beyin bana soruyor ''Meral Akşener ortalıkta gözükmüyor, milletten kaçıyor'' diyorlar. Oysa başkanlık sitemine gidilen yol kesinlikle kazanmaya yönelik olup, şartları da bilhassa Erdoğan, Bahçeli ve hükümet tarafından belirlenip, uygulamaya konuyor. Dolayısyla çıktıkları bu yolda en büyük ciddi engel olarak MHP parti içi muhalefeti gödükleri için muhalefeti milletin önce gözü önünden, sonra da gönlünden uzak tutmak istiyorlar. Allah aşkına bir Ümit Özdağ veya Sinan Oğan'ın özellikle 19.6.2016 dan buyana Irak ve Suriye de olup, bitenlerle ilgili bir kelam edememe ihtimali olabilir mi; ama edemediler, ettirmediler; niçin, MHP de muhalif sesler unutulsun; milletin ve ülkücülerin vicdanlarına hitap edilemesin, MHP ülkücü vicdanın inisiyatifine geçmesin; dolayısyla başkanlık sistemine doğru sağlimen gidilebilsin.
...
Dolayısıyla ülkesini ve milletini seven herkesin hayır demeye hazırlanması ve bu amaçla çalışma yapması gereklidir. Malum iki kafadara ne inanıyorum, ne de güveniyorum.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




