19 Haziran 2021 Cumartesi

''DEVR-İ SABIK YARATMAYACAĞIZ'' DİYENLERE...

"Devr-i sabık yaratmayacağız" diyenlere iktidar nasip olmasın

Evet, ben Türk milliyetçisi birisiyim. Aidiyet duyduğum, hatta üyesi olduğum parti İYİ PARTİ dir.
Muhalif birisiyim. Partim için muhalif değilim, muhalif olduğum için kurulan bir partinin ete kemiğe bürünmesinde, özellikle de kurulma gerekçesinin meşru gerekçelere dayandığının anlatılması ve sonrasında fikri alt yapısının oluşmasında hasbelkader emeği olan, hala da devam ettiren birisiyim.
Ancak...
Bu iktidarın gitmesi ve partimin iktidar olması beni hiç bir zaman tatmin etmeyecektir. Çünkü yirmi yıl süren bir hegemonyanın cumhuriyet değer ve kazanımlarını refüze etmek için vatan hainlerini devletin kılcal damarlarına (Kesinlikle sızmaları demeyeceğim) yerleştirilmeleri ile 15 Temmuz ihanet sürecinin hesabını sormak bana göre milli gelirin kişi başına 15000 dolara çıkarılmasından daha önemlidir.
Ve yine; AK PARTİ veya "Tek muktedir"e yanaşma olanların devlet imkanlarını her türlü şekilde kullanarak ayrıcalıklı, din kamuflajlı, türbanın altına gizlenmiş bir sınıfın oluşması ve bu sınıfın özellikle milletin anasına söven beşli çete mensubu başta olmak üzere diğer alt grupların mal varlıklarının kalem kalem araştırılarak meşru olanların hariç tutulup, kalanının millette iadesinin sağlanması en büyük beklentimdir.
Ve bir de; aynen 55 yıl önce olduğu gibi; Beylerbeyi Deniz Astsubay okulu ve Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerinin milli bayramlarda deniz sahili boyunca bandolar eşliğinde geçit törenlerini izlemek. Bu geçit törenleri o günkü milli bayramın hatırasına binaen olmasından daha önemlisi AK PARTİ ve siyasal İslamcı dayatmalarla yerle yeksan edilen cumhuriyet değer ve kazanımlarına tekrar rücu edildiğinin gösterisi olacaktır.
Ve en son; Ayasofya Camii'nde öyle bir imam atanacak ki; Müslümanlara Atatürk, milli mücadele ve Türk tarihini anlatırken ara sıra da devleti yönetenlere edep adap, haysiyet ve onur dahilinde nasıl olmaları, neler yapmaları gerektiğini hatırlatacaktır.
Bu özlem ve beklentilerim üzerine hesap sorup gelecek vaat etmeyen bir iktidar değişiminin benim için hiç bir anlamı olmayacaktır.
Şimdiden söylüyorum ki; "Devr-i sabık yaratmayacağız" ifadesini kullanan herhangi bir muhalif lider ile milletin anasına küfür ede ede servet sahibi olan beşli çete mensubu arasında hiç bir fark olmayacağından; bir kez daha hayal kırkılığı yaşamamak adına hesap sormayı yapamayacak muhalefete Allah iktidar olmayı nasip etmesin; kendi partim olsa bile. Dolaysıyla millet ittifakının bileşenlerinin bu minvaldeki söylem ve duruşlarına hep beraber beklenti içerisinde şahit olmak istiyoruz.


Aman sakına sakın...?

Sakına sakın provokasyona gelmeyelim. Hele ki sokağa çıkmak kesinlikle hiç bir kimsenin aklının ucundan bile geçmesin.
Bu devletin polisi jandarması var ve her şeyimizle; malımızla canımızla onlara emanetiz. Koruma ve kollama işi hükümetin emrindeki kolluk kuvvetlerine ait olup sorunu dert edinmek de hükümete düşer.
Her türlü provokasyon; tek adam rejiminin ömrünü uzatmak ve buna vesile olacak malzeme üretmek olacaktır. Unutmayalım ki; güvenlik endişesinden mütevelli alınacak her türlü olağanüstü tedbirler hak, hukuk ve adaletin işleyişini askıya almaya teşne muktedirlerin her daim arzuladıkları bir husustur.
Unutmayalım hiç bir köşkün, hiç bir villanın veya hiç bir yalının önünden şehit cenazesi kalkmıyor. Provokasyonlara kahraman arayanlar kendi evlatlarını göndersinler.


Devleti kutsamak ne adına ve nereye kadar...?

Devletin kutsiyeti bana verdiği değer kadar olmalıdır bence. Bizi yıllarca adeta şartlandırıp, inandırarak bir anlamda sorgusuz sualsiz itaate zorladılar.
Peki devlet bana kendi kutsiyetini dayatırken, yöneticilerinin zulmüne niçin izin verir, niçin kendisinin sadece yöneticilerine ait olduğu şeklindeki bir tutum, davranış ve algıya müsaade eder.
Benim kutsayacağım devlet; hak ve hukukumu kendi yöneticilerinin keyfiyetine karşı koruyan, tam olması mümkün olmasa bile ona yakın bir hukukun hakim olduğu devlettir.
Bir yöneticisine, vatandaşın birisi "Zat" sıfatını kullandı diye savcılar o yöneticiyi "Kutsayarak" kendisine hakaret edildiğini düşünüp dava açarlarken; aynı anda bir başka vatandaş devletin çeşitli aygıtları ve yöneticileri üzerinden isim, zaman ve mekan vererek milletin ve devletin hakkı hukukuna dair yapılmış olan çarpa çırpma ve suiistimallere ilişkin bizatihi kendisinin de zaman zaman dahil olduğu yaşanmışlıkları itiraf ettiği halde, bir tek savcı dahi bunlara ilişkin soruşturma açmayı düşünmekten imtina edip, cesaret edemiyorsa; bu çelişkilerin yaşandığı devleti hangi tahammüle binaen kutsayacağız. Bu şartlarda kutsanan devlet değil muktedir olandır ki; onurlu ve şahsiyet sahibi olanlar bunu kabullenmezler, karşı dururlar. Benim muhalifleyim de bu minvalde.
Peki vaz mı geçelim; elbette hayır. Ana prensip devleti kutsamak değil, kutsanacak kadar hak, hukuk ve adaletin hakim olduğu, sosyal adaletin sağlandığı, demokratik yaklaşım ve yaşayışın ortak payda olduğu bir devleti inşa etmek için var gücümüzle mücadele edeceğiz. Zihinlerde olması gereken devlet tasavvuru bu olmalıdır. Aslında bizim vermekte olduğumuz mücadele; bir anlamda hile ile şer kullanılıp elimizden alınan ve özelleştirilen devletin asıl sahibi Türk milletine iadesi mücadelesidir.
Ne garip değil mi; Türk milliyetçileri olarak kavgayı komünistlerle ettik (Belki de ettirildik) ama gözümüzü açan badem bıyıklı siyasal İslamcılar oldu. En azından kendi adıma bunu söyleyebilirim.


AK PARTİ menfaatleri devam ettiği sürece hiç bir örgüt yasa dışı değildir

AK PARTİ için terörist veya terör grubu yoktur; kendileri ile siyasi ve menfaat ilişkisi kuran (Ne iş yaptıkları hiç önemli değil) kişi veya gruplar vardır.
Bu çıkar ilişkisinde menfaatlerine dokunan herhangi bir durum söz konusu olursa ancak o zaman o kişi suçlu veya o grup terör örgütü olabiliyor.
İşin garibi AK PARTİ ve MHP oluşturdukları cumhur ittifakı ile bu garip çelişkili durumu "AKP'leştirdikleri devletin" genel politikası haline getirerek millete, kendileri gibi anlayıp yorumlamayı dayatıyorlar
Mesela, AK PARTİ için Fethullah Gülen ve cemaati önce neydi, sonra ne oldular.
A. Çakıcı önce neydi sonra ne oldu...
S. Peker önce neydi sonra ne oldu...
Bu kişi veya grupların önce ne olduklarına dair milletin ortak kanaati aşağı yukarı aynıydı ama sonra ne olduklarına veya olacaklarına cumhur ittifakı şekil vermiştir. "Özgür ve tarafsız yargı" üzerinden değil daha çok siyasallaştırılmış yargı üzerinden yürüyen süreçler söz konusu.
Oysa AK PARTİ öncesine kadar devletin terörist, terör örgütü, suçlu veya suç örgütü tanımlaması ile milletin bundan anladığı aynı şeydi. Mesela AK PARTİ öncesine kadar devletin ve milletin ortak tanımı "Terör örgütü ile masaya oturulmaz" şeklindeydi ama AK PARTİ ile bu tanım kaldırıldı "Terör örgütü ile masaya oturulur" şekline dönüştürüldü.
Maalesef siyasi iradenin bu abuk sabuk çelişkili icraatlarının bedelini hep millet ödediği için kendilerine dokunan bir şey olmadığından aynı yanlışlıklar tekrarlanarak devam ediyor.


Bak hele utanmazlığa ''Çocuk pornosu da çok izleniyor''muş

Neymiş efendim; edebi adabı hiçe sayarak cinselliğini menfaat temini için öne çıkaran hatun kişinin videoları da çok izleniyormuş, S.Peker'in videoları çok izlense ne olurmuş.
Oysa hiç benzerlik yok. S.Peker'in videolarının çok izleniyor olmasının nedeni; aksine herkesin bildiği ama dile getirilmesinin cezasız bırakılmadığı arsızlık, hırsızlık, yolsuzluk ve namussuzlukların dile getiriliyor olmasıdır.
Efendim "S.Peker organize suç örgütü lideri, söylediklerine itibar etmemek gerekir"miş. Paşa gönlünüz öyle istiyor olabilir ama "Sayın muktedir" bizler şunu anladık ki; menfaat ve işbirliği yaptığınız sürece hiç kimse veya grup ya da cemaat size göre ne teröristtir ne de suç örgütüdür.
Size göre Fethullah Gülen ve onun cemaati gayet masum, İslami ve hayırseverdi, ne zamana kadar; güç paylaşımındaki anlaşmazlığınız nedeniyle birbirinizi kazıklamaya kalkmanıza kadar. Bir de gördünüz ki adamlar terörist oluvermişler öyle mi. Oysa Rahmetli Kamer Genç ve başkaları sizlere her şeyi anlattığı halde tek yaptığınız, oldukça öfke dolu şekilde rahmetliyi aşağılamak, hor görmek olmuştu değil mi.
S.Peker için de aynı süreç yaşanıyor gibi. Menfaat ilişkiniz devam ettiği sürece, siyasetinizin finansmanı da dahil olmak üzere her türlü işbirliği ve takviye mitinglerle hoş sohbetiniz ne de güzeldi, her şey yolunda gidiyordu değil mi.
Ne tuhaf; bu sefer ülke üzerindeki güç paylaşımı değil, AKP'deki parti içi güç paylaşımındaki anlaşmazlık sizi benzer bir akıbet ile karşı karşıya getirdi.
Anlaşılan o ki; S.Peker video ve paylaşımları kaçınılmaz bir sondu. S. Peker "Kral çıplak" diyerek ülkede yaşanan gerçekleri, bedelini göze alma cesaretini göstererek deşifre etmiştir.
Eğer millet S.Peker'in video'larına kilitlenip ne dediğini veya diyeceğine kulak kesiliyorsa, buna mukabil devleti yönetenlerin ne dediklerini hiç umursamıyorsa, durup düşünmesi gereken bay muktedir ve resmi otoritedir.


Hayvan sevgisi insan sevgisini besler merhamet duygusu da burada yuvalanır

Muhtereme, hayvan hakları üzerine ne gibi çalışmaların olduğu sorusunun sorulması düşüncesinin arkasında hayvan sevgisinin olması dışında başka bir düşüncenin olması mümkün müdür; bence değildir.
Gazeteci iki kuşundan birisinin öldüğünü gayet mahzun bir ifade ile söyleyince muhteremin tepkisi "Sen mi öldürdün" şeklinde oluyor.
Nasıl bir psikolojidir ki; ilk akla gelen, kuşun sahibi tarafından öldürülmüş olabileceği. Yahu adam hayvan sevgisi hassasiyetine binaen o soruyu sormuşsa, nasıl olur da bu insanın hayvanı öldürmüş olabileceği aklına gelir.
Yani böyle bir soruyu bana soran birisinin mahzun halini de gördüğüm an; başıma silah dayasalar kimse bana "Sen mi öldürdün" dedirtemez, zira aklıma ilk gelecek olan üzüntüsünü katmerleştirme değil teselli etmek olacaktır.
Ne bileyim; "Yapma ya, çok üzücü bir durum. Sizi (O "Sen" der, ben "Siz" derim) anlıyorum. Hayvan beslemek çok güzel bir şey ama insan alışınca böyle durumlarda çok üzücü oluyor, eve yas düşüyor " demek varken...
Bu psikolojik ruh halinden hiç bir zaman pozitif enerji çıkmaz. Negatif düşünceler tüm dünyasını esir aldığından, temas halinde olduğu herkes üzerinde kelebek etkisi yaratarak toplumun her tarafına aynı psikolojik halin sirayet etmesine neden olur.
Bu ruh halinin hakim olduğu yerde hayvan hakları kimsenin umurunda olmaz, yasası da çıkmaz.


Allah'ın huzurunda ibadet adına konuşmak ama ne konuştuğumuzu bilmeme çelişkisi

Camilere gidiyoruz, cemaat olup toplu ibadet yapıyoruz. Aynı şeklide namaz gibi bireysel ibadet de yapıyoruz.

Allah'ın huzuruna durup, bilmediğiniz bir dilde, anlamına hiç vakıf olmadığımız ifadelerden oluşan cümleleri kendi veya imamın sesinden dinleyip ritüelleri tamamlayıp yine hep beraber camiden çıkıp gidiyoruz. Bir an için Allah bize "Ne dedin" deyip sınasa ne diyeceğiz. "Ne dediğimi ben de bilmiyorum" demek Allah ile dalga geçmek olmaz mı.
Başlamasından bitimine kadar Allah ile baş başa olup, Allah'ın ne söylediğimizi anladığı amma velakin kendimizin ne söylediğimizi anlamadığımız bir sunma, arz etme, yakarma, talepte bulunma gibi "Bilincin" devre dışı bırakıldığı çelişkilerle dolu ibadet halini şeklini mümkün değil.
Dolaysıyla, bu durumda birileri sanki "Ana dilde ibadeti yasaklayıp, bilinci devre dışı bırakarak sorgulamanın önünü kesmek yetmez; gören gözlerin de seyir alanları öyle şatafatlı olmalı ki cemaatin bilinci devreye girip sorgulama yapmasın" diye karar verip bunun gereğini yapma çalışmışlar. Cami içinde gereksiz ve abartılı karmaşık yazı tekniği ile çözümü mümkün olmayan Arapça sözlerden oluşan süslemeler ve iç mimarı dizayn, dışarıdan ise şatafatlı, aşırı israfa yönelik görkemli camiler inşa edilmesi. İşte onun içindir ki deizm veya ateizme kaymalar artarak devam ediyor. İmanları kuvvetlendiren çabalardan ziyade gözleri meşgul ederek, sorgulamaları önlemeye yönelik siyasallaşmış din anlayışı.
Anadilde ibadetin Müslümanın imanının kuvvetli bir bilince dayanacağından korkulduğu için her daim karşı çıkılmış. İslami olarak hele ki bugünkü çağda dinen sembolik anlamı dışında bir anlam taşımayan Ezan'ın Türkçe okunmasından bahsedildiği an kıyamet koparılmıştır, nedeni imanları yüksek bilinçle şekil almış Müslümanın varlığından korkulmasıdır. Ezan bir sembol dür, Arapça okunması gerekir. Benim buradaki muradım ile anlayarak ana dilde ibadet yapılması düşüncemde bir çelişkinin olmadığını beni anlayanların anladığını düşünüyorum.
Din alimi falan değilim. Bana "Bu ne cüret" diyecek olanlara sözüm, Allah'ın bana en büyük nimeti olarak bahşettiği aklımı kullanmaktan alıyorum. Hüküm vermekten ziyade mantık yürütüyorum.


Ayasofya'da imamı dinleyen devlet erkanının Atatürk'e yapılan hakarete tepkisizliği...

Geçtiğimiz yıllarda Türkiye Barolar birliği başkanı Feyzioğlu, Danıştay'ın kuruluş yıl dönümünde kürsüde hükümeti hukuk temelinde eleştirince zamanın başbakanı Erdoğan, yanında cumhurbaşkanı Abdullah Gül olduğu halde protokol nezaket kurallarını da umursamayarak (Kendisini her zaman tek adam gördü) sözlü ifadelerle şiddetli bir şekilde eleştirerek ayağa kalkıp salonu yanında oturan cumhurbaşkanına rağmen terk etmişti.

Peki bugün, cumhurbaşkanı olarak tanımlanmış görevi gereği; devletin birliği ve bütünlüğünü temsil etmesi gereken Erdoğan Ayasofya camii'nde Atatürk'e kin ve öfke dolu ithamlarda bulunan imama "Hoca efendi sen ne yapmak istiyorsun. O kürsüleri kurup sizlere emanet eden bir insana yaptığın nankörlük ve ihanetin farkında mısın. O kürsüye layık değilsin, in oradan aşağı" demesi Türkiye Barolar Birliği başkanına gösterdiği o tepkiden daha önemli ve anlamlı olmaz mıydı.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bugünkü grup toplantısında umduğundan daha şiddetli tepki göstererek söz konusu imama haddini bildirdi. Ancak aynı Devlet Bahçeli şunu da bilmelidir ki; o imam cüretini o konuşması sırasında orada bulunan cumhurbaşkanı Erdoğan'dan almaktadır. Erdoğan da bir anlamda bunu doğrulayarak tepki göstermemiş, sessizliği ile adeta imamı doğrulamıştır.
Devlet Bahçeli'nin önemli bir Türk düşünürü ve yazarının çok güzel bir hikayesini anlatarak ortaya koyduğu tavrının yapıcı ve devamında kalıcı olması için malum imamı dinlemekle yetinmiş Erdoğan'a da bir kaç sözü olmalıydı.
Mehmet Soral

31 Mayıs 2021 Pazartesi

ASENA'YA TEHDİT SÖKMEZ

Asena'ya tehdit sökmez

Muhterem resmen Meral Hanım'ı tehdit etmiştir. "Daha önümüzdeki günlerde neler olacak neler" cümleleri ile adeta Meral Hanım'ın siyaseten yok edileceği şeklindeki tehdit anlamında ifadeler kullanmıştır. Devamında; "Bunlar iyi günler" diyor. Böyle bir tehdit ve sorumsuzluk örneği olabilir mi Allah aşkına. "Ülkeyi gezmeyeceksin, vatandaşın ayağına gitmeyeceksin. Gidersen Rize'de başına gelenlerin daha beteri gelecektir" anlamında ifadeler...Paydaşı ile aynı dili kullanıyor; "Senin Rize'de ne işin var" diyor. 

Bak hele bak; peki senin Rize'de ne işin var, Gürcistan'da olman gerekmiyor mu. Milletin her ferdini marabanız, devleti de kendi malınız gibi görünce aşırı özgüven patlaması size böyle hissettirse de Asena'nın tescillenmiş cesareti karşısında kaçınılmaz akıbetiniz kaybetmek olacaktır. Evet, gelecek günlerde olacak olan budur, sizin işaret buyurduğunuz değil. "Rize'de sana gerekli muamele yapılmıştır. Bunu hak ettin. Benzerleri ile gittiğin her yerde karşılaşacaksın" mealindeki sözler ile sorumsuzluk örneği gösterilip, provokatörlere provokasyonları için "Hazır olun" denmiştir. Şimdi anladık mı; Rize'deki provokasyonun arkasında organize bir yönlendirmenin nere kaynaklı olduğunu. 

Bay muhterem, sizler 28 Şubat sürecinde postallardan korkup, mücadeleyi başörtülü kadınlara bırakıp evlerinizde divanların altında saklanıp salya sümük ağlamayı tercih ettiğiniz ve liderinizin de iktidar anahtarını apoletlilerin işaret buyurduklarına teslim ettikleri bir süreçte cesur yürekli Asena sizin alayınıza da o apoletlilere de nasıl "Erkek" ve aynı zamanda "Delikanlı" olunabileceğini göstermiştir. Hadi bakalım; siz tehdit edin, sonra da cesur yürekli Asena ne yapacak takip edin; divan altına mı sinecek yoksa karşınızda yüreklice mücadelesine devam mı edecek. Cesur yürekli Asena'nın sonuna kadar arkasındayız. Bunun nedeni sadece siyasi bir tercih olmayıp bu noktadan sonra artık sana karşı konsolide olmuş yüreklerin simgeleşmiş kahramanı olduğudur.

Ayasofya Camii'nde Atatürk'e kin ve öfke kusma


Ayasofya Siyasal İslamcılar adına simgeleştirilmiş bir mabet haline getirildi ancak bununla da yetinmeyip, orada vaaz veren imamların da Atatürk ve cumhuriyet düşmanı olmalarına özen gösteriliyor sanki. En son orada 28 Mayıs'ta verdiği  vaazda Allah'a seslenip, dua ediyor; "Bu mabed-i şeriften ezan-ı Muhammedî, namaz, her şey yasak olarak müze haline çevrildi. Kitab-i ezelinde buyuruyorsun…Onlardan daha zalim, daha kafir kim olabilir. "işte onun içindir ki; 3 Kasım 2002 itibariyle başlayan zulmün bitmesi, cumhuriyet değer ve kazanımlarına tekrar dönmek ve hakim kılmak için her türlü ideolojik taassubu terk ederek, öyle veya böyle cumhur ittifakı karşıtı her birimiz millet ittifakı çatısı altında bir araya gelmemiz farz olmuştur. Bunu yapmak Türk milleti ve devletinin istikbali için elzem olduğu gibi İslam dininin siyasallaştırılmışlığın tasallutundan kurtarılarak özgürlüğüne kavuşmasına vesile olacaktır.

Nankörlüğe bakar mısınız; çıkıp konuştukları kürsüleri kurumsallaştıran bir insana kafir diyecek kadar alçalanların devlete ve millete ne hayrı olabilir ki. Bunların alayı milli bütünlüğün temeline dökülen kezzap gibiler. Tekrar ediyorum ki; bunların asıl meselesi din de değil, Türk milletine aidiyet konusunda kendilerini eksik gören kripto etnik özürlü eziklerdir. Hadsiz, hudutsuz nankör; kıçını koyup ahkam kestiğin o kürsüyü inşa eden insanın imanını sorgulamak size mi düştü. O'nda öyle bir iman vardı ki; onun bunun, senin gibilerin suiistimaline fırsat vermemek, yüce dinimizi "Korumaya" almak için bir Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kuruyor ve beraberinde Kuran-ı Kerim'i de zamanın en itibarlı, itimat edilen din adamına tercüme ettiriyor ki; millet dinini bilmediği bir dilde ezberleyerek değil anlayarak öğrenip tatbik edebilsin diye. Karşınızda sizi dinleyen o birisi var ya; bizler elbette biliyoruz ki ona mesaj vermek için bu nankörlüğe cüret edebiliyorsunuz, kendiniz bir halt değilsiniz, gücünüzü de ondan alıyorsunuz ama şunu da bilin ki; o da sizler de unutmayın; bir sigara misali azar azar tükeniyorsunuz, demokrasinin parmakları arasında ezilip büzülüp tarihin kül tablasında sürdürüleceksiniz.

Finlandiya başbakanı ''İslam ülkesi'' ve dürüst siyaset

Finlandiya polisi, Başbakan Sanna Marin'in başbakanlık konutundaki aylık 300 EUR tutarındaki kahvaltı parasını yasaya aykırı şekilde devletin cebinden ödeyip ödemediğini soruşturuyor. Müslüman bir ülkeyiz ve mevcut yöneticilerimizin yirmi yıldır kazanırken sürekli beslendikleri kesintisiz güç kaynağı İslam inancına rağmen "Finlandiya ülkesinin müslümanlığı"na benzer ne bireysel ne de toplumsal hassasiyete sahibiz. Yukarıdaki haberde geçen konu bize göre "Ne var bunda, alt tarafı koskoca bir başbakan üç kuruşluk kahvaltı yapmış" mertebesinde hoş görülebilecek bir suiistimal olup, o bile kesin değil, şüphe dahilinde. Oysa ki; bu tür arsızlık, hırsızlık ve namussuzluklar bizim toplumunuzda (Hatta buna tüm İslam ülkelerini dahil edebiliriz) kanıksanarak genel kabul gördü. Ben diyorum ki; İslam dini akıl dini olduğuna ve de İmam Maturidi'ye göre hiç bir aracı olmadan insanın aklı ile Allah'ı bulaşabileceğini söylediğine göre...Ve de; Allah her yaptığımız ibadette, hayır ve hasenatta, iyilik ve güzellikte kendi rızasını kazanmamıza özen gösterilmesine dikkat çekiyorsa...Temiz toplum, "Örnek Müslüman"ların kimler oldukları ve nasıl yaşadıklarına dair bilgi edinmek ve sonra da hem kendi nefsimizde, hem de toplum olarak yaşamak için Hac ve Umre ziyareti için ayrılan imkan ve zaman dilimini Finlandiya ve İskandinav ülkelerinin herhangi birisinde geçirmenin daha faydalı olacağını düşünüyorum. Eğer bu gün Hac ve Umre'ye gidip gelen Müslümanların oluşturdukları toplum devleti yönetenler için "Çalıyorlar ama iş de yapıyorlar" gibi hem dinen hem de sağlıklı toplum açısından kabul edilemez hastalıklı bir ön kabulü kanıksamışsak; öyle veya böyle bunun tedavisi için örnek bir toplumun içinde yaşamak gerekir ki; bu da ancak ve ancak Finlandiya gibi ülkelerin "Toplum vicdanı" ile hemhal olup onlarla beraber yaşamakla mümkün olabilir diye düşünüyorum. Muhtemelen bugün her bir Finlandiyalının İslami anlamda tek eksikleri olan Kelime-i şahadeti getirecek olsalar alayımızın Müslümanlığına yüz basarlar, günlük İslam'ı yaşantımıza göre de her birisi ayrı ayrı birer veli olurlar.

S.Soylu'nın katıldığı TV programı
S.Soylu "Keskin, muhalif gazetecilerin huzurunda çıkmaktan çekinmedi" görüntüsü vermek için dün akşamki programa çıktı. Muhabbete girişi çok ilginçti. Solcu değildi, Türk milliyetçisi de değildi ama sanki bir ülkücü bir solcu gibi 1980 öncesi bir mücadele içinde olmuş da yaşadığı riskleri, uğradığı mağduriyetleri anlatır gibiydi. Oysa ki; Adalet Partisi'nin her bir mensubu fikri mücadele içinde değil iktidar mücadelesi içinde olmuşlardır. Dolayısıyla onların terörden mütevelli ölüm riskleri hiç olmamıştır. Sürekli top çevirdi. Gol atma şansı hiç olmadığını bildiği için gelen topları çevirebildiği kadar çevirdi takati bittiği anda da hep taca attı. Hepimizin kendisi hakkında hemfikir olduğumuz güçlü yanını, terörle mücadele başarısını kullanarak topu bu alanın dışına çıkarmamaya çalıştı. Kendisi açısından akıllıca bir yöntemdi. Ne garip; katıldığı programda malum ithamlar ve söylentiler üzerinden kendisini vicdanlarda yeterince aklayamadığı gibi S.Pekeri'in yeni videosuna merakı ve beklentiyi artırdı. Ben olsaydım özellikle Saymaz ve Yanardağ için söylüyorum en azından "Sayın bakan, siz buraya bizlere brifing vermeye gelmediniz. Bizler soru soracağız siz de cevap vereceksiniz ama görünen o ki; brifing şeklinde konuşmanız devam edecek gibi. Biz artık soru sormayı değil sizi dinlemeyi tercih ediyoruz" şeklinde protesto imasında bulunmalarını bekledim.

Düşünce dünyamda revizyona gidince bayağı rahatladım.

Nasıl mı...*Lidere, doktrine, teşkilata sadakat üçlemesi gibi bir afyonu bıraktım.*Devleti kutsamak gibi; bana ne verdiğinin hesabını yapmadan yaşamayı bıraktım.*Özelleştirilmiş, dayatılan "Devlet dini"ni bıraktım.(Elhamdülillah Müslümanım)Neden mi...Sizler hiç "Lider, doktrin, teşkilat" üçlemesi adına bu devleti yönetmeye talip olunduğuna şahit oldunuz mu. O halde dava denen şey ne işe veya kime yarıyor. Sizler hiç yalı, köşk, villa önünden kalkan şehit cenazesi gördünüz mü ya da duydunuz mu. O halde vatan denen şey kimlerinmiş. Sizler hiç diyanet işleri başkanının devleti yönetenlere hitaben İslami kaideler üzerinden bir eleştiri veya tavsiyede bulunduğuna şahit oldunuz mu. O halde din denen şey kimleri bağlıyor. Peki bu mukadderatı kabullendim mi; elbette hayır. Bu coğrafyada milli, dini ve insani tüm değerlerin aslına rücu etmesi için verilen mücadeleye katkı sağlamaya devam edeceğim.


Kılıçdaroğlu ''Cumhurbaşkanı seçildiğimde...'' cümlesini kullanınca cumhur ittifakı niçin sevindi

Kılıçdaroğlu gençlerle yaptığı bir sohbette "Ben cumhurbaşkanı seçildiğimde..." ifadesini kullanınca...
Aman Allah'ım; bu ifadeyi duyan yandaş trol ordusu, gaz sıkışmasından ıstırap çeken insanlar misali hep beraber yellenip öyle rahatladılar ki; sormayın gitsin. Kılıçdaroğlu bu ülkenin sosyolojik gerçeğine o kadar vakıf ki; malum sözlerinden kendilerince bir anlam çıkararak, yellenme rahatlığı yaşayan besleme yandaş trol ordusu boşuna uğraşmasınlar. Onlar bilmelidir ki; gerek Kemal Kılıçdaroğlu gerekse Meral Akşener'in öncelikleri Türkiye cumhuriyeti Devleti ve Türk milletini cumhur ittifakı tasallutundan kurtararak Türk milletinin önünü açıp siyasal İslamcı vesayetin kalıcılığına müsaade etmemektir. Dolaysıyla öncelik, Recep Tayyip Erdoğan'nın tekrar cumhurbaşkanı olmasına mani olacak en rasyonel yol ve yöntemle belirlenecek olan millet ittifakı adayı ile seçime gidilmesi dir. 


Kılıçdaroğlu yukarıdaki ifadesini bu sürece ilişkin strateji gereği kullanmıştır. Her parti lideri potansiyel cumhurbaşkanı adayıdır. Doğal olan, Devlet Bahçeli'nin "Bizim adayımız Recep Tayyip Erdoğan" demesi değil, Kılıçdaroğlu'nun aday olabileceğine dair sergilediği tutum ve davranıştır. Bir önceki seçimden tecrübe sahibi millet ittifakı veya daha doğrusu CHP, o günlerde yandaş besleme trol ordusunun dayattığı Muharrem İnce seçeneğinde olduğu gibi yaratılan algılarla yönlendirilmeyip, millet ittifakının bileşenleri ile en rasyonel kararı verecek, adayını belirleyecektir.
Mehmet Soral

21 Mayıs 2021 Cuma

ÖNCE APO ŞİMDİ DE NATENYAHU İPİNE SARILMAK

Meral Akşener'in Recep Tayyip Erdoğan'ı Netanyahu'nun popülist ve anti demokrat tarafına benzetmesinden onun en aşağılık katil tarafına benzetildiği şeklinde zorlama bir yorumla farklı bir anlam yüklenerek çatışma ve gerilim politikası ile siyasi rant devşirme gayretine gidilmesi...

Günler önce Meral Akşener için programlanmış Rize gezisinin belki de ilk defa A HBR görüntülemesi ile takip ediliyor olması "Meral Akşener İkizdere'ye geliyor durdurun onu, öldürün onu" twit'inin atılması gibi provokasyon ile paralel bir programın devreye sokulmuş olması...
Ve ilk defa Erdoğan'ın Meral Akşener'e doğrudan cevap verme ihtiyacını duyması...
Sonuç;
Recep Tayyip Erdoğan, Meral Akşener'in millet ittifakının cumhurbaşkanı adayı olduğunu artık kabullenmek zorunda kalmıştır. Oysa ki cumhur ittifakı Ekrem İmamoğlu veya Kılıçdaroğlu'nun karşı aday olmasını özellikle istiyorlardı aynen Muharrem İnce'nin daha önceki adaylık sürecinde olduğu gibi.
Rize provokasyonları ve Netanyahu meselesinin arka planındaki niyet; Meral Akşener'in korkulan ama çaresizce kabul edilmiş en güçlü potansiyel cumhurbaşkanı adaylığı gerçeği ile siyasi yarışın başlatılmasıdır. Cumhur ittifakı, yarışı gene yanlış argümanlar üzerinden başlattı aynen Apo'nun himmetine sığınarak kendisine ısmarlama mektup yazdırılıp, HDP seçmeninden oy talep edilmesinde olduğu gibi.

Muhalefetin gittikçe güçlendiği bir süreçte, çaresizlik ve acizlik karşısında ne yapılabileceği arayışı ve telaşı içindeki AKP iktidarı; muhalefetin kullandığı cümleleri başından sonundan keserek suiistimal edilebilecek enstrümanlar arıyor. Bir zamanlar Sisi enstrümanının kullanılmasında olduğu gibi bugün de Netenyahu enstrümanı kullanılarak aynı şey yapılmak istenmektedir.
Şimdi Sisi düşmanlığından Sisi dostluğuna evrilme sürecine geçmek için çaba içerisinde olanların yaşayıp göreceğiz Netenyahu ile nasıl bir muhabbet kuracaklar.

AK PARTİ Denizli milletvekili Cahit Özkan ve ''Üstün Cesaret Ödülü'' meselesi

TBMM'de Muhalefet sözcüleri tarafından Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisine verilen "Yahudi Üstün Cesaret Ödülü "nü iade etmesi gerektiği söylenince AKP sözcüsü "Artist" Cahit Özkan, Türk milletinin "Alayının" A HBR'i izlediğinden hareketle, söz konusu ödülün anlamını değiştirmeye kalktı. Bunu hiç ilgi ve alakası olmayan "İkinci dünya savaşında ülkemize sığınan Yahudilere yapılmış yardımlardan dolayı Türk milletine verilen bir teşekkür ödülüdür" açıklaması ile kıvırmaya çalıştı.
Oysa konuya tam vakıf olan "Dışişleri Bakanlığı" baş sorumlusu bakan Mevlut Çavuşoğlu 2015 yılında bu konuyu tamamen farklı bir anlamda, daha doğrusu gerçek anlamında açıklamış, bizler de zaten öyle biliyorduk.
“Amerikan Jewish Congress (AJC) tarafından verilen ‘Profiles in Courage' ödülü Sayın Cumhurbaşkanımızın Başbakanlık görevini deruhte ettiği dönemde, New York'u ziyareti sırasında, Ocak 2004'te ülkemizin demokratik değerlere bağlılığı ve teröre karşı cesur mücadelesi nedeniyle kendilerine takdim edilmiştir. Nitekim ödül töreni Kasım 2003'te İstanbul'da yabancı bir banka şubesine ve iki sinagoga yapılan saldırılardan kısa bir süre sonra düzenlenmiştir" demiş.
Cahit Özkan biz A HBR'i izleyenler değiliz ki; aklınıza her geleni beynimize monte edebilesiniz. Okuyoruz, yazıyoruz, düşünüyoruz sonra da muhakeme yapıp hüküm veriyoruz.
Senin o güzel anlamlar atfettiğin değerler üzerine kurulmuş olan "500. Türk Musevileri Vakfı"nın amaç ve ilkelerini ABD'de Recep Tayyip Erdoğan'ın şahsına verilen ödülün anlamı üzerine kopyalayamazsınız. Bunun böyle olamayacağını kendi bakanınız Mevlut Çavuşoğlu söylemiş.

Yeni kurulan partiler ''Muhalefete muhalefet'' için mi kuruluyorlar

Ümit Özdağ parti kurmaya çalışıyor, kendisi ve etrafı parti tanıtımını İYİ PARTİ'ye muhalefet olma üzerinden yapıyor...
Muharrem İnce parti kurdu, onlar da kendi tanıtımlarını CHP'ye muhalif olma üzerinden yapıyorlar.
Bu partiler niçin kuruldu; yirmi yıl kötü yönetilmiş Türkiye'nin yönetimine mevcut partilerin alternatif olabileceklerine inanmadıkları için değil mi...
"Muhalefete muhalefet "in iktidara yarayacağı aşikar değil mi. Peki öyleyse, yapılmak istenen nedir; cumhur ittifakına bilinçli olsa da, olmasa da aparat olmak değil mi.
Birisi bana zamanın birinde, muhtemelen son derece absürt bir konuşmamdan dolayı "Olum çuvalı ağzından açacaksın altından değil" demişti.
Muharrem İnce ve Ümit Özdağ siyasetin çuvalını ağzından değil altından açmak gibi işe tersten başladılar; aşağıya inen merdivenden yukarıya çıkmaya çalışıyorlar ki; artık ne kadar başarılı olurlarsa.
Bu arada cumhur ittifakı trollerinden bu iki isime büyük destek var.

Devlet ciddiyetini ayaklar altına almak

Yirmi yıldır süregelen tüm gayri organize unsurlarla hemhal olma hali (Buna PKK, fetö da dahil) devlet ciddiyeti denen; her ferdine güç, kuvvet ve güven veren, düşmana ise korku salan unsur yerle yeksan edildi.
Bu ülkede her sabah kalktığımızda devlet iradesi adına hükümet edenler de dahil olmak üzere her kafadan o kadar çok ses çıkıyor ki; devletimin ne dediğini bir başka gayri resmi güç odağının veya sivil toplum yapılanmasının söyledikleriyle doğrulama ihtiyacı duyuyoruz.
Mesela "Hükümet edenler fetö ile yeni bir süreç başlattı" denecek olsa, içimizden kaç kişi "Olamaz öyle bir şey, mümkün değil" diyebiliriz. Şahsen siyasi otoritenin, muktedirliğini kaybetmemek uğruna "Böyle bir teklifi şiddetle ret eder" diyemiyorum. Hiç bir şekilde haksızlık yaptığımı düşünmeyin, zira oluşturdukları yirmi yıllık algının bende yarattığı zan budur.
Kendi itirafları değil mi; "Ordu vesayetine karşı fetö ile işbirliği yapıp, kumpas kurduk" diyen. Buradan kendileri için masumiyet çıkarmak zorlama bir ahmaklık olmaz mı. Hadi diyelim ki tehdit, şantaj, ürkütme, yıldırma ile başardınız; tarihin kamerası kayıt ediyor sonra da bu kayıtlar şahitlik yapacak, ona ne diyeceksiniz.

Habertük TV'de aşağılanan kim istifa edenler kim

Habertürk TV'de Ebru Baki'ye yapılan aşağılamayı kınayarak mesai arkadaşına sahip çıkmak adına muhataplarını özür dilemeye davet ettikleri için istifaya zorlanan ve istifa eden Bülent Aydemir ve Kürşat Oğuz işlerinden oldular ama Ebru Baki hala pişkince işine devam ediyor.
Yıllar önce iş yerimde selefine sahip çıkmak isteyen müdürümün satışına geldim, işimizle ilgili teftişe yansıyan bir konuda sorguya alınmıştım.
Olup bitenleri takip eden, hala aile dostum olan mesai arkadaşım ise kendisinden bir talepte bulunulmamış olmasına rağmen toplantı halindeki teftiş sorgulamama "Dalarak", "Bu olaya ben de vakıfım. Arkadaşım hiç bir şekilde sorumlu olmadığı gibi sorunun halledilmesi için her türlü çabasına da şahidim"
diyerek büyük bir jestle doğruluk ve dürüstlük adına tavrını ortaya koymuştu.
Ebru Baki hala "Sırıtarak" günlük programına devam edince, anında sevgili arkadaşımın o güzel davranışını hatırladım.

Filistin denince aklıma...

Siyasal İslam işte tam da budur; zulüm gören Doğu Türkistanlı Müslüman Türkler olunca ne sela ne sitem, Filistinli olunca hem sela hem sitem hem de gözyaşı...
Bu ayrım elbette ne İslami, ne de imani; tamamen ve tamamen siyasi dir.
Zülüm dünyanın nefesinde olursa olsun; yapan da yaptıranda suçludur ve zalimdir. Kahrolsun Hitler'i "Aklamaya" çalışan İsrail'e, kahrolsun onu rahminde peydahlayan ABD'ye ve kahrolsun BOP projesi ve...
Zulme uğrayan her bir Arap'ın yanındayım ama hiç bir Arap devletinin yanında değilim. Her zaman batının emperyalist leş kargalarını kendi muktedirliklerinin devamı için milletinin kanına ve canına çağırmak gibi coğrafyanın hem insanına hem de nimetlerine ihanet etmişlerdir.
Onlar üzerinden tanımlanmış bir İslam algısının yansımaları yüzünden Müslüman Türk milletinin İslam medeniyetine sağladığı değer ve kazanımlar gölgelenmiş, unutulmuş aksine bizler de hissemize düşeni alıp onlarla aynileşerek hiç de hak etmediğimiz ortak bir kadere doğru sürükleniyoruz, doğrusu bu durum beni çok endişelendiriyor.
Sınır ötesi harekatlarımız konusunda bir tek Arap devleti yanımızda oldu mu. Kaç tane Arap ülkesi Doğru Türkistan'ın nerede olduğu biliyor. Hangi Arap ülkesi Hocalı katliamını bilir veya kaç tanesi Azerbaycan'ın verdiği mücadeleden haberdar dır.
İsrail zulmü ve sergilenen vahşet karşısında insanlık adına uluslararası diplomasiyi devreye sokmak için asil Türk milleti olarak elimizden geleni yapalım ama artık siyasal İslamcı vesayeti hakim kılmak adına heba ettiğimiz itibarımızdan geriye ne kaldıysa.

Kripto paradan dolandırılmışlar bize ne.

Bırakın kumarda kaybedenlerin derdi ile dertlenmeyi; hakkı, hukuku, emeği gasp edilenler için ne yapılabilir onu düşünelim. Millet %30'lara varan enflasyonla dolandırılmışken birileri doymak bilmeyen hırsları ile sele kapılmışlar kime ne.
Emeğin değerini, helalin hikmetini ortadan kaldırıp kolay yoldan zengin olma hevesinin neden olduğu mağduriyet bizlerin değil muhataplarının derdi olsun.
Neymiş;
Vereceksin bir buzağı seneye alacaksın dokuz buzağı öyle mi, nah alırsın. Aslanım sen önce "Kendi mantığını dolandırıyorsun" sonra da başkaları seni dolandırıyor çok mu.
Yine, alacaksın üç kuruşluk kripto para sonra gelecek son model araba. Hukuken varlıkları tescil edilmiş değerler olup, hangi devlet/devletlerin hazinelerinin teminatı altındadır bu paralar.
Birileri hayallerinde karşılıklı birbirlerine yumurta alıp satıyorlar. Gün sonunda bir tek yumurta ile başlayan ticaret beş yüz yumurtaya kadar çıkıyor. Sonra üç tane yumurta kırıp yiyelim diyorlar ama ortada ne kafes, ne tavuk, ne de yumurta var.
Benim dışarıdan bir gözlemle kripto para denen şeyden anladığım budur. Bu işin mantıklı ve makul zemine oturan meşruiyeti söz konusu ise onu da öğrenmek isterim.
Mehmet Soral

29 Nisan 2021 Perşembe

HDP/PKK ORGANİZASYONU ASLINDA BİR ASALA İKAMESİ DİR

HDP, ABD Başkanı Biden'in 1915 Ermeni meselesini "Soykırım" olarak nitelendirmesine destek veren basın açıklaması şöyle;

"Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin"
dedikten sonra "106’ncı yıldönümünde bu toprakların kadim halkı olan Ermenilere karşı gerçekleştirilen soykırımı, yaşanmış olan büyük felaketi ve insanlık trajedisini yüreğimizde hissediyor, katledilenleri saygı ve rahmetle anıyoruz." şeklinde devam ediyor. Bu ifadeleri kime karşı kullanıyor, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Türk milletine.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde grubu bulunan bir partideki cürete bakamısınız, ancak Ermenistan'ın başkenti Erivan meydanında yine bir Ermeni partisi gibi "Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin" ithamında bulunabiliyor.
Ermeni ağzıyla yazılmış böyle bir metin; İstiklal Savaşı öncesinde İstanbul'u işgal edip, gemilerini Boğaz'da demirleyip namlularının da Dolmabahçe Sarayı'na çevrilmiş olmasına alkış tutan azınlıklar tavrıdır ki; onların sonları ne olmuşsa HDP'nin meclisimizdeki siyasi varlığının akıbeti de o olmalıdır.
HDP'nin kurumsal varlığının aslında hangi niyetler üzerine inşa edildiği/oturtulduğunu anlayabilmemiz için yukarıda kalleşçe kaleme alınıp Türk milletinin kafasına kafasına indirme cüretinden sonra başka daha ne gibi hainliklerini beklemeye devam edeceğiz. Biden denen adam "Sizin meclisinizde grubu olan bir partiniz bile benimle aynı düşünüyorken yani kendi insanlarınızı bile yeterince ikna edememişken benim sözlerimi iftira olarak değerlendiremezsiniz" dese ne diyebiliriz.
Tarihçi falan değilim ama tarihin en az son kırk yılına şahit olmuş birisi olarak diyorum ki; o metin aslında HDP'nin gizlenen varlık nedenini açıkça deşifre etmiş oluyor ki; o da hiç şüphesiz "Büyük Ermenistan"ın hayaline matuf bir organizasyon olduğudur.
"Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin" cümlesinden her Türk vatandaşının çıkarması gereken sonuç bu olmalıdır.
Planlanmış şekilde suni olarak Kürt ayrımcılığı inşa edilerek, onun üzerinden silahlı unsur olarak dağlarda PKK, siyasi uzantısı olarak da geçmişte değişik isimlerle de olsa bugün için HDP olarak mecliste yer almışlardır. Bu iç içe geçmiş silahlı ve siyasi organizasyonu bizatihi Ermeniler üzerinden başarmaları mümkün değildi, zira Anadolu coğrafyasında yeterli sayıda Ermeni yoktu ama onlar için her türlü tahrik ve suiistimallerle motive edebilecekleri Kürtler vardı ve maalesef oy hesabı yapan diğer partilerin siyasi körlüğü, Ermeni terör örgütü Asala'nın tasfiye edilerek hemen akabinde yerine PKK'nın kurulmasındaki amacı sorgulayamadılar. İşte bunun içindir ki hiç bir zaman HDP'ye PKK'nın terör örgütü olduğu söyletilemeyecektir.
12 Eylül 1980 sonrası ABD'nin "Bizim çocuklar" dediği cuntanın belki de birilerinin yine çocukları olma hasebiyle bölge insanımızı yani Kürt vatandaşlarımızı öteleyip kakalayarak, hor görüp aşağılayarak sergilenen kasti tutum ve davranışları ile devletine ve milletine küstürülerek bir kısmı da asileştirilerek Asala terör örgütü yerine kurulan PKK için yumuşak karın oluşturup, onun üzerinden kırk yıldır süre gelen bir problemin devamına neden oldular.
Malesef 12 Eylül 1980 cuntacılardan sonra gelen siyasi yönetimlerden özellikle Turgut Özal'ın "Federasyon tartışılabilir" demesi, Recep Tayyip Erdoğan'ın BOP projesi dahilinde, açılımlar paralelinde "Osmanlıda da Kürdistan vardı, Diyarbakır BOP'un önemli bir merkezi olacak, 1915 yılında olanlar için Ermeniler den özür dilerim" şeklindeki hesabı kitabı yapılmadan söylenmiş sözler Asala Ermeni terör örgütü yerine kurulan PKK ve onun meclisteki siyasi tamamlayıcı olan HDP üzerinde "Az kaldı başaracağız" duygusunu motive eden ifadeler olmuştur.
Yani demem o ki; daha önce değişik isimlerle kurulup kapanan ve son hali HDP ile varlığını sürdüren siyasi organizasyon her ne kadar "Kürt inisiyatifi" şeklinde zihinlere nakşedilmiş olsa da; tamamen ve tamamen Asala Ermeni Terör Örgütü tasfiye edilerek yerine ikame edilmiş PKK'nın meclisteki siyasi uzantısı olduğunu düşünüyorum.
Dolaysıyla her şeyden önce HDP'nin niçin kapatılması gerektiği argümanını bu gizlenen varlığı üzerinden anlatmak gerekir ki; ancak o zaman Kürt kökenli vatandaşımızın HDP seçmeni olmaktan vaz geçmeleri sağlanabilir. Daha önce benzerlerinde olduğu gibi HDP de kapatılırsa yerine kurulacak partinin oyunun sekiz milyon olabileceğini tahmin etmemek siyasi geçmişimizi bilmemek demektir. Yani her kapatılma sonrası kurulan her yenisi bir öncekinden daha ayrımcı ve daha güçlü oluyorsa; yine aynı şeyi yaparak HDP kapatılsın demenin ne anlamı var. Hadi bakalım, yine kapatılsın diyelim ama bu talebimiz "Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin" şeklindeki Ermeni emellerini gerçekleştirmek isteyen PKK terör örgütü ile iç içe geçmiş bir organizasyon olduğu üzerinden olsun.
Son olarak diyorum ki; eğer HDP kurumsal olarak "Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin" deme cüretinde bulunmuşsa; kendini T.C Devleti'ni kuran parti olarak gören CHP'nin artık HDP'yi koruyan ve kollayan tavrına son vermelidir.
Unutmayalım ki; büyük Ermenistan hayalini kuranlar Kürt vatandaşlarımız üzerinden etnik ayrımcılık yaparak bunu siyasal Kürt hareketiymiş şeklinde gösterme mühendisliğinin ürünü bugünkü PKK/HDP aşamasına gelinmiş olmasının önünü açan, 12 Eylül 1980 cuntası tarafından kapatılan CHP'ye ikame olarak kurulan, Erdal İnönü'nün genel başkanı olduğu SHP dir. SHP listesinden sözde Kürtleri temsilen seçime girip kazanarak meclise giren vekiller sonra istifa edip kendi partilerini kurmuşlardı. Maalesef CHP geleneği böyle kol kanat germe inisiyatifi yüzden Asala Terör Örgütünün yerine kurulan PKK'nın etnik Kürt ayrımcılığı şeklinde zihinlere dayatılan siyasal hareketin kurumsallaştırılmasına vesile kılınmıştır. CHP yine HDP üzerinden benzer hataları tekrarlamaması gerekir diye düşünüyorum.

Biden'in ithamı karşısındaki acziyet

Madem ki bir gün önce Biden ile görüşülmüştü, Biden'nin egosunu tatmin etmesi mi beklendi. O alçakça ithamını henüz yapmamışken yapılan telefon görüşmesi sırasında tam da konjonktürün müsait olduğu bir süreçte "One minute" postası konamaz mıydı. Bunun için İlle de seçim arifesinde olmamız mı gerekiyordu.
Kırk yıldır hiç bir ABD başkanı doğrudan bu alçakça ithamda bulunmaya cüret edemeyip sadece Biden etmişse; bizim hangi zafiyetimizden güç alarak bunu yapabilmiştir, sorgulamamız gerekmez mi. Nedeni S400 falan filan diyenler olabilir ama geçmişte haşhaş ekmemiz yasaklanmış, Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle silah ambargosu konmuş ama zamanın iktidarları bu yaptırımları takmayarak İncirlik üssünü kapatma örneğinde olduğu gibi gerekeni yapmışlar, buna rağmen ABD başkanlarının hiç birisi soykırım ithamında bulunmaya cüret edememişlerdi. Tarihin AKP ile başladığını sananlar o tarihi duruş ve kararları bilmezler.
Şahsi kanaatim o ki; Trump'ın daha önce Erdoğan'a gönderdiği mektubun muhtevası ile yaptığı tehditi bu sefer yine aynı muhteva ile Biden telefon görüşmesinde yapmış olabilir. BOP eş başkanlığını kabul etmek, Papaz'ı vermek, Trump'ın mektubunu alıp ama gereken cevabını verememek gibi aslında birden çok sarı öküzü teslim ederek bugünlere gelinmesi, önünü açtığımız kaçınılmaz son değil miydi. Şimdi ise devamı isteniyor.

Yeni atanan aile bakanının ilk icraatına gafla başladı

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle makamına sembolik olarak oturttuğu çocuğu takdim ederken canını en çok acıtan tarafı (Koruma altında) ile tanıtıp ifşa edebilecek kadar bir hamlığı yine bu özel çocuklardan sorumlu bakanın yapmış olması ne kadar büyük bir talihsizlik değil mi.
Önceliği, davet ettiği çocuğa ve onu nasıl onurlandıracağına değil, çikolatayı özne yapıp ramazan ve oruç üzerinden "İmani" hassasiyetinin ne derece "Kuvvetli" olduğu mesajını vermeye yönelikti. Vay be; ne kadar da dini bütün bakan değil mi.
Sanki bir çocuk sadece çikolata ile sevindirebilirmiş gibi "Ramazan nedeniyle çikolata veremediğinden" bahisle bakanlığının ilk icrasında büyük bir skandala imza atarak çok basit bir programı ellerine yüzlerine bulaştırmış oldular. Koskoca bakanlıkta, o çocuk için yaşına uygun bir oyuncağın alınmasını akıl edemeyecek ne kadar da nasipsiz varmış.
Esas mesele nedir biliyor musunuz; o törenlerin mana ve öneminden o kadar yüksek düzeyde nefret söz konusu ki; mesajlarını ancak bu şeklide veriyorlar. Söz konusu bakan buna ilişkin içinde bulunduğu psikolojik halini bir anlamda dışa vurmuştur.
Dolayısıyla, cumhuriyet değer ve kazanımlarına atıf yapan milli bayramlarımız dahil tüm sembolik hatırlatmalar siyasal İslamcı vesayeti hakim kılma mücadelesi veren AKP ve yandaşları için şimdilik kerhen hatırlanan, gereği yapılan şeyler olup, uzun vadede de tamamen uygulamadan kaldırmayı düşündükleri hususlardır. Peki buna güçleri yetecek mi; elbette hayır.

Her üç kâğıtçı ve dolandırıcı niçin hatırlı bir AKP'liye yanaşır?

Birisi yürüyüşe çıksa, S.Soylu'nun evinin önünden geçerken yorulsa dinleneyim diye bir kenara çömelse polis hemen "Hayırdır hemşerim, ne işin var burada" der değil mi. Ama SS büyük dolandırıcıyı makamına buyur edip ağırlamış, belgelerle sabit olduğu halde
"Ben o dolandırıcıyı tanımıyorum bir işim olmamıştır" diyor.
1990'lı yıllarda köy derneğimiz adına köyümüzün yol sorunu için bir milletvekili aracılığı ile zamanın köy işleri bakanlığına ulaşmak istediğimde bugünkü malum dolandırıcının SS'nin odasındaki gibi oturma pozisyonunu alabilmem için kapısında beş saat beklemiştim.
Sayın SS o oturma pozisyonundaki adamı ya çağırmışsındır, ya da bir şey istediği için gel demişsindir ama kesinlikle geçerken uğramış gibi bir durumun söz konusu olmadığı aşikar.
Ben bir vekil kapısında randevum olduğu halde beş saat beklemişken; ne tesadüf bir de baktınız ki odanızın bacasından tam da koltuğun üzerine bir adam düşmüş, üstelik de kare ceketli ve ne kadar da sizdenmiş değil mi(!)
Mehmet Soral