29 Nisan 2021 Perşembe

HDP/PKK ORGANİZASYONU ASLINDA BİR ASALA İKAMESİ DİR

HDP, ABD Başkanı Biden'in 1915 Ermeni meselesini "Soykırım" olarak nitelendirmesine destek veren basın açıklaması şöyle;

"Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin"
dedikten sonra "106’ncı yıldönümünde bu toprakların kadim halkı olan Ermenilere karşı gerçekleştirilen soykırımı, yaşanmış olan büyük felaketi ve insanlık trajedisini yüreğimizde hissediyor, katledilenleri saygı ve rahmetle anıyoruz." şeklinde devam ediyor. Bu ifadeleri kime karşı kullanıyor, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve Türk milletine.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde grubu bulunan bir partideki cürete bakamısınız, ancak Ermenistan'ın başkenti Erivan meydanında yine bir Ermeni partisi gibi "Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin" ithamında bulunabiliyor.
Ermeni ağzıyla yazılmış böyle bir metin; İstiklal Savaşı öncesinde İstanbul'u işgal edip, gemilerini Boğaz'da demirleyip namlularının da Dolmabahçe Sarayı'na çevrilmiş olmasına alkış tutan azınlıklar tavrıdır ki; onların sonları ne olmuşsa HDP'nin meclisimizdeki siyasi varlığının akıbeti de o olmalıdır.
HDP'nin kurumsal varlığının aslında hangi niyetler üzerine inşa edildiği/oturtulduğunu anlayabilmemiz için yukarıda kalleşçe kaleme alınıp Türk milletinin kafasına kafasına indirme cüretinden sonra başka daha ne gibi hainliklerini beklemeye devam edeceğiz. Biden denen adam "Sizin meclisinizde grubu olan bir partiniz bile benimle aynı düşünüyorken yani kendi insanlarınızı bile yeterince ikna edememişken benim sözlerimi iftira olarak değerlendiremezsiniz" dese ne diyebiliriz.
Tarihçi falan değilim ama tarihin en az son kırk yılına şahit olmuş birisi olarak diyorum ki; o metin aslında HDP'nin gizlenen varlık nedenini açıkça deşifre etmiş oluyor ki; o da hiç şüphesiz "Büyük Ermenistan"ın hayaline matuf bir organizasyon olduğudur.
"Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin" cümlesinden her Türk vatandaşının çıkarması gereken sonuç bu olmalıdır.
Planlanmış şekilde suni olarak Kürt ayrımcılığı inşa edilerek, onun üzerinden silahlı unsur olarak dağlarda PKK, siyasi uzantısı olarak da geçmişte değişik isimlerle de olsa bugün için HDP olarak mecliste yer almışlardır. Bu iç içe geçmiş silahlı ve siyasi organizasyonu bizatihi Ermeniler üzerinden başarmaları mümkün değildi, zira Anadolu coğrafyasında yeterli sayıda Ermeni yoktu ama onlar için her türlü tahrik ve suiistimallerle motive edebilecekleri Kürtler vardı ve maalesef oy hesabı yapan diğer partilerin siyasi körlüğü, Ermeni terör örgütü Asala'nın tasfiye edilerek hemen akabinde yerine PKK'nın kurulmasındaki amacı sorgulayamadılar. İşte bunun içindir ki hiç bir zaman HDP'ye PKK'nın terör örgütü olduğu söyletilemeyecektir.
12 Eylül 1980 sonrası ABD'nin "Bizim çocuklar" dediği cuntanın belki de birilerinin yine çocukları olma hasebiyle bölge insanımızı yani Kürt vatandaşlarımızı öteleyip kakalayarak, hor görüp aşağılayarak sergilenen kasti tutum ve davranışları ile devletine ve milletine küstürülerek bir kısmı da asileştirilerek Asala terör örgütü yerine kurulan PKK için yumuşak karın oluşturup, onun üzerinden kırk yıldır süre gelen bir problemin devamına neden oldular.
Malesef 12 Eylül 1980 cuntacılardan sonra gelen siyasi yönetimlerden özellikle Turgut Özal'ın "Federasyon tartışılabilir" demesi, Recep Tayyip Erdoğan'ın BOP projesi dahilinde, açılımlar paralelinde "Osmanlıda da Kürdistan vardı, Diyarbakır BOP'un önemli bir merkezi olacak, 1915 yılında olanlar için Ermeniler den özür dilerim" şeklindeki hesabı kitabı yapılmadan söylenmiş sözler Asala Ermeni terör örgütü yerine kurulan PKK ve onun meclisteki siyasi tamamlayıcı olan HDP üzerinde "Az kaldı başaracağız" duygusunu motive eden ifadeler olmuştur.
Yani demem o ki; daha önce değişik isimlerle kurulup kapanan ve son hali HDP ile varlığını sürdüren siyasi organizasyon her ne kadar "Kürt inisiyatifi" şeklinde zihinlere nakşedilmiş olsa da; tamamen ve tamamen Asala Ermeni Terör Örgütü tasfiye edilerek yerine ikame edilmiş PKK'nın meclisteki siyasi uzantısı olduğunu düşünüyorum.
Dolaysıyla her şeyden önce HDP'nin niçin kapatılması gerektiği argümanını bu gizlenen varlığı üzerinden anlatmak gerekir ki; ancak o zaman Kürt kökenli vatandaşımızın HDP seçmeni olmaktan vaz geçmeleri sağlanabilir. Daha önce benzerlerinde olduğu gibi HDP de kapatılırsa yerine kurulacak partinin oyunun sekiz milyon olabileceğini tahmin etmemek siyasi geçmişimizi bilmemek demektir. Yani her kapatılma sonrası kurulan her yenisi bir öncekinden daha ayrımcı ve daha güçlü oluyorsa; yine aynı şeyi yaparak HDP kapatılsın demenin ne anlamı var. Hadi bakalım, yine kapatılsın diyelim ama bu talebimiz "Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin" şeklindeki Ermeni emellerini gerçekleştirmek isteyen PKK terör örgütü ile iç içe geçmiş bir organizasyon olduğu üzerinden olsun.
Son olarak diyorum ki; eğer HDP kurumsal olarak "Ermeni soykırımı utancıyla yüzleşin" deme cüretinde bulunmuşsa; kendini T.C Devleti'ni kuran parti olarak gören CHP'nin artık HDP'yi koruyan ve kollayan tavrına son vermelidir.
Unutmayalım ki; büyük Ermenistan hayalini kuranlar Kürt vatandaşlarımız üzerinden etnik ayrımcılık yaparak bunu siyasal Kürt hareketiymiş şeklinde gösterme mühendisliğinin ürünü bugünkü PKK/HDP aşamasına gelinmiş olmasının önünü açan, 12 Eylül 1980 cuntası tarafından kapatılan CHP'ye ikame olarak kurulan, Erdal İnönü'nün genel başkanı olduğu SHP dir. SHP listesinden sözde Kürtleri temsilen seçime girip kazanarak meclise giren vekiller sonra istifa edip kendi partilerini kurmuşlardı. Maalesef CHP geleneği böyle kol kanat germe inisiyatifi yüzden Asala Terör Örgütünün yerine kurulan PKK'nın etnik Kürt ayrımcılığı şeklinde zihinlere dayatılan siyasal hareketin kurumsallaştırılmasına vesile kılınmıştır. CHP yine HDP üzerinden benzer hataları tekrarlamaması gerekir diye düşünüyorum.

Biden'in ithamı karşısındaki acziyet

Madem ki bir gün önce Biden ile görüşülmüştü, Biden'nin egosunu tatmin etmesi mi beklendi. O alçakça ithamını henüz yapmamışken yapılan telefon görüşmesi sırasında tam da konjonktürün müsait olduğu bir süreçte "One minute" postası konamaz mıydı. Bunun için İlle de seçim arifesinde olmamız mı gerekiyordu.
Kırk yıldır hiç bir ABD başkanı doğrudan bu alçakça ithamda bulunmaya cüret edemeyip sadece Biden etmişse; bizim hangi zafiyetimizden güç alarak bunu yapabilmiştir, sorgulamamız gerekmez mi. Nedeni S400 falan filan diyenler olabilir ama geçmişte haşhaş ekmemiz yasaklanmış, Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle silah ambargosu konmuş ama zamanın iktidarları bu yaptırımları takmayarak İncirlik üssünü kapatma örneğinde olduğu gibi gerekeni yapmışlar, buna rağmen ABD başkanlarının hiç birisi soykırım ithamında bulunmaya cüret edememişlerdi. Tarihin AKP ile başladığını sananlar o tarihi duruş ve kararları bilmezler.
Şahsi kanaatim o ki; Trump'ın daha önce Erdoğan'a gönderdiği mektubun muhtevası ile yaptığı tehditi bu sefer yine aynı muhteva ile Biden telefon görüşmesinde yapmış olabilir. BOP eş başkanlığını kabul etmek, Papaz'ı vermek, Trump'ın mektubunu alıp ama gereken cevabını verememek gibi aslında birden çok sarı öküzü teslim ederek bugünlere gelinmesi, önünü açtığımız kaçınılmaz son değil miydi. Şimdi ise devamı isteniyor.

Yeni atanan aile bakanının ilk icraatına gafla başladı

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle makamına sembolik olarak oturttuğu çocuğu takdim ederken canını en çok acıtan tarafı (Koruma altında) ile tanıtıp ifşa edebilecek kadar bir hamlığı yine bu özel çocuklardan sorumlu bakanın yapmış olması ne kadar büyük bir talihsizlik değil mi.
Önceliği, davet ettiği çocuğa ve onu nasıl onurlandıracağına değil, çikolatayı özne yapıp ramazan ve oruç üzerinden "İmani" hassasiyetinin ne derece "Kuvvetli" olduğu mesajını vermeye yönelikti. Vay be; ne kadar da dini bütün bakan değil mi.
Sanki bir çocuk sadece çikolata ile sevindirebilirmiş gibi "Ramazan nedeniyle çikolata veremediğinden" bahisle bakanlığının ilk icrasında büyük bir skandala imza atarak çok basit bir programı ellerine yüzlerine bulaştırmış oldular. Koskoca bakanlıkta, o çocuk için yaşına uygun bir oyuncağın alınmasını akıl edemeyecek ne kadar da nasipsiz varmış.
Esas mesele nedir biliyor musunuz; o törenlerin mana ve öneminden o kadar yüksek düzeyde nefret söz konusu ki; mesajlarını ancak bu şeklide veriyorlar. Söz konusu bakan buna ilişkin içinde bulunduğu psikolojik halini bir anlamda dışa vurmuştur.
Dolayısıyla, cumhuriyet değer ve kazanımlarına atıf yapan milli bayramlarımız dahil tüm sembolik hatırlatmalar siyasal İslamcı vesayeti hakim kılma mücadelesi veren AKP ve yandaşları için şimdilik kerhen hatırlanan, gereği yapılan şeyler olup, uzun vadede de tamamen uygulamadan kaldırmayı düşündükleri hususlardır. Peki buna güçleri yetecek mi; elbette hayır.

Her üç kâğıtçı ve dolandırıcı niçin hatırlı bir AKP'liye yanaşır?

Birisi yürüyüşe çıksa, S.Soylu'nun evinin önünden geçerken yorulsa dinleneyim diye bir kenara çömelse polis hemen "Hayırdır hemşerim, ne işin var burada" der değil mi. Ama SS büyük dolandırıcıyı makamına buyur edip ağırlamış, belgelerle sabit olduğu halde
"Ben o dolandırıcıyı tanımıyorum bir işim olmamıştır" diyor.
1990'lı yıllarda köy derneğimiz adına köyümüzün yol sorunu için bir milletvekili aracılığı ile zamanın köy işleri bakanlığına ulaşmak istediğimde bugünkü malum dolandırıcının SS'nin odasındaki gibi oturma pozisyonunu alabilmem için kapısında beş saat beklemiştim.
Sayın SS o oturma pozisyonundaki adamı ya çağırmışsındır, ya da bir şey istediği için gel demişsindir ama kesinlikle geçerken uğramış gibi bir durumun söz konusu olmadığı aşikar.
Ben bir vekil kapısında randevum olduğu halde beş saat beklemişken; ne tesadüf bir de baktınız ki odanızın bacasından tam da koltuğun üzerine bir adam düşmüş, üstelik de kare ceketli ve ne kadar da sizdenmiş değil mi(!)
Mehmet Soral

15 Nisan 2021 Perşembe

LEBALEP KONGRELER VE ÖLÜME ÇAĞRI

Bile bile yapılan Lebalep kongrelerle masum insanlara ölümü çağırmışlardır

Günde, Corona denen illetten ortalama 250 insanımızı kaybederken, 50 bin vaka tespit edilirken...
Ve siz cumhur ittifakı; Lebalep kongreleriniz için ülkenin her bir köşesinden Ankara'ya insan taşıyacaksınız sonra yine bu insanlardan içlerinde Corona'lı olan yüzlercesini serseri mayın gibi hangi ocağa ateş düşüreceklerinin hesabını yapmadan geldikleri yerlere geze eğlene göndereceksiniz...
Ve sonra; Türk milletine yapılan kötülüğü bu aymazlık ve sorumsuzlukta aramayıp, 103 amiralin yine kendi yetiştirilme ve sorumluk bilincinden mütevellit, anayasamızda da "Toplu halde düşünce açıklama" hakkına binaen göstermiş oldukları doğal reflekslerinde arayacaksınız öyle mi.
Bunca yaş ve tecrübeye dayanarak diyorum ki; 103 amiralin şahsında yapılmak istenen, Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının bir başka versiyonu devreye sokulmuş oluyor ki; onun da anlamı; ABD başkanı Biden ile başlatılmak istenen yeni bir sürece, BOP'un güncellenmesine direnecek olan emekli, sivil, asker gibi milli unsurlara 103 amiral üzerinden göz dağı vermektir. Yani bizlerin şöyle düşünmemizi istiyorlar "Neme lazım, sesimizi çıkarmayalım. Baksanıza bu kadar iyi niyetli ve masumane düşünce beyanında bulunanlar bile hainlikle itham edilip, tutuklanıyorlarsa; sesimizi çıkarmayalım, başımızı belaya sokmayalım"
Kendi adıma söylüyorum; benim en büyük zenginliğim karakterimdir. Hiç bir güç bana lebalep yapılan kongrelerden mütevellit velev ki bir kişi dahi vefat etmişse; ölümün benim nezdimde bilerek ve istenerek işlenmiş cinayet olduğunu söylememe mani olamaz.
Dolaysıyla, tanık olduğumuz Corona cinayetlerinin müsebbibi olanlara karşı şahitlik yapmaya yüreği yetmeyenler, 103 şerefli Türk amiraline birilerinin paşa gönlü istiyor diye suç isnat edemezler. "Mavi Vatan" tezini devletin dış politikasında ana eksen kabul edeceksiniz, sonra da bu tezin banisi olan insana darbe yapma niyetinde olan bir hain olarak ithamında bulunacaksınız öyle mi. Bu vicdansızlık bana Ergenekon ve Balyoz süreçlerini hatırlattı. Ama bir şeyi unutuyorsunuz; o kadar musibetin müsebbibi oldunuz ve millete o kadar bedel ödettiniz ki; sizi artık yeterince tanıyoruz ve belki de o nedenledir ki; milletin ezici bir çoğunluğu 103 emekli generalin arkasında dim dik duruyor, onlara sahip çıkıyor.

Türk milliyetçilerinin vicdanı 104 amiralden yana olmuştur

Görüyorum ki Türk milliyetçileri siyaset kurumunun ne düşündüğünü takmadı; 104 generalin "Dikkat çekme" metninin arkasında olduklarını gösterdiler.

Yahu bu ülkede;
Seçim günü gün ortasında mühürsüz zarflardan çıkan oylar geçerli sayılmış. YSK'nın öğleden sonra "HUKUKİ" bulduğu bu uygulamayı (Çelişkiye bakın) seçim sonrası "HUKUKSUZ" bulunup mecliste kanun teklifi ile yasallaştırılması...
Cumhur ittifakının kaybettiği İstanbul seçimlerinin "Hayır biz kazanmalıydık" diyerek iptal ettirilmesi...
Muhalefet oyları ile daha geçen hafta güvenlik soruşturmasına ilişkin "Ret edilen kanun teklifinin'' reddinin iptal edilmesi...
TBMM'nin yaptığı, kadınlar adına bir hak kazanımı olan İstanbul sözleşmesinin bir gece yarısı tek adam iradesi ile yerle yeksan edilmesi...
Hukuk devletinin teminatı olan Anayasa Mahkemesi'nin kapatılmasını talep etme cüretini gösterme...
İşte asıl bunlar göz göre göre yaşanmış darbe ve darbe girişimleridir. Üstelik de bu darbeleri yapanlar devletin her türlü imkanlarına sahip olma ve kullanma hem yetkisine hem de imkanına sahipler. Eğer bir darbe riski varsa ki; o da sizden olabileceği gerçeğidir. Sanırım bu üstün yetenekli iyi yetişmiş 104 amiral, seriler halinde yaptığınız darbelerin şuurlu takipçileri oldukları için Türk milletinin dikkatini çekmek için "Dikkat çekme metni"ni kaleme almışlardır.
Sizi endişelendiren aslında 104 emekli generalin ne yapıp yapmayacaklarından ziyade; Siyasal İslam adına T.C Devleti'nin cumhuriyet değer ve kazanımlarına karşı seriler halinde yaptığınız darbelerin Türk milletine bu generaller örneğinde olduğu gibi yüreklice seriler halinde anlatılacağından korkmanızdır.
Dolaysıyla,
Bizler, yani iradesi kendisinin kontrolünde olan, özgüven sahibi, biat'ı tekmelemiş özgür beyinlere, 104 amiralin darbe yapmak istediği şeklinde bir algıyı zerk edemezsiniz. Bunu azatlık kabul etmez iflah olamayan biatcı kölelerinize yutturabilirsiniz.
Bizim için darbenin alası yukarıda sıraladığım bir kaç örmektir. Yazı uzamasın diye uzatmadım.

Cumhur ittifakının algı operasyonlarının şerrinden korunmak için 103 generalin "Dikkat çekme metni"nin yanında olmamak gibi gaflet veya korkaklıktan mütevellit duruş ortaya koyamamak; cumhuriyet, onun yüzyıla yakın değer ve kazanımlarına karşı yürütülen "Siyasal İslamcı darbe" sürecine hizmet olacaktır, bunun farkında olmamız lazım.
Bu bildiride tek hata "Gece yarısı" internet ortamında yayınlanmış olması dır(!)Bu metnin içeriğine vakıf olan, doğal refleksini her daim gösterme bilincine sahip iyi yetişmiş 103 generalin, metni gece yarısı internet ortamında yayınlamak gibi bir ahmaklığı düşünmüş olmaları mümkün değil. Zamanlamanın cumhur ittifakının trol ordusunca ne denli suiistimal edilebileceğini düşünemeyecek kadar zeka fakiri olsalardı, her halde Türk ordusunda amiral olma düzeyine ulaşmaları da mümkün olamazdı.
Metnin gece yarısı yayınlanması belli ki; "Eniştemden öğrendim" senaryosu devreye sokularak, mandallama yöntemi ile metnin ilan edilmesi sürecine müdahale edilmiş. Sürecin generallerin inisiyatifinden alınarak cumhur ittifakının kontrolüne geçirildiğini tahmin ediyorum. Nitekim 103 amiralden sadece 10 tanesi gözetim altında tutulup sorgulanıyorsa ve ne tesadüf ki; bunlardan kaç tanesinin kendisi ve aile fertlerinin CHP veya İYİ PARTİ ile ilişkili ve iltisaklı oldukları tespit edilip bir ertesi gün yandaş gazetede manşetten veriliyorsa; iç işleri bakanı "Takipteydik" diyorsa burada "Eniştemden duydum" senaryosunun devrede olduğu aşikar değil mi.
Dolaysıyla, eğer bir "Zevzeklik" söz konusu ise bunun muhatabı generaller değil cumhur ittifakının "Eniştemden öğrendim" senaryosunun yazarlarıdır ki anlaşılamayacağını düşünmek; işte asıl zevzeklik budur. Niçin böyle düşünüyorum; bu ülkede on dokuz senedir fetö ve AKP'nin beraber geliştirdikleri kumpas geleneğine alıştık da ondan. Mesela Gezi eylemleri son derece masumane ve demokratik niyetlerle başlayıp devam ederken, güçlü bir muhalif gençlik hareketi görüntüsüne dönüşünce o bilinçli ve yürekli gençliği itibarsızlaştırıp teröristler olarak göstermek için "Kabataş yalanı" senaryosu devreye sokulmuştu. Çevre ve doğaya sahip çıkmaya matuf düzenlenen "Gezi eylemleri" sabote edilerek millete terörist eylemler olarak gösterilmesi senaryosunda ne murad edilmişse, 103 generalin "Dikkat çekme" bildirgesi üzerine de aynı şey murat edilmiştir.
Eğer biz muhalifler kem küm etmeden bu 103 generalin ve metnin arkasında ısrarla duramazsak, ahan da buraya yazıyorum; gün gelecek, hala kesitler halinde devam eden "Siyasal İslamcı Darbe" süreci tamamlanmış olduğunda; bizler ne zaman Atatürk, cumhuriyet değer ve kazanımlarına dair ifadeler kullandığımızda "Atatürk ve Cumhuriyet'e özlem duyma" suçundan sorgulanabileceğimiz günler de gelecektir. Böyle bir tehdit algısının olduğunu hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamanız gerektiğini düşünüyorum.

Kavramların içi o kadar boşaltıldı ki; yerinde kullanıldığı zaman gerçek anlamlarını yitirmiş olacaklarından ne demek istendiği de artık anlaşılmayacaktır.
Mesela din veya İslam denince hele ki "Z Kuşağı" için akıllara gelen; içi boşaltılıp, mutasyona uğratılarak anlamları başkalaştırılan, AKP'nin siyasal gücü ile bütünleşmiş bir takım ritüeller akla geliyor. Bu algı zihnimde öyle bir yer etmiş olmalı ki; her camiye gittiğimde Allah'ın mabedinde miyim yoksa AKP'nin mekanında mı; tereddüt yaşıyorum.
Şimdi de neredeyse üç emekli asker bir mekanda sohbet ederken görülecek olsalar AKP'nin içselleştirdiği, belki de beslendiği darbe tedirginliği yüzünden, Allah muhafaza bir gün bunun gerçeği ile karşılaşacak olsak bu millet 15 Temmuz'da ortaya koyduğu doğal refleksini göstermeyecek "Gene AKP'nin uydurma senaryolarından birisidir" deyip umursamayacak ama o arada olan da olmuş olacaktır.
Ne bu yahu; neredeyse çobanlara talimat geçilecek "Koyunları toplu otlatmayın, iktidarı devirmek için ortak hareket etmeye ilham oluyorlar" diyerek.


128 milyar dolar nerede

-Abuzittin, oğlum 127.99 milyar dolarımız vardı yerinde yok, nereye koydun.
-Usta 127.99 değil 128 olacaktı
-Olum sen nerede yaşadığının farkında değilsin herhalde. O rakamı bir daha ağızına alma sonra ağzımıza ......
biber sürerler

Merkez Bankası Başkanı da 128 milyar doların akıbetine dair açıklama yapmış, özet olarak;
"Sağlıksız fiyat oluşumunun engellenmesine, döviz piyasalarındaki arz-talep dengesine ve likidite tesisine katkıda bulunuldu. Söz konusu döviz işlemleri, işlem platformları üzerinden o günkü piyasa koşulları ve fiyatları çerçevesinde gerçekleştirilmiştir" ifadelerini kullandı. Merkez Bankasının bir anlamda görev tanımını yapılmış, başka da bir bilgi yok.
Bizim Abuzitttin de parayı "Uygun yerlere harcadım" diyor ama en azından detaylandırıyor. Merkez Bankası Başkanı bir anlamda bizim Abuzitttin'in dediğini diyor "Uygun yerlere harcanmıştır".
Mesela bir örnek; en azından büyük hacimli toplu döviz işlemleri sayesinde kur farkından dolayı hangi kişi veya kurumlar lehine kazanç oluşmuştur.

Mehmet Soral
sorlmehmet@gmail.com

6 Nisan 2021 Salı

104 GENERAL

104 emekli generalin ortak bildirisinden zerre miskal endişe duymuyorum. Onların, kadim Türk Ordusu'nun nitelikli yetişmiş emekli olmuş şerefli subayları olduklarını düşünüyorum. Niçin, çünkü benim endişelerim onlarla aynı da ondan. Kesinlikle darbe bildirisi olduğuna inanmıyorum. Bildiride, ordunun başka kuvvetlerine mensup isimlerin olmayışı, sadece denizci askerlerin olması gösteriyor ki; muhtıradan ziyade Montrö
sözleşmesi''nin taşıdığı anlamı görevleri gereği içselleştirmiş askerlerin bilgi ve birikimlerine dayanan endişelerini dile getiren ortak bir metin olduğunu görüyoruz.
Emekli olmuş olmak, yetişme ve görev bilincinden mütevelli yılların birikimi ile oluşmuş doğal asker refleksinin de sona ereceği anlamına gelmez.
Cumhur ittifakının; öyle sahte diplomalarla, asıl meslekleri ile uzaktan yakından ilgisi alakası olmayanların kamu kurumlarında görev yapan "Bilgisiz yetkililerin aklı'' ile ülkeyi uçuruma sürükleyenlere değil, bu son derece yetişmiş insanların ne demek istediklerini anlamaya çalışması ülkemiz ve milletimizin menfaatinedir.
Dolaysıyla ben, Türk milleti ve devletine büyük kazanımlar sağlayan zafer niteliğindeki Montrö sözleşmesi için "Marmara Denizi'nin ayrana dönüştürülmesi olasılığı kadar değişmez sandığınız Montrö sözleşmesini biz değiştirebiliriz" imasında bulunan her kim olursa olsun, bunların karşısında olmak; emeklisi emeksizi, askeri esnafı Türk milletine mensubiyet şuurunda olan herkesin görevidir.
Büyük bir kamu bankasının yönetim kurulunda diplomasız ve "Mesleki bilgisiz" bir güreşçinin bulunduğu, onu atayanların aynı zamanda daha dün gerçekleşen 15 Temmuz ihanetinden sonra hala bir fetöcü askeri terfi ettirip askeri istihbaratta general yaptıkları, devleti yönetme disiplininin adeta kontrolden çıktığı bir süreçte...
Kimse kusura bakmasın ben "Montrö sözleşmesi"nin; Marmara Denizi'nin mümkün olmasa da ayrana dönüştürülebileceği olasılığından bahisle delinebileceğine atıf yapan siyasi yöneticilere değil, cumhuriyet değer ve kazanımlarını koruma ve kollama üzerine yetişmiş askerlerin ortaya koydukları tavra güvenir ve anlamlı bulurum.
Amma velakin;
104 emekli askerin, cumhur ittifakının ve trollerinin bu bildiri üzerinde tepinerek ülkenin gerçek sorunlarının konuşulmamasına vesile olacağının hesabını yapabilmeliydiler. Sonuç itibariyle bu bildiri cumhur ittifakının işini kolaylaştırırken muhalefetin de zorlaştırmıştır.
Zaten hep böyle olmuştur; asker veya ordu en doğal ve haklı endişelerini en olmayan yollarla, en zamanlamasız şekilde her ortaya koyduklarında; ne garip ki yine her defasında endişe duydukları unsurları iktidara taşımışlardır. Bu bildiri cumhur ittifakına; içine düştüğü çıkmazda can suyu olacaktır. 104 amiral endişelerinde haklılar ancak bunları ifade etmek için buldukları yol ve yöntem yanlış olmuştur.

Özel eğitim görmüş üstün nitelikli amirallerin eğitimini aldıkları, Montrö dahil uluslar arası sözleşmelerle elde edilen kazanımları koruma ve kollama refleksinden darbe çıkaramazsınız. Esas korkunuz, iktidardan olma korkunuzun üzerinize sinmiş tedirginliğidir. Aslında bu insanların silahlarından değil, zaten beylik tabancaları hariç yok da; ama bilgi, birikim ve iyi yetişmişliklerinden mütevellit özgüvenlerinden, kısaca yüreklerinden korkuyorsunuz.
Bence siz önce fetö örneğinde olduğu gibi hala güncel olan; devlete yerleştirdiklerinizden emin olun. O cemaatin bu cemaatin, devletin falanca filanca birimlerinde hakim oldukları bizatihi muhalefet tarafından sürekli ifade ediliyor.
Malum "Dikkat çekme" metnini paylaşan amiralleri hadisiz ve hudutsuzca suçlayıp emekliliklerinin iptalini, rütbelerinin sökülmesini ve maaşlarının kelimesini talep eden Devlet Bahçeli; o delikanlı insanlar gibi kaç tane yetiştirip Türk devlet ve milletine armağan ettin. Keşke Allah sana da nasip edip, bir evladın ana rahmine düştüğünden amiral olana kadar geçen sürede yaşananlara şahit olabilseydin. 25 yaşındaki oğlumu yatmadan önce hala kontrol ediyorum; üstü açık uyumuş olabilir mi diye.
O kadar kolay mı; o omuzlardaki rütbe onur ve şerefleri onlara sen mi bahşettin ki; "Hepsini toplayın, geri alıyorum" diyebiliyorsun. Sana insanların şeref ve onurları üzerinde tasarruf yetkisi verilmedi ki; elinde bir tahsildar defteri istediğine istediğin hesabı kesiyorsun. O analardan birisi çıksa size; "Ey Bahçeli son derece emin olduğum evladıma hangi cüretle öyle ithamda bulunabilirsin. Montrö bozulmasın demenin neresinde hainlik var, söylesene" dese ne cevap vereceksin.
Türk milliyetçiliği açısından devleti koruma ve kollama mantığı içerisinde, cumhuriyet değer ve kazanımlarına sadakat anlamında "Dikkat çekme" bildirgesinde ne yanlış bir düşünce, ne de yanlış bir ifade var. Ama şunu anlıyoruz ki; milliyetçi vicdanın kabul etmediği, izah etmede aciz kaldığı tutum ve davranışlarınızın temelindeki gerçek; Balgat hegemonyanızın sürdürülebilir olmaktan çıkmış olmasıdır.
104 iyi yetişmiş yürekli Türk amirali...
bir çoğunuz AKP'nin devlete yerleştirdiği fetö tarafından Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında mağdur edildiniz, birçoğunuz 15 Temmuz ihaneti karşısında emekli olduğunuz halde birliklerinize koşarak hainlere karşı mücadele ettiniz, yetmediği gibi maalesef bu gün de siyaset kurumunun ihanetine maruz kaldınız.
Şunu iyi bilin ki; Türk milliyetçileri sizinle ilgili ne Devlet Bahçeli'nin ne de Meral Akşener'in yanında değil, sizin yanınızdadırlar. Ama Meral Hanım'ın bir sözü var ki ciddiye almalısınız, yani parti kurun. Siyasette doğruluk ve kaypaklık aşağı yukarı at başı gider. Sizi ne kadar takdir etsem de; meramınızı ancak siyaset içinde anlatabileceğinizi düşünüyorum. Çünkü siyasetin kaypak tarafı ile ancak öyle baş edebilirisiniz. Meral Hanım'ın "Zevzekler" ithamını hiç doğru bulmadım ama dedim ya; o ifade, Meral Hanım'ın vicdanının söylettiği değil siyasi konjonktürün söylettiği bir sıfattır. Çünkü bu salgın sürecinde il il, ilçe ilçe, köy köy dolaşarak millet ile hemhal olan Meral Akşener'in emeklerini yerle yeksan edecek, belli ki siyasi sonuçlarının hesabını yeterince yapamadığınız, cumhur ittifakının suiistimal edip günlerce üzerinde tepineceği aşikar olan bir suiistimal alanı yaratmış oldunuz.
Değerli amirallerim,
Önce sizi doğuran ana babalarınıza, sonra eğitiminizde emeği geçen hocalarınıza kadir kıymet bilen herkes kurban olsun.


Peki AK PARTİ'nin bu yaptıklarına ne diyeceğiz

İlker Başbuğ veya herhangi bir siyasi parti lideri ya da önemli bir kanaat önderi "Anayasa Mahkemesi kapatılmalıdır" demiş olsalardı cumhur ittifakı trolleri şimdi hep bir ağızdan ne yaygara koparıyor olurlardı değil mi; "Darbe çığırtkanlığı yapılıyor" diyerek.
Aslında AK PARTİ bu ülkede ismi konmamış seri halde "Darbeler" yapıyor, bilmem farkında mısınız.
"17/25 Aralık 2013"ün fetö soruşturmaları için milat kabul edilmesi; anayasamıza göre hangi hukuki merciinin verdiği karara binaen meşru görülmüştür. AK PARTİ'ye göre fetö'nün geçmişi kırk yıl öncesine dayandığına göre milad niçin "17/25 2013" oluyor da daha öncesi; mesela 2004 milli güvenlik kurulu kararı olmuyor; "Cemaatin paralel yapılanması" tespiti. Kim böyle olsun istedi; AK PARTİ.
Sonra;
Oylama sürerken gün ortasında mühürsüz zarflardan çıkan oyların geçerli sayılması.
Sonra;
İstanbul Belediye başkanlığı seçimini kaybetmiş olmalarına rağmen iptalinin sağlayarak tekrarlatmak.
Sonra;
Türk milletinin masa başında elde ettiği ve büyük kazanımlar sağladığı Montrö Sözleşmesi'nin; belli ki arka planında ne gibi niyetlerin olduğunu bilmediğiniz "Kanal İstanbul Projesi'nin icra edilmesi paralelinde "Marmara Denizi' ayran yapmak mümkün dür" lafı üzerinden tartışmaya açılması cüretinin gösterilmesi.
Sonra;
TBMM, yani parlamento tarafından kabul edilerek uyulması yasallaşan, muhtevası kadın hakları olan İstanbul sözleşmesinin bir gecede tek bir irade tarafından iptal edilmesi.
Sonra;
Muhalefet tarafından TBMM'de red edilen bir kanun teklifinin cumhur ittifakı tarafından talep edilip meclis başkanı tarafından oylamanın iptalinin sağlanması.
"27 Nisan e-muhtırası" muhtıra olabiliyorsa yukarıda sıraladıklarım da pekala darbedir. Hiçbirinde, vicdani muhasebe yaptığımızda hukuki meşruiyet göremiyorum.


Gergeroğlu meselesi üzerine

Gergeroğlu'nun HDP milletvekili olup ne demiş ne yapmış umurumda değil. Eğer Gergeroğlu'na isnat edilen suç üzerinden hüküm verilecekse tüm hapishaneler AK PARTİ ile iligili ve iltisaklı olanlarla dolar. "Ne istediniz de vermedik"ten sorgulamaya başlanırsa....
Gergeroğlu'na isnat edilen suçun aynısını yani terörü ve teröristi övmeyi....
Apo'ya; "Sayın demeyi suç olmaktan çıkardık" diyenlere, "Kürtlere yapılan bana da yapılsaydı ben de dağa çıkardım" diyenlere, Apo'yu siyasi Kürt hareketinin lideri görüp meşrulaştırarak, siyasi destek için kendisine Kürtlere hitaben ısmarlama mektup yazdırarak, etnik ayrımcılara "Sizin lideriniz Abdullah Öcalan dır. Biz cumhur ittifakı olarak bunu kabul ediyoruz ama siz de oylarınızı cumhur ittifakına vermelisiniz" şeklindeki taahhüde şamil kıldığımızda yukarıda sıraladığım terör ve terörist ile hemhal olma haline ne diyeceğiz peki. Gergeroğlu'nun yattığı koğuşun bir yanındaki koğuşa da yukarıdaki düşünce, eylem ve gerçekleşmiş fiillerin müsebbibi olanlar yatarsa işte o zaman Gergeroğlu'nun hapis yatması hem hak, hem de adil olur.
Gelelim esas söylemek istediğime. Devlet Bahçeli marifeti ile meclise getirilip, Türk milliyetçiliği kurumsal kimliği MHP'den AKP'ye asist yapılarak, AKP tarafından "İkiz yasalar" olarak Türk milletine atılan gol gerçeği ortadayken, kimse kusura bakmasın devletin ve milletin bekası üzerine hassasiyetimi Gergeroğlu'nun ne yaptığı ne söylediği üzerinden değil, biz bu ikiz yasalar golünü ne ara niçin yedik bunu sorgulama üzerinden göstermek isterim.
18.06.2003 tarihinde, AB’ye 6. Uyum Paketi, medeni ve siyasi haklar ile ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin uluslar arası sözleşmeler kapsamında yürürlüğe giren 4867 ve 4868 sayılı İkiz yasalara göre...
Taraf ülkeler içinde kendini halk ve inanç grupları olarak tanımlayanlar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptirler. Yine bu sözleşme ile kendilerini "Halk" olarak tanımlayan etnik veya bölgesel halkların sahip oldukları doğal kaynakların kullanımının kendi tasarruflarında olmasını talep edebilecekler.
Bu iki yasa ülkemizde etnik ve dinsel ayrımcılığı olabildiğince körükleyerek, ülke bütünlüğüne mayın döşeme imkanı sağlıyor.
Yani uluslar arası camia düğmeye bastığı an, kendine "Halk" diyenler sivil itaatsizlik ve çatışma sürecini başlatabilir. İşte bu nedenle HDP eş başkanı Demirtaş "İsteklerimiz kabul görmezse ortalığı Tahrir meydanına çeviririz" demeye cüret edebilmiştir. Buna cüret edebiliyor çünkü, TBMM'inden geçmiş ikiz yasalar bunun için bir alt zemin hazırlamıştır da ondan.
Sonuç; gerek AKP gerekse MHP'nin sürekli tahriklerle diğer siyasi partileri de çatışma arenasına çekerek HDP üzerinde tepinme ile yaratılan tozun dumanın içinde ikiz yasaların cevaz verdiği yeni bir süreç üzerine yazılmış bir başka gol hazırlığı mı var.
Artık şu gerçeği bilelim ki; HDP üzerinden yaratılan görsel mağduriyetler (Hukuki değil) ile ülkedeki tüm Kürtlerin tahriklerle kendi aralarında konsolide olmalarını sağlamak gibi sinsice bir sürecin yürütüldüğünü veya en azından yürütülmekte olan sürecin böyle bir sonuca yarayacağını düşünüyorum.
Şimdi tam da sorma zamanı değil mi; Devlet Bahçeli Türk milletinin sahip olduğu değerlerden bahisle İstanbul sözleşmesinin iptalini hararetle destekledi. Haydi bakalım; şimdi de kendisinden beklentimiz ikiz yasaların gene bir gece yarısı aynı şekilde kabulünün kaldırılmasıdır.
Neymiş; Gergeroğlu onu demiş bunu demiş, döşek serip mecliste yatmış, abdest almış namaz kılamamış, pantolonu çıkarıp giymemiş vs.
Geçiniz bunları. İkiz yasalar golünü bu millete niçin attınız. Yoksa cumhur ittifakı ruhu o günlerde mi vücut bulmuştu ki; daha sonraki tüm süreçler Recep Tayyip Erdoğan'ın tek otorite sahibi olmasına yönelik gelişti ve yaşandı.
Bugün için HDP, yarın için hangi inisiyatif olabilir bilemem ama HDP üzerinden bizatihi hükümet/cumhur ittifakı politikası ile konsolide olmaya adeta yönlendirilen Kürtler gün gelecek eylemlerini ikiz yasların kabulü meşruiyetine dayandırarak emperyalistler nezdinde ülkemiz için yumuşak karın oluşturacaklardır, unutmayalım.
Dolaysıyla, hassasiyetlerimiz anlamında dikkat kesilmemiz ve sorgulama yapmamız gereken husus, HDP'nin ne yapmak(Çünkü biliyoruz) istediğinden ziyade cumhur ittifakının ne yapıp, Türkiye'yi nereye götürmek istediğidir.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

30 Mart 2021 Salı

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ ZİNA VE SOY BAĞI


Zina'yı hak bilip haramı meşrulaştıranlar ve İstanbul Sözleşmesi

İstanbul sözleşmesinde hemcinslerin evliliğine atıf yapmak gibi bütünün içindeki ufacık bir ayrıntı üzerinden sözleşmenin iptali yoluna gittiler.
Erkek egemen toplumun beklentisini tatmine yönelik bir karar verilmiştir. Sözleşme; sözleşmeden mütevelli kadını koruyan pozitif ayrımcılığın erkeği mağdur edeceği endişesi ile iptal edilmiştir. Meselesinin aslı budur.
Evli kadın bir başkasına kaçıyor ve adamla beraber yaşamaya başlıyorlar. Kocası yerini de, kiminle olduğunu da biliyor ama şikayetçi olamıyor çünkü kadının yaşı 18 den büyük. Yani istediğini yapabilir. (Eskiden zina yapanlara hapis cezası vardı) Sonra kadın hamile kalıyor, boşanmadığı kocadan aldığı soy ismine doğurduğu çocuğu kaydettiriyor. Dikkat edin lütfen, çocuğu peydahlayan babayı ilgilendiren hiç bir hukuki bağ yok. Yani Çocuk, babası olmayan babanın nüfusuna kaydediliyor.
Şimdi AKP'nin düzenlemesiyle zinaya meşruiyet kazandıran yukarıdaki örnekteki gibi soy bağının değiştirilmesi gibi iğrenç bir suiistimale yol açılırken kadının her türlü mağduriyetine neden olan erkekten kaynaklı suiistimallere karşı düzenlenmiş İstanbul sözleşmesi; Müslüman Türk milleti nezdinde hiç bir zaman zemin bulup onaylanmayacak küçük ve gereksiz bir eşcinsellik ayrıntısı yüzünden iptal edilmiştir.
Tamam öyleyse; hemcins evlilikleri hariç tutup diğer maddeleri alarak yeni bir metin yazın, yenisi budur deyip cumhurbaşkanının KHK yetkisi ile kanunlaştırın geçek niyetinizin ne olduğuna hep beraber şahit oluruz.
Müslüman Türk toplumunun ciddi şekilde sorun olarak görmesi gereken husus hemcins evlilikleri değil, soy bağının değiştirilmesine neden olan zinanın cezasız bırakılmış olmasıdır.
Zina denilen haramı meşrulaştırmanın müsebbibi olmanız gerçeği hanenize tescilliyken, hangi ar ve namus anlayışı ile olmayan hemcins evlilikleri üzerinden fuzuli gerekçeler ileri sürerek, kadını koruyan İstanbul sözleşmesini iptal ettiniz. Zaten bilinen tek örnek de olsa; bunu fiili yaşayanlarıyla itibarlı masalar kurup meşk yaptığınıza göre; derdiniz nedir.

Ülkemizdeki tahakkümün beslediği selefi anlayışın psikolojik baskısı ve somut tehditleri yüzünden, cumhuriyet değer ve kazanımları ile hiç bir sorununu olmayan hatta ilave değerler kazandıran, "Nakle" değil "Akla" dayanan İslam öğretisini ortalama halk düzeyinin inisiyatifinden alıp entelektüel insanların da ilgi alanına taşıyan bir din alimi, akademisyen daha ülkemizi terk etti.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk...
Böyle bir utancın yaşandığı bir ülkede İstanbul sözleşmesi ve muhtevasından hayra vesile olacak sonuçlar çıkarmayı bugünkü ortalama algı düzeyinden beklemek zaten abesle iştigaldi.
Zihinlere zincirlerin vurulduğu, muhalif olarak yazılan her yazıdan, söylenen her sözden sonra bir daha, olmadı bir daha başımıza bir belanın gelip gelmeyeceğinin hesabının yapıldığı, bir gece yarısı koskoca TBMM'nin aldığı kararı tek başına "Artık hükümsüzdür" diyerek kaldıran tek adam iradesinin hüküm sürdüğü; hak, hukuk ve adaletin sosyal medya üzerinden arandığı bir ülkede...
Ne, daha önce "Kaza ile kabul edilmiş İstanbul Sözleşmesi'nin devamı mümkün olabilirdi, ne de Prof. Dr. Mustafa Öztürk gibi bir ilim adamının ilim yapması mümkün olabilirdi. "İyi ki babamın ısrarına uyup da okumadım" diyerek, laik sistemde eğitim ve öğretimi küçümseyen, gereksizliğini ifade eden nakilci Cübbeli'nin dini kanaat önderi olduğu bir ülkede Mustafa Öztürk Hoca'nın elbette bir geleceği olamazdı.
İstanbul Sözleşmesi'nin iptal edilmesi "Sahibinin sesi"ne uygun bir davranış biçimi olmuştur. Aslında bu zihniyetin sözleşmeyi iptal etmesine değil, daha önce nasıl kabul ettiğine şaşırmamız gerekirdi.
Her ailede en az bir kadın yani bir ana var ancak iktidar mensupları ve onların biatcılarını ürküten, sürekli yanlışa sürükleyen modern kadına bakış açıları yani düşmanlıkları olmuştur. Bu bakış açıları öyle kin ve öfke dolu ki onlara analarını da kız evlatlarını da unutturuyor. Oysa kadının mağduriyeti aynı zamanda anaların ve kız evlatlarının da mağduriyeti demek değil mi dir.
Diğer bir husus ise beyinlerini adeta bacakları arasında taşımayı alışkanlık edenler toplumu ilgilendiren vakalara oradan bakıp, oradan okudukları için ille de bir cinsellik atfetme, ilgili ve iltisaklı görme ve gösterme çabaları var. İstanbul Sözleşmesi'ne itirazı biraz da bu minvalde değerlendirmek lazım.
Sizi iktidarda tutacak olan güç devleti yönetebilme, milleti mutlu etme kabiliyetiniz olmalı. Herkesin özeli olan cinsiyetler üzerinden sapkınca ve zorlama yorumlamalarla medeni dünyanın insana ve dolayısıyla kadın haklarını geliştiren uluslar arası sözleşme metinlerini fantezilerinizle kirletemezsiniz.
Her insan ne ise o dur. İnsan kendini bildiği şekildedir bir başkasının istediği şekilde değildir. Kendinizi bu kadar özel, insanların tanımlanmasında, sıfatlandırılmasında yetkili görüyorsanız oldu olacak biraz daha ileri gidin; Allah'a insan siparişi verin(!) Ne yani; kilit mi vuracaksınız, bekçi mi dikeceksiniz.
İstanbul sözleşmesini okudum. Bir yede "Cinsel yönelim" ifadesi geçiyor. Anlaşılan o ki; cinsel yönelimi olanların gerek kendi ailesi içinde gerekse toplum içinde maruz kalacakları her türlü şiddete binaen bahsi geçmiş. Sadece buradan ne fanteziler üretildi ne... niçin; muhafazakar insanlardan oy devşirecekler. Hiç bir fanteziniz akıbetinize mani olamayacak bilesiniz.
Eğer aile yapısına saygı duymak gibi bir önceliğiniz varsa, boşanmamış evli eşlerin gayri meşru ilişkilerinden doğan çocukların soy bağlarını ortadan kaldıran, cezasız bırakıp da meşrulaştırdığınız "Zina"ya tekrar hapis cezası getirin. Nedir bu Allah aşkına; her evden bir eşcinsel çıkacakmış telaşı ile yaygara koparılarak, toplumsal değerler üzerinden molotof kokteyli hazırlayıp milletin üzerine atarak Türk kadının TBMM kararı ile kazanılmış haklarını gecenin bir yarısında tek adam iradesi ile yerle yeksan ediliyor.


Yüksek faiz düşük kur inadı ve sonrası...

Avrupa merkez bankalarının çoğu eksi faiz uyguluyor bizde ise en son faiz artırımı ile artı 19 oldu. Yani Avrupa'da bir merkez bankasına diyelim EUR 100.- yatırılıyor çekilirken ise EUR 99.99 olarak alınıyor. Bir anlamda bırakalım faiz gelirini aksine saklama bedeli ödenmiş oluyor.
Bu şartlarda biz ise ne yapıyoruz; vatandaşa, tarımcıya, esnafa, sanayiciye "Elinizdeki yaptığınız işleri bırakın, nakite dönün, bankaya yatırın. Hiç yorulmadan para kazanın, ne gerek var ekmeye, biçmeye, üretmeye" diyerek sürekli faiz artırıyoruz.
Avrupalı spekülatörlere verdiğimiz mesaj ise; "Siz ülkenizde paranızı bankada saklamak için bile bedel öderken biz para kazanmanız ve milli servetimizi en iyi şekilde sömürmeniz için artı 19 gibi faiz veriyoruz. Bizden daha ne istiyorsunuz. Gerekirse işletmelerinizi, fabrikalarınızı satın nakite dönün, ne kadar döviziniz varsa bozarız". Bu kadar cüretkar ve cazip davetten sonra aşırı arza (Faiz artırımı) olan talebin iç borçlanma ile karşılanmasının ekonomimiz üzerindeki tahribatını cumhur ittifakı "Dış güçler bizi istemiyor, kıskanıyor, düşmanlık ediyorlar" şeklinde anlatarak Türk milletini bilerek ve isteyerek kandırıyorlar. Bu şuna benziyor; kızı istemediği halde yüklü para karşılığında bir ağa ile evlendiren babanın ahaliye "Ağa kızımı zorla kaçırdı" şeklinde anlatması gibi bir şey.
Yurt dışı borçlanma taksitlerine bir de yandaş beşli çeteye sözleşmeler üzerinden yapılan döviz ödemeleri için TL'ye artı 19 faiz verilerek düşük kurdan döviz toplama politikası ile adeta ithalatı teşvik eden, tarım yapmayı gereksiz kılan ihracatı ise bitirmeye matuf bir döngünün ülkemizi bir felakete doğru sürüklediğine hep beraber yaşayarak şahit oluyoruz.
Bu ülkede olup bitenleri benim yukarıda Bilal'a anlattığım gibi muhalefetin de Türk milletine entelektüel dille değil halk ağzıyla anlatması lazım. Kısaca "Dış güçler" palavrasını yalancı emzik misali milletin dudaklarına dayayıp, zihinlerini kontrol altına almasını çok iyi beceren cumhur ittifakının elindeki bu gücü kırmak lazım, onun için de; "Bilal dili"ni çok iyi kullanmak lazım.


Muhsin Yazıcıoğlu'nu ölüm yıldönümünde anarken...?

Muhsin Yazıcıoğlu her zaman inanmışlık ve adanmışlık anlamında takdir ettiğim birisi olmuştur ama tekrar ediyorum; kendi belirlediği ilkeler uğrunda bireyselliği adına vermiş olduğu savaş anlamında.
Ancak ülkücü harekette yaşanan çok önemli iki kırılmanın birincisinin müsebbibi Muhsin Yazıcıoğlu diğerinin ise Devlet Bahçeli dir. Devlet Bahçeli'yi haklı olarak çok eleştiriyoruz ancak Muhsin Yazıcıoğlu'nun MHP tarihinde neden olduğu kırılmayı hangi meşruiyet üzerine oturtmuştu; hatırlayanımız veya sonraki kuşaktan bilenler var mı. "Türkeş artık yaşlandı" muhabbetinden başlayıp Müslümanlığımızın ne kadar olduğunun sorgulanmasına kadar varan hadsizse sorgulamalar. Muhsin Yazıcıoğlu bunu söyledi demiyorum, kırılma süreci bu muhabbetlerle başlamıştı demek istiyorum.
Muhsin Yazıcıoğlu bölmeseydi, Devlet Bahçeli tabi olmasaydı Ülkücü Hareket'in bugünkü konumu ne olurdu; kesinlikle Türk milliyetçileri devleti yönetme konumunda olurdu, siyasal İslamcıların da esamisi bile okunmazdı.
Muhsin Yazıcıoğlu'nun iyi bir insan, iyi bir Müslüman olduğuna dair aşağı yukarı tüm ülkücüler olarak hemfikiriz ancak bu güzelliği de "Ülkücü Hareket"in devleti yönetmeye adım kala neden olduğu kırılmayı sorgulamamıza mani olmamalıdır. Her zaman "Devlet Bahçeli bunu yaptı" dendiğinde "Muhsin Yazıcıoğlu da şunu yapmıştı" gibi adil bir sorgulama yapılacak, yapılmalıdır da.
Ben siyaset ötesi; duruşu belli güzel ahlak sahibi herkesi takdir eder, değer veririm. Bu anlamda Muhsin Yazıcıoğlu'na Allah'tan rahmet diliyorum. Ruhu şad mekanı cennet olsun.

Ya İstiklal Marşında ''Türk'' sözü geçseydi...?

Bizler, İstiklal marşında geçen millet ve ırk kavramlarını kullanan merhum Mehmet Akif Ersoy'un bu iki kavram ile Türk milletini kastettiğini elbette biliyoruz. Böyle öğrendik ve böyle öğretmeye de devam edeceğiz.

Ancak şunu bilmeliyiz ki; eğer Mehmet Akif istiklal marşında millet yerine "Türk milleti", ırkım yerine "Türklüğüm" demiş olsaydı bugün ona da itiraz ederek bir başka istiklal marşı talep edecektiniz.
Andımızın kaldırılma nedeni; içinde geçen "Türk" ve "Türklük" vurgusudur. "İstiklal marşı aynı zamanda milli andımız dır" diyerek niyet saklama yoluna gidenler bilsinler ki; bunun nedeni İstiklal marşında "Türk" veya "Türklük" ifadesinin yazıldığı şekilde GEÇMEMESİ dir.
Ama muhteremler şunu bilin ki; abursanız da, köpürseniz de; biliyor ve iman ediyoruz ki; İstiklal marşında geçen "Millet" ve "Irk" kavramları "Türk milleti" anlamındadır. Hadi yiyorsa değiştirin bakalım.


Kusura bakmasınlar sözümüz alınanlaradır

Sözümün muhatapları kusura bakmasınlar, siyasal İslamcılığa tam entegre olup, yetmeyip And'ımızın kaldırılmasına siyasi desteği vermiş, o da yetmemiş Türk milliyetçiliğinden beslenip oradan güç almış, T.C Devleti'nin kurucu Başbuğ'u Mustafa Kemal Atatürk'ün kabartmalarının devlet nişanlarından kaldırılmasına ses çıkaramama ezikliğini dahi içselleştirmiş bir siyasi görüşün milliyetçiliğinden bahsetmek söz konusu olamaz.

Türklerin ülkesinde Türk düşmanlığı yapmak...? Düzenlemeler kapsamında; Şanlıurfa’daki Devlet Türk Halk Müziği Korosu Müdürlüğünün ismi Şanlıurfa Sıra Gecesi Müzik Topluluğu Müdürlüğü, Elazığ’daki Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğünün ismi Elazığ Kürsübaşı Müzik Topluluğu Müdürlüğü, Diyarbakır’daki Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğünün ismi Diyarbakır Medeniyetler Müziği Korosu Müdürlüğü, Edirne’deki Devlet Türk Müziği Topluluğu Müdürlüğünün ismi ise Rumeli Müzikleri Topluluğu Müdürlüğü olarak değiştirildi.
İddiamı sürdürüyorum; bu ülkede Türklüğümüze dair tüm kırılmalara ne yazık ki Devlet Bahçeli iradesi öyle veya böyle paydaş kılınmıştır. Benim haksızlığımı ortaya koyacak ve büyük bir zevkle özür dilememi gerektirecek olan ''Türk'' isminin kaldırılmasına tepki gösterecek olan Devlet Bahçeli dir.
Türk milliyetçiliği kurumsal kimliği adına sineye çekilen yukarıda bahsettiğim ayıplara ilaveten, 7 Haziran 2015 seçimlerinden itibaren süregelen evveliyatını da dikkate aldığımızda; tüm iyi niyetlerimizi muhafaza edip vicdani muhasebemizi en derinden yapsak bile övünce dair hiç bir sonucu çıkarmak mümkün değil.
Ve devamında;
Yine bu muhataplarım kusura bakmasınlar, böyleleri ile tarihin bir döneminde muhabbet etmişliğimiz, gönüldaşlığımız oldu diye; eklemlendikleri siyasal İslamcıların devlete bilerek ve isteyerek yerleştirdikleri ihanet örgütünün başımıza musallat ettiği sonuçların bahanesi üzerinden iğdiş edilen cumhuriyet değer ve kazanımlarının tekrar aslına rücu etmesi için verilen her türlü mücadelenin içinde olmaktan kaçmam mümkün değildir. Bu anlamda paydaşların kim olduğu hiç umurunda değil yeter ki vatan ve millet severlik paydasında buluşmayı başaralım.
Dolayısıyla,
"Siyasal İslamcı"nın götürdüğü yerde değil "Milli sol"un gösterdiği yerde daha güvende namaz kılabileceğime inanıyorum.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

19 Mart 2021 Cuma

ANDIMIZIN KALDIRILMASI

Andımız kaldırıldı diye çok haklı olarak en ağır ifadelerle Danıştay'ı eleştiren Devlet Bahçeli, itirazını yanlış adrese yapıyor. Esas fail AKP ve onun başında "Milli" kelimesi olan eğitim bakanlığı olduğu halde niçin zihinleri Danıştay'ın üzerine çekiyor.
Çünkü;
MHP'nin kurumsal kimliğine ve onun genel başkanı olarak kendisine yüklenen misyon gereği beklenen; andımıza sahip çıkmak adına şiddetli tepki gösterilmesi ve gereğinin yapılması gerekiyor ama bilerek ve isteyerek hedefe Danıştay'ı koyarak AKP'yi aklama yoluna gidildi.
Türkiye'nin en eski ikinci partisi kongre yapıyor. Ve maalesef "MHP olarak iktidar olduğumuzda...." diye başlayan bir cümle hala kurulamıyor.
Altmış yıllık MHP, ancak ve ancak bir başka partinin iktidarını ve onun genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığını vaat edebiliyor.
Türk milliyetçilerinin bu ideolojik duygusallığının, mazisine sadakatının sömürülmesine daha ne kadar devam edilecek.

MHP, Büyük kurultayında ileriye dönük programının AKP'yi iktidarda tutup, Recep Tayyip Erdoğan'ı tekrar cumhurbaşkanı adayı göstermek olunca, elbette andımızın kaldırılmasının esas müsebbibi olan AKP'ye söyleyecek bir sözü olamazdı.
Velhasıl kelam; son yirmi yıldır ülkemizde yaşanan tüm kırılmaların öyle veya böyle, önünde veya arkasında Devlet Bahçeli inisiyatifinin hep devrede olduğunu gördük. Yine hep beraber gördük ki; Devlet Bahçeli inisiyatifi ne MHP'ye, ne de onun mensupları Türk milliyetçilerinin yüreklerini ferahlatacak "Bu sefer biz kazandık, artık etkin ve yetkin biziz" diyebilecekleri bir tek övüncü tatmayı sağlayamamış, bilakis engel olmuştur.
Devlet Bahçeli'nin yanlış olarak hedef seçtiği Danıştay üzerinden andımıza sahip çıkıyor gözükmesi; Türk milliyetçiliği perspektifinden bakıldığında, kabulü mümkün olmayan bir kırılmaya tahammülü önce yönetmek, sonra alıştırmak ve nihayetinde kabul ettirmektir.
Unutmayalım, bazılarımız üzerimize basan ayakları kırmış olsak da; yine bazılarımızın üzerinde o kırılası ayaklar hala basmaya devam ediyor.
Ama şükürler olsun ki; bu umutsuzluğun dibe vurdurulduğunun sanıldığı bir anda Türk milliyetçileri; vatan ve millet severlik paydasında bütünleşen her kesimden insanları otağında toplayarak cesurlar hareketini başlatmış ve "Bu devleti yönetmeye talibiz" özgüveni ile iddiasını ortaya koyarak İYİ PARTI'yi kurmuşlardır.
Yani demem o ki; hiç de umutsuz değiliz. İnadına, son derece özgüven dolu şekilde Türk milliyetçiliğinin iktidarına doğru gidiyoruz.
Neymiş efendim; kaşığı niçin öyle tutmuşuz, soğanın cücüğünü kim yiyecekmiş... vesaire. Bütün bunlar kimin umurunda beyler; ben iktidara açım aç.

Ümit Özdağ'ın ayrılışı fikir ayrılığı değil nefis ayrılığından dır
Ümit Özdağ'ı dinledim. Bütün anlattıklarını neredeyse birebir İYİ PARTİ'nin kuruluş sürecinde de anlatmıştı, dinlemiştik.
Ne tuhaf ki; İYİ PARTİ'den ayrılış gerekçesini; aslında aday olmadığı GİK listesinde olmayan isminin, bir başka listede çizilmesine duyduğu öfkesine bağlıyor. Yani fikri bir ayrışmadan bahsetmiyor. Ayrılışını CHP ile ittifak yapılmasına da bağlıyor ki; bu da partinin seçim stratejisi olup, parti yönetiminde genel kabul görmüş olmalı ki; karar ittifak yapılacak şeklinde çıkmış.
Oysa bizler biliriz ki partiler fikirler üzerine bina edilir, kurulurlar; öfke tatmini için değil.
Buradan çıksa çıksa; millet ittifakının gücünü kırarak Recep Tayyip Erdoğan'nın tekrar cumhurbaşkanı seçilmesi ile Erdoğan'nın şahsında siyasal İslamcı vesayeti, iğdiş edilmiş cumhuriyet değer ve kazanımları üzerine oturtmak olur. Amaç bu olmayabilir ama bu amaca matuf kurulmuş değirmene su taşır.
Türk milliyetçilerinin bu devleti yönetmeye en yakın olduğu bir süreçte "İçinde olmak istemediği listeden, olmayan isminin çizilmesi"ne yönelik duyulan öfke tatmininden gelinen son nokta; çok garip, tuhaf, anlaşılmaz değil mi.

Siyasi zeka işte böyle bir şey
Meral Akşener dün akşam Habertürk TV'de İmamoğlu'nun attığı malum twit'le ilgili olarak "İmamoğlu bana watsup'dan mesaj attı" dedi.
Gazeteci "Mesajda ne diyor" deyince vücut dili eşliğinde esprili şekilde yine siyasi zekasını devreye sokarak "Söyleyemem, özel bilgilerin gizliliğini ihlale girer" dedi.
Amma velakin cumhur ittifakı ve onların trol ordusu, suiistimal edebilecekleri bir dirhem de olsa hazzını yaşayacakları kelamı duyamayınca avını kovalayıp bir türlü pençesini atamayan sırtlan misali süklüm püklüm bir ağaç gölgesine çekilip bir sonrası için pusuya yatıp beklemek durumundalar.
Anlaşılan o ki; Meral Akşener'in siyasi zekası cumhur ittifakı ve onun trollerini çok yorup perişan edecek.

Küfür acziyetin bağırmak cehaletin gereğidir
Edep ve adap fakiri, güzel Türkçe ile cümle kurarak meramlarını anlatabilmekten aciz, öfke birikimlerini üstelik de bir bayana erkek ağzı ile boca edenlere Meral Hanım hak ettikleri karşılığı en güzel şekilde verdi.
Meral Hanım'ın medeni ve siyasi cesareti karşısında içine düştükleri çaresizliklerin çukura ittiği bu ağzı bozuk adamlar, düştükleri çukurdan çıkmamak üzere ilelebet tarihin dehlizlerinde kaybolup gidecekler. O günler çok uzak değil.
Siyasi minderde kurallara uyarak güreşmeye yüreği yetmeyenler; çocuklarınızın, eşlerinizin torunlarınızın yanında kullanamayacağınız aşağılayıcı itham ve sıfatları Meral Hanım'ın şahsına kullandınız da ne oldu. Millet kendisine yaptıklarınıza inat kucaklayıp bağrına basmaya davam ediyor; siz çukura, Meral Akşener ise zirveye.
Şiir okumaktan hapis cezası verilerek mağdur edilen birisine sahip çıkıp, onu baş tacı eden Türk milleti; hep beraber göreceğiz, namusuna alçakça dil uzatılarak mağdur edilen bir Türk kadınına nasıl sahip çıktığını.

''İhvancı''lık uğruna bunları yaşamak zorunda mıydık

Siyasal İslamcı, İHVANCI Mursi'ye sahip çıkmak, arkasında durmak adına darbeci SİSİ'yi protesto ederek ilişkilerimizi en alt seviyeye hatta bitirme derecesine indirince bunu fırsat bilen Yunanistan Güney Kıbrıs Rum kesmi, İsrail ve Mısır ile Doğu Akdeniz üzerindeki kaynaklara ulaşma ve temini için işbirliğine girdi. Yunanistan emelleri için Mısır'ı seçerek onun üzerinde koza ördü. Böyle bir süreç niçin yaşandı; Mısır'ın derdi Türk milletini değil ama rabiacı iktidarımızı germişti de ondan.
Şimdi ne oldu; o sürekli milet ittifakının hele ki "CE-HA-PE"nin öteden beridir sürekli Mısır ve Suriye ile ilişkilerimizi normalleştirmeliyiz" teklifine uyarak, Mısır ile tekrar diyalog kuruldu. Artık Mısır, Akdeniz'deki kıta sahanlığımızı tanıyarak menfaatlerimizin yanında olacağını açıkladı. Bu diyalog kurulunca Yunansitan da doğal olarak panikledi.
Şimdi sıra geldi yine kişisel ego tatmini için Sayın muktedirin büyük bir memnuniyetle kabul edip dünyaya duyurduğu eşbaşkanlık adına tarumar edilgen Suriye ile tekrar diyaloğ kurup Esed'i Esad yapmaya.
Buradan çıkarılacak sonuç; Sayın muktedirin siyasal İslamcı ego tatmini için keyfi olarak Mısırdaki "İhvan" hareketine destek amaçlı, içine sürüklendiğimiz maceranın nelere maal olduğu ve yine ABD'nin işine geldiği şekilde, sömürmek istediği ülkelere demokrasi ihraç etme hevesinde olduğu gibi bizim de BOP eşbaşkanlığı dahilinde Suriye'ye demokrasi ihraç etme maceramız için içine itildiğimiz bataklık ve sonra başımıza gelenler.
Dikkat edin bu olup biten süreçlerin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin geleneksel dış politikasında yeri yok, daha önce benzeri yaşanmamış süreçler; yani hiç bir zaman başka ülkelerin iç işlerine karışmak gibi bir geleneği misyon edinmemişiz.
Ha, bu arada BOP eşbaşkanlığı ne durumda acaba. İade edildi mi, edilmedi mi. Corona virüsü gibi mutasyona mı uğradı ne oldu bir bilen var mı acaba.

Fezlekelere okunmadan oylanması

Savcıların dosya hazırlayıp hakimlerin de duruşma yapmasına ne gerek var. Dosya hazırlamaya bile gerek yok. Erdoğan-Bahçeli ikilisine "Efendim birilerine ceza vermeniz gerekiyor. İsimler şunlar, yaptıkları bunlar. Hükmü siz verin infazı biz yapalım" denmesi yeterli(!)

HDP milletvekilleri için hazırlanmış olan fezlekelerle ilgili dosyalarına bakmaya gerek görülmeden cumhur ittifakı hükmünü vermiş durumda; "Tez elden dokunulmazlıklar kaldırıla, vekillikleri düşürüle". Tabi ki bu süreçleri ülkemizdeki kurumsal temsilcilikleri vasıtası ile izleyen dış dünya; "Türkiye'de hukuk talimatlarla işliyor" hükmüne vararak ülkemizi hukukun işleyişi ve ciddi devlet anlamında "Güvenilmez devlet" kategorisine alarak ilişkilerini de bu tespit üzerinden yürütüyorlar. En basit örnek güdümlü hukuk nedeniyle uluslararası hukuki teminatlardan emin olmadıkları için yabancı sermaye doğal olarak gelmekten korkuyor.
Peki İYİ PARTİ ne yapıyor; genel kanaati tüm HDP milletvekillerinin PKK ile öyle veya böyle bir şekilde irtibatlarının olduğu şeklinde olsa da; yine de bunun tespitinin hukuki yollarla yapılmış olmasının devlet ciddiyeti gereği olması gerektiği gibi o devleti yönetmeye talip bir partinin de bu hassasiyeti göstermesi gerektiğine inanıyor. Oysa cumhur ittifakı ne diyor; hüküm belli, bizim istediğimiz şekilde olacak. Oysa, hissemize düşen ekmek biraz sonra bize verileceğini bile bile sabırsızlık gösterip çalarak niçin hakkımıza düşenin hırsızı olalım ki. AİHM'in Demirtaş hakkında ülkemize verdiği yaptırırım kararı da; aynen ülkemizde böyle saçma sapan yürütülen hukuki süreç nedeniyle başımıza musallat edilmiştir.
İYİ PARTİ hukuk çizgisinden sapmadan siyasi mücadelesini örnek olacak şekilde sürdürüyor. Bunun içindir ki; iradeleri garp edilmiş kişi veya kurum olmayı değil, aklı ve ona bağlı özgür iradeyi esas alarak fezlekeleri tek tek incelenerek hüküm vereceklerini açıkladılar.
İYİ PARTİ yapısındaki Türk milliyetçilerinin ağırlığının suiistimal edilerek, onların duygularına nokta atışı yapılarak tahrik etme metoduyla partide iç kargaşa yaratma düşüncesinin olduğu başta Meral Hanım olmak üzere herkes tarafından biliniyor. Nokta atışı ne; "HDP, PKK ilişkisi, terör bağlantısı belli iken hükmünüz niçin belli değil". Oysa belli; aşağı yukarı tüm HDP milletvekilleri PKK ile irtibatli ancak bu tespitin meşru olması için de meşru olan hukuki sürecin de tamamlanması gerekir. Meclise gelen fezlekelerin incelenmesi değil, incelenmemesi baş ağrıtır. Bizim memlekette bir söz vardır "Ağrımayan başa çaput sarılmaz". Ancak burada hesabı yapılmayan bir husus var o da; İYİ PARTİ bünyesindeki Türk milliyetçilerinin "Özgür düşünceli ve demokrat oluşları" dır. Ne demek; algıların peşinden sürüklenmezler, iradelerini lidere ipotek ettirmezler, özgüven sahibidirler.
Dolayısıyla önce fiili durum yaratıp sonra da ona hukuki kılıf giydirmeyi alışkanlık haline getirmiş olan cumhur ittifakının kendi aklınca verdiği hükme değil, düşünen aklın hükümlerinden oluşan hukuk kurallarının dediğini yapmak İYİ PARTİ'nin ilkesellik adına tuttuğu yol ve yöntemdir. Meral Hanım için duygusallık elbette önemli ama fark edebildiğimiz kadarıyla siyaseti hukuk kuralları içinde meşru çizgide ve aklın öncülüğünde mümkün olduğunca somut gerçekler üzerinden yapıyor.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com