13 Kasım 2020 Cuma

ÜMİT ÖZDAĞ VAKASI

Velev ki Ümit Özdağ'ın anlattıklarının tümü doğru, değil mi ki siz; vahim hatalar olarak görüp de İYİ PARTİ'nin aleyhine kullanılabilecek, sizin de başkanlık divanındaki göreviniz dönemine kadar uzanan, saya saya bitiremediğiniz bu yanlışları düzeltmek için GİK'e girmek varken aday bile olmadığınız büyük kurultay sonrasına bıraktınız; burada sizin iyi niyetinizden şüphe ederim.
Tüm Türk milliyetçisi vicdanların anlattıklarınıza hak verememesi mümkün değil. Ancak Bu kadar yanlışı görüp de GİK'de aday olmamanızı da anlamak mümkün değil. Eleştirilerinize gerekçe gösterdiğiniz hassasiyetlerinizin anlamlı olması için doğal refleksininizi olaylar vuku bulduğunda göstermeniz gerekirdi. Bugün yaptığınız basın toplantısının alt zeminini oluşturup "Bombanızı" patlatmak için meşru zeminin oluşması için mi GİK'e aday olmadınız, olağan kongre sonrasını beklediniz. Öyle ya; hem GİK'de olup hem de bu ithamlarda bulunamazdınız, ondan mı. HDP ile ortak anayasa hazırlama sürecine girdiğini gördüğünüz partinin bu ahvaline müdahale için GİK'ine girmekten niçin imtina ettiniz. Niçin bunu deşifre etmek için iki sene beklediniz.
Bir insan evinde eşi ile kavga edebilir, bozuşabilir ama haklı olduğunu göstermek için de odalarında konuştuklarını mahallenin ortasında avazı çıktığı kadar bağıra bağıra anlatmak zorunda değildir. Mümkünse ilk önce çocuklarını, yetmedi aile efradını toplar tek tek anlatmaya çalışır.
Yaşım 58 ve bugüne kadar sizin bugün yaptığınızı hiç bir partinin hiç bir mensubu yapmamıştır. Zan'a dayanan ithamlarınızın dışında belgeli ithamlarınız doğru ise hepsinin altına imzamı atarım ancak o malum geceye kadar 2006 yılından beridir yüzde yüz arkanızda olan birisi olarak artık size güvenmiyorum. İyi ve nitelikli yetişmiş bir Türk milliyetçisi olduğunuza inandığım için hakkınızda hazırlanan fezlekeye atıf yaparak size sahip çıkmak adına "Ümit Özdağ iyi yetişmiş has bir Türk milliyetçisi dir" başlığı ile yazı yazmış adamım.
Bilim adamı olarak gördüğüm Ümit Özdağ'a saygım sonsuz, güvenmeye devam edeceğim ama siyasetçi Ümit Özdağ'a asla. Nedeni, yanlış düşündüğü için değil, yanlış yaptığı için dir.
Temennim ihraç edilmemesi, hakkındaki kararın tabanın vicdanına bırakılması dir. Ancak bu kadar suçladığı bir partide kalması kendisi açısından etik olmayıp istifa ederse daha yakışanı yapmış olur. Ancak basın toplantısının sonunda çok garip "Bundan sonra ülkemin her tarafını tek tek gezerek vatandaşlarımıza gerçekleri anlatacağım" mealindeki sözleri. Benim bundan anladığım; artık cumhuriyet ittifakının üçüncü birleşeni konumunda onların (hadi diyelim istemese bile) işine yarayacak bir sürecin içinde olacağıdır.
Türk milliyetçileri ne zaman proje geliştirse; öyle veya böyle bir şekilde üstelik de kendi içinden birileri sayesinde kendi projesini akamete uğratıyor. Düşünebiliyor musunuz; Türk milliyetçilerine "Devletin başına Devlet gelecek" sloganına inanmayı değil inanmamayı bizatihi Devlet Bahçeli marifeti ile başardılar. Bu kabullenişe itiraz ederek İYİ PARTİ projesini geliştirip, iddialı hale getiren Türk milliyetçileri bu sefer de Ümit Özdağ'ın kendi ifadesi ile patlattığı "Bomba" ve devamında anlattıkları ile elde edilen başarı akamete uğrayacak maalesef. Benim umudum ise İYİ PAR Tİ'nin varlığının tek adam sisteminden kurtuluşumuzun, demokrasimizin ve geleceğimizin güvencesi olacağıdır.

İYİ PARTİ'yi ancak üç algı üzerinden yıpratmak mümkündü. Ümit Özdağ sebep olduğu konjonktür ile üç algının da İYİ PARTI'nin üzerine giydirilmesinin önünü açmış oldu. Hatta bu yaptıklarının olumsuz etkisini bugün bir grupta, bir araştırma şirketinin ismini de vererek iyi partinin oylarının düştüğü tespitini (Artık keyifle mi, üzüntü ile mi paylaştığına siz karar verin) paylaştı.
Partiyi çekiştirme, yıpratma, örseleme, yürüyüşüne çelme takma; her neyse bu amaca matuf üç enstrüman...
1. Fetö sopası ile tehdit
2. HDP/PKK ilişkisi ile tehdit
3. İlkeler üzerinde öteleme ve ayrışma ile tehdit
Türk milliyetçiliği ideolojik taassubu üzerinden tahriklerle farklı kesimlerden gelen siyasi görüş sahiplerinin dışlanarak partide ayrışmanın sağlanarak, ilkesellik üzerine tartışmaları başlatmıştır.
Oysa Meral Hanım bu partinin kuruluş manifestosunu Türk milletine açıklarken
"Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem'e dönme temel ekseninde, vatanseverlik ve milletseverlik paydasında bütünleşen herkesin aidiyet duyacağı; farklı siyasi görüşlere mensup insanlar geldikleri yerlere ait gömleklerini değiştirme gereği duymadan iyi parti gömleğini giyerek aramıza katılabileceklerdir" demiştir.
Meral Hanım bu manifestoyu açıklarken, yanındaki üç beş önemli isimlerden birisi de Ümit Özdağ'dı. Peki şimdi ne oldu da; Türk milliyetçiliği ideolojik taassubunu dayatarak diğer kesimlerden partiye katılmış, empati kültürüne büyük katkı sağlayarak siyasi hasımlığı dostluğa çeviren çok değerli isimleri dışlama, gelmek isteyenleri ise yaklaştırmama anlayışı içine girerek partide bir kargaşa bir zihin bulanıklığına neden olmaktadır.
Bir parti kuruluşunu "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem" e dönme eksenine oturmuşsa; bu iddiasının ete kemiğe büründürülmesi için diğer partilerin ne düşündüklerine dair fikir teatisinde bulunmasından doğal daha ne olabilir ki. HDP gayri-meşru olsa bu mecliste olamaz değil mi; maaş alamazlar, ülkemizi temsilen yurt dışında yüce meclisimizi ve yüce Türk milletini temsil edemezler, VİP'leri ve kırmızı plakalı arabaları kullanamazlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni yönetemezler ama bugün bütün bunları yapabiliyorlar.
Öyleyse;
Bütün bu hakların verildiği HDP vekillerinden; misyon edindiğimiz "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem "e geçmeye dair görüş ve desteklerinin diğer partiler de dahil olmak üzere ne olduğuna dair yapılmış veya yapılacak toplantılarda görüş alış verişlerinde bulunmanın ne mahsuru olabilir.
Ümit Özdağ'ın tavrı ve sürdürdüğü strateji; bu parti en ağır şekilde nasıl yıpratılabilecekse; buna murad etmişlerin işlerine yaramıştır.
Haydi Ümit Özdağ; HDP meclisten atılmalı diye mücadele başlat arkanda durmayan namert olsun.

Hukukun olmadığı yerde zalim ve mazlumu nasıl ayıracağız

Bütün ithamlar, kontrollü operasyonlarla yaratılan algılar üzerinden yapılıyor. Ergenekon, Balyoz ve diğer kumpas süreçlerinde bunlara fazlasıyla hep beraber şahit olduk.

Türk milletine genel kurmay başkanının terör örgütü lideri olduğuna bile inandırdılar ve zamanın siyasi otoritesi; yönetenler Türkler değil de müstemleke devletiymişiz gibi kendisini tüm sorumluluklardan azat ederek, masumlaştırma yoluna gitmiştir.
Bugün de basın, medya ve siyasi muktedirlerin dilinde dolanan organize edilmiş ithamlarla birileri suçlanıp, birileri de aynı saiklerle kahraman ilan ediliyorsa; ve de o günlerin siyasi iradesi bugün takviye edilmiş gücü ile aynı konumunu sürdürüyorsa; kimse kusura bakmasın aynı su ile iki defa abdest almam.
Hiç bir musibetin arkasında son yirmi yılın siyasi otoritesinin vebalinin olup olmadığı araştırılamadığı, daha doğrusu araştırılmasına ve soruşturulmasına cüret edilemediği bir ülkede, masumun ve zalimin kimler olduğuna sizce kimler karar verebilir; bence yine siyasi otorite.
Dolaysıyla, kumpaslara gelerek birilerine ne fetöcü derim, ne de birilerini fetö'cülükten aklarım. Aklımı en büyük güvencem olarak görüyorum. Elhamdülillah Türkiye ortalama algı düzeyinin de oldukça üstünde olduğumu düşünüyorum.
Toplamda 25 milyon insanı yönetmiş belediye başkanları "Metal yorgunluğu" adı altında istifa ettirildiler. Ceza hukukunun neresinde "Metal yorgunluğu" adı altında tanımlanmış bir ceza maddesi var da; bu adamlar o ceza maddesine istinaden yargılandılar ve görevlerinden uzaklaştırıldılar Allah aşkına. Peki niçin bu "Metal yorgunluğu" kurgusunun arkasındaki siyasi iradeye "Ne demek oluyor bu" diyerek sorgulaması yapılmaz da; ille de millet ittifakı içinde aleyhine zorlamalarla yürütülen zan'lar ile suçlar isnat edilerek kervan dağıtılmak istenir.
İşte kendi aklım dışında ne kimseye kefil olurum ne de birilerinin operasyonuna figüran olurum. "Zan" delil olmaz, "Belge" delil olur.
Eğer zan delil oluyorsa alın size delile yakın kuvvetli şüphe. "Metal yorgunluğu" tabiri. "Bunların alayı fetö'cü amma ve lakin; biz onlara fetö'cü diyemeyiz, zira onlar aynaya bakar bizi görürler biz aynaya bakarız onları görürüz" demek değil mi dir.

Evimizin içinde depremi, dışında corona korkusunu yaşamak.

Ve, en son İzmir'de yaşanan depremin siyasi sorumluluğundan sıyrılmak için tam 81 yıl önce, 1939 yılında kerpiç evden başka tek bir betonarmenin olmadığı Erzincan'da yaşanmış depremin yarattığı tahribat ve can kaybına atıf yaparak siyasi hasımlık üzerinden "Biz masumuz" mazeretini inşa ederek ona sığınan bir siyasi mantalitenin iradesinde yönetiliyor olmanın çaresizliği karşısında çıldırma halim...

İçinde bulunduğum toplum, yaşanmış şiddetli bir depremin enkazı altında uzun zaman kalmış olmanın neden olduğu psikolojiyle kanıksamış olduğu yeni bir dünyada yaşıyor. "Seni kurtarmaya geldim" desen bile uzattığın eline elini vermediği gibi hakaret bile edebiliyor.
Bunların dünyasında zaman mevhumu; yediğini def-i hacet edene kadar geçen süredir. Ondandır ki 1939 yılı onlar için bu sabah yapılan kahvaltı "An" dır.
Ve bu kadar insan psikolojisini, sosyolojisini zorlayan şartlarda akıl sağlığımızı korumak...
Çok yoruldum.

15 Temmuz'a ilişkin tüm gerçekler ''Yazılıyor'' ama siyasi ayağı asla...

15 Temmuz gecesi kızını evlendiren düğün sahibi komutan bir kitap yazmış. Bu kitabına ilişkin yaptığı söyleşide diyor ki; "O gece ve o geceye kadar geçen süreçte; Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile ordudaki tayın ve terfilere dayalı fetö yapılanmasına dair süreçleri tüm yönleriyle anlattım.
Evet, çok şey anlattı ama siyasi tarafına ilişkin hiç bir şey söylemedi. Oysa bütün o olup bitenlerin yaşandığı ülkemizde bir siyasi irade vardı ve ülkeyi yönetiyorlardı. Ha, hakkını yemeyelim, satır aralarında o da usulen herkesin yaptığını yaptı; cumhurbaşkanı Erdoğan'a övgüler.
İşte ben bu tür yazılan kitapları hiç ciddiye almak istemiyorum. Komutan her şeyi anlattım diyor ama işin siyasi tarafına değinmiyor. Çünkü besbelli korkuyor. Kimden; kitapta değinmediği siyasi iradeden. Peki ne demeye o kitabı yazdın be muhterem. Yazık değil mi o sayfalar için kesilen ağaçlara.

Türk milleti ümmet değil, millettir.
Ümmet; dini bir tanım olup inançta, yani İslam'da birliği anlıyorum ki; o anlamda ortalıkta ümmet falan da yoktur. Sömürülen bir kavram olup, arkasından sürüklenen ve aynı zamanda sömürülen saf Müslümanlar var.
Türk milleti kavramı ise özelde bütünlüğü ifade eder. Türkülük bizim bir anlamda özelimiz oluyor. "Ey Müslüman" denince o sese herkes bakar ama "Ey Soral" denince sadece ben bakarım. Hele ki günümüzde "Ey Müslüman" seslenişini duyduğumda bakmak değil kaçmak aklıma gelir. Bunun nedeni elbette ki İslam'daki(Olmayan) eksiklik değil, siyasallaştırılmış İslam dır.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

3 Kasım 2020 Salı

GÖZ ATILACAK DEĞİL OKUNACAK YAZI

Ümit Özdağ, akraba yakınlığına bağlayıp zan yürüterek Buğra Kavuncu'yu; yedi yaşından beridir kendisinin daha çok görüşüp konuştuğu dayısı Enver Altaylı üzerinden fetö'cü olduğunu ima etmesi ne halt ise; bu haltı cezalandırmak için 81 il başkanının aralarında tam mutabakat sağlanarak dilekçe verip Ümit Özdağ'ı ihraç istemi ile disiplinine
vermeleri arasında herhangi bir mantalite farkı yoktur.
Her iki davranış biçimi de İYİ PARTİ'nin kuruluş amacına da misyonuna da yakışmamıştır. 81 il başkanının malum konuda tam mutabakatı övünülecek değil aksine partide hakim olan, geldiğimiz partilerde tekmeleyerek red ettiğimiz otoriter bir yapıdan mütevellit oluşmuş ruh halinin dışa vurumu dur. O zaman içinizde bir taneniz olsun özgüven sahibi il başkanı çıkamaz mıydı; Gaziantep il başkanının sorumluluğunu üstlendiği "İsmi çizilecekler listesinin" müsebbibi olarak disipline verilmesini.
Benim esas dikkat çekmek istediğim husus; belli ki bu 81 il başkanı üzerinde sağlanmış olan kurşun asker modeli otoriter yapı ile İYİ PARTI'nin taban olarak hiç bir şekilde razı olmayacağımız; şayet cumhur ittifakı ile görüşmeleri yapılması durumunda o noktadan sonra artık bizim için "Sözde Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sitem" olacak olan aslında Erdoğan vesayetini koruma ve kollama sürecine kurumsal olarak alet edilmesi ihtimalidir.
İşte bu ihtimaldendir ki biz taban olarak diyoruz ki; ilk önce seçimleri kazanıp iktidar değişikliğini yapalım. Sonra yeni iktidar ile belli süreliğine daha önceden oluşmuş ve oturmuş olan Erdoğan vesayetine karşı yeni düzenlemeler ile sağlanan demokratik ortamda "Güçlendirilmiş parlamenter sistem"e dönme çalışmalarına başlanması hedeflenmelidir.
Seçimden önce sistem değişikli görüşmeleri yapılması durumunda sistemin adı o veya bu şekilde değiştirilmiş olsa bile o sistemin içine "Erdoğan vesayeti''ni koruma ve kollamaya matuf şifreler yerleştirilerek bugün nasıl ki yanında Devlet Bahçeli'yi görüyorsak yarında Meral Hanım veya başkalarını görebiliriz. Bu uyarılarım bir itham olmayıp ön almaya matuf hissiyatım dır.
Bu arada Meral Hanım'dan "Önce Cumhurbaşkanı olacağım, mevcut yetkilerle devlet yönetimini Cumhuriyetin kuruluş ayarlarına döndürüp sonra demokratik parlamenter sisteme geçeceğiz" mealinde kesin ifadeleri kullanmasını beklemek de doğru değil. Maazallah böyle netlikte kesin ifadeleri kullanması durumunda; kumpas geleneğini alışkanlık haline getirmiş olanların kalleşçe kurgularla gerek Meral Hanım gerekse İYİ PARTİ üzerine ne derece gidilebileceğini artık hep beraber kestirebiliriz. Unutmayalım ki; Meral Hanım hakkında üzerinde gizlilik kararı alınarak açılmış, ne garip ki duruşması bir türlü yapılmayan bir dava var. Biliniz ki bu dava boşuna açılmadı. Meral Hanım bu davayı da dikkate alarak çok akıllıca bir süreci yürütüyor.
Şimdi soruyorum size; partimizin ve ülkemizin siyasi geleceği ile ilgili bu kadar riskler söz konusu iken; Bahadır Erdem veya onun bunun attığı twit'lerin ne önemi kalıyor. Meselesinin özü "Bu partiden bir şey olmaz, benden bu kadar" psikolojisinin yayılıp hakim olmasına değil aksine "Gidilebildiği yere kadar partimize sahip çıkacağız" demek olmalıdır.

Bahadır Erdem'i Türk milleti olarak daha çok TV'lerdeki konuşmalarından; özellikle ülkemizde hukuk, adalet, insan hakları ve demokrasimiz adına yaşanan problemler üzerine engin hukuk bilgisi ile besleme akademisyenlerin aksine yaptığı vicdani derin analizlerinden tanıyoruz. Bu anlamda iki hukukçu biliyorum; birisi Bahadır Erdem, diğeri ise Ersan Şen. Muhtemelen kendisini İYİ PARTİ'ye davet edenler de dikkat çeken bu yönüne binaen davet etmiş olmalılar. Hani bir de şu denir ya; "İYİ PARTİ"nin her kademesine MHP'leler hakim" algısını yıkmak için vitrini zenginleştirmek amacıyla da davet edilmiş olabilir.
Bahadır Erdem ülkücü falan değil. Sosyal demokrat, ailece aktivist, insan hakları savunucusu seküler birisi olduğu gibi aynı zamanda "Andımız"ın Danıştay'ın olumlu kararına rağmen cumhur ittifakının okutulmaması şeklindeki siyasi kararına itirazını hukuki gerekçelere dayandırarak anlatırken, aynı zamanda bu konuşmalarını milli hislerle yaptığını defalarca şahit olduğumuz bir insan. Dolayısıyla, oldukça vatansever ve milli düşünen birisi olduğuna kanıyım.
Bahadır Erdem'in, kuruluş gerekçesini "Vatan ve millet severlik paydasında buluşan herkesin aidiyet duyup üye olabileceği; "Güçlendirilmiş parlamenter sistem"e geçmeyi misyon edinmiş" İYİ PARTİ"de yer almayı düşünmüş olması veya gelen teklife olumlu cevap vermiş olması onun yanlışı değil, olsa olsa İYİ PARTİ'nin mensuplarının kendi partilerinin tarifini ya anlayamamış ya da değiştirmiş olmalarıdır. Bu insana İYİ PARTİ'de MHP'lilik duyarlığı ile tepki gösterme bir çelişki olduğu gibi aynı zamanda partide ciddi bir sorunun varlığını gösteriyor. Bu partinin adı ya "ÖZ MHP" olarak değiştirilsin ya da Devlet Bahçeli'nin çağrısına uyularak yuvaya dönülsün(!) ama iki arada bir derede görünümlü bir parti olarak kendi iç bünyesinde yaşadığı çelişkilerle varlığını sürdüremez, iddialarını ortaya koyamaz.
Apo'ya yazdırılan ısmarlama mektubun HDP seçmenine takdimini "Kürt inisiyatifinin tek temsilcisi olarak gördüğümüz Apo'nun mektubundaki yönlendirmesi doğrultusunda, HDP seçmeninin oylarını cumhur ittifakı lehine kullanmasını bekliyoruz" mealindeki Devlet Bahçeli'ye ait ifadeler onun bilgeliğine atfedilirken; Recep Tayyip Erdoğan'nın yine daha önceden Kürt inisiyatifi temsilcisi olarak gördüğü Leyla Zana'yı kabulü ile başlayan bir sürecin devam etmesi gerektiğine vurgu yapan bir twit atmış olan Bahadır Erdem'i hangi mantık ve etik değerler adına linç ediyoruz. Birilerinin Bahadır Erdem'e "Bilge" payesi vermediğinden mi veya kendisine "Reis" denmediğinden mi.
Birileri fokları kafaya takar, sahip çıkarlar; birileri caretta caretta'lara kafayı takar onlara sahip çıkarlar; bileri kedilere köpeklere sahip çıkarlar. Bahadır Erdem de; insan hakları savunucusu, aktivist hukukçu kızı ile birilerine göre haşa Allah'ın hesabını yanlış yaparak eksik yarattığı, (Bu cümlem bu insanları iğrenç yaratıklar olarak görenlere sitemimdir.) cinsiyet sorunu yaşayanların sorunlarına sahip çıkmayı insan hakları savunuculuğu adına misyon edinmişler. Söylem ve faaliyetleri de bu minvalde. Kaçak hastane açıp cinsiyet değiştirme işlemleri yapmıyorlar. Hukukçu kızı, belli ki babasının da desteği ile ABD, başka ülkeler ve özelikle de orta doğu bataklığında cinsel suiistimaller ve gasp edilen haklar üzerine mesleki araştırmalar yapıp, raporlar hazırlamışlar. İnsanlık adına bu kadar çaba içinde olmayı misyon edinmiş insanları linçe tabi tutmak sizce vicdanı mi.
Bahadır Erdem, insan hak ve özgürlükleri ile kamil anlamda yaşamayı arzuladığımız demokrasi ve Allah'ın yarattığı her canlı varlığın haklarını tam anlamıyla koruyan ve gözeten bir anayasa çalışmasında doğrudan yer verilmesi gereken bir hukuk adamı. Ancak ben onun yerinde olayım hiç bir şekilde gecikmeden istifamı veririrm. Çünkü kendisine gösterilen linç girişiminden anlaşılan o ki; ne İYİ PARTİ camiası ne de bu ortalama algı düzeyi ile millet onu anlayabilecektir. Yine bu insan bütün bunları söylemiş olup aynı zamanda beş vakit camide görünüp, bir de Devlet Bahçeli'ye methüsenalar dizseydi muhtemelen bu kadar tepki görmeyecekti.
Peki bu insanın istifası alınınca İYİ PARTI'nin üzerinde oynanan onur suikastları sona erecek mi; elbette hayır. Biz bu ülkede son yirmi yılda o kadar iğrençlikler, o kadar kalleşlikler yaşadık ki; hedef seçilen adamın koynuna fark ettirmeden "Oğlanı" atarlar sonra da ertesi gün medya da yayınlarlar.
Neler yapılmadı ki; patates soğan doğrayan aşçı yamağına fetö'cü dendi ceza kesildi, fetö musluğunu açıp kapayan azılılar ise "Metal yorgunluğu" adı altında istirahate alındılar.
Evet, Bahadır Erdem istifa etmelidir(!)

İYİ PARTİ niçin kuruldu ne bekliyoruz

İYİ PARTİ tabanı, değerli dava arkadaşlarım; nasıl ki zamanında bulunduğumuz yerlerde inanmışlığımız ve adanmışlığımızın üzerine poşet geçirilerek istemediğimiz bir yerlere sürüklenmek istendiğimizde buna karşı itirazımızı dile getirmişsek, bundan sonra da benzer durumlar karşısında yine benzer şekilde itirazlarımızı dile getirip, tepkilerimizi göstereceğiz.

Sonra devamında; "İki adamın dayattığı fiili durumlar"a karşı cesurca duruşumuzu göstererek, Cumhuriyetimizi değiştirme ve dönüştürme niyetini akamete uğratmak ve meşru siyasi savaşı vermek için kurumsal kimliğimiz İYİ PARTİ'mizi inşa ettik.
Şu an itibariyle anlaşılan o ki; siyasi şartlar İYİ PARTİ'mizi kilit konuma getirdi. Şimdi böyle bir konjonktürde parti yönetiminin alacağı siyasi kararlar hem partimiz açısından hem de ülke açısından çok etkiliyici ve yönlendirici olacaktır.

İşte bu konumuna binaen dir ki; daha düne kadar TV kanallarında rica minnet davet edilirken bugün aynı TV kanalları izlenebilirliklerini artırmak için tartışma programlarına İYİ PARTİ başlığını atarak başlamaktadırlar.
Cumhur ittifakı bile artık geleceğe dönük hesaplarını İYİ PARTİ ile öyle veya böyle gireceği diyaloğa bağlamış durumda. Yani benim korktuğum o ki; cumhur ittifakı İYİ PARTİ yönetimini zorlama ve dayatmalarla bir şekilde ikna ederek kendilerine dokunulmazlık zırhını giydirecek bir diyaloğu oluşturma niyetindeler. İşte bundandır ki; "Metal yorgunluğu" adı altında görevlerinden el çektirilen büyük şehir belediye başkanları hakkında; bugün devletin en yüksek istişare kurulunda görev yapan birisinin şahitliğine rağmen savcılar bir tanesi için dahi soruşturma açmamışken; İYİ PARTİ ve mensupları üzerinden adeta fabrika kurulup, dosyalar üretiliyor.
Dolayısıyla taban olarak bu salvolar karşısında dağılmak değil toparlanma görüntüsü vermek durumundayız. Özellikle cumhur ittifakının; partimiz yönetimine kırk dereden su getirerek, açılan veya açılacak davalar ile kendilerine yanaşmayı zorunlu hale getirme kurgusuna veya onların alışageldikleri kumpaslara karşı taban olarak vermeniz gererken görüntü şu dur;
"İYİ PARTİ tabanı hiç bir şart altında cumhur ittifakı ile ortak proje inşasına razı değildir ".
Yani cumhur ittifakı bileşenleri şunu bilecekler ki; İYİ PARTİ yönetimini ite kaka, tehdit veya zorlama ile istedikleri belli bir noktaya kadar razı edecek olsalar dahi tabandan bir tek mensubunun iradesi onların peşlerinden gitmeyecektir. Bu mesajımız sadece cumhur ittifakına değil aynı zamanda partimiz yönetiminedir de. Farkındaysanız tabanımıza önerdiğim duruş aynı zamanda parti yönetimini cumhur ittifakı karşısında güçlü kılacaktır.

Peki İYİ PARTİ tabanı ne yapmalı; operasyonlara figüran olmamalı

İYİ PARTİ'nin o şekilde, bu şekilde veya şu şekilde; bünyesine dahil ettiği insanların arızalı çıkması mümkündür.
Adamın yanlış seçilmiş olduğunu kabul ederim ama bunun üzerinden partime sırtımı dönmem, aksine sahip çıkarım.
Eğer bir insanın attığı tüm twit'ler geriye doğru taranıp, arızalı olanların ortaya çıkarılıp sonra da kurgulanmış bir kumpasa monte ediliyorsa ve de bu kumpasçıların tezgahını aşikâr olarak görüyorsam; kalleşlerin yazdığı senaryoya figüran olmam aksine partime sahip çıkarım.
Siyaseti, bu kalleşçe tezgahları kurgulamış kumpasçıların inisiyatifine ve nihayetinde onların galibiyetine terk edersek siyasi olarak muktedir olanları hiç bir zaman değiştirmemiz mümkün olmayacaktır.
Şunu hiç unutmayalım ki; bu ülkeyi 15 Temmuz ihanet sürecine taşıyan Ergenekon ve Balyoz kumpasları olup, bunun senaryosunu yazan puştlarla, siyaset yapan bazılarının Türk milletine kalleşlik yaparak onlarla yapmış oldukları işbirliği dır.
Görüyor ve anlıyoruz ki; o zaman o kumpasçı hainler sayesinde kendi itiraflarından da anlaşılacağı gibi siyasi olarak muktedir olanlar bugün güç kaybedince yine o alçakların yöntemini kullanarak milletin umudu haline gelen ve buna paralel de oy gücü artan İYİ PARTİ'ye operasyon üstüne operasyon yapmaya çalışıyorlar.
Biz İYİ PARTİ tabanı olarak cumhuriyet tarihinin en aşağılık terör örgütüne rahmini kiralayıp T.C Devletine en büyük ihaneti yapan 15 Temmuz piçini peydahlayanların İYİ PARTİ üzerine yazdıkları haince kurgulanmış operasyonlarına inanıp sırtımızı asla dönmeyeceğiz. Bu işbirliğinin başımıza musallat ettiği bedele dair hesap vermekten kendilerini azat edenler iyi partinin yükselen değerini itibarsızlaştırma operasyonlarına gelmeyeceğiz.
Her partinin içinden şerefsizi de, namussuzu da çıkabilir. Kurumsal kimlik bunun gereğini yapabilir ama bu tür üç beş yanlış adam yüzünden partimizi gözden çıkarmamızı kimse beklemesin. Benim için önemli olan partinin eksen kayması yaşamasıdır. Örnek mi; velev ki duyduk; Meral Hanım cumhur ittifakı ile oturup "Güçlendirilmiş demokratik parlamenter sistem"e geçme görüşmelerini yaparak şekil verme çalışmaları yapıyor. Tam da bu noktada partim ile ilişkimi bitiririm.
İYİ PARTİ tabanı olarak bizim beklentimiz bu sistemle seçime girip, kazanıp daha sonra "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e geçmektir. Çünkü cumhur ittifakı vesayetini ortadan kaldırmadan yeni sisteme geçilmesi durumunda cumhur ittifakı vesayeti sistemi tıkar, çalışamaz hale getirir.
Edep yahu...
Kumpaslara muktedir olanlar yine kumpaslarla kalıcı olmak için twit tarama ordusunu kurup oraya, buraya, şuraya; o televizyona, bu televizyona, şu televizyona yerleştirilmiş beslemelerle İYİ PARTİ'ye karşı taarruza geçmiş durumdalar.
Seninkilere gelince metal yorgunluğu, başkalarınınkine gelince puştlar öyle mi. Hadi oradan.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

28 Ekim 2020 Çarşamba

İYİ PARTİ'DE TABANIN İSTEMEDİĞİ

İYİ PARTİ 'nin Cumhur ittifakına yanaşmasına hayır
Meral Hanım bugünkü meclis konuşmasında Hz. Peygamber, Hz. Ali ve sahabe arasında geçen; kötülükler karşısında ısrarla nasıl iyi olunması gerektiğine dair muhabbeti örnek verirken iyi parti camiasına yaşatılan kötülükleri unutmaya hazır olduğumuz, buradan da cumhur ittifakı ile hareket etmek veya oraya dahil olmak şeklinde anlaşılmasını murad ediyorsa buna taban olarak şiddetle karşı olacağımızın bilinmesini isteriz. Böyle bir niyetle konuştuğunu düşünmüyorum ancak taban hissiyatının ve hassasiyetinin anlaşılmasına dikkat çekmek istedim.
Buyursunlar; bu yazıma yapılacak yorumlardan bir anket sonucu çıkarabilirler, taban ne düşünüyor diye.
Bence cumhur ittifakı ile anlaşma zemininin olabileceği anlamına gelebilecek mesajlardan kaçınmak lazım. Aksine o murad ettiğimiz gün geldiğinde bugünün muktedirlerine o gün "Siyasette metal yorgunluğu ne anlama geliyor hele bir izah eder misiniz" sorusunun sorulacağına dair mesajların verilmesini bekliyoruz.
"Güçlendirilmiş parlamenter sistem"e dönme çalışmasına mecliste grubu bulunan tüm patiler katılabilir, bunun bir mahsuru yok. Ancak ve ancak özenle dikkat edilmesi gereken bir husus var ki; son 18 yıla dokunulmazlık zırhını giydirerek cumhur ittifakı vesayeti altında sözde "Güçlendirilmiş parlamenter sistem"e geçmiş olmanın bir anlamı olamayacaktır.
Mümkünse İYİ PARTİ kuruluş meşruiyetini "Güçlendirilmiş parlamenter sistem"e dönme misyonuna oturttuğu için onun çalışmasını da bizatihi kendisinin yapıp bir an önce ete kemiğe büründürerek kitabileştirip millete takdim etmesi lazım.

Diplomasi dili ve devlet adamlığı
Bir devlet adamının hafızasında "Diplomasi dili"ne dair kısıtlı sayıda sözcükler varsa; en övünç duyduğu husus içinden çıktığı semt veya mahalle kültürü ise ve de kullandığı dil bu mahalle dilinin tesirinden kurtulamayıp sürekli ondan besleniyorsa; bu kadar arızalı bir dil ile dış dünyaya halimizi izah edip, hakkımızı arayarak sorun çözmek elbette mümkün olmayacaktır.
Muktedire yanlışının hatırlatılması karşısında danışmanlar veya metin yazarları azarlanmak veya cezalandırılmak gibi bir tehditle karşı karşıya olduklarını hissiyatı içinde oldukları sürece "Yanlış dil" ve "Yanlış söz"den kaynaklı her türlü riski muktedirin üzerine yıkarak kendileri için en kolay olanı tercih ederler; yaranma veya argo deyimle yalakalığı.
Demek ki bir ülkede her yönü ile muktedir olma hali o kimsenin devlet adamlığına taşınması için yeterli olmayabilir. Oysa ki dünyanın herhangi bir ülkesinde bu kadar kesintisiz muktedir olmuş bir "Devlet adamının" oturmuş ve genel kabul görmüş saygınlığının olması ve o saygınlığının da dünyada uluslararası ilişkilerde o ülkeye büyük avantajlar sağlaması beklenir; aynen kurucu Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk ismine olduğu gibi. Böyle bir saygınlık oluşmamışsa onun nedeni, o muktedir insanın varlığından kaynaklı yaşanan demokrasi eksikliğidir.
Devlet adamları da elbette sert konuşabilirler ama bunu boşuna tanımlanmamış olan "Diploması dili" ile yapmak durumundadırlar. İşte bundan dolayıdır ki; bu dili en iyi kullananlara "Monşerler" denmiştir. Bu tanıma vakıf olmayanların, hatta duyunca komplekse kapılanların dış politikada sorunları çözmek değil aksine sorunlar yumağını büyütecekleri aşikar değil mi.

İYİ PARTİ'nin üçüncü yıl dönümünde hissettiklerim

Bu gün benim için; irademin gasp edilerek, cumhuriyet değer ve kazanımlarının iğdiş edilip devletimizin değiştirilip, dönüştürülmesini gaye edinmiş birilerinin muktedirliğine amade kılmak isteyenlere "Sizin haddinize mi düştü" diyerek dayatmalara tekmeyi vurup, kişiliğime ve irademe sahip çıkmanın keyfini yaşamışlığımın yıl dönümü.

"Yaşadın da ne oldu" diyenlere sözüm; vallahi ne düşündüğünüz şu an için umurumda bile değil ama sonuçta ben ve bir çoklarımız bu keyfi yaşadık. Tek adamlı partili cumhurbaşkanlığı sistemi denen bu ucube sistemi getirenlerin bile bundan kurtulmak istediği bir süreçte, buna itiraz etmiş ve devamına yol vermemek için mücadelesini ortaya koymuş "Cesurlar"dan olmak elbette son derece keyif verici. Türk demokrasi tarihi tekrar yazıldığında üç beş sayfanın da bizler için ayrılacak olmasının keyfini şimdiden yaşar gibiyim.
İYİ PARTİ'nin üçüncü kuruluş yıl dönümü. Varlığı Türk demokrasisi açısından büyük bir kazanımdır. İnşallah umut olmaya da devam edecek ve ilk seçimlerde de bunun sonuçlarını alıp sonra da gereğini yapacaktır.

Metal yorgunluğunu aslında bizler ne olarak bileceğiz

Fetö'cü diyemedikleri için adını "Metal yorgunluğu" koyup görevlerinden uzaklaştırılanlar, muktedirin koruma kalkanı ile her birisine dokunulmazlık zırhı giydirilirken;
İYİ PARTİ'nin varlığından ve her geçen gün artan gücünden, siyasi ikballerine yönelik bir tükenişin işaretini alanların o'su, bu'su, şu'su; velhasıl kelam alayı, partiyi sindirme ve susturma sopasına dönüştürülmüş fetö üzerinden milletin nezdinde itibarsızlaştırma gayretlerini olabildiğince artırmaya devam ediyorlar.
Elinizden geleni arkanıza koymayın. Bu millet dört ay hapis yatmış mağduru devletin en tepesine nasıl ki taşımışsa; İYİ PARTİ ve onun genel başkanına da aynı şansı fazlasıyla verecektir.
İsterseniz Meral Akşener hakkında açılmış; ne hikmetse görüşülmesi yapılmayan, gizlilik kararı alınmış davayı da devreye sokun. Hodri meydan.

Eski sağlık bakanı Osman Durmuş'u kaybettik
İnanmışlık ve adanmışlığından beslenen ilkeselliğini işine ve günlük yaşamına da yansıtmış olan 57. Hükumetin sağlık bakanı; ülkücü, Türk milliyetçisi Osman Durmuş Hak'ka yürüdü.
Tarihe ismi; Türk milletinin kanının toplanarak gen yapısı üzerine kurgulanmış bir ABD projesinin amacını fark ederek o günkü şartlarda linç edilmeyi göze alıp karşı çıkarak misyonunun gereğini yapan insan olarak geçecektir.
Türk milletinin ve özelde tüm ülkücü camianın ismine saygıda tam mutabık olduğu bir insan olmak ve dünyadan bu saygınlık ile göçüp gitmek; ne mutlu ona.
Allah rahmet eylesin. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

20 Ekim 2020 Salı

ÜMİT ÖZDAĞ YANLIŞ YAPTI


Bu defa Ümit Özdağ'a hak vermek mümkün değil
Ümit Özdağ iyi ve başarılı bir akademisyen ve fetö'nün de hışmına uğradığına göre de iyi bir Türk milliyetçisi ama iyi bir siyasetçiyi olmayı hiç başaramadı.
Bu akşam CNN Türk'de Koray Aydın'a karşıtlığı adına partiyi zor durumda bırakacak bir çok ithamda bulundu. Bulundu da ne oldu; Koray Aydın'ın konumunu daha güçlü hale getirdi.
2011 öncesi MHP Genel Başkanlığına aday olmayı düşünmüş ve bu konuda faaliyet göstermiştir. O günlerde MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ tarafından “CIA” ajanlığı ile suçlanmıştı. Hakkında böyle bir ithamda bulunulmuş olmasına rağmen ihraç edildiği MHP'ye dönüp tekrar milletvekili seçilerek uzun sure de Devlet Bahçeli ile de barışık olmuştur.
Şimdi kafam karıştı ama daha çok siyaset adamlığına değil, bilim adamlığına güvenmeyi yeğleyeceğim.
Suçlu insanların yakınlarının da suçlu olabileceği zannı üzerinden ithamlarda bulunmak siyasetin yapılışında tercih edilen en aşağılık yöntemdir ve İYİ PARTİ İstanbul il başkanı Buğra Kavuncu'ya yapmış olduğu itham da bu anlamda çok yanlış ve çirkin olmuştur.
Zamanın T.C Devleti dış işleri bakanlığının Orta Asya Türk cumhuriyetlerindeki misyon şeflerine genelgeler şeklinde tamimler göndererek, oralardaki Türk iş adamlarının dernekler şeklinde örgütlenmelerini kolaylaştırıcı yardımların yapılmasını teşvik ettiği bir süreçte; Buğra Kavuncu'nun da orada bulunan bir iş adamı sıfatı ile devletinin kendisinden istediği böyle bir örgütlenmede yer almış olmasının sorgulanması abesle iştigaldir.
Fetö tezgahına gelenler "Kandırıldık" deyip hala devleti yönetmeye devam ederlerken; Buğra Kavuncu'nun "Kandırıldık" diyenlerin teşvikleri ile Kazakistan'da tek iş adamları derneği olan bir dernekte yönetim kurulunda bulunmuş olmasından onun fetö'cü olabileceği sonucu çıkarmak iftiradan öte bir şey değildir.
Parti tabanı ve vatandaşlar olarak somut deliller ortaya konmadığı sürece ithamları iftira şeklinde görmek dışında bir şansımız var mı, bence yok.
Velev ki Buğra Kavuncu "O zaman devlet bizi kandırmış" dese Ümit Özdağ ne diyecektir.
Bence Ümit Özdağ siyasetteki yanlışlarına böyle devam ederse bilim adamlığına da gölge düşürebilir buna da en çok üzülen gene ben olurum.

Ümit Özdağ suçlu üzerinden hareketle onun akrabalarının da suçlu olabileceği zannını yürüterek Buğra Kavuncu ve ailesine ithamlarda bulunuyor ya; biz de O'nun mantalitesinden hareketle kendisi için bir zan yürütelim mi.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Özdağ hakkında fezleke hazırladı. Özdağ’ın dokunulmazlığının kaldırılması ile ilgili hazırlanan dosya, 25 Mart’ta Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi olarak Meclis’e gönderildi. Tezkerenim konusu Özdağ'ın 25 Şubat’ta TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, Libya’da şehit olan 2 Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlisinin isim ve rütbelerini kamuoyuyla paylaşması.
Şimdi zannımızı yürütelim; acaba Demokles'inin kılıcı gibi boynu üzerinde sallandırılan bu dosyanın mecliste oylaması ile başına gelebilecekleri def etmek için mi İYİ PARTİ'nin iç sorunlarını kullanarak cumhur ittifakına şirinlik gösterisi mi yapmaya çalışıyor.
Ben böyle bir şeyin olabileceğine inanmıyor, ithamda da bulunmuyorum ama Ümit Özdağ mantığı ile düşünecek olursak tam da yerini bulan bir zan yürütme ve itham olabilir ki; Ümit Özdağ bunu söyleyecek olana haklı olarak aynen Buğra Kavuncu'nun kendisine gösterdiği tepkiyi gösterir, şiddetle ret eder.
Zan'lar belgelenirse ancak delil sayılırlar. Buğra Kavuncu Gülen ile ne zaman, nerede görülmüş. Pensilvanya'ya gitmiş mi. Byloock kullanmış mı. Malum süreçte Bank Asya'ya hesabı olup da dikkat çeken miktarda para hareketleri olmuş mu. Kazakistan'da malum iş adamları derneğine üye olanların bugünkü konumları nedir. Ümit Özdağ bir de bu insanlara ilişkin bilgiler verebilseydi keşke.
O malum derneğin kurulmasını tavsiye ve teşvik edenler bugün devleti yönetirlerken; Buğra Kavuncu'yu belli bir dönemde devletin üye olunmasını teşvik ettiği bu derneğin yönetiminde bulunmuş olması üzerinden suçlu ilan etmek etik olmadığı gibi aynı zamanda vicdansızlıktır.

Tarla bölüşüldükçe bir de görülü ki traktöre manevra alanı bile kalmamış.
Dolayısıyla bir siyasi düşünce üzerinde ayrışarak bütünleşmenin mümkün olamayacağını düşünüyorum. Burada olmadı, şuraya, orada da olmadı başka yerde ateşimizi yakalım derken başkaları yemeklerini pişirip, yiyip sofralarını bile kaldırmış olurlar.
MHP'de inadına, ısrarla parti içi demokrasinin işlemesi için mücadeleye devam edilmiş olunsaydı belki de an itibariyle MHP genel başkanı olarak bir başkası olabilirdi.
Kendi adıma söylemek isterim ki; aynı su ile iki defa abdest alınamayacağına göre benim için parti içi mücadeleye evet, bölünerek bütünleşme arayışlarına hayır diyorum. Dolayısıyla, İYİ PARTİ'ye mensubiyetim de bu mantık ve mantalite içinde olacaktır.
Hoşnut olmadığımız bu düzeni düzeltebilecek farklı bir inisiyatifin oluşturabileceğine dair bir inancım kalmadı. Mevcutlarla bunu başarmak durumundayız.
Bu gidişata itiraz edebilecek samimiyette düşüncesi olan herkesin içinde yer alıp mücadele edebileceği irili ufaklı çeşit çeşit partiler mevcut. Herkes her kurulan partinin güdümlü birer proje olduğunu düşünerek; sürekli yeni bir parti veya oluşum sürecinde olmayı düşünmesi veya denemesi olsa olsa sinerji kaybından öteye gidememektedir.
Peki ne yapmak lazım. İçinde bulunduğumuz partilerde demokratik geleneklerin yerleşmesi için öncelikli olan gerekli mücadeleyi sebatla vermek, sonra da o partiyi; eğer zannımızca birilerinin tahakkümünde ise kurtarmak olmalıdır. Parçalanarak bütünleşmenin mümkün olmadığına inanıyorum. Bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da hiç bir oluşum veya hareketin bir kaç kişinin egosunu tatminden öteye gitmediği; yüze yakın onlarca partinin varlığından belli değil mi.
Aynı düzlem üzerinde aynı bütünlük üzerine dizilmiş "inanmışlık ve adanmışlık pazılını dağıtarak tekrar tekrar yapma girişimi; tekrarlıyorum ki; olsa olsa üç beş kişinin kişisel ego tatmini belki de eğlencesidir. Hele ki bu tipler bir yerde "Oynayıp oynayıp" yeterli hevesi aldıktan sonra bir bahane ile tekmeyi vurup taşları dağıtanlar olunca...bunlara da fırsat vermemek lazım.

Velev ki; bir kurgu var ve İYİ PARTİ'ye o kurgulanmış tezgahın muktedirleri tarafından istenilen şekil verilmek ve istikamet tayin edilmek isteniyor ve bizler de buna razı değilsek yapacağımız şey; kendimizi partinin asli sahibi görüp, kurumsal kimliğimize sahip çıkarak inanmışlık ve adanmışlığımız doğrultusunda muktedir olmanın yollarını arayacağız ama mutlaka ve mutlaka demokrasiye inancımızı koruyarak.

Dolaysıyla, ne Türk siyasetinin orasına burasına sinmiş bezirganlar İYİ PARTİ'den kopmaları umut edip beklesinler, ne de İYİ PARTİ'de ilelebet muktedir olacaklarını düşünenler sanmasınlar ki parti onlar için baki olan bir mülktür.
İYİ PARTİ'nin güçlü bir şekilde varlığını sürdürmesi Türk milleti ve devleti için zaruri bir ihtiyaçtır.
Çünkü ihvan zihniyetli siyasal İslamcı tek adam yapılanmasının muktedirliği bir dönem daha devam edip kendi vesayetlerini oluştururlarsa; cumhuriyet değer ve kazanımları adına bir daha telafisi mümkün olmayan yaşanacak kayıplar ile değiştirilmiş, dönüştürülmüş bize çok uzak bambaşka bir ülke inşa edilecektir.

Darbe söylentilerinden güç devşirme
Ne bu ödleklik ve korku yahu. Neredeyse "Hava bulutlu; yağmur yağacak, şimşek çakacak, yıldırım düşecek" diyecek olsam hemen akabinde yandaş beslemelerin "Sen darbe çığırtkanlığı yapıyorsun. Ne demek yağmur, çamur, fırtına gibi olağanüstü şeylerden bahsetmek"
Bize artık yutturamazsınız; başımıza ne gelirse sizden gelir. Sizden başka kim cüret edebildi ki; cumhuriyet tarihinin en aşağılık örgütünü devlete yerleştirip sonra onlarla beraber devleti değiştirip sonra dönüştürmeye.
Bu "Işıkların yanması" muhabbeti Türk milleti için ibretlik bir olaydır.
Bunun anlamı; tek adam tahakkümünde, demokrasinin iğdiş edildiği şartlarda sorumluluk taşıyan insanların düşüncelerini ifade ederlerken karşılaşabilecekleri muhtemel risklere karşı kelimeleri sıfatlarla raks ettirerek düşüncelerini ifade etmesidir.
Hatırlıyor musunuz; mahkemelerin hukuk tanımazlığına Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında şahit olmuştuk.
İlker Başbuğ terör örgütü lideri olarak mahkeme edilip, tutuklanmıştı. Milli vicdan "Genel Kurmay başkanından terörist mi olur" demiştik ama işin aslı kumpas olduğu için yazılmış senaryoya devam edildi.
Şimdi bu en son Enis Berberoğlu'nun yeniden yargılanması gerektiğine karar veren Anayasa Mahkemesi kararına "Ben tanımıyorum" diyen yerel mahkeme ile İlker Başbuğ'a "Sen teröristin" diyen mahkeme arasında ne fark var.
Her olup bitenden bir tehlike algısı çıkarma evhamı; aslında kişinin ne kadar baskıcı olduğunun farkında olma halinin psikolojik yansıması dır.
"Kuşa kanat çırptırdılar, rüzgar oluşturdular sonra kandili söndürtüp, evi karanlığa boğup hortlakları çağırdılar" evhamı gibi bir şey.

Bir alt mahkeme en üst mahkemenin yani Anayasa Mahkemesi'nin kararını tanımadığını ilan ediyor.
Hukuk devletinin temellendirildiği, bir anlamda güvencesi olan en yüksek mahkemenin kararını tanımamak; yapılmış bir darbenin kansız olmuş olmasından başka nedir öyleyse.
Muhalefet bıraksın ışığı mışığı adam gibi iş yapsınlar. AYM'in kararlarını yok hükmünde gören bir alt mahkeme söz konusu ve bu bir hukuk tanımamazlıktır. Cumhur ittifakı; muhalefeti, yaktıkları ışık ettafında pır pır uçurarak meşgul etmek istiyor. Muhalefet bu tuzağa düşmemelidir.
"Işıkların yanması" muhabbeti AYM kararını tanımamazlığını perdeleme operasyonudur.
Ne kadar kadrolu ve maaşlı besleme trol varsa "Anayasa mahkemesi''nin bugünkü varlığından şikayetçiler ve gereksizliğine atıf yaparak tüm TV kanalları ve sosyal medya üzerinden hukuk devletinin teminatı olan bu kuruma karşı linç kampanyasını sürdürüyorlar.
Sizce "Anayasa Mahkemesi"nin ışıklarını kimlerin yaktığı belli değil mi. Artık anlıyoruz ki bu ışıkların yakılması "Anayasa Mahkemesi"ni güçlendirmek için değil gücünü kırmak için dir.

Ermenista'nın füzeli saldırılarına karşı batının çifte standartı
Batı bir çok şeyin mucidi olabiliyor, hatta insanlığa dair etik değerleri bile kitabileştirebiliyor ama ne yazık ki bir türlü "İnsan" olmayı başaramıyorlar.
Ermenistan'ın Azerbaycan'ın Karabağ topraklarında işgalci olması, bu da yetmeyip sanki oranın sahipleriymiş gibi adeta suçluluk telaşı ile masuma suç isnat etmek için tahrik yoluna giderek alçakça gece uykusundaki masum insanların üzerine füze gönderiyor olmasının arasındaki güç; işte yukarıda bahsettiğim içinde her şeyin olduğu ama insanlığın olmadığı batı medeniyetidir.
Evet, yine tarihte her dönem olduğu gibi Azerbaycan'a Müslüman bir Türk devleti olmanın bedelini ödetmek istiyorlar. Dünya medeniyetine en azından bugün için yön veren batının tüm inisiyatif unsurlarından bir tanesi olsun Ermenistan'ın alçakça, insanlık dışı kahpe saldırılarını eleştiren bir ifade kullanmıyorlar.
Azebaycan'nın haklı davasında Allah'ın soydaşlarımızın yar ve yardımcısı olmasını dilerken Gence'ye yapılan saldırıdaki şehitlerimize rahmet, yaralılarımıza acil şifalar dilerim.

soralmehmet@gmail.com

6 Ekim 2020 Salı

İYİ PARTİ TABANI MESAJ VERDİ MESAJ ALDI

İYİ PARTİ'nin başkanlık divanını; ahde vefayı ve ete kemiğe bürünmesinde emeği olan öncülerin bugün ne konumda olduklarını dikkate alarak değerlendirdiğimizde tabanın tatmin olmadığını gösterilen tepkilerden anlayabiliyoruz.

Meral Hanım, Koray Aydın'ın parti üzerindeki taban olarak bir türlü anlamlandıramadığımız tahakkümünü kırmayarak, belki de kıramayarak bir anlamda otoritesini Koray Aydın ile bütünleştirerek paylaşmayı uygun görmüş olabilir.
Partinin kuruluş aşamasında heyecanın oldukça yüksek, teveccühün %20'lerde olduğu bir süreçte; muhtemelen teşkilâtlardan sorumlu olma koşulu ile gelen Koray Aydın'ın katılımı ile bu olumlu sinerji sürekli irtifa kaybetmişse; bizlerin taban olarak 20 Eylül tarihli olağan kongre sonrası beklentimiz; Koray Aydın'nın gölgesinin düşmediği, hatta etkinliğinin ve yetkinliğinin minimize edilip, Meral Hanım'ın da buna mukabil kongreden daha da güçlenerek çıkacağı şeklindeydi.
Koray Aydın'ın parti üzerindeki etkinliğini ve yetkinliğini sürekli artırarak muhafaza etmesine mukabil tabanın buna razı olmadığını her vasile ile tepkisini ortaya koyarak dile getiriyorsa; "Koray Aydın" vesayeti şeklinde partinin kurumsal kimliğine oturan bu çelişkiden mütevellit güvensizlik düğümünün çözülmesi gerekliliği bir sorun olarak devam edecek gibi gözüküyor.
İYİ PARTİ camiası olarak şunu çok iyi biliyoruz ki; parti Meral Hanım veya Koray Aydın istedi diye kurulmadı biz istediğimiz için kuruldu. Yani "Cesurlar Hareketi"nin paydasında hepimiz hissedarız. Koray Aydın "Hareket" kısmına katılmış olabilir ama "Cesurlar" kısmı bence tartışılabilir. Koray Aydın'ın Meral Hanım ile ilgili düşünceleri netleşene kadar bizler "Cesurlar Hareketi"ne hayli yol aldırmıştık. Öyleyse; İYİ PARTİ üzerinde bu kadar etkin ve yetkin olması ne kadar hak. İşte taban bunun cevabını bulamadığı gibi yetmeyip Meral Hanım da tekrar tekrar aynı görevi kendisine tevdi etmesi zihinleri bulandırıyor. Eğer taban olarak Koray Aydın'dan çok çok önce kendisine yapılan haksız ithamlar karşısında hiç tereddüt etmeden masum olduğuna inanarak tüm algı operasyonlarına göğüs germişsek; Meral Hanım'ın tepkilerimizi anlamasını ve dolayısıyla da bu tepkilere anlam kazandırmasını beklemenin hakkımız olduğunu düşünüyorum.
Yaşanan bu iç meseleleri bahane edip "Bizden bu kadar" diyerek yeni bir savrulmayı yaşamanın gereği olmadığı gibi pratikte de bir anlamı olmaz. Tasvip etmediğimiz bu hal ve gidişattan cesaretlenerek, küskünleri devşirip başına bilmem ne"...Hareketi" şeklinde bir ifade konarak çeşitli oluşumları kurgulamak, olsa olsa bir başkasının baş olma egosunu tatminden öteye gitmeyecektir. Çok garip olan da; ayrışma ve kopmayı körükleyenlerin partinin kuruluşunda hatta vekil adaylıklarında önemsenip kendilerine değer verilmiş isimler olmalarıdır. Amma velakin ne umup ne bulmuş olmalılar ki; partinin sahipliğini Meral Hanım veya Koray Aydın'dan oluşan üç beş isime bırakarak adeta "Düşün gelin peşimize, bir başka diyara göç eliyoruz" hissiyatı ile bir anlamda rahmetli Ozan Arif'in dediği gibi "Sütünü döken inek" misali faydasız ve anlamsız bir çabanın teşvikini marifet sanıp ortaya koyuyorlar. İtibar göreceklerini de sanmıyorum. Varlıkları; "Muktedirler" tarafından finansa edilen bir kaç toplantıdan öteye gitmeyecektir.
Türk siyasetinde çok bölünmüşlüğün bir başka nedeni de siyasi partilerde bir şeylere itiraz edenlerin emeklerinin gasp edilmesi karşısında gaspçılarla mücadele etmeyi değil olanlara razı olup çekip gitmenin tercih edilmiş olmasıdır. "Cesurlar Hareketi" ve onun devamında İYİ PARTİ olarak çok şeyi başardık. Belki de sıra geldi her vesile ile parti içi mücadelelerin bölünmelere neden olmadan en demokratik yarışlarla yapılması örneğini sergilemeye. İnşallah bunu da başaracağız.
Tüm cumhuriyet değer ve kazanımlarını iğdiş edip, tüm milli refleksleri duyarsızlaştırıp, milleti birbirinden nefret eden iki farklı cephe haline getiren ve bunun vesayetini tek adam iradesi ile "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi" olarak yerleştirmek isteyen cumhur ittifakının; akıbetini kestiremediğimiz bir bilinmezliğe doğru sürüklenen ülkemizin istikbaline müdahale için İYİ PARTİ'nin daha da güçlenerek varlığını sürdürmesi zorunlu bir ihtiyaçtır.
Not: "MHP'de bunu niçin yapmadınız" diyenlere ise sözüm "Olamazdı, çünkü MHP devletleştirilmiştir de ondan"

CHP milletvekili diplomat kökenli Ünal Çeviköz gafı
Bence Ünal Çeviköz milletvekili olduğunu unutup, esas işi diplomatlığını hatırlayarak o minvalde bir söylenti üzerinden yorum yapmış, siyasetin kirli girdabına takılabileceğinin hesabını yapamamıştır.
Cümlesine "Malesef" sözü ile başlamasının nedeni; muhtemelen içine düştüğümüz Suriye bataklığı, Mısır yanlışlığı, PYD'ye ısmarlanan lahmacunlar, verilen papaz, verilen fetöcü Nasa görevlisi, Doğu Akdeniz ve Libya'da ne kazanıp, ne kaybettiğimizin belirsizliği vs. şeklinde uzayıp giden dış politika yanlışlarına bir yenisinin daha eklenmiş olması düşüncesinden hasıl olmuş yanlış bir beyan.
Çeviköz o sözünü Rusya faktörünü dikkate alarak söylediğini düşünüyorum. Çünkü Ermenistan Karabağ'ı Rusya'nın desteği ile işgal etti ve otuz senedir Karabağ işgal altında. Bugün de bir benzer sürecin yaşanması durumunda Azerbaycan açısından nelerin olabileceğini düşünmek bile istemem, Çeviköz de düşünmek istemediğinden böyle bir refleks göstermiş olabilir.
Her tarafımızda bir tek dostumuzun kalmadığı ve bundan kaynaklı sıkıntılara karşı zor ekonomik şartlarda mücadele verirken; Rusya gene Ermenistan'ın yanında olursa, Azerbaycan'a silah yardımımız hangi düzeyde ve de Rusya ile baş edebilecek düzeyde olabilir ki. Dolaysıyla şu anda Rusya'nın işin içine dahil olmasına vesile olacak gerekçeler yaratmamak lazım dır.
Çeviköz'ün diplomat gözü ile değerlendirmesi doğru olabilir ama siyasetçi gibi sesli düşünmesi yanlış olmuştur. Aklına gelen çekinceleri eski bir diplomat olarak hükümete de bildirebilirdi.
Dış siyaseti iç siyaset üzerinden okuma; hele ki bir de CEHAPE diyerek başlayan cümleler kalabilmenin doyulmaz hazzını yaşama isteği varken; hiç kimse Çeviköz'ün ne demek istediğini anlamaya çalışmayacaktır.
Ben her şeye rağmen Çeviköz'ün "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenlerin yetiştirmesi olmadığı için kendisine güvenebilirim. Zihninden geçirdiği çekincelerle kurduğu cümle amacını aşarak saçma sapan bir boyuta bürünerek yansımıştır. Tecrübeli bir diplomatın emekliliğinde, bir dedikodu üzerinden gaf düzeyinde yapmış olduğu değerlendirme tarihe geçecektir. Bu gaf üzerinden CHP'ye CEHAPE demeye de devam edilecektir şüphesiz.

Yine aynı tekrar ''İdam geri gelsin''
Siyasiler idamın lafını ederler ama hiç bir zaman da getirmezler. Hep şunun hesabını yapacaklardır; "Ya keser döner, sap dönerse..."
Siyaset kurumu kendisine ne kadar güveniyor ki. AKP demeyecek mi "Zamanında bütün hareket alanlarında istediği manevraları yapma şansını verdiğimiz fetö az kalsın alayımızı ipe götürecek, Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile vatan hainliğinden tutuklanan insanların çoğu idam edilmiş olacaktı"
Cumhur ittifakının idam muhabbeti gündemi perdeleme ve aynı zamanda gaz alma seanslarıdır. Her seçim arifesinde şahıslara karşı işlenen suçları affetmek gibi alışkanlıkları terk etsinler yeter.
İdam; hak edenin kurtuluşu oluyor bence. Kravat taktı şu kadar indirim, sinek kaydı tıraş oldu bu kadar indirim, ütülü elbise giydi bilmem ne oranında indirim denirse ve şu kadar yattı alalım onu açık ceza evine deyip sonra da firar ettirip yeni bir can almaya fırsat verilmesin o da yeter.

soralmehmet@gmail.com