24 Eylül 2020 Perşembe

ŞİMDİ SON SÖZ MERAL HANIM'DA


Ben İYİ PARTİ genel kurul delegesi olsaydım ve de önüme "Şu şu isimler yazılmayacak" diye bir liste gelseydi tepkim "Hangi kendini bilmez hadsiz hudutsuz bu listeyi hazırlayarak benim irademe çoban olmayı düşünmüş" der, yırtıp atarak vicdanımın sesine kulak verirdim.

Ama güdülenler adamın arka bahçesinin tavukları olunca, yumurtaları toplamak da doğal olarak güdenin hakkı oluyor. Yazıklar olsun, birilerinin arka bahçesinde güdülen tavuk olmaya razı olanlara.
Prof. Bahadır Erdem hoca çok takdir ettiğim ve konuşmalarını zevkle izlediğim iyi bir hukukçu ve entelektüel birisidir. Kendisini dinledikçe içten içe hep "Acaba İYİ PARTİ"ye gelir mi'' diye düşünmüştüm. Ancak Cevat Saraç'ın hatırlanmadığı, Aytun Çıray'ın umursamadığı, Ümit Özdağ'ın ötelendiği yerde bu hocamız partiye henüz kaydolur olmaz rekor sayıda delege oyu almışsa; taban olarak benim hissiyatım bu partinin ete kemiğe bürünmesinde emeği geçenlerin şiddetli bir şekilde vefasızlık tokadını yemiş olmaları gerçeğidir.

Bu ''İsimleri çizilecekler listesi'' kongre öncesi veya kongre sürecinde ortalıkta dolaşırken, divanın ''Ortalıkta dolaşan liste kongremizin sükunetine öyle veya böyle müdahale etmek üzere sinsice düşünülmüş, asla tasvip etmeyeceğimiz bir eylemdir'' şeklinde veya yakın cümlelerle uyarıcı mahiyette anons yapılması gerekirdi. Bu malum liste üzerinden iki şekilde zan yürütebiliriz; bu listeyi ya parti içinden birileri süreci kendi lehlerine göre yönetip sonuç almayı düşündüler ya da; dışarıdan birileri tarafından İYİ PARTİ'de iç kargaşayı yaratmak üzere düşünülmüş bir oyun dur. Ama kanaatim o dur ki; bu liste vakası parti içinde yapılan komitacılık ürünüdür. Divan tarafından hiç bir şekilde müdahale edilmemesi de bu zannımı kuvvetlendiriyor. Bundan önceki kongrede çarşaf liste uygulamasında seçilmeleri istenen isimlerin 110-160 nolu sırlamanın arasına konmasında olduğu gibi aynı senaryonun aynı kahramanları bu sefer de ''İsimleri çizilecekler listesi''ni hazırlamış oldukları anlaşılıyor.

Bu tür sinsice komitacılıklarını bizlere belki yutturamayacaklardır ama kesin olan o ki; partinin yıpratılması nedeniyle büyümesine mani olunuyor. Belki de ''Kontrollü şekilde büyümesine mani olmak'' gibi gizli bir niyet devrede.
Velev ki Koray Aydın, hakkında yapılan eleştiriler karşısında oldukça masum ve yapılan eleştirileri hiç de hak etmiyor; eğer partinin varlığının büyüyerek devamı isteniyorsa, İYİ PARTİ'de taban psikolojisi açısından elzem olan; kendisinin bir daha teşkilatlanmadan sorumlu genel başkan yardımcısı olmaması beklentisi dir.
Meral Hanım'ın partideki gücünün ne kadar olduğunu Koray Aydın ile ilgili tasarrufundan görüp anlayacağız. Bekliyoruz.

Biz İYİ PARTİ'mizi büyütmek için; yapılan yanlışlara dikkat çekiyoruz.

Dolaysıyla, siyasi hasımlarımız; hanemize sahip çıkma refleksi ile gösterdiğimiz hassasiyetimizden "Çekip gideceğiz" anlamını çıkarmaya boşuna heves etmesinler.
Biz neyin vaadini vermiştik; biat etmeyeceğiz, özgür düşüneceğiz, demokrat olacağız ve partinin varlığının genel başkan dahi olsa üç beş egemenin inisiyatifine terk etmeyeceğiz. Dün de, bugün de yaptığımız bu minvalde.
"Bu da olmadı, yeni bir yol deneyelim" diyecek kadar lükse de, zamana da sahip değiliz. Parti kurumsal kimliğine sahip çıkarken, yanlışları ayıklayıp doğruyu hakim kılacağız. Nasıl mı; özgür irademize çoban olma taleplerini kişiliğimizi aşağılama olarak görüp, anında tepki göstererek irademizin özgürce tecelli etmesi hassasiyetimizi onur meselesi yapacağız. Bu duruşu gösterebilecek dirayette yiğitler eğri çomağı ateşe tutup düzelteceklerdir. İnancımın ve umudumun beslendiği kaynak tarifini yaptığım bu duruştur


''İki yumruk arasına sıkıştırılmış Zazalar ve Kürtler''

Meral Hanım kongrede "İYİ PARTİ'yi İki yumruk arasına sıkıştırılmış Kürtler kurdu, Zazalar kurdu" dedi.
Bu sözden olumsuz bir mana çıkarmak; doğum yapan kadına "Hadi biraz daha ıkın olacak güzelim" misali yönlendirme ile sonuç alma gayretinden başka bir şey değil. Ve kullanılan cümlenin yarısını kaldırıp diğer kalan kısmını anlamsızlaştırıp, hatta kasten farklı bir anlam yüklemesi için malzeme olarak kıllanma sahtekarlığınızı değil bize, ilköğretim seviyesinde Türkçeyi bilip anlayabilen hiç kimseye yutturamazsınız.
Meral Hanım o ifadeyi kullanana kadar ülkemizde mağdur olan her kesime atıf yaparak, onların İYİ PARTİ'nin kurulup ete kemiğe bürünmesindeki emeklerine atıf yaparak gönüllerine hitap edip, sempatilerini kazanmayı murad etmiştir ki; bu da ahmak olmayan her siyasetçinin tercih etmesi gereken usul ve yöntemdir.
Cumhur ittifakının "HDP'ye oyunu verirsen PKK'lısın, millet ittifakına verirsen illet ve zilletsiniz" diyerek "İki yumruk arasına sıkıştırılmış Kürtler ve Zazalar"a sahip çıkmasında yadırganacak hiç bir şey yoktur. Ben olsaydım bu ifadeyi kullanmayı tercih etmezdim. Artık uluslaşma sürecini tamamlamamız gerekiyor ve her ne vesile ile kullanacak olursak olalım kullandığımız ifadelerde milleti oluşturan kimliklere ayrıca vurgu yapmamayı alışkanlık haline getirmeniz lazım.
Dolayısıyla, aynı kelimelerden oluşan bir cümle bazen de olur ki; söyleyene göre anlam kazanır. Eğer Meral Hanım'ın kullandığı malum cümleyi "Keşke Yunan galip gelseydi" veya "Cumhuriyet reklam arasıdır" diyenlerin yetiştirmeleri kullanmış olsaydı esas o zaman tehlikeli olurdu. Nitekim "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenin yetiştirmesi ne demişti "Osmanlı döneminde Lazistan, Kürdistan eyaletleri yok muydu" yani "Bizde bu yapılanmaya yol versek ne olur ki" demeye getirmişti, hala vaz geçtiğini de sanmıyorum. Buna yol açacak "İkiz yasalar"ın yasalaşmasının önünü açan "Bilge" ile tencere kapak olduktan sonra neler yapmadılar ki "Lazistan, Kürdistan" kurulmasın.
Meral Akşener'den mi hainlik, bölücülük çıkaracaksınız. Daha çok ıkınacaksınız ama boşuna uğraşmayın bir şey çıkaramayacaksınız.

Eski bakan Erkan Mumcu'yu dinleyince; ...?

Fetö ile ilgili öngörüleri, tespitleri en somut şekilde 2007 yılında zamanın meclis kürsüsünde dile getiren ve o günden bu güne hala o konuşmalarının internet'te video'ları dolaşan eski AKP'li bakan Erkan Mumcu; "Fetö'ye ilişkin meclis atıştırma komisyonuna bir kez olsun çağrılmadım" diyor. Konuşmayı dinlediğinizde tek söylemediği sadece 15 Temmuz ihanetinin tarihi.
Yoksa siz hala kaldırıldık diyenlere inananlardan mısınız. Kandırılma falan yok, yetki paylaşımında anlaşamamazlık var. Namuslu tarihçiler şöyle yazacaklar; "İktidar paydaşlarının güç paylaşımının ihaneti"
O zaman tespitleri doğru çıkan aynı insan 28 Şubat süreci için ise "O süreç, iki kutuplu siyasi zeminde yeni bir sistem için ön hazırlıktı" diyor. Anladığım şu; BOP eşbaşkanlık paketinin içinde müstakbel aday için hazırlanmış ayrıca şöyle bir hediye vardı; "Tek adamlı partili cumhurbaşkanlığı sistemi"
Anlaşılan o ki; herhangi bir darbe veya dayatma sonrası iktidara kimler gelmişse, darbe veya dayatmaların onlara yol vermek üzere yapıldığı anlaşılıyor. Çünkü bu darbeler iç dinamiklerin kendi inisiyatifi ile değil dışarıdan içeriye, iç dinamiklere atılan çengellerle yapılıyor.
Adamına göre siyaset dizayn ediliyor. Düşünebiliyor musunuz; seçim yeni yapılmış. Muhteremin siyasi yasağı olması nedeniyle vekil olamıyordu ama parti genel başkanıydı. Bu insanın başbakan olması gerekiyor. Ondan kolay ne var; cart curt sebeplerle Siirt seçimleri iptal ediliyor, adaylar değişiyor, birisinin yerine muhterem aday yapılıyor ve vekil seçilip başbakan oluyor.
Aynen, 16 Nisan referandum günü öğleden sonra mühürsüz oyların geçerli sayılması gibi bir keyfiyet; "Seçilemedim diye üzülme. Ondan kolay ne var, bir şehirde seçimleri iptal eder yeniden seçim yapar, seni oradan vekil seçeriz" veya "Kaybederiz diye korkmayın, mühürsüz pusulaları iktidar lehine yazar gene sizi kazandırırız" gibi bir şey. "Hiç bir şey olmamış olsa bile bir şeyler olmuştur" sözünün yukarıda karikatürize ettiğim örneklemelerden ne farkı var.
Aslında biz demokrasiyi falan yaşamıyoruz. Muktedirlerce dizayn edilmiş bir demokraside hepimiz birer figüranız. Ancak cesurlar hareketi buna somut karşıtlığını partisini kurarak göstermiştir.
Anlaşılan, muktedirliğin gücü ile dizayn devam edecek. Kendi dayattıkları sistemden kendileri vaz geçecekler. Mesela önümüzdeki seçimde bu sistemde %50+1'i aşamayacağı aşikar olan cumhur ittifakı %35-40 oy bandında pekala iktidar olabilecekleri parlamenter sisteme dönmek için doğum yapacak kedi misali ağırdan ağırdan uygun yer ve zamanı kollayacaktır.

Mehmet Soral

soralmehmet@gmail.com

21 Eylül 2020 Pazartesi

İYİ PARTİ 2. OLAĞAN GENEL KURULU ÜZERİNE


İYİ PARTİ 2. Olağan kongresi yapıldı. Hayırlı uğurlu olsun.
Ülkemizde partiler açısından hapsinde olan ortak sorun; tabandan tavana seçim usulü ile etkin ve yetkin kişilerin yukarılara taşınamaması sorunudur. Her yetkin kişi, grup veya teşkilatlar fark etmiyor; liyakati dikkate almadan kendilerini daha yukarılara taşıyacak kişilerden oluşan bir arka bahçe tesis edip, orayı ekip biçip, sonra da hasatını almanın hesabını içinde oluyorlar.
Dolaysıyla, bu kongreden sonra her partide olan İYİ PARTİ'de de olacaktır; İtirazlar, istifalar, derin analizlerle yapılacak uzun süren eleştiriler gibi. Ama hakkını vermek lazım ki; kongre süreci çok iyi yönetildi. Partinin kurumsallaşmasında önemli bir aşama daha kat edildi. Partinin konumu ve söylemleri itibariyle ülkede gündem belirleme gibi sıçrama yapmasına ilaveten disiplinli ve sorunsuz bir kongre de eklenince bu gelişme tabana moral ve motivasyon kaynağı olarak yansıyacaktır.
Meral Hanım'ın salgın gibi zor şartlar altında ülkemizin her yerini sürekli gezerek ayakkabılarını eskitmesinin sağladığı yükselişin devamı için artık il ve ilçe teşkilatlarının bu anlamda genel başkanın temposuna uyarak kendileri adına başarı hikayeleri yazmaları gerekir diye düşünüyorum. Toplum, partinin diğer partilerden farklılığını gösteren, somut şekilde ifade edilebilen hususları hala öğrenebilmiş değil. Meral Akşener ismine, eylem ve duruşuna sempati dışında partiye katılımı sağlayacak somut argümanların belirlenip sık sık tekrarla anlatılması gerekiyor. "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem"in banisi bir parti olarak bu konuda kitapçık hazırlanıp; parti tabanına teşkilatlarda, millete de basın ve medya üzerinden reklam gibi tanıtımlarla anlatılmalıdır. Partili kanaat önderlerinin görüşlerinden faydalanmak üzere teşkilatlara davet edilerek fikir fırtınası yapılması hem genel merkezin hem de Meral Hanım'ın yükünü azaltacaktır.
Nefsimiz adına isteyecek olsak çok haksızlıklarla karşılaştığımızı dile getirip mağduriyetlerimizden söz edip, dem vurabiliriz ama inanın ki bunun "Cumhuriyet reklam arasıdır" diyenlerin yerle yeksan olmasına hiç bir katkısı olmayacaktır.
Şahsen benim motivasyon kaynağım İYİ PARTI'de bir yerlerde olmaktan ziyade, yerle yeksan olmuş cumhuriyet değer ve kazanımlarının tarumar edildiği yerlerde tekrar inşasına şahit olmak, katkı sağlamak ve yıkım sürecinin müsebbibi önce AKP, sonra tek adam rejimini başımıza musallat eden cumhur ittifakının demokratik yollarla seçim sandığının dibinde hanelerine düşen üç beş zarfı ellerine verip, göndermektir.

Türk Tabipler Birliği (TTB)'nin kapatılması meselesi
Şu anki yöneticileri ile ortak bir mekânda aynı nefesi almaktan bile hicap duyacağım TTB'nin kapatılması isteminin arkasındaki neden isminde "Türk" geçmesidir.
Eğer bir kurumun kapatılması için yöneticilerinin işlediği haltlar önemli kıstas ise; 11 çocuğa tecavüz edilen vakıf veya vakıflar niçin kapatılmamıştır.
"Edendim TTB'li yöneticiler devlete ve kamu düzenine karşı suç işliyorlar" diyebilirler, doğrudur ve ayrıca buna şahidiz de ancak önce bireyin hakları önemsenmeli ve teminat altına alınmalıdır ki; sonra üzerinde yaşayan insan varlığı ile anlam kazanan devletin korunması ve kollanması anlam kazansın.
Önce tecavüzcü vakıfları kapatın, körpecik çocukları koruma ve kollama altına alın sonra devletin birliği ve bütünlüğüne karşı suç işleyen TTB'i kapatın, var mısınız.
Yap organizasyonunu, kazan yönetimi, geç TTB'nin başına, kendi deyiminizle; kurtarın bu kurumu illetin ve zilletin elinden. Niçin bu yol denenmiyor.
Gün gelecek "Türk Tarih Kurumu"nu da, "Türk Dil Kurumu"nu da kapatmak için gerekçeler bulup icraata dökeceklerdir ama ömürleri yeterse. Bu niyetler "Cumhuriyet reklam arasıdır" diyenlerin gizli ajandasıdır ve bunların tesadüflerle söylenmiş sözler olduğuna da inanmıyorum.
Eğer becerebiliyorsanız başında "Türk" olan bir kamu kurumunu kapatmayı değil, beğenmediğiniz yönetimini değiştirmek için Türk milliyetçilerini motive edin, öncü olun, yol gösterin ki; alternatif yönetim kurulu ile kazanıp yönetime gelsinler.
Ne yaptınız; kamu adına kurulmuş bu meslek kurumlarında ve diğer milliyetçi sivil toplum örgütlerinde etkin ve yetkin olabilecek Türk milliyetçilerini tarumar ettiniz. Bu yöntem sizin genel usulünüz oldu. Banisinin rahmetli Başbuğ'un olduğu ve yine adında "Türk" ifadesi olan "Geleneksel Antalya Türk ve akraba toplulukları kurultayı''na bile engel olup, akamete uğrattınız. Şimdi bu misyonu aynı şuurla Macaristan'da turancı Macarlar üstlenip organize ediyorlar. Türk milliyetçileri olarak bunu hanemizin neresine nasıl not alacağız söylemisiniz.
TTB (Türk Tabipler Birliği)'nin istenirse yönetimi değiştirilebilir. Suç işleyen üye veya yöneticileri varsa o kişilerin birlikten ihraçları veya dava yolu ile cezalandırılmalarını isteme yolu varken niçin ille de kurumun kapatılması istenir. HDP'nin bile doğrudan kapatılmasını istememiş Devlet Bahçeli niçin TTB nin kapatılmasını ister. Esas kafamızı yormamız gereken husus bu çelişkinin nedeni üzerine olmalıdır.

Kripto etnik özürlü Türk düşmanları
Ne tesadüf; kripto etnik özürlü sosyalistler ile kripto etnik özürlü siyasal İslamcılar aynı ortak noktada birleşiyorlar.
Türkiye Cumhuriyeti kurucu Başbuğu Mustafa Kemal Atatürk'e sadece Mustafa Kemal demekle yetinmek istiyorlar. Çünkü devamında gelen yani Atatürk soy ismi Türklüğe vurgu yaptığı için onların etnik kripto özürlü hallerini depreştiriyor.
Etnik aidiyetini saklamayıp T.C Devletine sadakatle bağlı her kim olursa saygı duyarım, kendimden ayrı düşünmem ama Türk'e kin ve öfkesini kripto kimlik ile saklama gayretinde olanları da aşağı yukarı ne kadar gayret gösterirlerse göstersinler çözeriz. "Mustafa Kemal derim ama Atatürk demem" cümlesi tam da kripto hissiyatı ile söylenmiş sözlerdir.
C. Kaftancıoğlu İmamoğlu'nun başarısındaki payı Mustafa Kemal'e Atatürk dememe duygu ve bilincini bir yerlere taşıma amaçlı mı yoksa CHP'nin başarısı için mi ben emin değilim. CHP'nin ulusalcı ve milli sol kanadı bu kadına dikkat etmek durumundadır. CHP'de olup da Atatürk'ten sıkıntı duyma hali tuzun kokması halidir ki; CHP bu halin altında ezilir.

İrade gaspı ile yapılan sistem değişikli bir darbe değil mi
Her cenah darbelere kendi penceresinden bakıyor. Her ne hikmetse darbeler sonrası yumuşacık kundağa yatırılanlar, bir anlamda sonuçlarından nemalananlar çok şikayetçi olup, bağırıp çağırıyorlar.
Türkiye'de bir ilk yaşanarak hükumetin darbesi ile bir partinin yani MHP'nin kongre sürecine müdahale edilerek, ülkücülerin özgürce verecekleri irade beyanları gasp edilmiştir.
Bu kurumsal iradenin gaspı ile yönetimi değişmiş yeni bir MHP'nin mülktedirler tarafından gündeme getirilen "Tek adamlı partili cumhurbaşkanlığı sistemi"ne hayır diyeceği genel kabulü tüm genel başkan adayları tarafından beyan edilmişti.
Dolaysıyla, sistem değişikliği için meclisten referanduma gidilmesi kararının çıkmasının mümkün olmayacağı tespitini yapan o günün de, bu günün de aynı muktedirleri (Erdoğan ve Bahçeli) işbirliği yaparak, MHP kurumsal iradesine müdahale ederek darbenin alasını yapmışlardır.
27 Nisan dandik e-muhtırasından bile bahsedenlerin, ülkücü iradenin gaspı ile yapılan darbeden niçin hiç bahsetmezler. Oysa ki bu darbe çok daha önemlidir, zira; önceki darbeler ile sadece iktidarlar değişti veya kulakları çekildi ancak MHP kongre sürecine yapılan darbe ile devletin yönetim sisteminin değişimine kadar varan bir netice elde edilmiştir.
Ve sonuç; anladık ve gördük ki tüm darbeler Türk milliyetçiliğinin VARLIĞINA değil, GÜÇLENMESİNE karşı yapılmıştır.
Bu ülkede bizatihi 16 Nisan anayasa değişikliği oylaması günü darbe yapıldı. Oylama anında kanunda yeri olmayan "Mühürsüz oyların geçerli sayılması" kararı alındı.
Daha sonra ne oldu; "Bizim yaptığımız utanılası bu gayri-meşru darbeyi yasal hale getiriyoruz" denilerek seçim yasasında güncelleme yapıldı.
Gün içinde "Mühürsüz oyların geçerli sayılması" darbesi yapılırken aynı oy pusulalarının bir yan tarafına "Utanç mührü" vurularak, bu oylama usulü ile değiştirilmiş anayasamızla yönetiliyoruz(!)
Bu utancın müsebbibi olanlar sözüm sizlere; böyle bir utanç mührünü her yerinizde taşırken; daha hangi yüzle darbelerden, hele ki 28 Şubat sürecinden bahsedeceksiniz söylemisiniz.
Asıl garip olan ve hatta utanç duyulması gereken ise; muhalefetin bu "Darbe"yi sineye çekerek o gün bu değişikliği kanıksamış olmasıdır.
Ben onların yerinde olsam her vesile ile "Meşru olmayan bir sistem değişikliği ile yönetiliyoruz" vurgusunu yapıp, gündemde tutarım. Muhalefetin bu oldu bittileri kanıksaması her daim cumhur ittifakına benzerlerini yapmaya, dayatmaya yüreklendirmiştir.
Belki de bana "Mehmet Soral yeter artık bu kaçıncı hatırlatman" diyebilirsiniz ama ne yapayım, muhalefet yapmayınca görev bize düşünüyor.

Külfete talip olmak Türk milliyetçilerinin misyonu mu

Vay be; Türk milliyetçilerinin hep külfete talip olup, diğer partilerin muktedir olmalarına omuz verme, üstelik de aşağılanarak onları sırtlarında taşıma görevi o kadar kanıksanmış olmalı ki; cesurlar hareketini ete kemiğe büründüren özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçilerinin İYİ PARTİ ve Meral Akşener öncülüğünde iktidara talip olup, inisiyatif geliştirmesi birilerini çok ürküttü. Bir telaş bir telaş ki sormayın; sanki "Oğul veren arı" hanelerine daldı. Başka siyasal iktidarlara amade olma kanıksanmışlığını yerle yeksan ettik diye mi düşman kazandık.

Ne yani; "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenlerin yetiştirmelerine bu devleti yönetmek hak görülecek de; bizler de onların muktedirlikleri için "Varlığımız varlığınıza armağan olsun" mu demeye devam edecektik. El insaf; daha nereye kadar.
Hayır, demeyeceğiz ve eninde sonunda bu devleti de yöneteceğiz.
Not: İYİ PARTİ'de sade üyeliğim dışında hiç bir bağlantım yoktur. Tamamen ve tamamen gündemi nasıl okuyorsam onları düşünüp yazıyorum. Heves ve ideallerim paralelinde hangi kişi veya partiyi görürsem illaki onlara karşı muhabbet duyuyorum. Bu da insan tabiatı için en doğal haldir.
soralmehmet@gmail.com

8 Eylül 2020 Salı

KAHVALTI TALEBİNİN SİYASİ ANLAMI

Kahvaltı talebi siyasi olarak ne anlama geliyor
Ben bu çıkışı çaresiz bir pişmanın; kendisini dinleyip anlayabilecek bir ana yüreğine başını yaslayarak, tüm günahları sevapları ile olup bitenleri anlatma ve nihayetinde gerekli dersi almış olmanın pişmanlığı ile eve dönme ihtiyacı olarak görüyorum.
Bu manzara cumhur ittifakının oluşturduğu vesayeti yıkacağından; Demirtaş'ın çıkışını İYİ PARTİ veya Meral Hanım'a atfen kesinlikle "Terör" ile işbirliğine kadar varacak iğrenç ve alçakça bir propagandaya dönüştüreceklerdir. Ancak Meral Hanım'ın gündem belirleyerek çok zekice sürdürdüğü siyasi bir süreç ile bunları geçersiz kılacaktır.
Cumhur irtifakının; Apo'yu vesile kılarak Kürtler üzerine inisiyatif geliştirme düşüncesini, kendisine son seçimde ısmarlama mektup yazdırılması ve kardeşinin TRT ekranlarına çıkarılmasından anlamıştık. Buna mukabil cumhur ittifakının Demirtaş'ın da Kürtler üzerine inisiyatif geliştirmesine mani olmak gibi bir başka düşüncesi de o zamandan beridir devrede ve aktif halde. Demirtaş'in bu çıkışı ilginç ama bir o kadar da hayırlı siyasi gelişmelere vesile olacağını düşünüyorum.

Meral Hanım Türk-kürt ortak geleneğinde var olan "Kapıya gelen misafire buyur edilir, bu misafir bir kan davalısı olsa bile" derken aynı zamanda, zımnen de "Gelen misafir isterse kan davasını da bitirebilir" demiştir. Meral Hanım ülke sorunlarını çözmeye odaklı siyaset yapıyor, kin kusmak için poşet aramıyor. Demirtaş'ı buyur da etmeyebilir ama bence eleştirilerinde heyecan arayanlar her şeyden önce Devlet Bahçeli Demirtaş'in fikri önderi Ahmet Türk'ün serbest bırakılmasını niçin istemiştir, onu sorgulamalıdırlar.
Bütün korku Meral Akşener'in Türk siyasetinde inisiyatifinin her geçen gün belirgin şekilde kendisini hissettirmesidir.
Biz Türk milliyetçileri eğer ki; bu devleti ve milleti en çok sevenleri olduğumuz iddiası ile her türlü bedel ödemeyi göze almışsak, bizatihi 1980 öncesi bunu fiili olarak yaşamışsak; PKK vesile kılınarak HDP üzerinden sürdürülmek istenen ülkemiz ve milletimiz için baş belası olan sorunları çözme hassasiyeti de yine bize düşer.
Ancak ülke sorunlarını çözmek adına "Keşke Yunan galip gelseydi" veya "Cumhuriyet bir reklam arasıdır" diyenlerin yetiştirmesi kadrolarla işbirliği şeklinde mümkün olmayıp, aksine bunlarla sorunlar yumağını daha da büyüyecektir.
HDP veya PKK'nın her türlü emeli senelerce sürse bile canımız sıkılacaktır ama hiç bir zaman muvaffak olamayacaklardır. Fakat "Keşke Yunan galip gelseydi" diyenlerin veya Cumhuriyetimizi "Reklam arası" görevlerin nelere muvaffak olduklarına hep beraber şahit olduk.
Kim ne derse desin bunu bilip bunu söyleyeceğim; 15 Temmuz ihaneti, kendileri açısından bu kastettiğim zihniyetin ete kemiğe büründürdükleri en ideal sonuçtur.
Dolaysıyla, HDP'nin PKK güdümünden kurtarılarak makul, hatta (Fırsat yaratılarak) milli çizgiye çekilmesi adına her türlü inisiyatifi cesaretlendirmek gerekir.

Not: Bu yazı yazılırken artık ülkemizde bir gelenek haline gelmiş olan kumpasların hesabı yapılmamıştır. 
Bir diğer husus İYİ PARTİ'de sade bir üyeliğim dışında hiç bir görevim yoktur. Tüm çabam bireysel inisiyatifim adınadır. 

Biz mi düşman yaratıyoruz yoksa düşman mı bize musallat oldu
Öyle bir süreç içindeyiz ki, cumhur ittifakına güvensizlik öyle hat sahaya geldi ki; biz mi düşman yaratıyoruz yoksa düşman mı bize musallat oldu artık anlamak mümkün değıl.
Mesela Suriye'nin derdi niçin bizi gerdi. Ben de senden şikayetçiyim; ille de birilerini ülkeme davet etmem mi gerekiyor. Suriye halkının ödemesi gereken bedeli niçin biz ödüyoruz.
Mısır ile komşu bile değiliz. Mısır'ın demokrasisinin korunması bizim taşoranlığımıza mı verildi. Türk'ün Bozkurt'u varken, Rabia'ya ihtiyaç niçin hasıl oldu.
Ege'de 18 ada 18 yıl boyunca tek tek işgal edildi ancak işgaller niçin bugün hatırlandı.
18 yıl boyunca yorgun ve yılgın düşündüğünüz ülkenin görünümü elbette leşçi sırtlanların dikkatini çekecekti ve nitekim de çekti.
Türk milleti olarak elbete çaresiz değiliz, gereğini yapacaktır. Ama ilk önce sürekli sizin o dostları kaybettiren, düşman kazandıran iradenizi millet eliyle alıp bir yere koyacağız sonra da kurucu Başbuğ rahmetli Atatürk'ün "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesini hakim kılacağız inşallah.

Bu olup bitenleri hiç unutmayacağız değil mi?
"Partili cumhurbaşkanlığı" sitemine geçiş süreci meşru bir süreç olarak işlememiştir.
Eğer AKP'leşmiş devlet, Devlet Bahçeli marifeti ile MHP'de talep edilen demokratik kongre süreçlerine müdahale ederek yüzde yüz aşikar olan genel başkan dahil parti yönetimi değişikliğine engel olmasaydı; o günkü konjonktürde tüm milliyetçisi camianın genel teamülüne göre yenilenmiş MHP yönetimi ile meclisteki MHP vekilleri "Yeni sistem için referanduma gidilmesi" kararına hayır diyerek, aritmetiksel olarak meclisten referandum kararı çıkması mümkün olmayacaktı.
Sonra ne yaptılar; iplerini sağlam kazığa bağlayarak, halkın referandum oylamasında istedikleri sunucun çıkmama riskini de ortadan kaldırmak için sabah belli kurallarla başlayan seçim, öğleden sonra ilave dayatma bir kural değişikliği ile mühürsüz oylar geçerli sayıldı. Sonra bu ilave dayatmanın yasal olmadığını; çok ilginçtir ki itiraf edercesine yasal hale getirerek, seçim kanununda değişikliğe gidildi. Aslında meşru olmayan bir sürecin tescili demekti.
Bugün "Tek adam iradesi" ile bulunduğumuz konuma gelmemizin nedeni yukarıda ifade ettiğim gibi bir anlamda MHP'nin kurumsal iradesinin Devlet Bahçeli marifeti ile Devlete teslim edilmiş olmasıdır. Bu süreç hiç bir zaman vicdanımda aklayabileceğim bir süreç olmayacaktır.
Dolaysıyla, Recep Tayyip Erdoğan'ı sadece AKP genel başkanı olarak görmeye devam edeceğim. Bunu en azından kendi inanç, ilkelerim ve kendime saygım gereği olduğunu düşünüyorum. Efendim denebilir ki halk seçti. Doğru da birileri, karanlık odada, meşru olmayan şekilde ilk düğmeyi yanlış ilikleyip sonra ışıkları açıp son düğmeyi halka "Buyurun son düğmeyi siz ilikleyin" denince halk da isteneni yaptı. Halkın bunda bir kusuru yok. Çünkü ilk düğmenin nasıl iliklendiğinden hiç haberi yoktu.
Lütfen bu olup bitenleri bugün çocuklarımıza, yarın torunlarımıza anlatın ki; hiç bir nesil unutmasın. Belki engel olamadık ama hiç olmazsa hafızlarımızda yeri kalsın. Ama torunlarımın şu eleştirilerine hep hazırlıklıyım; "Dede ne kadar da safmış sınız yahu..."

Akit TV'nin kumpasları
Provokatör Akit TV'nin tuzağına maalesef Rubil Gökdemir Bey'i de çekmeyi başardılar.
Rubil Bey Ege adaları ve kıta sahanlığı üzerine konuya son derece vakıf şekilde izah ederken; Yunanistan'ın kendince ilan ettiği ve Türkiye kara sınırına kadar dayanan taleplerinin ne derece haksız olduğunu göstermek üzere meramını anlatmak için bir haritayı gösterdi.
İşte tam bu sırada provokatör Akit TV konuşmacısı istediğini bulmuş gibi sadece Rubil Gökdemir değil hiç bir Türk milliyetçisine itham edilmeyecek şekilde arsızca "Sen Yunan tezlerinin propagandasını yapıyorsun" deyince doğal olarak şiddetli bir şekilde tepkisini göstermiştir.
O provokatör elbette Rubil Beyin ne demek istediği pekala çok iyi anlamıştı ama muradı programa katılımcı bir Türk milliyetçisinin şansında Türk milliyetçilerini itibarsız kılmak, "Bakın Türk milliyetçileri bile böyle düşünürken AKP buna itiraz edip, Türkiye'nin haklarını koruyor" görüntüsü vererek, programın başından beri murad ettiği sunucu elde etmeyi başarmıştı.
Akit TV'nin ne yapmak istediği, yayın politikasının ne olduğu bilindiği halde, Türk milliyetçilerinin bu kanalın davetine niçin katılırlar anlamak mümkün değil. Rubil Gökdemir gibi son derece donanımlı bir insana dahi bunu yapmaya cür'et etmişlerse; bunların şerrinden şeytanla yüz yüze gelmek gibi görüp kaçmak lazım.

Maske takmayana ceza keseceksin Giresun'da miting yapacaksın...?
Sen bu salgın ortamında Giresun'da binlerce insanı toplayıp onlara nutuk atacaksın, Ayasofya'yı bir hafta boyunca insanlarla doldurup boşaltacaksınız; evlatlarımızın nikahlarına gelince 400 kişilik salona sadece 100 kişi olabilecek, (Önümüzdeki günlerde belki de hiç kimse alınmayacak) toplu resim yok, takı yok, tebrik yok" diyeceksiniz...
Bak muhterem, sizin Giresun açık alan toplantınız; evlatlarımızın ömürlerinin müstesna bir kesitinde heyecanla giymeyi bekledikleri ne damat kostümü, ne de kızlarımızın gelinliği kadar önemlidir. Nasıl ki siz Giresun'da paşa gönlünüzce toplantı yapmayı kendinize hak bilip, inisiyatif olarak görüyorsanız; çocuklarımızın en mutlu günlerini gönüllerince yaşamalarına müsait ortamı sağlamayı da onlara hak, kendinize de vazife bilmelisiniz.

"400 kişilik nikah salonunda sadece 100 kişi olacak" diyerek bizleri niçin iki arada bir derede bırakıp misafirlerimizle sıkıntıya sokuyorsunuz. Oysa ki; "Evlenen çiftler isterlerse iki şahit ile ilgili belediyelere gidip imzalarını atarlar ama bunun haricinde yanlarında beşinci bir kişi dahi olamayacak" derseniz daha tutarlı ve mantıklı bir karar almış olursunuz ki; devletimizin millet yararına olumlu bir kararı der uyar, hiç de yüksünmeyiz. Çünkü gerekçe makul ve mantıklı; sağlık savaşındayız.
Ancak böyle, milleti topyekun tehdit eden salgınla mücadelede, siyasi saiklerle sadece egonuzun tatmini için şahsınıza ayrıcalık tanıyıp, istediğiniz yerde, istediğiniz kalabalıkları toplayarak sağlık ordusunun mücadelesine ihanet edip, masum insanların da hastalanmasına vesile olacak ortamların oluşmasına neden olursanız; işte bu noktada evladının mürüvvetini görmek isteyip zorunlu sağlık şartlarından dolayı hevesi kursağında kalan bir babayı olsa olsa "İsyana" teşvik etmiş olursunuz.
Batı demokrasilerinde ister iktidar, isterse muhalefet liderleri olsun böyle çifte davranışlarda toplumdan özür diledikleri gibi bazıları istifayı bile düşünebiliyorlar.

Çay paketi atma ve onu kapma kavgası; atan açısından da kapmaya çalışan açısından da klasik geri kalmış toplum refleksi dir.
Kendini bilen, varlığını değerli gören herkesin atılan çay paketine karşılık "Senin haddine mi düştü" deyip atanı terslemesi lazım.
Düşünün bir Danimarka, Norveç veya Almanya başbakanları otobüsten halka çay paketleri atıyorlar. Çok komik değil mi. İlk akıllarına gelecek olan; başbakanlarının bir sağlık sorunu yaşadığı olacaktır. Gelişmiş demokrasi düzeyi ve sahip oldukları ortalama algı düzeyi bu ülke insanlarının aklına başka bir şey de getirmez.

Kısaca...
Hiç bir tarikata aidiyet duymuyorum. Dolayısıyla, hiç bir riskim de söz konusu değil.
Benim tarikatım aklımdır. Oturduğu temel; aklımın öncülüğünde, çağdaş enstrümanların sunduğu imkanlar dahilinde, atamdan gelen bilgi ve birikimimle Kuran'i ana eksene oturtarak inancımı yaşamak ve yaşatmaktır.

Mevcut imanımızı korumak için velev ki pırıl pırıl tarikatlar olsa bile; tarikatlarda yapılan hatalar büyük yıkımlara, hayal kırıklıklarına neden olmakta, sosyolojimiz darmadağın olmakta. Dolaysıyla sıkı bir denetimle kayıt altına alınmaları ülkemiz, milletimiz ve hele ki dinimiz için daha hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.
Siyasetin tarikatlardan, tarikatların siyasetten nemalandığı kısır bir döngü var olduğu sürece; tarikatların bu ülke için somut hiç bir faydası olmayacaktır. Siyaset bunlardan beslendiği için hangi siyasi parti iktidara gelirse gelsin kayıt dışı oluşlarına göz yumulup, hiç bir zaman denetime tabi olmayacaklardır.
Din bilgisi tercihe bağlı olarak ama bir matematik, bir Türkçe kadar önemsenerek ilköğretim düzeyinde okullarda verilmelidir. Cami imamları mesailerinin çoğunu cami dışında geçiriyorlar. Yaz aylarında çok eskiden beri devam eden din bilgisi öğretimine daha düzenli şekilde devam edilmelidir.

Kısaca...
TV'deki haber programlarını izliyorum. Cumhur ittifakı kontenjanından MHP adına katılan konuşmacıların cansiparane AKP söylemlerini, üstelik de içselleştirerek savunmalarını dinliyorum.
Her ne kadar MHP'den kopuşlar Devlet Bahçeli'nin genel başkanlığına ve yönetim anlayışına bağlanmış olsa da; Türk milliyetçileri arasında oluşan bu denli söylem ve görüş farklılığı; aslında eninde sonunda zorunlu olacak bir ayrışma, Devlet Bahçeli eleştirisi üzerinden öne çekilmiş oldu.
Ya da bu konuşmacılar AKP'ye karşı takiye yapıyorlar. Başka da aklıma bir şey gelmiyor.
soralmehmet@gmail.com

31 Ağustos 2020 Pazartesi

CUMHURİYET DEĞERLERİNE KARŞI ''ANIRMA'' ALIŞKANLIĞI


Cumhuriyet'in Değer ve Kazanımlarına Karşı ''Anırma'' cür'eti
"Devletin zirvesi ANIRKABİR'de" şeklindeki yazım hatası bilerek ve istenerek yapılmış bir "hata" dır.
Bu cür'et, siyasal İslamcı vesayet'in ne denli hakim ve kalıcı hale geldiğinin yarattığı psikolojik öz güven patlamasından ileri geliyor.
Onlar bugün değil, geçmişten beridir bunu yapa gelmişlerdir. Ama MHP'nin bu yapılanlara moral desteği, "Kesintisiz güç kaynağı" fonksiyonunu icra etmesi; geçmişten gelen huyu değil sonradan tezahür etmiş bir halidir. Türk milliyetçilerinin her daim karşı savaşı verdiği hain ve vefasız bir güruh ile hemhal olması izah edilebilir bir durum değildir. Türk milliyetçilerinin bu olup bitenlere duruşu, bakışı hem siyaset üstü, hem de partiler üstü olmalıdır.
Partiye, oraya, buraya şuraya... her neyse; duyulan hiç aidiyet "cumhuriyet reklam arası"dır veya "Devlet zirvesi ANIRKABİR"de sözlerini yeyip yutmayı gerektirecek kadar devlete ve milletimize Sadakatimizin önüne geçemez. İstiklal savaşını verdiren ruh hali gücünü partilerden almamış, Müslüman Türk olma şuurundan almıştır. Hiç bir kişi, parti veya kuruma sadakat devlete ve millete karşı yapılan hainliğin önünde olamaz.
MHP'nin; bu ilk olmayan aşağılık güruhun yenilir yutulur olmayan cumhuriyet değer ve kazanımlarını aşağılama hatta ortadan kaldırma cür'etlerine karşı siyasal İslamcıların dümen suyunda devam eden aymazlığı daha ne kadar sürecek.
Bu soruyu sormak benim en doğal hakkım; zira MHP bizlerin günlük yaşantımızın bir parçasıydı ve teşkilatlarımızda çocuklarımızın altını bezlediğimize dair anılarımız var; yani evimiz, ocağımız, her şeyimizdi.

Madem ki Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı adayı olmuyor; millet ittifakının adayı Meral Akşener dir
Türklüğe ve onun kazanımlarına karşı sürekli bir anlam kaydırması ve çabasının olduğunu görüyoruz. Aynen bugün olduğu gibi; 1071 Malazgirt kutlamaları Türklük adına değil İslam adına yapılıyor gibi. Eğer Türklük adına kutlanmış olsaydı Türk milletini Anadolu'dan söküp atmaya ant içmiş batı emperyalizmine karşı verilmiş olunan istiklal savaşının kazanılması ve doğurduğu sonuçları itibariyle büyük bir anlam taşıyan 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları sembolik seviyelere indirgenemezdi.
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu Başbuğ'u, rahmetli cennet mekan Atatürk'ün varlığını hissettirdiği, mührünü bastığı her değer ve kazanımları görmezden gelmek, refüze etmek, değersiz kılmak gibi bir çabanın olduğunu her geçen gün görüyor, hissediyor ve yaşıyoruz.
Bütün bu yaşananlara şahit olunca anlıyorum ki; fetö her ne kadar cismani olarak takip edilip hapiste olsa da ruhen hep aramızda ve o kadar sinsice kaldığı yerden devam ediyor ki; "En muktedir" ama zavallı bile bunun farkında değil veya en başta fetö ile başlayan süreçte beraber ne murat edilmişse aynen kaldığı yerden devam ediliyor.
1970'li, 80'li yıllar ve Eminönü meydanı aklıma geldi. Eminönü meydanında birileri yalandan kavga eder diğer arkadaşları da meraktan etrafta toplanan biz "Ahmakların" cüzdanlarını yürütürlerdi.
Özellikle cumhur ittifakı ortağı MHP üzerinden millilik atfedilen bir mücadelenin sürdürüldüğü şeklindeki bir hassasiyet Türk milliyetçilerine empoze edilip böylece onların doğal refleksleri ığdış ediliyor. Yoksa hangi Türk milliyetçisi 30 Ağustos Zafer Bayramının görmezden gelinmesine tahammül edebilir ki. Türk milliyetçisi olarak kendimden yana elhamdülillah, bu hatanın içinde olmadım, biata itiraz edip özgür düşünüp kendime yeni bir saf tayin ettim.
Muktedirlerin bu cür'eti, bizlerin de bu aymazlığı devam ettiği sürece ahanda buraya yazıyorum; Türklüğe vurgu yapan milletin de devletin de adını bile değiştirmeye cür'et edeceklerdir.

"Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem" modelinin patenti "Cesurlar Hareketi"ne aittir.
Bu demokrat insanların başlattığı "Cesurlar Hareketi" vatan ve millet sevgisi paydasında bütünleşen değişik kesimlerden insanları da yanlarına alarak, meşruiyetini Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e geçme taahhüdüne dayandıran İYİ PARTİ projesini devreye sokarak, ete kemiğe büründürüp bugünlere gelinmiştir.
Nihayetinde bu "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"e geçme düşüncesi diğer muhalefet partileri tarafından da tasvip görerek daha da güçlenmiştir.
Dolayısıyla, bugün benzer düşüncenin Selahattin Demirtaş'ın zihninde de oluşmuş olması; olsa olsa İYİ PARTI'nin verdiği demokrasi mücadelesinde Selahattin Demirtaş'ın şahsında HDP'nin makul çizgiye çekilmiş olması Türkiye açısından İYİ PARTİ'nin hayırlı bir katkısıdır diyebiliriz.
Şimdi Cumhur irtifakı, Selahattin Demirtaş'ın Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter sistem üzerine yaptığı ittifak önerisini diline dolayarak illet ve zillet olmasa bile ona yakın cümleler kullanacaklardır(Gerek Erdoğan gerekse Bahçeli İYİ PARTİ'yi akladıkları için illet, zillet diyemezler artık) hiç umurunuzda bile olmaz.
Belli ki; bundan sonra cumhur ittifakı işine öyle geleceği için "Güçlendirilmiş Demokratik Parlamenter Sistem"i Selahattin Demirtaş üzerinden tartıştırmak isteyeceğinden, İYİ PARTİ patentinin kendisine ait olduğuna binaen doğrudan kendisini sorumlu bilip, sistem üzerine gerekli çalıştayını yaparak nihayetlendirip Türk milletine takdim etmelidir. Bunu kesinlikle ve kesinlikle en kısa zamanda gerçekleştirmesi gerekmektedir.
İddia ediyorum ki; Apo'ya ısmarlama mektup yazdırıldığı gibi Demirtaş'a da ısmarlama "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem için ittifak" talebini söyletmiş olabilirler. İster söyletmiş olsunlar, isterse kendisi düşünmüş olsun ama kesin olacak olan şu ki; cumhur ittifakı Demirbaş'ın teklifini PKK ile özdeşleştirerek sulandırıp akamete uğrayacaktır. Buna fırsat vermemek lazım.

Özgür Düşünceli Demokrat Türk Milliyetçisiyim. Nasıl mı...?
Özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçisi"yim diye kendi görüş ve duruşuma bir tarif getirmiştim. Haddime mi düştüğünden tutun da kendimi ne sandığıma kadar varan eleştiri aldım amma ve lakin farklı düşündüğüm de aşikar. Bu arada kendi anlayış ve duruşuma getirdiğim bu tarifimin bir çok insan tarafından tasvip gördüğünü de söyleyebilirim.
Geçtiğimiz günlerde kamuoyu ve sosyal medyaya yansıyan bir olay yaşandı. İki tane polis, maske takmayan; üzerinde dikkat çekici dövmeleri, makyajı ve boynunda dini inancı simgeleyen takısı(Haç işaretli kolye) olan modern görünümlü bir bayanı uyarıyor ve devamında arbede çıkıyor. Bu noktaya kadar polis toplum sağlığı gereği görevini yapmıştır. Ancak devamında; polis bayanın kolunu kıvırarak arkasına götürüyor, adeta ayaklarını yerden keserek, kolları ile kavrayıp yere yatırıyor. Söz konusu bayan, polisin ancak cinayete teşebbüs halindeki bir insana karşı sergileyebileceği davranışı ile karşılaşınca doğal olarak tepki gösterip, tekmelemek de dahil mukavemet gösteriyor.
Ceza yasamızın mevzuatında "Maske takma"nın ne gibi bir yaptırımının olduğuna dair henüz bir tanım bile yapılmamışken; ilgili bayanın belki de bu bilinçten hareketle kendisine haksızlık yapıldığını düşünerek mukavemet göstermesi; erkek polislerin aşırı ve haksız güç kullanmalarına karşı doğal tepkisi olduğu gibi aynı zamanda savunmasıdır. Çünkü, özellikle de bir bayana karşı sergilenen o davranış; görevli bir polisin davranışı olmaktan ziyade adeta bir hasmın davranışı gibiydi.
Kendilerini yıllardır tanıdığım, saygı duyduğum akĺı başında çok sayıda Türk milliyetçisi, ülkücü bildiğim insanlar devletçi refleks ile polisleri sahiplenmeyi, bayana da hakaret etmeyi uygun gördüler. Çünkü onlara göre polisin şahsında devleti görüyorlar ve onun gereği olarak da koruma refleksi gösteriyorlardı. Hiç bir zaman devletin varlığı, onun tek tek sahibi bizlerin varlığından önemli ve kutsal değildir. Onun için önce insanın varlığı, sonra o insanlar için devletin varlığı önemlidir. Bu ülkenin o kadar tescilli ve herkesin şahit olduğu haini varken, bir milis gücü iştahı ile kategorize edilerek hedef kitle seçilmiş belli vatandaşlardan birisinin "Maske takmadı" diye yerlerde sürüklenmesi hak değil, züldür. Efendim polise onu demiş, bunu demiş demek o milis gücü davranışına haklılık kazandırmaz. Polis gerek görürse tutanak tutar, dava açar; o kadar.
Mesela bu arkadaşlar aynı muameleye; velev ki CHP iktidar olsaydı ve başörtülü bir bayan maruz kalsaydı gene aynı hakaretleri içeren cümleleri mi kullanırlardı.
Öyle sanıyorum ki; polisler bu bayanın görüntüsü ve boynunda taşıdığı kişisel takının simgeselliğini tasvip etmeme gibi bir tespit üzerinden hareket ederek inisiyatif kullandıklarından o görüntüler ortaya çıktı. Kolu kıvrılmış, erkek bedeni ile kıskaca alınmış başörtülü bir bayana aynı muamele yapılmış olsaydı gene aynı şeyleri mi düşüneceklerdi; sanmıyorum.
Fark ettim ki; benim bu yaşanmış olaya neden ve sonuçları itibarıyla bakışımdaki fark tam da "Demokrat Türk milliyetçisi" tarifimin bizatihi kendisiydi. Benim milliyetçiliğimdeki farkındalığım bu yaşanmış olaya bakışımda ifadesini bulmaktadır, bunu söyleyebilirim.
Ben de muhafazakar birisiyim ama muhafazakarlığım kendi yaşam ve inanç dünyama ait olup, başkalarına dayatma şeklinde değildir. Bu olayda gözlemlediğimiz polis davranışı, Türk polisi olmaktan ziyade bir milis kuvvetinin davranışı gibiydi. Ben bunu kabul etmiyorum.

Ben ''Gaza'' gelmem artık gördüğüme inanmak istiyorum
Vallahi ben ardık gördüğüme ve hissettiğime inanmayı tercih ediyorum.
Doğal gaz fiyatlarının lehime değiştiğine dair bir şey hissediyorum mu, hayır; öyleyse gaz maz bulunmamıştır.
Yine bu kaçıncı defa bulduk, keşfettik, zengin olacağız muhabbetidir gidiyor.
Ben Saray'da yazılmış hikayelere değil artık gözlerimle göreceğim şantiyelere inanacağım. Kur şantiyeyi, gönder fiyatları düşmüş faturaları, size inanmazsam namerdim.
"Sen devletine ve yönetenlerine inanmıyor musun" diyebilirsiniz. Siz o şansınızı çoktaaaannnnn..kaybettiniz ama inşallah tüm vatandaşları nezdinde güven kazanmış devletimiz yeniden inşa edilecektir; her vesile ile itelediğiniz, ötelediğiniz, kötülediğiniz kurucu iradenin başbuğu cennet mekan Atatürk'e inanmışlık ve adanmışlığımız ile inşallah.
Kadim Türk tarihinde hiç benzeri görülmemiş, yaşanmamış şekilde; O'nun ordusuna ve eş güdümlü olarak O'na en samimi duygularla sahip çıkan şahıslara ve sivil örgütlerine en büyük kumpasları kuran kalleş bir yapının siyasi ayağı olmadınız mı. Size güvenebilmemiz için aklanmanız gerekir ki; devletin ve milletin bekası için tüm çabalarımıza rağmen vicdanlarımızda böyle bir hissiyat oluşmuyor. Hissettiklerini sandıklarınız sadece kement attıklarınız dır ki; sizi de esas yanıltan bunlardır bilesiniz.

Bir söylence var, aşağı yukarı hepimiz biliriz. Kaba tabirle "Tecrübe, yenilen kazıkların bileşkesi dir" diye. Buradan hareketle de; hep aynı yerden gelmiş yalan ve kumpasların toplamı da insana "Sana bir daha inanan ve güvenenin..." dedirtir.
Dolayısıyla,
Bugün "Gaz müjdesi"ni verenlerin geçmişte kadim Türk ordusunun camileri bombalayacağı yalanına milleti inandırarak, bu yalanı vesile kılıp ordudaki üstün nitelikli Atatürkçü, Türk milliyetçisi askerlerin ve sivil hayattaki aynı fikri yapıdaki sivillerin tasfiye edilmesi gibi bununla da yetinmeyip ceza evlerinde sürünmelerine, hatta ölmelerine neden oldular; sadece ve sadece muktedir olmak, devleti ve değiştirmek, dönüştürmek için di.
Efendim "Onlar ocu, bucu fetöcüydü" diyeceksiniz. Peki o zaman Türk ordusunun bu yalan senaryoda geçenleri milletine yapacağını yakıştırdınız da biz niçin yakıştırmamıştık. Çünkü kapınıza bağladığınız köpeğin huyunu husunu siz biliyordunuz da ondan. Hatta bizler ürkünce de; "Korkmayın canım, o çok uysal dır" diyordunuz. Ayrıca bu kumpasların size sağlayacağı siyasi sonuçlar için bir başka "Kandırılma" kumpası"nı aynı anda devreye soktunuz ki; ileride lazım olur diye. Nitekim çok da kullandınız. Alayınızı masumlaştıran, sadece sofranızdaki bardaklarınıza su koyan, sürahiyi tutan gariban garson masumiyetini kanıtlayamadı bu "Kandırılma kumpası"nız ile.
Yine siyaseten oy devşirmek için yalan senaryolar yazmaya devam ettiniz. Bu yalan senaryo ile İstanbul'da Kabataş semtinde üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş
erkeği kucağında bebeği olan başörtülü bir kadının üzerine işetip, yerlerde tekmelettiniz.
Yine aynı gün camide içki içildi yalanını yazıp, imamın da bunu doğrulamasını istediniz "Ben din adamıyım nasıl kabul ederim" deyince de imamı sürgün ettiniz.
Dolayısıyla, bunlar bilindiği ve hatıralarda tazeliğini koruduğu sürece sizlerin bu "Genel halinize"ne binaen algı operasyonlarınıza karşı temkinli hararet edip, müjdesi verilen gaz'ın evimizde ocağımızda, fabrika bacalarımızda bir de ödediğimiz faturalarımızda görmemiz gerekiyor. Bana koyduğunuz vergiyi dayatabilirsiniz ama size inanmamı asla dayatamazsınız.
Bizler, siparişlerimiz kapımıza geldiğinde ödeme yapmak istiyoruz, sizler güvenip önceden ödeme yapabilirsiniz o sizin tercihiniz. Hele siparişimiz gelsin, kesinlikle tereddütsüz ödememizi yapacağız. Hiç şüpheniz olmasın.

soralmehmet@gmail.com


21 Ağustos 2020 Cuma

''BIDEN'' NEDEN HATIRLANDI BİRDEN


ABD başkan adayı BIDEN'in sekiz ay sonra hatırlanan sözleri

Şimdi muhalefetin BIDEN denen bu şerefsize en ağır dille cevabını vermelidir ki; cumhur ittifakı buradan malzeme çıkarmasın.

Erdoğan ve cumhur ittifakı da BIDEN denen şerefsizin sözlerini işlerine gelmediği durumlarda muhalefete gönderme yapmak için iğrenç bir enstrüman olarak kullanmaması gerekir ama kesinlikle kullanacaktır.

Mehmet Metiner hemen resim bile verdi. Öyle konuşuyor ki; sanki BIDEN asist yapmak üzere, kendisi de gol atma hevesi ile beklemedeymiş gibi. Hani neredeyse; "Millet ittifakı karşısında kaybedeceğimizi öyle anlamıştık ki; aynen fetö ile kemalistleri muktedir olmak için birbirine kırdırdığımız gibi bu sefer de kendimizi ABD üzerinden mağdur göstermek istedik. Hele ki İYİ PARTİ aldı başını öyle gidiyordu ki; buna önlem almanın dışında yapacak bir şey yoktu. ABD ile bu senaryo yazıp, BIDEN'i de figüran olarak kullandık" demek istiyor gibiydi. Muhalefetin daha ne diyeceği, ne düşündüğü belli bile değilken o bindirdikçe bindiriyor.

Evet, normal şartlarda benim bu düşünceme "Saçmalamak" denebilir ama AKP muktedir olmak uğruna neler yapmadı ki; kadim Türk ordusuna yapılan Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının siyasi ayağı, hatta sorumlusu olunca ben de yorumumu bu tecrübe üzerinden yapıyorum. O zaman fetö falan da yoktu. Peki ne adına o kalleşçe düzenlenmiş kumpasların savcısı olmuşlardı. Bunlar "Saçmalık" değil, yaşanmış gerçekler değil miydi.

Dolayısıyla, kadim Türk Ordusuna kumpas kuranların ABD menşeli her türlü tezgahın içinde figüran olabilme ihtimali yüzde yüzdür. Ayrıca BIDEN malum sözleri sekiz ay önce söylemiş ama ne hikmetse tercüme edilmesi süreci bugüne kadar sürmüş. Muayyen süresi geçtiği için hamile olduğunu anlayan kadın misali; ne oldu da BIDEN'in bu aşağılık sözleri bugün cumhur ittifakı nezdinde anlam kazandı.

Cumhur irtifakı olarak telaşınıza anlam vermek mümkün, gayet de insani bir telaş içindesiniz ama algı kumpaslarınıza o kadar alıştık ki; yaptığınız hiç şey bize essah gibi gelmiyor artık.

 

Sekiz ay önce konuşmadıysanız bugün susun bari. Daha da rezil olmak için devlet çabası mı gerekiyor. Koskoca dış işleri bakanı sekiz ay beklemiş bugün tepki gösteriyor, olacak iş mi. En azından duymadık, görmedik, bilmiyoruz veya söyleyene "Seni adam saymadığımızdan, söylediğini de umursamamıştık" deyin, kibirli bir eda ile durumu kurtarmaya çalışın.

Şimdi bekleyelim görelim bakalım; BIDEN denen o şerefsiz malum sözleri sarf ettiği günlerde ABD'de devletimiz adına görev yapan başta büyük elçimiz olmak üzere diğer görevliler, kimler vardı ve kaç tanesi görevden alınacak veya istifa edecekler. Eğer görevden almak veya istifa etmek gibi bir gelişme olmazsa bizim anlayacağımız şu dur; cumhur ittifakının bu skandaldan haberi vardı, işine geldiği zaman muhalefete karşı kullanmak için göstermesi gereken tepkiyi sakladı.

Veya idda ediyorum ki; fetö, başta cumhurbaşkanı olmak üzere hükumeti kandırmaya devam ederek, devlet adına bu tür yanlışların yapılmasına için kumpaslarına devam ediyorlar. Dış İşleri Bakanımız, Türkiye'nin eyalet valisiymiş gibi cümleler kuran BIDEN'e 8 ay sonra bugün cevap verme ihtiyacı duymuşsa; bu gecikmeli tepkinin arka planında devletimizi küçük düşürmeye matuf fetö aklının olduğunu ve hükumet içinde bu olayda olduğu gibi yanlış yönlendirmelerle etkinliklerini sürdürdüklerini düşünüyorum. Gecikmeli tepkinin akılla izah edilebilir bir başka tarafı var mı sizce.

Diğer bir husus; diyelim ki Erdoğan veya cumhur ittifakı BIDEN denen adamın sözleri karşısında kulaklarının üstüne yattılar, peki muhalefet nasıl oldu da bu olup bitenlerden hiç haberi olmadı. Eğer o malum sözler sarf edildiğinde muhalefet gereğini yapmış olsaydı, Erdoğan veya cumhur ittifakı da bugün mağduriyet algısı üzerinden skandal sözleri kullanma şansını elde edemeyecekti.

 

Yine mi Abdullah Gül

CHP yine Abdullah Gül etrafında dönüp duruyor. Kümeste bir tavuk bir horoz misali.

CHP bu kadar mı çaresiz yahu. O zaman dükkanı kapatın gidin.

"CHP olarak AKP patentli hiç bir isime cumhurbaşkanı adayımız olması şansını vermemiz "Başımıza silah dayansa bile söz konusu olamaz" demenin size çok mu şey kaybettireceğini düşünüyorsunuz.

Abdullah Gül, sinsice sürdürdüğü siyasi hayatında hiç bir zaman net olamadı ama her konjonktürü de lehine kullanarak hiç de hak etmediği mevkilere gelmiştir.

Devletin yönetim sistemi değişti. Bu değişim sürecinde fikrinin ne olduğunu bile açıklamaktan imtina etmiş bir insanın CHP olarak hangi hakla itibarlı görüp tekrar tekrar milletin başına taç yapmak istersiniz.

Yoksa,

Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı olmak istemediğine göre bir CHP'linin cumhurbaşkanı olması durumumda kendisinin CHP Genel başkanı olarak kalması gibi absürt bir durumu kaldırmayacağı için mi, hep kazanamayacak adaylar üzerinde dönüp duruyor.

Kılıçdaroğlu Muharrem İnce'yi kazanacağı için değil, kazanamayacağı için aday göstermiştir. "Gel bakalım Muharrem" sözünde saklı olan mana da budur. 2018 yılında Erdoğan karşısında millet ittifakı adına en güçlü aday Meral Akşener di. Erdoğan'nın tavrı ve yandaş medyanın gayreti de bu minvalde olmuştur. Meral Hanım henüz parti kurulmadan önce adaylığını açıklamıştı. Dolayısıyla CHP'nin yeni bir isim arayışına girmesi o gün de anlamsızdı, bu gün de anlamsız.

 

İYİ PARTİ'nin kuruluş gerekçesini bir daha hatırlatmak istersek

Devlet tarafından kendi bekası için varlığı sürekli istenmiş ama bir kadar da büyümesi ve güçlü olması hiç istenmemiş Türk milliyetçileri, ülkücülerin "Yeter artık biz de bu ülkeyi yönetmek istiyoruz" diyerek alışagelmiş ve adeta kabullenilmiş mukadderata itiraz adına gerekeni yapmak üzere inanmışlık ve adanmışlıklarını ortaya koyarak devreye soktukları bir projesidir.

Kısaca İYİ PARTİ sadece ülkücülerin partisi değil, ülkücülerin; iktidar olmak için tabanı daha da geniş tutarak, vatanseverlik ve millet severlik paydasında bütünleşen herkesi bir araya toplamayı amaç edinmiş bir partidir. T.C Devleti ve Türk milleti dendiğinde aidiyet duygusu ile içtenlikle muhabbet besleyebilen herkesin bu çatı altında yeri vardır, aidiyet hissedebilirler. Bundan gerisi kişiye özeldir.

Kim olduğumuzu soranlara hatırlatma ihtiyacına binaen tekrar dır.

 

Sağlık çalışanı emekçilerin emeğine saygısızlık daha ne kadar devam edecek

TV'yi izliyorum. Corona nedeniyle verdikleri mücadele sırasında şehit verdiğimiz sağlık çalışanlarının tek tek görselleri verildi. İçim yandı. Yakınları için empati yaptığımda kahroldum.

15 Temmuz şehitlerimiz için önlem almak mümkün değildi, zira haince tasarlanmış, kalleşçe bir kalkışmaydı. Ama ya; sağlık çalışanı şehitlerimiz...

Çok ciddi ve sıkıntılı pandemi sürecinde ne gerek vardı; en az 150 bin insanın yaklaşık bir hafta boyunca Ayasofya camii olarak ibadete açılacak diye çevre iller de dahil otobüslerle Ayasofya ve çevresine taşınmasına. Bu etkinlik pandemi sonrasına bırakılsaydı Ayasofya elimizden mi alınacaktı.

Buraya gelip sonra da geldikleri yerlere dağılan insanların sizce ne kadarı vaka sayısının artmasına sebep olmuşlardır. Bu insanlar ve gereksiz zamanda Ayasofya'nın açılışını organize eden sorumlular; sağlık çalışanı şehitlerimizle nasıl helalleşmeyi düşünüyorsunuz. Artık çok geç kaldınız değil mi.

Aziz sağlık çalışanı şehitlerimiz, bu ihmalkarlıkta hiç dahilim olmamakla birlikte bu milletin bir ferdi olarak sizlerden en samimi duygularımla özür diliyor, her birinize ayrı ayrı Allah'tan rahmet diliyor, mekanınız cennet olsun diyorum.

 

Cumhurbaşkanı "Mühür kimdeyse sultan o dur" derken; ben tek adamım diyor

Bunu neye istinaden söylüyor; Ali Babacan'ın kendi bakanlık dönemindeki ekonomik göstergelerin başarısına atıf yaparak, günümüz ekonomik göstergelerini eleştirmesi nedeniyle söylüyor. Yani Ali Babacan'a demek istiyorki "Sen benim talimatlarımla iş yapan adamdın. Her şey bana ait, sana ne oluyor" diyor.

Ben hep diyorum ya; Allah bunlara milletten saklamaya çalıştıkları tüm kabahatlerini tek tek itiraf ettirip, söyletecek. Aynen, AKP reklam ve propaganda başkan yardımcısının "Biz siyasi olarak her ne kadar iktidar olduysak da muktedir olamamıştık. Fetö ile işbirliği yapıp, onun kadroları ile muktedir olduk, sonra da askeri vesayeti sona erdirmek için onlarla kemalistleri birbirine kırdırdık" itirafında olduğu gibi. Şimdi de muhterem diyor ki; "Ben tek adamım. Mühür bende olduğuna göre her icraatın sonuçları da benim adıma yazılır" diyor. Zaten biz de öyle diyoruz "Sen tek adamsın ve biz bu ucube sistemi 97 yıllık cumhuriyet değer ve kazanımlarımıza yakıştıramıyor, itiraz ediyor ve bir an önce ekibinle birlikte çekip gitmenizi istiyoruz. Bir daha senin bu itirafındaki sıfatını topluma ve sana hatırlattığımızda bizlere kızma, tehdit etme lütfen.

 

Muharrem İnce "Kürt, Kürtler, Kürt sorunu" sözlerini niçin kullanıyor

AKP yandaş medyası ve trollerinin yüz ve vücut hatlarındaki kıpırdanmalardan anlıyoruz ki; Muharrem İnce vakası kendilerine adeta onunla yapılan bir izdivacın heyecanı veriyor sanki.

HDP seçmeninin kendilerine hiç bir şekilde teveccühlerinin olmayacağından o kadar eminler ki; o teveccühün millet ittifakına yönlenmemesi için "Kürt, Kürtler, Kürt sorunu" sözlerini sık sık kullanarak işe başlayan Muharem Ince'nin olabildiğince arkasında durarak, cumhurbaşkanlığı seçiminde belirleyici olacak olan HDP oylarının Muharrem İnce vasıtası ile bölüneceği beklentisi ile cumhur ittifakı lehine sonuç almanın hesabını yapıyorlar.

Muharrem İnce bu gereksiz ayrımcılığına, hatta "Kürt, Kürtler, Kürt sorunu" lafları ile HDP seçmenine selam gönderme adına bölücülüğe devam ederse ve devamında gene cumhur başkanı adayı olursa; önce kurumsallığı içinde yer alarak ismine değer kazandıran CHP'ye en büyük ihaneti yapmış olur, sonra da yıllarca cumhuriyet değer ve kazanımlarına istinaden AKP'ye karşı saydığı sövdüğü her sözünü yalamış yutmuş olur.

Sen "CHP'de Atatürk'ü sevmeyenler var" derken, nasıl oluyor da Atatürk'ün ulus devleti inşa ederken gösterdiği çabalarla cumhuriyetin kazanımı haline getirdiği millet tarifinin ruhuna suikast edercesine; "CHP her şeyden önce Kürt vatandaşlarımıza teşekkür etmelidir" diyebiliyorsun. CHP bu ahmakça ayrıma niçin gerek görsün ki. Senin bu milleti onlar, bunlar, şunlar diye bölmeye ne hakkın var.

Devlet Bahçeli ise kullanılan bu ayrımcı dili kınaması gerekirken aksine İnce'nin arkasında durup, onu yüreklendirici ifadeler kullanıyor.

CHP, Muharrem İnce çalısından kurtulmalıydı ve şükretsinler ki kendi eliyle ayağıyla çekti gitti. Sakına sakın adam yerine koyup, disipline bile vermesinler. Zerre miskal ilgi göste

Mehmet Soral

soralmehmet@gmail.com