14 Nisan 2020 Salı

BİR İSTİFA VE AKLA GELENLER

Süleyman Soylu'nun istifası üzerine...
Ne oldu. Şimdi bizler Süleyman Soylu'nun Erdoğan'ın hiç fikrini almadan mı istifa ettiğini düşüneceğiz.
Sizleri bilemem ama ben algılarla bir sürecin devam ettirildiğini düşünüyorum. Bu istifa ve istifayı kabul etmeme sürecini; "Sokağa çıkma yasağı" kararının olumsuz yansımalarından hükumeti kurtarma çabası ile birlikte, önce mağduriyet, sonra da bu mağduriyetten kahramanlık çıkarma çabasını seziyorum. Kısıklı Meydanında Süleyman Soylu için referans olsun diye bir kahramanlık hikayesi daha yazılmış oldu.
Kurgulu bir istifa süreci ile vebal altına girilen olağanüstü hal ilanından kaynaklanan krizi yönetememe hatasını zihinlerden silmek ve gündemi bir başka krizĺe değiştirmek için algı mühendisliği sergilenmiş oldu.
Artık marketlere hücumla heba edilen karantina kazanımlarının 15 gün sonraki yansımalarını tartışmayacağız. Süleyman Soylu ne yapmak istedi, Erdoğan ne düşündü, AKP nereye gidiyor, Devlet Bahçeli niye böyle dedi gibi konular gündemimizi işgal edecektir.
Diğer bir husus; Süleyman Soylu şayet Erdoğan'ın fikrini almadan istifayı düşünmüşse bunun anlamı; önümüzdeki günlerde siyasi arena hareketlenip, kartlar yeniden karılacak demektir ama böyle bir şey yok elbete.
Erdoğan'ın birinci derecede yakınında olan, hele ki bu iç işleri bakanı birisi ise; O'nun fikrini almadan istifayı düşünebileceğine kesinlikle ve kesinlikle inanmıyorum. Çünkü aynı insanın istifa etmelerini istediği insanları nasıl istifaya zorladığını da çok iyi biliyoruz. Yani demem o ki; gerekçe ne olursa olsun, tüm istifaların gerisinde Erdoğan'ın iradesi vardır. 
Bir ihtimal daha var ki;
Devlet Bahçeli hiç bir zaman Türk milletine lider olmayı düşünmemiş, Türk milliyetçisi birisinin de lider olmasını istememiştir. Şimdi de Erdoğan ile birlikte Süleyman Soylu'yu geleceğin lideri olarak hazırlıyor olabilirler mi.
Geçen hafta MHP'deki eski ülkü ocakları başkanlarının ihraç edilmesindeki amacı daha iyi anlıyoruz ki; olur da Süleyman Soylu MHP'nin açık tutulan kapısından girecek olursa bu adamlar aksilik çıkarmasınlar diye. Pekala olabilir.
Aynen siyasal İslamcıların muktedir olabilmeleri için fetö'nün; Ergenekon ve Balyoz kumpasları ile direnç gösterecek olan Türk milliyetçisi, ulusalcı; kısaca cumhuriyet değer ve kazanımlarına bağlı her asker, akademisyen, hekim, hakim, savcı, iş adamı, esnaf veya vatandaşların tasfiye edilmeleri, hatta hapislere atılımları sürecinde olduğu gibi. Direnç gösterecekler tasfiye olmalı...
S.Soylu istifa etti diye ağlaşan biatcı "Ülkücümsü"lerin feryadı figanlarından ve akabinde Devlet Bahçeli'nın 15 Temmuz refleksini gösterir gibi Erdoğan'dan önce "Süleyman Soylu istifa etmemeli" mesajını atmasından anladığımız budur.
Sonuç itibarıyla, cumhur ittifakının devlet üzerinde oluşturduğu vesayetin Erdoğan-Bahçeli sonrasında devamı için Süleyman Soylu el birliği ile o günlerin liderliğine hazırlıyorlar.

Belli duruşu olan nitelikli Türk milliyetçilerinin tasfiyeleri devam ediyor
Balgat mukimi ve avenesi düşündüler ki; adeta devletle bütünleşmiş, tek adam iradeli AKP'ye sırtlarını dayayarak; MHP delegelerinin tümü kongre isteseler bile kendilerinin istememesi durumunda gerçekleşmesi mümkün değil.
Bu ihtimali sağlama aldıktan sonra ikinci bir ihtimale karşı önlem alınıyor. MHP'de genel başkan adayı ve onun etrafında organize olma ihtimali ve potansiyeli olan herkes isim isim belirlenerek teknik ve hukuki olarak MHP kurumsal kimliği üzerinde hiç bir şekilde iradelerinin söz konusu olmaması için tasfiye süreci yürütülüyor. Bu niyet öyle belirgin ki; MHP'de kaydı olmayan ama Türk milliyetçisi önemli bir ismi bile ihraç edebiliyorlar.
Türk milliyetçilerinin devlete hakim olup, yönetme konumuna gelememesi için aşağı yukarı tüm ihtimaller denendi. En dağınık haldeyken bile hepimizin tek kurumsal irade altında birleşmemiz durumunda %30 oy potansiyeline sahip olan, ne yazık ki oraya buraya savrulmuş, yetişmiş nitelikli insan gücüne sahip Türk milliyetçileri özellikle bugünlerde kendisini sorgulama sürecine girmiştir.
Bu sorgulamadan ne çıkar; mevcut statünün devamı halinde hiç bir sonuç çıkmaz. Yani hala "Aslında devlete hakim irade biziz, Devlet Bahçeli her şeye hakim, Erdoğan O'nun aklına göre hareket ediyor" şeklindeki uhrevi bir güç yüklemesi ile oyalanmak olsa olsa avunmaktır.
Öyle bir şey olsaydı o şaibeli meşhur Manisalı ağlak adamın yerinde o değil de bir Türk milliyetçisi olurdu. Yani Türk milliyetçisi bir isim cumhurbaşkanı baş danışmanı veya yardımcısı veya bakanı olsaydı; kendisine yüksek sırlar ve sihirli güçler nezdinde bilinmezlikler atfedilen Devlet Bahçeli argümanının büyüsü mü bozulurdu.
Ben MHP'de kayıtlı falan değilim diye Türk milliyetçiliğine inanmış ve adanmışlığım bitmiş değil. Türk milliyetçileri olarak içinden geçmekte olduğumuz süreç; güneşin altında kavrularak değil bir gölgeye çekilerek çaresizliğimize çare aramaktır.
MHP'yi sadece bir parti olarak görenler hiç bir zaman beni veya benim gibi düşünenleri anlayamayacaklardır. Bizler her ne kadar itilerek, kakılarak oraya buraya savrulmuş olsak bile; adamlığımızın mayasında MHP kurumsal kimliğine aidiyetimizin sağlamış olduğu büyük kazanımlar var. Bunu bize rahmetli Başbuğ öğretisi kazandırmıştır. Belki de ondandır; belli bir yetişmişlik ve yaşın üzerindeki Türk milliyetçileri gönüllü olarak sürgündeyiz.
Ben "Kızıl elma"mı "Üç hilal"e sarıp, sırt çantamda saklayarak bir çınarın gölgesinde dinleniyorum. Yılmak yok, yolculuğa devam.

Açım diyen anaya ''Geber'' diyen müdür
Aile ve sosyal işlerden sorumlu il müdür yardımcısı kendi görev alanını doğrudan ilgilendiren "Açım; dışarıya çıkmayayım da ne yapayım" diyen bir anaya cevabı "Geber" olmuş.
Bu adam üstelik de sosyal medyada herkes tarafından okunacağını bildiği halde; hangi cür'etle böyle aşağılık bir karşılığı vermiştir.
Çünkü bu insanları o makamlara taşıyanların nitelikleri de benzer insanlar. Tayın ve atama için ana kriter efendisine bağlı "Biatcı köle" olmak. O nedenledir ki; ağızlarından çıkan sözlerin bedelini ödemek veya hesabını vermek gibi bir endişeleri yoktur. Çünkü bütün hesabı kitabı yapan efendisidir. Biatcı, kayrılan bir başka köle milletin anasına sövmüştü, sonuç; önüne konan yalın miktarı artırıldı.
Şunu da biliyorlar ki; bu biatcı köleler telafisi mümkün olmayan bir hata işlemiş olsalar bile; bir başka kazığa çok kolay bağlanıp yine bir şekilde ödüllendiriliyorlar. Bunlar saygın iş adamları, hatta büyük elçi bile olabilirler.
Burada esas olan; yukarıdan gelen emirleri herhangi bir inisiyatif ortaya koymadan biatcı köle refleksi ile gereğini yapmaktır.
Ödediğim vergilerden zerre miskal senin kursağından geçmişse şayet; .....
Ulan yavşak, bedduayı karakterime yakıştıramadığım için devamını getiremedim ama nasıl olsa Allah her şeye şahit, bildiği gibi yapsın.

Bir  milletvekilinin nezaketi ve zarafeti
Bugün bir konuda kendisine danışmak ve görüşünü almak üzere daha önceden tanışmadığımız bir vekilimize, başkasından aldığım telefon numarası ile ulaştım. İsmimi verdiğimde gıyaben tanıdığını söyledi.
Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra konuya girdim. Sorumu sordum, yorumlarını detaylıca aldım. Tam kendisine teşekkür etmek üzereyken; "Bugün annemi kaybettim" der demez, büyük bir mahcubiyetle özür dileyip, bilahare teşekkür ederek konuşmanızı bitirdik.
Oysa bilmediği bir numaradan aramam nedeniyle cevep vermeye bilirdi veya söze girmeden acısını ifade ederek bir başka uygun zamanda görüşebileceğimizi ifade edebilirdi, ben de makul karşılardım. Geçiştirerek bunu yapmadı; son derece nezaketli ifadelerle beni tatmin edecek yorumlarını yapıp, cevabını verdikten sonra ancak acısını dile getirdi.
Saygınlığını yitirmiş "Milletvekilliği"nin zihinlerdeki algısını ne derece değiştirir bilemem ama bu bayan vekilin takdire şayan davranışını önemli buldum, sizlerle paylaşmak istedim.

Ceza infaz yasasında arkadan dolanarak gerçeği gözden kaçırmak
Şimdi haberleri izledim. Aynen spikerden dinlediğim cümlede geçen ifâde "Ceza infaz yasası adalet komisyonundan geçti. Kadına şiddet ve uyuşturucu suçları kapsam dışı tutuldu"
Ancak ne var ki; adalet koalisyonundan geçen yasa tasarısının metninde Kadına şiddet ve uyuşturucudan tutuklu olanlar  coronavirüs tedbirlerine bağlı olarak ceza infaz yasasından bakın nasıl yararlandırmışlar.

"Türk Ceza Kanunda yer verilen devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı işlenen suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar hariç olmak üzere, toplam hapis cezası 10 yıldan az olanlar 1 ayını, 10 yıl ve daha fazla olanlar ise 3 ayını kapalı ceza infaz kurumumdan geçirmiş olan iyi halli hükümlülerden ilgili mevzuat uyarınca açık ceza infaz kurumlarına ayrılmalarına, 1 yıl veya daha az süre kalanlar, talepleri halinde açık ceza infaz kurumlarına gönderilebilecek"

Bu ifadeye göre "Kadına şiddet ve uyuşturucu suçları"nın kapsam dışında tutulduklarını anlamamızı sağlayacak cümle bu metnin neresinde geçiyor Allah aşkına.
Değerli dostlar,
Olup biten şu. Milletin doğrudan tepkisini çekeceği düşünülen ama cumhur ittifakının yapmak istediği yasa düzenlemelerinde tasarıyı uzun metinlere boğup, murad edileni metnin orasına burasına gizleyerek yasaları çıkarmak onların geleneği haline geldi. Rahşan affında da benzer şeyler olmuştu. Af edilmeleri mümkün olmayacak insanlar dışarı çıkıp da peş peşe cinayetler işlenince millet o zaman ne olup bittiğinin farkına varmıştı.
Ne tesadüf değil mi; "Rahşan affı"nın hazırlanmasında da yine Devlet Bahçeli inisiyatifi söz konusuydu.
Rahmetli Başbuğ'u rahmet ve şükranla anıyoruz
Başbuğum sana bir müjdem var. Her ne kadar senden sonra her birimiz dört bir tarafa savrulmuş olsak da; önderi olup uğruna kavgalar verdiğin, işkenceler gördüğün "Türk milliyetçiliği Hareketi"ni ayakları altına alanların ayaklarını kırıp, oyunlarını bozduk.
Otağımız dağılsa da; inanmış ve adanmışlığımız ile mücadelemize aralıksız devam ediyoruz. Bıkmış, usanmış değiliz. Otağımızı yeniden kuracağız. Şunun şurasında ne kaldı ki; iki adım ötesi...
Velhasıl kelam Başbuğum; haberin olsun evlatların direniyor, kazanmaya ramak kaldı.
Ruhun şad, mekanın cennet olsun.

Her hafta temsili cuma namazı kılmak...?
Temsili cuma namazı; siyasal İslamcılığın bizatihi bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tescil edilmesidir.
Dinimize göre kılınan namaz sadece kılanı ilgilendir. Her türlü vebali yine Müslümanım diyen her kulun bizatihi kendisini ilgilendirir.
Dolayısıyla,
Şayet beni temsilen cuma namazı kılmış iseniz; zerre miskal beni bağlamaz. "Temsili cuma namazı" 
direğe Türk bayrağı çekmek değildir.

Tarımı öldürseler de gene umudumuz o dur
Memleketimden biliyorum. Hayvancılık ve tarımla uğraşan bir çok hemşehrim buğday tarlalarındaki son ürünlerini toplayıp, havanlarını da satarak kamyonlar aldılar. Sonra İstanbul'a gelip nakliyatçılık için gümrüklere kayıtlarını yaptırdılar.
O kamyonlar ile bizatihi kendilerinin daha önce köylerinde yetiştirdikleri, şimdi de başkaları tarafından yurt dışından ithal edilen hayvanları, buğday başta olmak üzere her türlü tahılı ve ucuza geliyor diye Çin'den ithal edilen çer çöpün nakliyesini yapıyorlar.
Eğer tarım ülkesi olan ülkemizde tarımı cazip kılıp, tarımda sanayileşmeyi amaç haline getirmiş olsaydık belki de bu insanlar İstanbul'a göç etmeyi düşünmeyecekler, tarım ile iştigale devam edeceklerdi.
Coronavirus tahribatının ekonomimize yansımasını daha hafif atlatabilirdik. Bu insanlığın ortak sorunu Coronavirus'ün doğrudan ve geniş çaplı etkileyeceği alan gıda sektörünün olacağı aşikar. Özellikle Rusya "Ürettiğim buğday ancak bana yetiyor, satamam" derse...Neyse biz gene de ağzımızı hayra açalım.
soralmehmet@gmail.com

2 Nisan 2020 Perşembe

OLUP BİTENLER ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİM

Coronavirüs ile mücadelemiz ...?
Ey muktedirler 
Ailece günlerdir sosyal yaşamdan tecrit halde evimizde bilinçli vatandaşlar olarak almış olduğunuz kararlar dahilinde yaşamaya çalışıyoruz.
Ancak bir çok insan keyfe keder her birimizin katili olma ihtimali dahilinde, istedikleri gibi sokakta, parkta, bahçede, toplu taşıma aracında, bakkalda, markette veya şehir içinde aylak aylak dolaşmaktadırlar.
Bilinçli olmanın, iyi vatandaş olmanın bedelini bu sorumsuzlar yüzünden gene bizler mi ödeyeceğiz. Bu sorumsuz insanları; hastalandıklarında benden ayırmayıp, onları da insan sayıp hizmet almaları için önümde sıraya sokacaksınız. Bu aymazlık ve adaletsizliğe isyan ediyorum. Her sokakta görülen elbette sorumsuz değil ama kimi kimden nasıl ayıracağız.
Başta sokağa çıkma yasağı olmak üzere; zaruretten doğan, yaptırım gücü yüksek cezai önlemlerin alınması gerekir. Gıda, sağlık ve güvenlik alanında kimlikleri ve görevlendirilmeleri belirlenmiş insanlar dışında herkese en azından iki haftalık sokağa çıkma yasağı getirilmelidir. Çünkü bugün virüsü almış olan her kim olursa, iki hafta içinde hastalık somut olarak kendini gösterecek ve ülke sathında harita ortaya çıkacaktır.
Lütfen,
Ben bilinçli ama ahmak yerine konan vatandaş olarak sokaktaki aylak aylak gezen insanları penceremden izlemek istemiyorum. Bu can sıkıcı psikolojik halimiz sizin başınıza en korktuğunuz belayı açabilir. Bu da size bilinçli vatandaşın hayırlı bir öğüdü olsun tamam mı.

Belediyelerin bağış toplamasının engellenmesi
Toplanacak paralar gene eski usul yandaşlara peşkeş çekileceğinden; doğal olarak belediyelerin para toplama inisiyatifine mani oldular. Yine diğer bir husus; İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerin toplayacağı paraların dağıtımının halk üzerinde sağlayacağı memnuniyetin daha sonra oya evrileceği korkusu iktidarda panik yarattı.
Balgat'ın AKP'den yana tercihinin nedeni ise; Türk milliyetçiliği hareketine mensubiyet duyan herkesin ileriye dönük tercihlerinin nasıl olacağına dair ön kestirmelerini yapmış durumdalar. Artık Balgat tarafından anlaşılmıştır ki; AKP ve iktidara eklemlenerek gidebilecekleri en son noktaya geldiler. AKP'nin bizatihi kendisini taşıyamadığı bir süreçte "Balgat"ı (Özellikle MHP demiyorum) taşımalarının mümkün olamayacağı anlaşıldığından; son kerteye kadar AKP'den nasiplenmeye devam etmek istiyorlar.
Şimdi vatandaş belediyelere bağış yapamadıkları için gelip senin hesabına mı yatıracak sanıyorsun muhterem. Sanmıyorum. Sen ancak yandaşlarına haksızca dağıttıklarından bir miktar geriye toplayabilirsin o kadar.
Milletin bağış tercihine mani olmak; üstelik de içinde bulunduğunuz şartları dikkate aldığımızda; akıl tutulması bir şey. Olacak şey değil.
İnsanlar ve doğal olarak onların yönettikleri kurumlar en büyük yanlışları kaybetme korkusunun yarattığı telaş sırasında yapıyorlar. AKP ve ona eklemlenmiş Balgat'ın yaşadığı da aynen budur.
Bundan ala yanlış mı olur. Vatandaş cebinden fedakarlık yaparak belediyeyi vekil kılıp, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek istiyor ama muktedirler buna razı değiller. Oysa belediyeler de seçilmişler; üstelik de henüz taze seçilmişler. Bugün için onların kararları daha değerli; zira yereldeki en taze şartlara göre seni de ekarte ederek tercih edilmişlerdir.

Millet olarak kutsiyet atfettiğimiz kavramların içini boşalttılar
Tabi onlar önce sistemi değiştirip, sonra da devleti dönüştürdükleri için devlet adına eylem ve düşünceleri bu minvalde oluyor.
Mesela asker, ordu, polis, okul, cami; hatta namaz, oruç, hayır ve hasenat denince itiraf ediyorum ki; benim de artık aklıma bu kavramların yirmi yıl önceki karşılıkları gelmiyor. Devlet denince benim aklıma tek adam ve O'nun partisi geliyor. Türk milletinin kutsiyet atfettiği tüm değerler yerle yeksan oldu.
Mesela bizim bildiğimiz ve yeni neslin de tahayyül etmesi gereken devletin zihinlerde öyle bir yüceliği, güçlü şekilde saygınlığı vardır ki; böyle bir devlet bağış dilenmez, ihtiyacı zaruri hale gelmişse koyar ek vergiyi veya artırır oranını bu işi böyle yapar. Bağış istemek belediyelere yakışır, çünkü adı üstünde yerel dir. Bölge ve insanının her türlü ihtiyacına vakıftır.
Devlet adına hükumetin içişleri bakanlığının belediyeleri her türlü takip ve denetleme yetkisi varsa; hükumet ne diye bir anlamda devletin de işini kolaylaştıran bağış toplamasına mani olmak ister.
Dedim ya; devletin değiştirilmiş ve dönüştürülmüş bugünkü hali; yetki paylaşımına, inisiyatif ortaya koymaya tahammülü yoktur. Çünkü AKP ve Erdoğan kendilerini devletin sahibi olarak gördükleri için "Bağış toplamak belediyelerin haddine mi" diyorlar.
Sen benim cebimdeki paramı kime ve ne şekilde bağış yapacağımın kahyası mısın.
Hükumet Coronavirus ile savaşı bıraktı anlaşılan. Belediyelerin toplamakta olduğu bağış miktarının kendi toplayacakları bağış miktarını geçeceğini fark ettiler. Uğrayacakları prestij kaybı ile milletin kendilerine olan güvensizliğin ortaya çıkma riskine karşı illerin valiliklerine gönderdikleri genelge ile belediyelerin bağış toplamasını yasakladı. Muhtemelen toplanan paralara da el konacaktır.
Oysa adı üzerinde; yerel yönetimler. Yani, ihtiyaç sahiplerine ulaşmada hem yakınlık, hem kolaylık ve hem de pratiklik söz konusu.
Diğer bir husus da; hükumet (Artık AKP Parti devleti diyebiliriz ) bu güne kadar kendi uhdesinde topladığı bağışları amacı dışında kullanmayı alışkanlık haline getirdiğinden; yine artık kafasında nasıl bir planlama yaptıysa gene toplanan bağışları kendi kontrolünde istediği şekilde dağıtmak için belediyelerin bağış toplama yetkisini kaldırmak istiyor.
Hukukçu falan değilim ama bağış toplama; belki de hükumetten ziyade yerel yönetimlere yakışan meşru bir alan gibime geliyor. Yerel yönetimler bu engellemeyi hukuk zeminine taşırlarsa haklı çıkarlar diye düşünüyorum.
Ey muktedir; ne yaparsan yap, hangi alicengiz oyununu oynarsan oyna; benim cebimden senin arzun doğrultusunda bağış yapmayacağım.
Bizleri illetliğe ve zilletliğe layık görürken kendinizi de itibarlı görmüştünüz değil mi.
Dolaysıyla, itibarınızdan taviz verip, tasarruf edemeyeceğinize göre; illet ve zillet dediklerinizden bağış beklemeniz de şanınıza yakışmaz.
Siz taviz verip, itibarınızdan olacağınıza biz "İllet ve zilletler" olarak bağış yapmayız olur biter.
Alzaymır hastası değiliz ki; hafızamıza mıh gibi çaktığın o ithamlarınızı unutalım.
Kendi yandaşlarının bile isyan ettiği; milletin en büyük ve eski hayır kurumuna güven ve itimatı; yaptığı görev suistimali ile yerle yeksan eden başkanı hala görevine devam ederken; hiç kimse kusura bakmasın, imkanım ölçüsünde yapabileceğim bağışlarımı kendi tespit edeceğim ailelere yapmayı düşünürüm.
Sen milletin ne düşündüğünü önemsemiş olsaydın ilk önce o adamını görevden alırdın. Tercihiniz ondan yana olmuşsa, benim tercihim de vicdanımın sesinden yana olacaktır.
Güven ve itimat bağışı toplayan en önemli unsurdur.

Saray erkanına farz olan Cuma namazı 
Vay be; Saray erkanından olanlar yırttı. Ne yapıp edip cuma namazlarını kıldılar ya. Allah şimdi onlara cennette öyle bir iltimaslı alan ayırdı ki; belki de cenneti sadece bunlara tahsis edecek(!)
15 Temmuz üzerinden kahramanlık taslayıp kendini milletin yanında, birilerinin de nerede olduğunu sorgulayan sen; Allah'tan vahiy mi geldi ki; millete "Yasak" ettiğin saray erkanına "Hak" bildin.
Yine de bir eksiklik var; saflarınız sık değil. Oysa imam hep uyarır; saflarınızı sıklaştırın diye.
Niçin kıldığınız namazı bize gösterme ihtiyacı duydunuz ki.
Allah indinde sizin bize, bizim de size bir faydamız olmayacaksa; gösterdiğiniz show üzerinden gönderdiğiniz mesajı anlayamadık, izah eder misiniz.
Sizlerin kılabildiği bizlerin de kılamadığımız durumlarda, sırrı sizce bilinen beşinci bir mezhep mi zuhur etti de; kalan Müslümanlar olarak bundan bihaberiz.
Hele anlatın bakalım. Belki de bizim de işimize gelecek. Yoksa "Biz gerekeni yaptık, sizi cuma namazından azad ediyoruz" mu diyeceksiniz.
Öyle ya; müjdeyi hep peygamberler vermez ya...
Eğer bir muhalif olarak "Kanal İstanbul'un ihalesi yapılmalı ya da; biz halk olarak kılmasak bile, kesinlikle Beştepe'de cuma namazı kılınmalıdır" demiş olsaydım; besleme basın ve yandaşlar bize ne derlerdi biliyor musunuz; "Bugünkü konjonktürde böyle absürt teklifleri dile getirmek fetö ağzıdır"
Dolayısıyla, besleme basın ve bir takım yandaş şahsiyetsizlerin fetöcü ithamları yüzünden fikrimizi bile açıklamaktan imtina eder hale geldik. Oysa ki; AKP ve hükumete doğrudan zarar vereceği aşikar olan "Beştepe'de cuma namazı kılınması ve Kanal İstanbul'un ihale edilmesi" düşüncesinin arkasındaki aklı bir yoklasınlar bakalım ne çıkacak.
Ne demiştim; "KHK ile görevden alınan ama mahkeme kararı ile suçlu olmadıklarına karar verilen; başta sağlık olmak üzere kamu çalışanları görevlerine iade edilmelidir"
Vay sen misin bunu diyen; fetöcülüğümden tutun da her türlü ithama maruz kaldım.
Ben de onlara alayına diyorum ki; bire yavşaklar!
Beyninize tecavüz edilerek, fetö'yü dışarıda dölleyip AKP'nin rahmine yerleştirildiğinde de biz bu hain yapının "Cemaat" haline de karşıydık ama sizler döllenmenin zevkini yaşamakla meşguldünüz.
Adam, her türlü bankacılık faaliyeti serbest olan bankaya para yatırmış, her türlü sendikal faaliyetleri serbest olan sendikaya üye olmuş... falan, filan; uzayıp gidiyor. Bu veriler üzerinden mahkeme görmüş, mağdur olmuş KHK'lılar var.
Öte yandan aynı güruh; "Bitsin artık bu hasret gel gayri" demiş olup, hala devletin tepe noktalarında görev yapanları görmeme, onları dillerine dolamama ısrarında devam ediyorlar.
Şunu anlıyoruz ki; biz muhalifler KHK mağdurlarında olduğu gibi Fetö ile mücadelede eksiklikleri veya mağduriyetleri dile getirip, etik değerleri hatırlattığımızda bizi fetöcülükle itham ediyorlar ki; yaptığımız sorgulamalarla kendilerinin içinde ne kadar kripto fetöcüler olduğu ve ilişkilerinin devam ettiği ifşa olmasın diye.
Millet can derdinde beyler. Sizler, öfkeniz üzerinden zevk tatmini yaşayacaksınız diye verdiğimiz bu sağlık savaşında yetişmiş insanların mücadelesine ihtiyacımız varken onları atıl tutamazsınız. Beni ilgilendiren işin burası dır; sizin egonuzu tatmin veya öfkenizi dağıtma ihtiyacınız değil. Zan ile insanları suçlu ilan edecek olsak; sizin alayınız iflah olmaz suçlularsınız, nefsime de sorarsanız cehennemliksiniz.
Ha; söyler misiniz; bu örgüt kırk yıldır varsa; niçin sizin döneminizde terörize olmak akıllarına geldi.
Dolaysısıyla, sadece okuduğunuz cümlelerin doğrudan anlamları kadar bir de kimin söylediğine bakmanız lazım.

Dörtbir  yandan verilen salalar
Allah'a şükürler olsun, namazında niyazında bir insan olarak yaşantımı bu minvalde sürdürmeye çalışıyorum. Özür dilerim; meramımı anlatabilmek için özelimi açtım ki; birilerine göre "Bire kafir" ithamına maruz kalmamak için.
Amma ve lakin;
Ey kurban olduğum Allah'ım; şu mübarek günün akşamında aynı anda dört minareden birden birbirini katlederek kulağıma gelip, matkap gibi beynimi delen, sabrımı zorlayan, tövbe estağfurullah çektirerek beni imanımla sınava sokan bu ses kirliliğinin zulmünden sana sığınırım.
Allah'ım nasıl olur bilemem ama bir şekilde bu "Dayatmaların" müsebbibi olanlara bildir ki; bizi imanımızla baş başa bıraksınlar, gölge etmesinler yeter. Onlar kendilerini kurtarmaya baksınlar.

Tek adam iradesinin hakim olduğu durumlarda bürokratlar objektif olamayabilir
İktidarlarımızı da sokaktaki bugünkü halimiz belirler.
Bu mentalitenin; yani sokaktaki halimizin öne çıkardığı söz anlamaz, laf dinlemez, vurdum duymaz cehaletimiz ile "Korona" virüsü ile savaşımız çok zor olacak gibi.
Bizim toplumumuz için en büyük zafiyet; dini ritüellere ve buna bağlı söylemlere (İçinden imanın çekip çıkarıldığı) sadakatleri son derece kuvvetli olan muhafazakar toplumumuzun; bu yetmiyormuş gibi bir de tek adam iradesi ile yönetiliyor olmasıdır.
Bu tek adam iradesinin tehdidini sürekli üzerinde hisseden bürokratların inisiyatiflerini ortaya koyarak görevlerinin gerektirdiği irade beyanında bulunmaları kolay olmaz. Verilmekte olan sağlık savaşında tüm bürokrasimizin bundan etkilendiğini düşündüğümde içim ürperiyor.
Umre'den dönenlere yönelik geciken tedbirler ve aynı süreçte camilerin ibadete geçici olarak kapatılmasındaki kararsızlık bile bile Coronavirüs'e karşı savaşı ciddi anlamda sekteye uğratmıştır. Nedeni de; tek adamım bu sosyolojiden, bu sosyolojinin de tek adam iradesinden sürekli besleniyor olmasıdır.

İsrafil Kumbasar'a yapılan saldırı
İsrafil Kumbasar'ın samimi bir ülkücü ve Türkçü olduğundan şüphemiz yoktur.
2006 veya ona yakın yıllarda olsa gerek; Kurultay'daki köşesini de tamamen benim bir yazıma ayırmıştı. O yazının konusu da Devlet Bahçeli'nın "Millet bize oy vermedi" diye sitemde bulununca ben de bu söze atfen "Ah bu ülkücüler olmasa MHP'yi ne güzel yönetirim" başlıklı bir yazı kaleme almıştım, o da sağ olsun köşesini bu yazıma ayırmıştı. O yazımda Devlet Bahçeli'yi eleştirirken aynı zamanda bir ülkücü olarak öz eleştiri yapmıştım. Malasef o günlerde de bugün olduğu gibi bir süre sonra Israfil'e gene benzer tuzak ve benzer saldırı yapılmıştı.
Zaman zaman Devlet Bahçeli'yi eleştirdiğimiz olduğu kadar bir müridi gibi uçurmaya ramak kaldığımız süreçler de olmuştu. Biz bu hissiyatımızı Erdoğan ve AKP'lilere devrederek aradan çekildik(!)
İsrafil samimi duygularla Türk milliyetçiliği hareketinin içinde bulunduğu şartlardan son derece mutsuz olan ve bunun müsebbibi olduğunu düşündüğü isimlere Başta Devlet Bahçeli olmak üzere, Meral Hanım'ı da dahil ederek sürekli öfkesini dile getiren, edep ve adap sınırlarını aşan yazılar yazdı. Bir ara diline Meral Hanım'ı da dolayınca kendisine messenger'dan mesajlar atarak sitemimi dile getirip, ayıp ettiğini hatırlattım ancak hiç üslubunu değiştirmeden yine devam etti. Çok rahatsızlık duydum ve arkadaşlarım listesinden çıkardım, takibi bıraktım.
Bir Karadenizli hırçınlığını ve asiliğini de dikkate alınca duygularını anlayabiliyorum ama dile getirme üslubunu kesinlikle tasvip etmiyorum. Yazılarında; yanlışı düzeltmek veya fikir üretmek değil, öfke kusmayı amaç edinmiş bir görüntü veriyor. Ancak kendisine üçüncü defa yapılan bu kalleşçe saldırıyı tasvip etmek mümkün değil, kınıyoruz. Hele ki bu saldırıyı TBMM üyesi olup; üstelik de sorulduğunda Türk milliyetçisiyim, ülkücüyüm diyen bir vekilin taşıdığı sorumluluğu hiçe sayarak, ait olduğu camiayı da utandıracak şekilde tasvip etmesi akıllara ziyan bir durum. Tabi ki sorumluluk unutulup, biat öne çıkınca utanma akla gelmiyor.
Eğer Türk milliyetçiliğine ve ülkücülere hakaret edenlere ceza kesmek bu usulle olacaksa; Israfil'e sıra bile gelmez. Kendisine geçmiş olsun diyorum.
Aslında bu saldırılar "Hakaret edeni cezalandırmak" değil, MHP kurumsal kimliğine inanmışlık ve adanmışlığı cezalandırmadır. İsrafil'e deniyor ki; "MHP'li kalmayı bırak, Balgat'a biat et" deniyor.
Öyle ya; ölçü Devlet Bahçeli'ye hakaret edenlerin cezalandırılması ise, hemen aklıma "Saray"ın doğrudan hakaretleri karışsında "Liderim Devlet Bahçeli"yi sahiplenmek ve savunmak adına ağzının payını vermek için kırk yıllık aile dostluğumuzu bitirdiğim arkadaşım geldi.
soralmehmet@gmail.com

24 Mart 2020 Salı

TAKİPSİZLİK KARARI ALAN SAĞLIKÇILAR GÖREVE

Ben kimsenin o haltı etmiş olmasına, şu b.ku yemiş olmasına bakman; T.C Devletinin bağımsız ve hür mahkemelerinin vermiş olduğu takipsizlik kararına bakarım. (Muktedirler de öyle demiyor mu)
Mahkeme ne demiş;
"Bu adam suçlu bulunmamıştır".

Ama çok garip ki; bu karar suçsuz bulunmak için yeterli olmayıp, muktedirlerin "Zanları"na göre de aklanmaları gerekiyor. Evet, zan yürütmek mümkündür ama "Zan" üzerinden verilen hükmün belgelere dayanması gerekir öyle değil mi.
Bugün hepimizce malum olduğu üzere; KHK ile görevlerinden uzaklaştırılıp, halklarında sokuşturma açılıp, takipsizlik kararı verilen çok sayıda eğitimci, sağlıkçı var ama görevlerine iade edilmiyorlar atıl vaziyette bekletiyorlar. Oysa o insanlar yetişsinler diye milli servetten ne kadar para harcandı.
İşte fetö ile mücadelede bu tür mahkeme kararlarına rağmen; verilen kararlar ile uygulamalar arasındaki çelişkileri medeni aleme anlatamadığımız içindir ki; devlet olarak dış dünya'da sahip çıkanımız olmadığı gibi derdimizi de anlatacağımız muhatap bulamıyoruz.
İşte bu tür çelişkiler olunca; meclisimizi bombalayan, köprüde insanlarımıza kuşun sıkan hainlerin arkasındaki ipi tutan puştlar her daim bu çelişkili durumları aleyhimize kullanmaya çalışıyorlar.
Ben ülkemizde olup bitenleri objektif olarak görüp değerlendirebilmek için her daim kendimi dış dünyaya atar, oradan ülkemi gözlemlerim. Çünkü buradan gözlemleyince muktedirlerin dayattıkları perspektiften bakmak gerekiyor ki; o da biatcıların işidir, bana gelmez; tabiatıma uymaz.

Bir video izledim. Doçent birisi. Yıllarca ABD'de biyoloji alanında akademik eğitim alıp, çalışma yapmış. Sonra yurda dönmüş. Bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaktayken KHK ile hakkında soruşturma açılmış. Nihayetinde; soruşturma sonucu yargılandığı mahkeme hakkında takipsizlik kararı vermiş. Bu arada 2011 yılında akademik çalışma olarak TÜBİTAK'a Koranavürüsler üzerine projeler göndermiş, değerli bulunmuş ama üzerine gidilmemiş. Bu akademisyen görevine iade edilmediği için açıkta bekliyor.
Şimdi bu insan diyor ki; "Benin Koranavirüs üzerine özel eğitimim ve çalışmalarım var. Bu bilgi ve birikimimi aşı bulunması dahil her türlü şekilde kullanmak istiyorum"
Yani demem o ki; bu yetişmiş nitelikli insanlar bir şekilde atıl tutulmayıp, değerlendirilmeleri gerekir diye düşünüyorum.

Zaman aslında bir anlamda sınanmak dır
Onlar İstanbul eski belediye başkanı Sözen'nin şahsında CHP için ne demişlerdi; "İstanbul susuz kaldı, banyo yapamadık, günlerce cünüp kaldık" demişlerdi. Oysa ki; Allah'ın vermediğine Sözen ne yapabilirdi değil mi.
Vallahi CHP'lilere bir hak doğdu. Pekala "AKP yüzünden cünup bile olamadık" diyebilirler. Koranavirüs nedeniyle eşlerin arasına "Sosyal mesafe" girdiKimsenin keyfi yerinde değil, moraller bozuk.
Öyle ya; her iki felaket de Allah'tan değil mi. Ama CHP ve AKP'li olmayan birisi olarak şahidim ki; Allah'tan gelen doğal felaketi kuldan bilen ilk AKP olmuştur.

Sol'a husumet  'Sağ'a hürmet mi... asla
Rahmetli Başbuğ'un
"Sol ile kavgamız bitmiştir. Bundan sonraki kavgamız sağ ile olacaktır"
sözünü "Sağ iktidarların ilelebet devamı için misyonunuz; onlar her türlü darda kaldıklarında neye ihtiyaç duyarlarsa onun gereğini yapın"

şeklinde anlamamızı Türk milliyetçilerine dayatanların şerrinden hem inanç ve ülkülerinizi, hem de devletimizi ve milletimizi korumak için elbette kendimize yeni bir ikametgah ve duruş belirlemeniz gerekiyordu; biz de "Özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçileri" olarak onun gereğini yaptık.
Biz bu şuura erişmenin kazanımı ile BOP projesi dahilinde gerçekleştirilen Tek adam rejiminin akamete uğratılmasının ilk kıvılcımını ateşledik. Başardık mı; belki henüz değil ama devam etmeyeceği de aşikar.
Dolayısıyla, Türk milliyetçilerini BOP projesine eklemleme tezgahına tekmeyi vurup, yerle yeksan ettik.

Korona'nın gücü
Hani ne oldu; Patriot'ler, S400'ler, Esed, Rusya, İran, ABD, BOP, İdlib, Doğu Türkistan...
"Ey ..." diye başlayan kin ve öfke nöbetleri. Alçaksın, şerefsizsin, namertsin böğürmeleri...
Gözle görülmeyen, elle tutulmayan bir canlı; sıktı mı tüm muktedirlerin ümüğünü. Nasıl da soktu hepinizi hizaya değil mi; marş marş...

Allah'ım bizler de kani idik ki; sadece kendi aile efradının tüm can ve mal güvenliklerini teminat altına alarak; narsist düşüncelerinden kaynaklanan kişilik bozukluğu ile müsebbibi oldukları savaşlarla insanlara bu dünya'da yaşamayı zulme dönüştüren; dünyanın orasındaki burasındaki şurasındaki muktedirlerin de öyle veya böyle canlarının yanması gerekiyordu ve yaktın da...
Biz masun insanları; işin doğası gereği onlarla elbette eşit kılman gerekiyordu. Onlarla eşit olduk diye sevinelim mi ağlayalım mı; araftayız. Biz bu musibet virüs ile hissemize düşeni aldık ama o muktedirlerin üzerine gidebildiğin kadar git... Git ki; her yıl milyonlarca insanın kanına girmeye artık fırsat bulamasınlar.
Ama bu sefer mazlum ve mahsun insanlığımızı koru; bizden yana ol Allah'ım
Amin....
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

16 Mart 2020 Pazartesi

''CAMİLERİ İBADETE KAPATMAK''

Bunlar var ya bunlar; ''Camileri ibadete kapattılar''
İstiklal savaşı yılları. Asker yorgun ve bitkin. İmparatorluk bakiyesi ordu tarumar olmuş. Kendi halindeki milis kuvvetlerden oluşan derleme toplama vatansever insanlardan Kuvayı milliye gücü oluşturulmaya çalışılıyor.
İşin doğası gereği bu insanların gizli mekanlarda toplanıp yemeleri, içmeleri; dinlenip organize olmaları gerekiyordu. Böyle bir konjonktürde ikamet edilecek en uygun mekanlar cami ve avlularıydı. Camiler yatakhane, avluları ise "Ahır" olarak kullanıldı. Aynen bugün olduğu gibi yani " camilerin ibadete kapatılması" zorunluluğunda olduğu gibi.

Hani oy için, siyasi güç elde etmek için, aradan sıyrılıp puan kapmak için yıllardan beridir bu devleti kuran irade sahibi öncü isimlere "Camileri ahır yaptılar" iftirasını atan iz'ansız, insafsız ve aynı zamanda şerefsiz güruh; "Camiler ibadete kapatıldı"ğına göre şu anda neler hissediyorlar acaba merak etmemek mümkün değil.
Sizler ne kadar inat etseniz de; Allah sizi o kafanızın içine koymuş olduğu beyninizi kullanmaya zorluyor değil mi; aynen bugün aklın gereği "Camilerin ibadete kapatılması"ında olduğu gibi.
Ama şunu biliniz ki; bizler, yani; cumhuriyetimizi kurma iradesini ortaya koymuş; bilinen ve isimleri bilinmeyen gizli kahramanlar ve bunların sağladıkları cumhuriyet değer ve kazanımlarına iman etmiş nesiller olarak; sizlerin her daim attığınız iftiralar gibi intikam hırsı ile "Camileri ibadete kapattılar" demeyeceğiz. Devletimiz çok akıllıca, aklın ve bilimin ışığında zorunlu olarak "Camilerde geçici bir süreliğine, toplum sağlığı gereği toplu ibadete ara verildi" diyeceğiz.
Umarım bundan sonra her kim ki; "Camiler ahır yapıldı" diyecek olursa, siz de onlara okkalı bir şekilde "Ha.stir" dersiniz. Ama diyeceğinizi sanmıyorum; siz de bu arsızlık varken.

Ece Üner ne demek istedi
Ece Üner'in ne demek istediğini anlayamama durumu; Türkiye ortalama algı düzeyinin nerelere kadar gerilediğini gösteriyor.
Bunun en büyük nedeni; mukaddes dinimizden beslenen "İmansız siyasal İslamcılar"ın siyaseti dizayn ederek, algılarda zihinleri bulandırıp oy devşirmek için uygulaya geldikleri iğrenç suistimallerin bileşkesidir.
O ahmak geri zekalıların yorumlama şekillerinin aksine Ece Üner; Türk toplumunun tamamının Müslüman olduğu ön kabulü ile aslında bir anlamda "Biz Türk toplumu olarak Müslüman isek; niçin fahiş fiyatlar oluşuyor, stoklama yapıyoruz, gıda raflarını boşaltıyoruz. 5 vakit namaz kılıyoruz ama aynı zamanda 24 saat ahlaklı olmak da Müslüman olmamızın gereği değil mi dir" demek istemiştir.

O algı var ya ah o algı; Pavlov' un köpekleri gibi hemen devreye girerek "Bakın bakın, Ece Üner ne dedi; namaz kılanlara ahlaksız dedi" diyerek gene en aşağılık usule baş vurdular.
Çünkü onlara göre Ece Üner Müslüman kadın konseptine uymuyor. En belirgin özelliği ise başının açık olmasıdır(!) Aynı cümleleri çarşaflı bir kadın kıllanmış olsaydı, öz eleştiri görüp belki de takdir edeceklerdi. Her etkin ve yetkin yerde bulunan insanlar(Örnk: A.Hakan) kamu görevlisi ise doğrudan, özel sektör görevlisi ise yandaşlık üzerinden tek otorite ve O'nun tamamlayıcılarına "Bakın ben ne diyorum, işinize geleni söylüyorum, beni koruyun kollayın" şeklinde mesaj gönderme derdindeler.
Ece Üner'i; İslami ritüellere değil, imana vurgu yapan sözleri için tebrik ediyorum. Hatta imanlı insan olmanın sadece şekil şartlarına bağlı olmadığı, kalben ve vicdanen hissedilen duygulara da bağlı olduğunu; bunu bir anlamda Ece Üner'in cümlelerinde gördüğümü ifade etmek isterim.

Benim kanaatim o ki...
57 yaşımdayım. Bunca yaşanmışlıklara şahit olduktan sonra kanaatim o ki;
MHP'ye verilen görev; bu ülke için azlığı da çokluğu da risk olarak görülen Türk milliyetçiliğini; ihtiyaç olduğu oranda dengede tutmaktır.
Onun içindir ki; MHP hiç bir zaman iktidar olmayı düşünmemiş ancak var olduğu dönemlerde diğer hükumetlere ihtiyaç duydukları her şeyi vermiştir; ilke ve ideolojisine rağmen.
Türk milliyetçilerinin İYİ PARTİ projesi bir anlamda bu kısır döngüye isyanın adıdır.

Kadın vekil falan değil; tam da şark kurnazı.
Ne demişti; "Bastırdım parayı, aldım vekilliği". Tabi ki parti kurulmak üzereyken öyle bir aşamada o parayı inanmış ve adanmışlık üzerine mi yoksa uzun vadede bir beklentiye binaen mi vermişti anlamak mümkün olmazdı. Attığı kazık ortaya çıkınca gerçek niyetinin ne olduğunu anlayabiliyoruz.
Mesela parti kuruluş aşamasında kendi adıma aklım ile fikrim ile yaptığım istişareler ile elimden geleni yaptım ama fiili olarak görev almayı düşünmedim. Çünkü emekli bir insan olarak hesap ettim ve düşündüm ki; hangi görevde olursam olayım emekli maaşımın en az yarısını görev yaptığım teşkilata ayırmam gerekecekti bunun da olması mümkün değildi. Bu durumda biz de cebimiz ile değil aklımız ve gölümüz ile katkı sunmayı yeğledik.

Bu hatun kişiye gelince; baktı ki paralar gitti, vekillik geldi ama giden paralar bir türlü gelmiyor. İYİ PARTİ'de paraların iadesi mümkün olmadığına göre paralarını kurtaracağı bir yere gitmesi gerekiyor ve tam da doğru adresi bularak AKP'ye gitmiştir.
İYİ PARTİ kuruluş meşruiyetini tek adam rejimine karşıtlığı üzerine oturtup, kurucuları da buna inanarak partide yer almadılar mı. Tuba Hanım da bunu bilerek ve isteyerek partide kurucu oldu.
Peki Tuba hatun İYİ PARTİ'de bu yönde ne gibi söylem değişikliği; AKP'de de tek adamlıktan vaz geçildiğine dair ne gibi emare gördü ki; mekan değişikliğine ihtiyaç duydu.
İnanmışlık ve adanmışlık sağlam karakterlerin üzerine oturur. Oturmadığı zamanlar da işte böyle; rüzgarın savurduğu yere sürüklenen yaprak misali, takılıp kaldığı yerde çürür, toprağa gübre olur başka da bir halt olmaz.

Föte'nün enjekte edildiği rahim
Siyasal İslamcılar kümeleştikleri siyasi partiler aracılığı ile laikliğe karşı savaşmak ve ortadan kaldırmak için fetö ve benzeri yapılara kuluçka için rahimlerini hep müsait tutarak nihayetinde istediklerini elde etmişlerdir.
Siz bakmayın onların "Sarhoştuk hakim bey; bu iş nerede, ne zaman ve nasıl oldu farkında olamadık" demelerine. Oysa ki herkes yan odadan gelen bütün seslere da da şahitti.
Sonra peydahlanan piç mahalledeki evlerin camlarını kırınca elbette onu sahiplenmeyeceklerdi. Ama ne tesadüf değil mi; bütün camcı dükkanları da onlarındı.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

9 Mart 2020 Pazartesi

ÜMİT ÖZDAĞ İYİ YETİŞMİŞ TÜRK MİLLİYETÇİSİ DİR

Ümit Özdağ İyi Yetişmiş Bir Türk Milliyetrçisi dir
Ümit Özdağ Türk milliyetçisi birisi dir. O'nun bilgi, birikim ve üretkenliğinden korkanlar sürekli ismi üzerinden senaryo yazıp, komplo üretiyorlar.
Adamın öz güveni yerinde, özgül ağırlı yüksek ve geleceğe dair öngörüleri tutuyor. Öngörülerinin tutması bilim adamlığı sayesinde oluyor ama aynı zamanda siyasetçi olduğundan; liderlerine biat etmiş, öz güven fakiri embesil vekildaşları kendisinin siyaseti, bilgisi ve birikimi karşısında ezilince bu sefer efendilerine yaranmak adına sindirmek ve susturmak için iftira müessesesini devreye sokuyorlar.

Adama neler yapılmadı ki. Sene 2006. PKK dahil; "Terör örgütleri, emperyalizm ve şehitlerimiz" üzerine konferans verirken yine "Devletçilik" adına salonu basıldı. Liderliğe soyununca CIA, MOSSAD ajanı yaptılar vaz geçince de aynı insanlar yanlarına önemli ikinci has adam olarak kabul ettiler.
Bu aralar hükumet adına yapılan yanlışlara vurgu yapıp Suriye bataklığını anlatıp Türk milliyetçisi birisi olarak akademik araştırmalarını ve sonuçlarını siyasetçi kimliği ile ikna gücünü de kullanarak ulusal yayın yapan bir kaç TV Programında topluma anlatamaya başlayınca; yine aynı adamlarda aynı tedirginlikleri yarattığı için aynı kumpasları devreye sokmaya başladılar.
Neymiş; Ümit Özdağ o imiş, bu imiş, şu imiş. Hadin oradan. Ümit Özdağ halis muhlis Türk milliyetçisidir. Zerre kadar aklınız olsa o masanızdaki tuzlukları ortadan kaldırır adamın bilgisinden, birikiminden faydalanma yoluna gidersiniz.
Türk milliyetçileri akıllarını başlarına toplamak zorundadır.
İçimizde en yetişmiş nitelikli değerlerimizi bile yine kendi kendimize refüze ettirmeyi başarıyorlar. Düşünebiliyor musunuz hocaya en büyük aşağılanmayı; sorulduğunda "Türk milliyetçisiyim" diyen birsi yapıyor.
Utanmaz arlanmazlar; kozmik odanın anahtarını, yani devletin namusunu peşkeş çekmiş maaşlı adam orada, hatta yanınızda otururken; hangi yüzle Ümit Özdağ'ı karalama ve itibarsızlaştırma kampanyası başlatabiliyorsunuz.
Bu ne denli ahlaksızlık, şerefsizliktir ki; daha dün kader birliği yapıp, sırt sırta verdiğimiz dava arkadaşımıza siyasal İslamcıların dümenine takılıp, aşağılaya biliyorsunuz.
Devletin namusu kozmik odanın anahtarını peşkeçci pezevenge vereceksiniz tüm sırlar ifşa olacak. Devletin yetiştirdiği güzide evlatları maf-u perişan olacak, bütün bunların müsebbibi gafil öyle bir keyifle "Mevlam verdikçe veriyor" diyecek....
Ve ne tesadüf ki; aynı MİT kanunu sanki kıçlarında mühürlü şekilde analarından icazetli gelmiş bu insanları bağlamayacak öyle mi.
Peki gün geldiğinde kıçlarınızdaki o icazetli mühürler dağlandığında ne yapacaksınız peki. Muhalefetin tüm uyarılarına rağmen yanlış dış politikanız ile harcadığınız, mağdur ettiğiniz insanların akıbetlerini ve haklarını sorgulamak mecliste vekil olmanın gereği değil mi.
Dolayısıyla hatalarınızın aşikarlığını millete en anlaşılır şekilde anlatma yürekliliğini gösterenlere karşı; beslediğiniz puşt kalemlerle kurmaya çalıştığınız kumpaslar hiç kimseyi yıldırmayacaktır hele ki; çok iyi yetişmiş bir Türk milliyetçisi Prof. Dr. Ümit Özdağ'ı asla.

Rusya Devlet Başkanı Putin Recep Tayyip Erdoğan'ı ağırladı (mı) 
Putin denen adam 17 yaşından beridir KGB tarafından Rus milliyetçisi olarak yetiştirilmiş bir devlet adamı.
Ya bizimkisi; o da 17 yaşından beridir cumhuriyet değer ve kazanımlarına karşı savaş verme motivasyonu ile yetişmiş bir insan. Öyle Balgat eklemlemesi ile milliyetçi olunabilseydi bunun patentine sahip olanların ikametgahı Balgat değil Çankaya olurdu.
Putin öyle bir adam ki düşünebiliyor musunuz; 36 şehidimizin katili olup, hesabının sorulabileceği gibi bir endişeye kapılmasını bırakalım; hesap soracakları arsızca ve alçakça ayakta bekletebiliyor. Nasıl bir halde olduğumuzu düşünüyorlar ki; bu kadar cür'etkâr olabiliyorlar.

Tabi ki at sahibine göre kişnermiş. Milli onuru kim kaale alır ki; seçim arifesi olsaydı bakın o zaman ne "Öne minute"ler show'unu izlerdik.
Yapılması gereken neydi; "Sayın Putin müsait değiller her halde" veya "Randevu saati mi yanlış verildi" şeklinde bir çıkış yapmak gerekirdi ama elbette bu resti çekecek güce sahip olmak lazım. O gücümüz de Suriye bataklığına heba edildiği için üzerine gidilemiyor doğal olarak.
Adam resmen Türk heyeti üzerinden Rus milletine güç gösterisi yaparak motivasyon takviyesi yaptı. Belki o da; Rus milliyetçiliğini ayaklar altına alınası bir duygu, düşünce olarak görseydi milletinin gönlünü okşayacak bu show'u yapmayı düşünmezdi.

Yeniçağ Yazarı Murat Ağırel'in tutuklanması
Eğer bir ülkede akla, vicdana ve izana gelmeyen ani ve aynı zamanda seri tutuklamalar oluyorsa bilinmelidir ki; o ülkede özellikle yöneten konumunda olanların ya gaflete düştükleri ki; bunu fetö'de gördük ya da; yönetememekten kaynaklı panik halinin yarattığı korkunun dışa vurumu söz konusu demektir.
Yeniçağ Yazarı Murat Ağırel'in tutuklanması da bu minvalde gerçekleşmiştir. Çünkü gözü pek cesur bu tür gazetecileri ve bunlar üzerinden diğer gazetecileri susturarak göz dağı vermek istiyorlar ki; ülkeye ve Türk milletine yapılan ihanetler ortaya çıkarılmasın diye.

Ben ülkemin içinden geçmekte olduğu süreci böyle görüyorum. Cumhur ittifakı kendi vesayetini tam oturtana kadar; yani öyle bir gelecek tasavvur ediyorlar ki; yedi göbek sonralarını bile koruyacak vesayetleri oluşsun istiyorlar.
Mümkün mü, elbette asla mümkün olmayacak.

Ben mi kimim....
Birilerine; biat etmek adına köleliği içselleştirerek öyle ki azaltığı kabul etmeyen iflah olmayan köle değil; özgür düşünceli demokrat Türk milliyetçisiyim.
İnsanlığın ortak dininin güzel ahlak olduğuna inanıyorum ama özelde benim dinim İslam dır. Dinimi nasıl yaşadığımı anlatma ve gösterme ihtiyacı duymam. Nasıl bir Müslüman olduğuma dair birilerinin vereceği hüküm umurumda olmaz ama her insanın benim için "Güzel ahlak sahibidir" demesi çok önemlidir.

Laiklik tüm dinleri koruyan ortak bir şemsiyedir.
Ondandır ki; ülkemizde laiklikten ödün verildikçe fetö gibi yapılar kuluçkaya yatmak için uygun rahmi bulmakta zorluk çekmediler.
Yobaz ve selef-i tasallutundan kurtarılmış bir İslam dini; laikliğin teminatı altında ve Türklerin inisiyatifinde insanlığa arz edilirse; bu bir ütopyadır deseniz de; inanıyorum ki insanlık kurtulabilir. Belki de böyle bir ihtimal zuhur etmesin diye biz Türkleri Arap çöllerine ve onların zihniyetinde bir savaş kültürü içine çekerek iyice ığdış etmeye çalışıyorlar.

Evet, İdlib'de ne işimiz var
Değil mi ki sen; "Ben BOP başkanıyım" dedikten sonra terörü sıfır nokta alıp bugünkü seviyelere gelmesinin musebbibisin...
Değil mi ki sen; cumhuriyet tarihin en büyük ihanet şebekesi fetö'yü AKP'nin rahminde kuluçkaya yatırıp, gürbüz bir oğlan olarak doğurtup sonra da 15 Temmuz ihanet süreci olarak milletin ve devletin başına bela edensin...
Değil mi ki sen; siyasi rant gereği 40 bin kişinin katili Apo'ya ısmarlama mektup yazdırarak devletin itibarını yerle yeksan edensin...

Değil mi ki sen; yine sadece ve sadece siyasi rant için evlatlarımızın katiline itibar iadesi yapıp, devletin TV'sinde konuk olarak ağırlayasın...
Değimi ki sen; Türk Ordusu'nun genel kurbay başkanı dahil en gürbüz ve yetenekli askerlerine Ergenekon ve Balyoz kumpasları kurulup, hapislere atılırlarken onlar için açılan davaların savcısıydın...
Ne malum; ülkemizin içinde bulunduğu ahvalin nedeni hala BOP projesi eş başkanlığınızın şahsınıza tevdi ettiği görevin ifası olmadığı.
İnanmam için güvenmem gerekiyor. Zerre miskal sana da, sana eklemlenenlere de inanmıyorum, güvenmiyorum.
Dolaysıyla da "İdlib'de ne işimiz var" demeye elbette devam edeceğim. Çünkü senin ne yapmak istediğinden emin değilim. Tek emin olduğum husus; sana güvenmemektir.

36 İdlib Şehidimiz ve HDP
HDP, meclisteki diğer partilerin Türk askerine yapılan kalleş saldırıyı kınamak amacıyla hazırlayıp, altına imzalarını attıkları aşağıdaki metni imzalamadı.
HDP denen bu partinin; mecliste hala yer alıp meclisi yönetmeye, maaşlarını almaya, ülkemizi ve yüce Türk milletini temsilen uluslararası organizasyonlarda bulunmaya ve milletvekili özlük haklarından yararlanmaya devam ederlerse; bunlar da dahil olmak üzere diğer partilerin milletvekillerinin kursaklarından geçen her kuruşumuz haram zıkkım olsun.

Milli hislerimizi, hassasiyetimizi ve bütünlüğümüzü dile getiren söz konusu metne; bu devlete ve millete hiç bir şekilde aidiyet duymayarak imza atamayı red edecek olanlar ancak ve ancak Esad' ın meclisinde olanlardır.
Meclisin ilk toplantısında şimdilik daha acil olan hususlar görüşülebilir ama ikinci toplantısında bu HDP denen partinin yerle yeksan olması için ne gerekiyorsa o yapılmalıdır, öyle ki; yeşerdiği yerin dibi kurtulsun.
Eğer değişen bir şey olmayacaksa; buradan tek anlam çıkar o da; HDP'nin varlığından öyle veya böyle bir şekilde diğer partilerin siyaseten nemalandıkları söz konusu demektir. Özellikle bu anlamda CHP ve AKP'nin kararlılığı çok önemlidir. Çünkü her iki parti konjonktüre göre HDP'nin siyasi tavırlarının sonuçlarından yararlanma yoluna gitmektedirler.
Bütün belalar bu metnin ruhuna halel getirecek ilk siyasi liderin üzerine olsun. Allah onun elindeki bütün inisiyatifi alıp en layık olana versin inşallah.

Kısa kısa....
O arsızca sırıtmanın arkasında; geçmiş cumhuriyet dönemi boyunca ortadan kaldıracağız dedikleri ve istedikleri sonucu da aldıkları "Ordu vesayeti"ne vurdukları darbenin keyfiyeti olabilir mi acaba.
Cami de içki içtiler, turizm gelirleri, turist sayısı, dolarlar ve yurolar ve devamında karşılıklı gülücükler. Bekli de yalnız kaldıklarında kendi aralarında "Nasıl da koyduk ama" muhabbeti dönüyorduk.
Dışarıda camilerden sela sesleri geliyor. Musalla taşından bir Mehmetçik kalkıyor diğeri yatırılıyor. Hükumet edenlerde ise; "Mursi hassasiyeti" kadar bile üzüntü hissettirmeyen, adını yukarıda kısmen koyduğum bir keyfiyet içinde sırıtmaya devam ediyorlar.
Bu devlet, bu millet, bu coğrafya nelere şahit olmadı ki. Ama bence siz akıbetinizi şimdiden tahmin edin ki; bel ki faydası olur.
...
Vallahi bu ülkenin geleceğinden sürekli endişe duydum ama bugün tedirginliğim daha da arttı.
Düşünebiliyor musunuz; musalla taşına teker teker boylu boyunca uzanmış evlatlarımız cennete uğurlanmak üzere beklerken; adam turizm gelirlerinden, paradan puldan, "Camide içki içildi" provokasyonundan bahsedip, muhalefete gönderme yapma derdinde.
Bugün sen bunu yaptın ya be muhterem; senden bunun hesabını ilk fırsatta sormayan muhalefet namert olsun, canı cehenneme olsun.
Yahu bir şehidin tabutunun başına git hüznünü görelim be. Ne o; cesaretin de yok, yüzün de yok değil mi.
Bu kadar vicdan-i kontrolsüzlük; olsa olsa akıl sağlı probleminden olup, başka da bir açıklaması mümkün değil.
...
Saldırıya uğrarsak Nato üyesi olarak yardım istemek hakkımız. Ancak Suriye Devletinin kendi iç problemine müdahale ederek biz Suriye'ye girdik. Birleşmiş milletlerin meşru gördüğü Suriye yönetimini kendi kendimize gayrı meşru ilan etmemizden bakın işte Rusya tınmadı bile. Çünkü Rusya'yı oraya BM'ye kayıtlı meşru Suriye devleti davet etti.
Biz orada bulunmamızı sınır güvenliğimizi sağlama meşruiyetine dayandırıyoruz ama sürekli kullandığımız cümle ise ''Esad gidecek''
Adama sormazlar mı; senin sınır güvenliği bahaneni anlıyoruz da; Esad'ın gidip gitmeyeceğine karar verecek olan Suriye halkının tercihinden size ne.
...
Lal olasın inşallah. Konuşmak için çok hevesin olsun. Kin ve öfkeni öyle büyük bir arzu ile kusmak isteyesin ki; ıkınasın ıkınasın ama kuru nefes dışında dudaklarından bir söz çıkaramayasın inşallah.
soralmehmet@gmail.com

28 Şubat 2020 Cuma

VELEV Kİ BİR SABAH KALKTIK VE...?

Velev ki bir sabah sabah kalktık...?
Velev ki sabah kalktık "Recep Tayyip Erdoğan Suriye'deki bütün askeri varlığımızı sınır güvenliğimiz için sadece sınırımız boyunca konuşlandıracağız" demiş olsa kaybımız ne olabilir, kazancımız ne olabilir.
Kaybımız; Esad'ı düşürememiş oluruz. Erdoğan'ın kişisel arzusu tatmin olmamış olur. Sonucu; Suriye Devleti Esad ile devam eder.
Kazancımız; şehitler gelmeyecek. Esad'ı düşürmeye matuf masraflarımız artık Türk milletinin kasasında kalacak. Tüm enerjimizi ekonomik kriz gibi iç sorunlarımızı aşmaya yönlendireceğiz.
Kürt devletinin kurulması senaryosu BOP projesi dahilinde planlandığına göre ve de; Erdoğan bu projenin eş başkanı olduğuna göre; demek oluyor ki; Erdoğan bu projeden çekildiği an BOP projesi kısmen akamete uğrayacaktır. Bu da şu demek oluyor; kurulması düşünülen muhtemel Kürt devletine mani olmak adına Suriye'de bulunma gerekçemiz de böylece ortadan kalkmış olmayacak mı. Öyleyse Suriye'de bulunmaya "Mahkum" olma nedenimiz nedir.
Siz Erdoğan'dan "BOP denen şey bir safsatadan ibarettir. Eş başkan falan da değilim. Bundan böyle de hiç bir katkımın olması söz konusu olamaz" anlamına gelecek bir ifadesini duydunuz mu. Belki de "Kandırıldım" dediğinde duyacağız.

Suriyeliler için bundan sonrası hak değil haram dır
Bir millet yöneticilerinden memnun değilse ve bu memnuniyetsizliğinin çözümünü dışarıdan davet ettikleri birilerinin gücü ile halletme yoluna giderse; emperyalistleri ülkeye davet etmek olur ki; bu da en utanılası, aşağılık bir durumdur.
Suriye muhalefeti kendi iradesi ile halletmesi gereken sorunlarını dışarıdan davet ettikleri güçlerle çözme yoluna gittiler ve BOP dahilinde, eş başkanlık görevlendirmesi adı altında Erdoğan inisiyatifinde ülkemizi de davet ettiler. Ve maalesef Suriye'de yaşanan olumsuzlukların bedeline ve vebaline Türk milletini de dahil ettiler. Vallahi de, billahi de Türkiye ortalaması algı düzeyinin üzerinde düşünebilen birisi olarak Suriye'de hangi kazancı elde etmek için bulunuyoruz hala anlamış değilim. Eğer Esad katil ise onun hesabını sormak bize değil Suriye halkına düşer.
Suriye'de Esad'ı göndermek, rejimi değiştirmek gibi kahramanlığa heves eden AKP yüzünden Ülkemizin sorunları Suriye'ninkinden de ciddi boyutlara uzlaştı. Zaten emperyalizmin kurgusu BOP ile esas amaçları ülkemizi Suriye'de yaratılan iç mesele üzerinden bugün bulunduğumuz noktaya taşımaktı ve başardılar da. Şimdi bunu; ülkemizi sınır ötesi savaş noktasına taşıyarak devam ettirmek istiyorlar. Nitekim onu da BOP eş başkanı Erdoğan'a "Suriye'de savaşmaya mahkumuz" şeklinde söylettiler.
Ülkemizde gezi eylemlerinin arkasında haklı bir tespit olarak emperyalist güçlerin olduğunu söylerken; Esad karşıtlarının yanında olup, onların kendi resmi devletlerine karşı muhalif hareketlerini organize etmemizi nasıl izah edeceğiz. Bizim Suriye ile sınır güvenliğimiz dışında hangi sorunumuz vardı. Nihayetinde BM nezdinde meşru Suriye devleti; Esad' ın yönetimindeki Suriye değil miydi. "Bu Suriye devleti yıkılsın, bizim istediğimiz şekilde bir başka Suriye devleti kurulsun" demek bizim haddimize düşmez. Eğer düşer dersek; birileri de kalkar adını gezi eylemleri veya başka bir şey koyarlar bize karşı aynısını yapmaya kalkarlar.
Biz de aşağı yukarı Erdoğan AKP'si iktidara geldiğinden beridir kendisine karşı muhalifiz. AKP'nin BOP projesi dahilinde eteğe kemiğe büründürülmesi, Fetö gibi bir hain örgütün kendi rahminde kuluçkaya yatmasına müsaade etmesi ve devamında 15 Temmuz ihanet sürecinin yaşanmasına vesile olmasına rağmen ülkemiz muhalefeti hiç bir emperyalist gücü çağırıp "Gelin bu işi beraber halledelim" hainliğini zerrece aklından geçirmediği gibi 15 Temmuz ihanet kalkışmasında devletinin sokaktan toplanmasına büyük katkıları olmuştur.
Bizde başka ülkelerin sorunlarına bulaşma huyu AKP ile başladı ve devam ediyor. Sınır güvenliğimizi sağlamak en doğal hakkımızdır. Sıcak takip nedeniyle sınır ötesi operasyonlarımız geçmiş dönemlerde de terörle mücadele gereği olmuştur ama bir başka ülkenin rejimini dizayn etmek gibi bir geleneğimiz yoktur.
Suriye halkının mutluluğu için Türk milleti kendi mutluluğundan fedakarlık yaparak bedel ödemek zorunda değildir. Tamam; zorda kalmışına, darda kalmışına, yolda kamışına kucak açtık. Bundan ötesi fedakarlığa yeter artık diyoruz. İtirazımız hak, vermek haramdır.

Ozan Ceyhun meselesine bir ilave daha
Ülkücüler acılarını da, hasımlarını da unutmayacaklardır. Hele ki 12 Eylül 1980 öncesi verilen mücadelenin hafızası konumunda olan üstün nitelikli, özgül ağırlıkları yüksek o dönemin yetişmiş insanlarının hiç birisinin vicdanına "Ozan Ceyhun masumdur" dayatmasını çakamazsınız. Biat eden, azatlığı kabul etmeyen iflah olmaz kölelere bu yalanı yutturabilir siniz ama ülkücülere asla.
Dolayısıyla, AKP'ye eklemlenip, siyasal İslamcılığa evrilerek ülkücü tanımın dışına çıkmayı tercih etmiş olanlardan elbette Ozan Ceyhun'un atamasına dair sarf ettikleri cümlelerin ülkücü vicdanın sesi olarak görmek mümkün olmayıp, yeni kimlikleri ile tamı tamına örtüşen bir değerlendirme olarak görmek lazım.
Sayın Bahçeli'nin açıklamasını da bu minvalde görmek, değerlendirmek lazım.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com