17 Aralık 2019 Salı

YENİ PARTİLERE VEKİL VERMEK

Meral Akşener'in yeni partilere vekil vermesinin anlamı nedir
Yeni kurulan partilerin öncelikle bir yerlere gelmelerinden ziyade, cumhur ittifakının tasallutunda olan demokrasimizin kurtarılması anlamında ne gibi bir katkılarının olabileceğini düşünmek lazım.
Meral Akşener bu anlamada en makul ve makbul stratejiyi takip ederek, yeni partilerin kurulmasına olumlu bakmıştır.
"Tek adamlı partili cumhurbaşkanlığı sistemi"'nin ne getirip ne götürdüğünü yeterince idrak edemeyenler Meral Akşener'in takip ettiği stratejiyi anlamadıkları anlaşılıyor.
Önce demokrasimizi kurtarma sonra iktidar olma stratejisi. Bunun en bariz sonucunu; en son mahalli seçimlerde millet ittifakın organize gücü ve yakın takibi ile trafoya kendilerin girmesine mani olunmuş olmasıdır. Bu başarılmasaydı seçim olsa neye yarayacaktı ki.
Meral Hanım yeni kurulan partilerin ihtiyaç duymaları halinde İYİ PARTİ'den kendilerine milletvekili verebileceklerine dair ifadesindeki kasıt; cumhur ittifakını uyararak ''Eğer bir şekilde; insanların demokratik haklarını kullanarak kurdukları veya kuracakları partilerin bu haklarına binaen teşkilatlanmaları ve seçimlere katılmalarını engellemeye matuf her türlü girişimlerinize karşı demokrasimize sahip çıkmak adına üzerimize düşeni yaparız bilesiniz'' anlamına gelmektedir.
Bence çok zekice düşünülüp, ileriyi görerek açıklanmış bir düşüncedir. Meral Akşener, siyasi aklın gereği olarak yeni sistemin demokrasimize dayattığı şartların ruhuna uygun akıllıca bir strateji belirleyip takibini de özenle sürdürmektedir.
Meral Hanım aynı zamanda bu düşüncesi ile kurulan veya kurulacak olan partilere muhtemel bir ittifak için mesajını erkenden vermiş olduğu gibi aynı zamanda demokrasimizin teminatı için Türk milletine İYİ PARTİ olarak üzerine ne düşüyorsa onu yapabileceği gibi bir güvence sunmaktadır.
Hepimizin şahit olduğumuz üzere Türk milliyetçilerinin projesi olan İYİ PARTİ'nin kurulma gerekçesi; İYİ PARTİ'yi ete kemiğe büründüren Türk milliyetçilerinin ''Partili cumhurbaşkanlığı Sistemi''ne geçilmesine yönelik referanduma gidilmesi kararına karşı verilecek mücadele için kurumsal bir yapıya ihtiyaç duyulmuş olmasıdır.
Gerek Davutoğlu gerekse Babacan yapmış oldukları açıklamalarında ''Demokratik parlamenter sistem''e dönmeyi taahhüt etmişlerdir.
Dolayısıyla, meşrutiyetini ''Tek adamlı partili cumhurbaşkanlığı sistemi''ne hayır demeye dayandıran ve aynı zamanda ''Demokratik parlamenter sistem''e dönmeyi de taahhüt eden İYİ PARTİ'nin genel başkanı Meral Akşener'in; ''Parlamenter sisteme dönme'' ilkesinde aynı şeyi düşünen yeni kurulacak partilere demokrasi adına jest yapacağını beyan etmesi; kendisinin ve İYİ PARTİ'nin verdiği mücadeleyi de dikkate aldığımızda çok ilkeli ve tutarlı bir davranış biçimidir. Tebrik ediyorum.

Siyasette edep ve adap dili
İmamoğlu'nun; muhteremin adeta ''Devlet de benim millet de benim'' dercesine ''Otur işine bak'' azarlamasına karşı edep ve adap dahilinde özenle seçerek kullanmış olduğu ifadelerden dolayı kendisini tebrik ediyorum.
Belli ki siyasette öne çıkan yeni ve öncü aktörler eski alışkanlıkları yerle yeksan eden bir edep ve adap dilini tercih ediyorlar. Meral Akşener İYİ PARTİ'nin kuruluş aşamasında bu üsluba özen göstereceğine, milletin buna ihtiyaç duyduğuna özellikle dikkat çekmişti. Genç bir siyasetçi olarak İmamoğlu'nun da aynı üslubu tercih etmesi ile uzlaşı kültürü gelişip, belli bir seviyeye gelirse demokrasimiz de nitelik kazanacaktır.

Hande Fırat'ın kendi programında rahatsızlanması
Hande Fırat'ın geçen hafta moderatörlüğünü yaptığı programı sırasında aniden rahatsızlanması nedeniyle programa devam edilemedi.
Rahatsızlığını ifade edişi sırasındaki görüntüsü ile yayın arkası devamındaki görüntü ve davranışlarını gözlemledim. (Aşağıda ekli video'yu siz de izleyebilirsiniz) Kötü niyetli olduğumu da düşünebilirsiniz ama ben bu ani ''Rahatsızlanma'' halini pek de inandırıcı bulamadım ''Alo Hande hattı''nın devreye girdiğini düşünüyorum.
Tartışılan konu şu idi. CHP'li olup, hukukçu kimliği ile programa katılan konuğun ''Seçimlerin zamanında yapılması durumunda Erdoğan'ın tekrar cumhurbaşkanı adayı olamaz'' şeklindeki bir görüşünü tartışmaya açmış olmasıydı. Bunun nedenini de anayasamıza bağlıyordu. Benim kanaatim o ki; muktedirler tarafından bu konunun gündeme alınıp tartışılması istenmedi ve programa müdahale edildiği şeklinde.
15 Temmuz gecesi Erdoğan ile canlı yayın bağlantısı için o kadar yandaş TV'ler ve onların muhabirleri varken Hande Fırat'ın seçilmiş olmasını da manidar bulmuştum. Fetö'nün hizmetindeki asker görünümlü hain şerefsizlerin o gece yandaş kanalları değil de diğer muhalif TV kanallarını basmalarını da manidar bulmuştum.
Böyle düşünmemin temel dayanağı ülkemizi algılarla yönetmeyi alışkanlık haline getirmiş olan ve hükumet edenlerdir. Türk milletine güzel Türkçe'miz dışında bir de algı dilini öğrettiler. Bizim yaptığımız da bu öğretilen ''Algı dili'' ile gördüğümüzü, duyduğumuzu yorumlamaktır.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

11 Aralık 2019 Çarşamba

KARPUZ KABUĞUNU KEMİRME DUYGUSU

Karpuz kabuğu ve 28 Şubat'ı kemirme duygusu
Sene 1960-65'li yıllar. Köyümüz Karadeniz'in en güneyinde en yüksek dağ köyü diyebiliriz. En yakın İlçe ile irtibat ancak çok ihtiyaç duyulduğunda kurulur, sık sık alışverişe gidilmezdi. Dolayısıyla, köyde yetiştirilemeyen bir çok yiyecek ve meyve türünü çok nadiren tatma imkanımız olurdu.
Mesela karpuzu, portakalı çok nadir görürdük. Biz çocuklar karpuz kesileceği anı heyecanla beklerdik. Herkes hissesine düşen bir dilimi alır yerdik. Ancak gerek karpuz, gerekse portakala özlem öyle bir hat safhadadır ki; yemekle bitirmeyiz kabuklarını da kemirmeye devam ederdik.
AKP bütün varlığını 28 Şubat sonuçlarını sömürme üzerine oturtmuş olup, karpuz kabuğu misali sonuçlarını kemire kemire bir türlü bitiremedi.
Evet, 28 Şubat'cılar da devletin kısmen kamu kısmen de Ordu'nun gücünü kullanarak zamanın hükumetine yaptırım uygulamışlardı. Peki AKP farklı bir şey mi yaptı; aynı şekilde parti iç meselesi diyerek devletin otoriter gücünü kullanarak kamuflaj ettikleri basbayağı bir darbe ile halkın seçtiği başbakanı istifa ettirerek görevinden aldılar.
Yine demokrasimize olan bir başka basbayağı darbeleri de; halkın seçtiği önemli şehirlerin belediye başkanlarını; "Metal yorgunluğu" gibi absürt olan, anayasamızda ve hukukumuzda yeri ve tarifi olmayan nedenlere bağlanarak görevlerinden alınmaları şeklinde olmuştur.
Oysa ki; her devletin kurum ve kuruluşlarındaki gerek atamalar gerekse görevden almaların şekil ve usullerinin hukuki tanımları her ciddi devletin anayasasında ve o anayasaya bağlı yasalarla belirlenmiştir. Dolayısıyla, anayasa ve hukuk sisteminde "Metal yorgunluğu" denen bir tanım yoksa ona dayandırılarak bir başbakanın görevden alınması veya seçilmiş belediye başkanlarının istifa ettirilmesi darbenin alasıdır.
E, tabi ki en önemlisi cumhuriyet tarihinin en büyük ihanet şebekesinin devlete yerleştirilmesini sağlayıp sonra da 15 Temmuz ihanet sürecini yaşatan AKP; muktedir olmanın gücünü kullanarak, 15 Temmuz ihanetine bakış ve değerlendirilişi kendi belirledikleri perspektif üzerinden yapılmasını hepimize dayattılar. Bu öyle bir dayatma ki; en ufak farklı değerlendirme karşısında hemen "Fetö de böyle diyor" tehdidini savuruyorlar.
Mesela, Recep Tayyip Erdoğan'ın adeta gizli ajandasının itirafı (Buna Allah söyletti denir) anlamına gelen 15 Temmuz ihaneti akabinde söylediği "15 Temmuz Allah'ın bize bir lütfüdür" sözünden özellikle muhalefetin anlaması gereken neydi; "Biz bu kalkışmanın sonuçlarından öyle faydalanacağız ki; rejimimiz, demokrasimiz, sistemimiz ve bunlara paralel cumhuriyet değer ve kazanımlarında; önce değişim sonra da dönüşümü sağlayacağız" şeklinde olmalıydı ve muhalefet de hassasiyetini bunun üzerine oturt malıydı.
Maalesef muhalefet de AKP'nin 15 Temmuz üzerine dayattığı tekci bakışını benimseyerek, yukarıda ifade ettiğim kamuflajlı darbelerini; yıllardır 28 Şubat sürecini ve sonuçlarını kemiren AKP gibi etkin bir siyaset oluşturarak muhalefet yapamamıştır. Yani karpuzu bol görüp, kabuğunu kemirme ihtiyacı duymamıştır.
Neredeyse zaman biraz daha uzasa AKP; Fetö'nün CHP'den çıktığını, ihaneti de beraber yaptıklarını söyleyip, algı bombardımanı ile kabul ettirecekler. Feötü'nün varlığını kırk yıla yayıp, kabahati herkese pay etmek isteyen AKP ve eklemlerine karşı bir tek muhalefet partisi çıkıp da; "Evet, kırk yıldır bir cemaat vardı ama cemaatin aklına karpuz kabuğunu sokarak fetö'ye evrilmesinin müsebbibi sizsiniz" deyip, bunun üzerine siyasi argümanlar geliştiremediler. AKP'nin algı tuzağına düşerek sürekli "Bizde fetöcü yok" savunmasına girdiler.

Bizler muktedirlerle baş edememiş olabiliriz ama Allah her şeye şahid
AKP siyasi olarak iktidara geldi ama daha önce devlet kurumlarına yerleşmiş "Cemaat/Fetö" kadrosu ile de muktedir oldu.
Bunlar iktidara geldiklerinde cemaatin gücünün farkında değiller miydi; elbette farkındaydılar. Öyle ya; 28 Şubat sürecinde aynı siyasal İslamcı güç susup sinmeyi tercih etmişken niçin AKP kurulduktan sonra Ergenekon ve Balyoz davalarının başlaması ve devamında son derece yürekli ve cüretkar olabilmişlerdir. Bunun tek cevabı var; o gün için "Cemaat/fetö" nün devlet kurumlarına yerleşmiş olan gerçek gücünü çok iyi biliyor olmalarıydı.
AKP'nin siyasi otoritesi ile cemaat/fetö'nün devlet kurumlarında muktedir olan kadrosu kafa kafaya vererek aslında Ergenekon ve Balyoz kumpasları sürecini tetikleyerek, murad ettikleri sistem değişikliğine soyundular.
Bunu başarmaktan o kadar çok emindiler ki; İşte tam da bu noktada değişim ve dönüşümün kahramanı AKP mi, cemaat/fetö mü olacak kavgası ülkemizi 15 Temmuz ihanet sürecine taşımıştır.
AKP kurumsal kimliğinin Gül, Babacan ve Davutoğlu'na bakışları; bunlar AKP'deyken ne idiyse ve bugün hangi düzeye evrilmişse; "Cemaat/fetö" ile beraberliklerinde de benzer sosyoloji yaşanmıştır. Yani seni kanatları altına alarak zirveye taşırken dost, bıraktığı zaman hain ve düşman oluyor.
Aynen fetö için izdivaç bozulunca ne söylemişlerse Babacan, Gül ve Davutoğlu için de söyleyeceklerdir; "Bunlar bizi kandırdılar"
Devletin bütün imkanlarını kullananların nelerine itiraz etmişsek; sahip oldukları muktedirlik ile bizleri ezen ve susturanlarla başa çıkmak elbette mümkün değil.
Allah olup bitenleri görüyor, her şeye şahit ya; bunları kendi aralarında eğip, büküp birbirlerine doladı. Şimdi her birisi diğerinin bir yerinden çekerek içine düştükleri çukurdan kurtulma derdindeler.
Anlaşılan o ki ; düğün için birbirlerine verdikleri emanetleri megafonla anons ederek deşifre edecekler; "Fazla havaya girme güzelim, o entariyi sana veren ben değil miyim".
Bütün rezillik bir delikanlının o kırmızı entarili kıza gözünün kayması ile oldu.
Lütfen, AKP'nin paşa gönlü öyle istiyor diye algı dayatmalarına kanmayın. Fetö'nün müsebbibi olduğu alçaklığın vebalini tarihi geçmişimize pay etmek gibi kendilerini masumlaştırma gayretlerini; her akşam çeşitli vesilelerle TV'lerdeki yandaş konuşmalarında şahit oluyoruz.
Kadının birinci eşinden, ikinci eşinden, üçüncü eşinden; velhasıl kelam çocuğu olmamış ama son eşinden olmuş. Öyleyse; beklenenin gerçekleşmesinde pay sahibi olanlar kadın ve son eşinin olduğu aşikar değil mi. Peki bizler hangi hakla kadının boşanmış olduğu diğer eşlerini elde edilen sonuçtan pay sahibi veya hak sahibi görebiliriz.
soralmehmet@gmail.com

5 Aralık 2019 Perşembe

AKLIMIZA TAKILAN DELİ SORULAR

Aklımıza takılan deli sorular
Her akşam TV'lerde, Vatan Partisi ve MHP adına gerek hukukçu gerekse gazeteci kimliği altında bir çok insanın cümleleri bile tıpa tıp aynı olan konuşmalarını dinliyoruz.
Bu bir Recep Tayyip Erdoğan başarısıdır(!) Bana hep soruyorlar "Erdoğan'ın hiç mi başarısı yok". Alın işte size veriyorum; çözümü en zor bilinmeyen denklemin bileşenlerini bir araya getirmiş insan(!)
Şimdi her iki tarafa, Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek'e sorulsa; eğer bugünkü muhabbetiniz devletin bekası ve güvenliği için ise; geçmişte hangi devletin hangi güvenliği ve bekası adına her iki tarafın mensupları karşılıklı kan dökülmesi pahasına mücadele etmişlerdir.
Doğal olarak aklıma hemen hemen şu soru geliyor "Acaba bizler o geçmiş yıllarda; evimize dadanan hırsızı kovalayalım derken aslında o civarda çekimi yapılmakta olan ama farkında olmadığımız bir filimin yine farkında olmadan figüranları mı olmuştuk"

Yine bir psikopat yine bir genç kızımızın katledilmesi
Suçsuzlukları mahkeme kararı ile tescil edilmiş olmasına rağmen KHK ile devlet memurluğuna devam etmeleri sakıncalı görülen insanlar görevlerine iade edilmiyorken....
Yine cinayet falan değil, sadece fikir suçundan hapis yatarlarken mahkeme kararı ile serbest kalmalarına rağmen hapisliğinin devam etmesini isteyen yürütme tarafından bir başka mahkeme kararı ile insanlar aynı gün evlerine gitmeden tekrar tutuklanırken....
Ceren Özdemir kızımızın katline bu devletin "Tanımış olduğu iltimas" insanı çileden çıkarıp, daha da kahrediyor. Adam suç makinesi. Sürekli suç işleme potansiyeline sahip. Nasıl bir iyi hal arz ediyor olmalı ki; iki defa açık cezaevine alınıyor ve her ikisinde de oradan kaçıyor, durmuyor yine suç işliyor.
Adam Allah'tan silah bulamamış, yoksa daha çok insanı katletmeyi aklına koymuş. Eğer bir silah edinebilmiş olsaymış seri katil olacakmış. Bir tezgahtan çalmış olduğu bıçak ile sadece Ceren kızımızı katledebildi.
Devlet aynen kendisine karşı işlenen suçlar karşısında gösterdiği devleti koruma refleksini; vatandaşı böyle suç makinesi canilere karşı korumak için de göstermelidir. İnsanını yaşatamayan devlet yaşasa ne olur ki.
Caninin psikolojisinin hiç takip edilmediği anlaşılıyor. Adamın bakışlarından bile ne olduğunu anlayıp, takip edebilen uzmanlık alanları varken; sadece hapis halindeyken bir vukuat işlememiş olmasını iyi hal olarak görüp açık ceza evine alınması başlı başına bir hata.
Adam bir defa açık ceza evinden kaçmış, yakalanmış gene açık ceza evine konuyor. Bu nasıl bir iltimas dır ki; kötüye kullandığı hak tekrar veriliyor. İşte bu hak edilmeyen ikinci hak verildiği için Ceren kızımız katledildi.
Ceren kızımıza Allah'tan rahmet, ailesine sabırlar diliyorum.

İnsanların yedikleri içtiklerinden kime ne
Kaç gündür bir kaz-şarap muhabbeti aldı başını gidiyor. İnanın ki bundan sonuç alamazlarsa şunu tartışacaklardır; bir ıkınmada kimin ne kadar çok özür dilerim def-i hacet edebildiğini. Çünkü bunlar ulvi şeyleri tartışmayacak kadar aciz ve zavallılar. Çünkü Allah bunlara "Kimin ne yiyip içtiğinden bize ne" diyecek kadar bir mantaliteyi nasip etmiyor ki; sürünsünler diye.
Batı standartlarında asgari müştereklerde ne düşünmeyi ne de yaşamayı bilemeyen, bilse bile beceremeyen; batıya öykünürken bir taraftan da kendilerini "Uydurdukları" dinin cenderesine hapsederek yaşayan bu insanlar; hiç de hak etmedikleri demokrasisinin imkanları ile yine aynı demokrasiyi katlediyor olmaları demokrasi adına yürekler acısı bir durum değil de nedir.
Ulan kepaze adam; senin yediğinden içtiğinden bana ne, bir başkasının helaya def ettiğinden sana ne. Adam şarap içmişse sana ne olabilir, sen zemzem içmişsen bana veya bir başkasına ne olabilir ki.
Az kaldı; inandırıcılığınız çocuklarınız üzerinde bile kalmadı. Medeni dünyayı okutan "Alfabe"ye kafanız basmadığı için cari medeniyeti algılama sorunu yaşıyorsunuz ama çocuklarınız öyle değil, pekala okuyabiliyorlar. Niteliksiz kaba gücünüzle elde ettiğiniz inisiyatif kendi çocuklarınızın da katkıları ile yerle yeksan olacak. 800 yüz bin oy farkı sizin çocuklarınızın oylarıydı, bilesiniz.

Çalınan sorularla memur olanlar 
Mesela diyorum; 2010 yılında çalınan sorularla devlet memuru olup başkalarının memurluk haklarını gasp ederek hala görev yapanları tespit etmek için ne yapıldı veya yapılacak. Hiç bir şey yapılmadığını Ersen Şen Hoca sürekli dile getiriyor.
Eğer hala bir şey yapılmıyorsa; bu durumda AKP fetö'nün ihanetini sadece kendilerinin iktidarına karşı yapıldığını düşünüyor olmalılar ki; fetö'nün müsebbibi olduğu; sınav sorularının çalınmasında olduğu gibi vatandaşı doğrudan ilgilendiren hak kayıplarının iadesi veya telafisi anlamında soruşturma ve koşuşturma yoktur.

AKP fetö ile ilgili müsebbibi olduğu vebali herkese pay etmek istiyor
AKP, fetö ile ilgili geçmişe dönük hukukunun vebalinden kurtulmak için diğer partileri de vebalini taşıdığı bu hukuka eklemek için müthiş bir gayret içinde. Amaç ne; "Hangimiz bunlara bulaşmadık ki" dedirterek, vebal yükünü başkalarına da kurnazca pay ederek azaltmaktır.
Neymiş; Fetö kırk yıldır varmış. Tamam varmış da; AKP dışında hiç bir hükumet zamanında amaçlarını gerçekleştirmek için onları yüreklendiren, cesaretlendiren bir başka hükumet de olmamış. Adamları kurban derisi toplamakla ve başarılı üniversiteye hazırlık kursları ile tanıdık. Siz ne yaptınız "Ne gerek var bu ufak tefek işlerle uğraşmanıza; daha büyük şeyler isteyin" dediniz, nitekim verdiğinizi de itiraf ettiniz.
Ben böyle bilip, böyle söyleyip, böyle anlatmaya devam edeceğim. Çocuklarıma da zaten anlatıyorum. Torunlarıma anlatmaları da vasiyetim dir.
Fetö'nün aklına "Karpuz kabuğunu" sokan AKP olmuştur. İşte bu akla sokulan karpuz kabuğunun yarattığı şehvet duygusu "Cemaati" fetö sürecine taşımıştır.

Tek adamlı sistem işte böyle bir şey
İşte "Tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemi" öyle bir şeydir ki; bunu düşünmüş olanlara elbette aptallar "Diyemeyiz" ama iktidar partisi ve onun genel başkanı oturup Termik santrallerle ilgili yaptırım için düzenleme yapıyorlar ama bizleri aptal eden bir karar ile aynı parti başkanı/cumhurbaşkanı kendisinin de iradesinin dahil olduğu düzenlemeyi veto ediyor.
O zaman sorarlar adama; "madem ki veto edecektin niçin hazırladın, hazırladıysan niçin veto ettin"
Her iki sorunun cevabı normal demokrasilerde elbette vardır ama tek adamlı sistemlerde cevap tektir "Paşa gönlüm öyle istedi"
Ne yapsanız boşuna, bu ucube sistemi ayakta tutmanız, itibar kazandırmanız mümkün değil. Eşyayı çalıp sonra da buldum diye ortaya çıkarmak o insana ne kadar itibar kazandırırsa; filtre düzenlemesi yapıp sonra da veto etmek "Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi"ne o kadar itibar kazandırır.
Dolayısıyla "Tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemi; Temelinde Türk milleti ve devletinin daha mükemmel şartlarda varlığını sürdürmelerine yönelik bir arayışla değil; iki narsist insanın koltuklarını nasıl muhafaza edebileceklerine dair taşıdıkları endişeye binaen bulmuş oldukları formüldür.
Anlaşılan o ki; sadece bu iki insan koltuklarını kaybettikleri an yeni sisteme de veda edeceğiz.
Yeni sistem işte böyle bir şey; peydahladığı geceyi çok iyi bilen babaya bile doğan çocuğunu inkar ettirir. 

Piyango bir şans oyunu olup kumar ise...
İnsanlarımızı önce yoksulluğa sürükleyip, sonra da her yıl ikramiye miktarını artırarak piyango önünde umut kuyruğunda sıraya dizmek devlet ve yönetenler açısından büyük çelişki değil mi dir.
Dolayısıyla,
Emek denen şeye saygı duyan, aklı başında, şuurlu olan herkesin; umut tacirliği yapan devletin teşvik ettiği dinimizce haram olan bu toplu kumarı protesto edip, iştirak etmemeyi öneriyorum. (Her ne kadar özelleştirilmiş olsa da)
Bir an için piyango bileti alan herkesin, ceplerindeki son kuruşlarını, içine düştükleri çaresizlikten kurtulmaya matuf son umutları için kullanmak zorunda kalmış insanlar olduklarını düşünelim. Ben hep böyle düşündüğüm için hiç bir zaman piyango bileti almayı vicdani bulmamışımdır.
Milyonlarca insanın kuruşlarının tek tek toplamı olan ve nihayetinde birilerine çıkan bu toplu ve hak edilmeyen para; emeğe saygısızlık olduğu gibi Müslüman olduğunu iddia eden herkes için Allah'a isyandır.
Ne garip değil mi; ezanın dinimizce nasıl okunacağı hiç önemli değilken; farz-ı terk gibi görüp tartışan "Müslüman aklı" nasıl oluyor da devletin her yıl milyonlarca insanı; reklamını da yaparak dinen haram olan toplu kumara davetini tartışmaz.
İşte "Siyasal İslamcılık" öyle bir şeydir ki; ezanın nasıl okunacağını tartıştırır ama piyango denen toplu kumarı tartıştırmaz.

Kısa kısa
Filistin bize hangi kalleşliği yaparsa yapsın; muhteremin onlara olan aşkına, muhabbetine mani olmuyor anlaşılan. Yine onlara bugün kucak dolusu sevgi ve muhabbetlerini gönderdi.
Oysa aynı hoşgörüyü iç siyasette ortaya koysa; ülkede birlik ve beraberlik adına bekli de bir çok problemin üstesinden gelmeyi başarabileceğiz.
...
Mehmet Metiner sürekli Bülent Arınç'ın fetöcü olduğu zannı ile konuşuyor.
Aslında Mehmet Metiner zerre kadar samimi olsa şunu demesi lazım "Fetö'nün siyasi ayağının ortaya çıkarılmasına mani olanların alayı kripto fetöcu dür"
...
Bu gün "Sordurulmuyor" olabilir ama inanıyorum ki; gün gelecek Kenan Evren'e sorulduğu gibi sorulacak; "Tamam aslanım; orada, burada şurada fetöcü aradınız da; niye siyaset kurumunda aramadınız" denecektir.
Benim temennim sorulacak soruların; yaşananların müsebbibi olanların henüz akılları başlarında, çişlerini tutabiliyorlarken sorulmasıdır.
...
Sayın Cumhurbaşkanı,
Fransa Cumhurbaşkanına haklı olarak, tam da Kasımpaşa dili ile bindirdiğin lafların aynısını fazlası ile hak eden Trump'tan esirgemenizin özel nedeni nedir acaba.
...
Sayın Bahçeli "Herkes hesabını 2023 göre yapsın, seçim falan yok" demiş.
Sayın Bahçeli hesabı size tutturduk ambardaki buğdaydan da olduk. Bu bir değil, iki değil...
Artık biz karar verdik; kendi hesabımızı kendimiz takip edeceğiz.
Olacak iş mi; ekiyoruz, biçiyoruz; gerektiğinde ölüyoruz da ama toplayıp çıkardığımızda bir de bakıyoruz ki; ambardaki buğdaydan da olmuşuz. Herkes şahit; ortada emek var hasat yok. Duruma çare bulmak lazımdı, biz de onu yaptık.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

28 Kasım 2019 Perşembe

DAYATMAYA HAYIR DEDİK YOLUMUZU AYIRDIK

Bizler milliyetçiliğimiz ile fikri namusumuza sahip çıkma hassasiyeti içinde tavrımızı ortaya koyup; hislerimize tercüman olan kişiyi takibe, kurumu da sahiplenmeye devam ediyoruz. 13 yaşımızda dünya aleme adamlığımız üzerine ne konum attıysak, aynı konumda siyasi düşünce ve tutarlılığımız ile ikamet etmeye devam ediyoruz.
Elbette;
Sahip olduğu öz güveni yetişme ve yetiştirilme tarzından alan; yani üzerine insani yatırım yapılmış, ülkücü edep ve adap kültüründen beslenmiş bir neslin evlatları olarak; gayri hukuki tek adam hevesinde olanların arzularını tatmin, niyetlerine hukukilik kazandırma senaryosuna evet diyerek figüran olmamız mümkün olamazdı.
Elbette;
Cumhuriyet tarihinin en büyük ihanet şebekesi fetö'nün devlete yerleşmesini sağlayıp, onlara verdikleri güç ile sağladıkları muktedirlik sayesinde 15 Temmuz ihanet sürecinin siyasi sorumlusu AKP'nin; bu süreçteki sorumluluğunun sorgulanmasına mani olmak gibi bir yanlışın yanında yer almamız düşünülemezdi.
Elbette;
15 Temmuz ihanetinin sonuçlarından nemalanarak kendi vesayetini oluşturmak isteyen AKP'nin; cumhuriyet değer ve kazanımlarını ortadan kaldıran, aşikarken şahit olduğumuz üzere önce sistem değişikliğini gerçekleştirip sonra rejim değişikliğine doğru gitme niyeti taşıyan bir sürecin tamamlayıcısı, koruyanı ve kollayanı olmamız mümkün olamazdı.
Dolayısıyla;
Benim gibi düşünen Türk milliyetçilerinin yukarıda ifade etmeye çalıştığım niyet ve düşüncelerimize rağmen; duruşumuz ve tavrımız sorgulanarak, Türk milliyetçiliği adına bizlere dayatılan ismin, dayatılan mekanında bir muktedirin rüşvet niyetine hazırlanıp kendisine sunduğu sofraya oturmak zorunda değiliz. Siz işinize bakın. Bizler helalinden ekmeğimizi soğanımıza aş edip soframızı çoktan kurduk bile. Arzu ediyorsanız siz de buyurun.
Muharrem İnce hatasını anladı ama artık telafi etmesi mümkün değil
Muharrem İnce şimdi durumu kurtarmak için kıvırmaya başladı. Partisini sırtlanların önüne atıp sonra da kış kış diyerek güya onları kovmaya çalışıyor. Öfkesini kontrol edemeyen her kim olursa olsun, illa ki zararlı çıkacaktır.
Muharrem İnce'yi %32'lere çıkaran o günkü konjonktürdü. Muhalefet adına Cumhurbaşkanı adayı olarak meşe odunu bile konsaydı Muharrem İnce'nin aldığı oya yakın oy alırdı.
O günkü konjonktürde millet ittifakının yapması gereken; henüz İYİ PARTİ kurulurken, yani seçimden çok önce Cumhurbaşkanı adayı olacağını deklare etmiş olan Meral Hanım'ı göstermekti. CHP ne yaptı; Abdullah Gül etrafında döndü dolaştı. Niçin daha önce adaylığını açıklamış olan Meral Hanım'ı düşünmeyip de Abdullah Gül için zemin arayışına girdiler; CHP bunu nasıl açıklar çok merak ediyorum.
CHP, tabanında oluşan Abdullah Gül tepkisine karşılık iç dinamiklerine baş vurdu. CHP'nin adaylık arayış içine girdiği bir sırada Erdoğan; karşısına dişine göre bir rakibin çıkması için hemen trollerini devreye sokarak, ihtiraslarına hepimizin şahit olduğumuz Muharrem İnce'yi parlatma yarışına girdiler. Böylece öz güven patlaması yaşayan Muharrem İnce de aday oldu. Nagihan'ın Muharrem İnce'nin CHP için isabetli seçilmiş bir aday olduğuna dair çırpınışlarını çok iyi hatırlıyoruz.
CHP'nin potansiyel gücü Muharrem İnce'nin ihtirasları uğruna verimsiz kullanıldı, sonuç alınamadı. Çok garip, AKP son kumpasta Muharrem İnce'nin aynı ihtiraslarını CHP'ye karşı kullanmak istedi ama bu sefer CHP işi çabuk toparlayarak hem AKP'nin senaryosunu boşa çıkardı hem de Muharrem İnce kamburundan böylece kurtulmuş oldu.
Babacan, Davutoğlu ve yaşanmış gerçekler
Devlet Bahçeli neredeydi, nereye savruldu. Numan Kurtulmuş neredeydi, nereye savruldu. Süleyman Soylu neredeydi, nereye savruldu öyle değil mi.
Dolayısıyla, Ali Babacan'ın bugün durduğu yerden yarın nereye savrulacağı belli olmaz. Babacan'ın ve Davutoğlu'nun kuracakları partilerin ve diğerlerinin yarın yine Erdoğan etrafında konsolide olmayacaklarına dair güvenip de hesap kitap yapılamaz.
Ülkemizde siyasetin ana ekseni kaypaklığın üzerine oturduğu için her an için kimin nereye savrulacağı belli olmaz.
Şunun lütfen notunu alalım. Ülkemizi maf eden "Siyasal İslamcılar" yedikleri haltın çok iyi farkındalar ve özellikle 15 Temmuz ihanet sürecinin kendi üzerlerinden sorgulamasının ve mahkemesinin yapılmasından çok korkuyorlar. Şu anda fetö siyasi ayağının açığa çıkarılmasına mani olabiliyorlar ama gelecekteki Türkiye'de buna mani olamayacakları ihtimalinin korkusunu yaşıyorlar. İşte bundandır ki Kendilerini gelecekte sorgu suale çekmeyecek bir Türkiye'ye hazırlamak istiyorlar.
Sorgu suale çekilme korkusu nedeniyle her türlü siyasi boşluğu kendi lehlerine kapatmak istiyorlar. "Babacan, Davutoğlu parti kurarlar, Erdoğan'a karşıt olurlar bu da muhalefetin işine yarar" gibi bir beklentiye girmemek gerekir diye düşünüyorum.
Çifte standartlı Devlet Bahçeli
Sayın Devlet Bahçeli CHP'ye yapılan kumpasla ilgili olarak; "Meşru mu dur, değil mi dir bilemem ama Kılıçdaroğlu'na alternatif arandığı belli" dedi.
Kumpasın meşruluğu mu sorgulanır Sayın Bahçeli. MHP kumpasın en aşağılık usulüne maruz kalmıştı, unutmayın. En doğru cümle "Ahlaksızlık, şerefsizliktir" demenizdi.
Önceliğiniz Cumhur ittifakının çıkarına geleni söylemek değil, demokrasimize sahip çıkmanız olmalıydı. İşte bunu hiç bir zaman yapamadığınız için yollarımız ayrıldı.
Sevilay Yılman duayen gazeteci Uğur Dündar'ı madara etti.
Ne dedi "Uğur abi sen Talat Atilla'nın haberine güvenip, dürüst gazetecilik adına haber yapmadığını söylüyorsun ama yine aynı Talat Atilla'nın, kaynağının bir CHP'li olduğu şeklindeki sözüne nasıl inanıp da CHP, Talat Atilla'ya en yakın CHP'liyi bulmalı diyebiliyorsun"
Buna güzel Türkçe'mizle bir başka şekilde "Şapa oturtma" da denir.
Allah'ın işine karışamayız
Allah "İstanbul'a su yağmasın ki; yönetenler zor durumda kalsın, sonuçları da siyaseten bana yarasın" diyenlerin yanında olmadığını aynı gün yağdırdığı yağmur ile gösterdi.
Siyasal İslamcı zihniyet o kadar pervasızlaştı ki; haşa sanki onlar Allah'a değil, Allah onlara muhtaç. Neredeyse Allah'a şunu diyecekler "Siyasetimizle senin reklamını yapıyoruz, bizden yana olmak durumundasın" der gibiler.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

DAYATMAYA HAYIR DEDİK YOLUMUZU AYIRDIK

Bizler milliyetçiliğimiz ile fikri namusumuza sahip çıkma hassasiyeti içinde tavrımızı ortaya koyup; hislerimize tercüman olan kişiyi takibe, kurumu da sahiplenmeye devam ediyoruz. 13 yaşımızda dünya aleme adamlığımız üzerine ne konum attıysak, aynı konumda siyasi düşünce ve tutarlılığımız ile ikamet etmeye devam ediyoruz.
Elbette;
Sahip olduğu öz güveni yetişme ve yetiştirilme tarzından alan; yani üzerine insani yatırım yapılmış, ülkücü edep ve adap kültüründen beslenmiş bir neslin evlatları olarak; gayri hukuki tek adam hevesinde olanların arzularını tatmin, niyetlerine hukukilik kazandırma senaryosuna evet diyerek figüran olmamız mümkün olamazdı.
Elbette;

Cumhuriyet tarihinin en büyük ihanet şebekesi fetö'nün devlete yerleşmesini sağlayıp, onlara verdikleri güç ile sağladıkları muktedirlik sayesinde 15 Temmuz ihanet sürecinin siyasi sorumlusu AKP'nin; bu süreçteki sorumluluğunun sorgulanmasına mani olmak gibi bir yanlışın yanında yer almamız düşünülemezdi.

Elbette;

15 Temmuz ihanetinin sonuçlarından nemalanarak kendi vesayetini oluşturmak isteyen AKP'nin; cumhuriyet değer ve kazanımlarını ortadan kaldıran, aşikarken şahit olduğumuz üzere önce sistem değişikliğini gerçekleştirip sonra rejim değişikliğine doğru gitme niyeti taşıyan bir sürecin tamamlayıcısı, koruyanı ve kollayanı olmamız mümkün olamazdı.

Dolayısıyla;
Benim gibi düşünen Türk milliyetçilerinin yukarıda ifade etmeye çalıştığım niyet ve düşüncelerimize rağmen; duruşumuz ve tavrımız sorgulanarak, Türk milliyetçiliği adına bizlere dayatılan ismin, dayatılan mekanında bir muktedirin rüşvet niyetine hazırlanıp kendisine sunduğu sofraya oturmak zorunda değiliz. Siz işinize bakın. Bizler helalinden ekmeğimizi soğanımıza aş edip soframızı çoktan kurduk bile. Arzu ediyorsanız siz de buyurun.

Muharrem İnce hatasını anladı ama artık telafi etmesi mümkün değil
Muharrem İnce şimdi durumu kurtarmak için kıvırmaya başladı. Partisini sırtlanların önüne atıp sonra da kış kış diyerek güya onları kovmaya çalışıyor. Öfkesini kontrol edemeyen her kim olursa olsun, illa ki zararlı çıkacaktır.
Muharrem İnce'yi %32'lere çıkaran o günkü konjonktürdü. Muhalefet adına Cumhurbaşkanı adayı olarak meşe odunu bile konsaydı Muharrem İnce'nin aldığı oya yakın oy alırdı.
O günkü konjonktürde millet ittifakının yapması gereken; henüz İYİ PARTİ kurulurken, yani seçimden çok önce Cumhurbaşkanı adayı olacağını deklare etmiş olan Meral Hanım'ı göstermekti. CHP ne yaptı; Abdullah Gül etrafında döndü dolaştı. Niçin daha önce adaylığını açıklamış olan Meral Hanım'ı düşünmeyip de Abdullah Gül için zemin arayışına girdiler; CHP bunu nasıl açıklar çok merak ediyorum.

CHP, tabanında oluşan Abdullah Gül tepkisine karşılık iç dinamiklerine baş vurdu. CHP'nin adaylık arayış içine girdiği bir sırada Erdoğan; karşısına dişine göre bir rakibin çıkması için hemen trollerini devreye sokarak, ihtiraslarına hepimizin şahit olduğumuz Muharrem İnce'yi parlatma yarışına girdiler. Böylece öz güven patlaması yaşayan Muharrem İnce de aday oldu. Nagihan'ın Muharrem İnce'nin CHP için isabetli seçilmiş bir aday olduğuna dair çırpınışlarını çok iyi hatırlıyoruz.

CHP'nin potansiyel gücü Muharrem İnce'nin ihtirasları uğruna verimsiz kullanıldı, sonuç alınamadı. Çok garip, AKP son kumpasta Muharrem İnce'nin aynı ihtiraslarını CHP'ye karşı kullanmak istedi ama bu sefer CHP işi çabuk toparlayarak hem AKP'nin senaryosunu boşa çıkardı hem de Muharrem İnce kamburundan böylece kurtulmuş oldu.



Babacan, Davutoğlu  ve yaşanmış gerçekler

Devlet Bahçeli neredeydi, nereye savruldu. Numan Kurtulmuş neredeydi, nereye savruldu. Süleyman Soylu neredeydi, nereye savruldu öyle değil mi.
Dolayısıyla, Ali Babacan'ın bugün durduğu yerden yarın nereye savrulacağı belli olmaz. Babacan'ın ve Davutoğlu'nun kuracakları partilerin ve diğerlerinin yarın yine Erdoğan etrafında konsolide olmayacaklarına dair güvenip de hesap kitap yapılamaz.
Ülkemizde siyasetin ana ekseni kaypaklığın üzerine oturduğu için her an için kimin nereye savrulacağı belli olmaz.
Şunun lütfen notunu alalım. Ülkemizi maf eden "Siyasal İslamcılar" yedikleri haltın çok iyi farkındalar ve özellikle 15 Temmuz ihanet sürecinin kendi üzerlerinden sorgulamasının ve mahkemesinin yapılmasından çok korkuyorlar. Şu anda fetö siyasi ayağının açığa çıkarılmasına mani olabiliyorlar ama gelecekteki Türkiye'de buna mani olamayacakları ihtimalinin korkusunu yaşıyorlar. İşte bundandır ki Kendilerini gelecekte sorgu suale çekmeyecek bir Türkiye'ye hazırlamak istiyorlar.
Sorgu suale çekilme korkusu nedeniyle her türlü siyasi boşluğu kendi lehlerine kapatmak istiyorlar. "Babacan, Davutoğlu parti kurarlar, Erdoğan'a karşıt olurlar bu da muhalefetin işine yarar" gibi bir beklentiye girmemek gerekir diye düşünüyorum.

Çifte standartlı Devlet Bahçeli
Sayın Devlet Bahçeli CHP'ye yapılan kumpasla ilgili olarak; "Meşru mu dur, değil mi dir bilemem ama Kılıçdaroğlu'na alternatif arandığı belli" dedi.
Kumpasın meşruluğu mu sorgulanır Sayın Bahçeli. MHP kumpasın en aşağılık usulüne maruz kalmıştı, unutmayın. En doğru cümle "Ahlaksızlık, şerefsizliktir" demenizdi.
Önceliğiniz Cumhur ittifakının çıkarına geleni söylemek değil, demokrasimize sahip çıkmanız olmalıydı. İşte bunu hiç bir zaman yapamadığınız için yollarımız ayrıldı.

Sevilay Yılman duayen gazeteci Uğur Dündar'ı madara etti.
Ne dedi "Uğur abi sen Talat Atilla'nın haberine güvenip, dürüst gazetecilik adına haber yapmadığını söylüyorsun ama yine aynı Talat Atilla'nın, kaynağının bir CHP'li olduğu şeklindeki sözüne nasıl inanıp da CHP, Talat Atilla'ya en yakın CHP'liyi bulmalı diyebiliyorsun"
Buna güzel Türkçe'mizle bir başka şekilde "Şapa oturtma" da denir.

Allah'ın işine karışamayız
Allah "İstanbul'a su yağmasın ki; yönetenler zor durumda kalsın, sonuçları da siyaseten bana yarasın" diyenlerin yanında olmadığını aynı gün yağdırdığı yağmur ile gösterdi.
Siyasal İslamcı zihniyet o kadar pervasızlaştı ki; haşa sanki onlar Allah'a değil, Allah onlara muhtaç. Neredeyse Allah'a şunu diyecekler "Siyasetimizle senin reklamını yapıyoruz, bizden yana olmak durumundasın" der gibiler.
soralmehmet@gmail.com

25 Kasım 2019 Pazartesi

CHP'YE KUMPAS DEMOKRASİMİZE KUMPASTIR

CHP'ye Kumpas Demokrasimize Kumpastır
Rahmetli Mahir Kaynak ne demişti; "Operasyon neticesi kimin işine yarıyorsa, müsebbibini de orada arayacaksınız. " Bu görüş genel kabul gören bir yorum olarak benimsendi. Dolayısıyla, CHP zarar gördüğüne göre kumpasın aktörlerini bir başka yerde aramak lazım.
Rahmi Turan'ı "Kekleyerek" yapılan operasyonda iki önemli figür baş rol için seçilmiş. Erdoğan ve AKP karşıtı olup, eline ne verilse AKP ve Erdoğan'a saldıracak kin ve öfke dolu Rahmi Turan ile agresifliği ve duygusallığı aynı anda tetiklendiğinde üzerinde müthiş bir zafiyet oluşan Muharrem İnce.
Muharrem İnce elbette Saraya gitmemiştir. Ama CHP'de iç kargaşanın çıkması için seçilmiş en uygun isimdir. Bu senaryoyu yazanın CHP'deki bir grup değil, senaryonun içinde CHP'li olsa bile CHP dışından olduğunu düşünüyorum. Zerre kadar siyasi aklı, zekası olan bir Allah'ın kulu Erdoğan'ın desteği ile hiç bir kimsenin CHP'de genel başkan olamayacağını düşünür, akıl eder.
Muharrem İnce malum kumpasın müsebbibi olarak kendi partisi CHP'de bir grubun olduğunu ifade ederek, Mahir Kaynak'ın tespitine uymayan bir yorum yapıp, kendi partisini de haksızca hedef seçti. İşte bu huyundan dolayı CHP'de iç karışıklık için Muharrem İnce'nin seçilmiş olmasına şahsen hiç de şaşırmadım.
Diğer dikkatimi çeken bir husus da; her ne hikmetse Aktroller ve yandaş medyanın Muharrem İnce'ye karşı farklı bir pozitif ilgileri var. Mesela CHP'nin Cumhurbaşkanlığı adaylığı tespitinde Muharrem İnce için adeta kampanya yürüttüler. Hatta bir TV programında yandaş maaşlı gazeteciye CHP'li konuk "Sorabilir miyim; sizde ki bu Muharrem İnce aşkı nerden geliyor, herhalde oyununuzu da verirsiniz" demişti.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde AKP'nin en korktuğu şey Meral Akşener'in milleti ittifakının adayı olma ihtimaliydi. Bu ihtimale karşı, kökten CHP'li ler ile yandaş medya her ne kadar farklı gerekçelerle olsalar da; Muharrem İnce'nin Erdoğan karşısında aday olması için büyük çaba gösterdiler. Öyle bir konjonktür oluşturuldu ki; CHP yönetimi Muharrem İnce dışında bir başka ismi gündeme getirmeye cesaret edemedi, zira o sıralar Muharrem İnce öz güven patlaması yaşıyordu. Nitekim Muharrem İnce'nin adaylığı belli olduktan sonra da; yandaş medya, TRT dahil ekranlarını kendisine sonuna kadar açmıştır. Meral Hanım hala devletimizin televizyon ekranında konuk edilmedi.
Yani demem o ki; CHP'ye kurulan kumpasın senaryosunu yazanlar CHP'nin içinde değil, Cumhurbaşkanlığı adaylığında hatta öncesinde Muharrem İnce'ye motivasyon için güç kaynağı olan kimlerse gene onlardır.
İfade etmeye çalıştığım "Yandaşın Muharrem İnce aşkı" kendisini çok sevdiklerinden değil, kendisinin duygu, düşünce ve hislerinden faydalanarak CHP'yi yönlendirebildikleri, istedikleri operasyonu yaptıkları için seviyorlar.
Nitekim Muharrem İnce de tam da onların istediklerini yaptı; kumpasın senaryosunu CHP'nin kendi içinden olduğunu düşünerek parti yönetimini zor durumda bırakmıştır. Gene hata yapmıştır.
Yine aklıma Oslo geldi. O zaman ne denmişti "PKK ile görüşmedik, devlet görüştü". Bu kumpasta da böyle bir "Düzenek"in olduğunu düşünüyorum. Partilerini fesih ettirip, başkanlarını satın alanlar için CHP tandanslı, üstelik de aktif olmayan bir gazeteciyi satın almaları çok mu zor; sanmıyorum.

Kılıçtaroğlu vatan sever bir Türk olduğu için tasfiye edilmek isteniyor
Kendinizi yormayın lütfen. Aktroller kimden yana nefes tüketiyorlarsa bunu kendi kurgularının bir devamı olarak görebilirsiniz.
Neymiş; bu kumpas işi CHP'nin iç meselesiymiş. Yok ya; bizler birilerinin attığı algı kementine boynunu uzatan ahmaklarız ya; onlar emir buyururlar, bizler de inanırız öyle mi.
"Siyasal İslam"ın güttüğü "Davara" katılmamak için her gün bedel ödeyen bizler; düşünen, muhakeme eden, hüküm veren ve de en önemlisi kendilerine kıymet atfedip, değerli görenler; muktedirlerin algı dayatmalarına karşı mücadelemizdeki azim ve kararlığımız her geçen gün daha da güçlenerek anlam kazanmaktadır.
Adam Muharrem İnce'nin ismini veriyor. Cumhur ittifakı trolleri bu bilgiye itibar ediyorlar. Aynı adamın; Muharrem İnce'nin hangi plakalı araçla, hangi akşam, hangi saatte "Saray"a gittiği söylüyor ama buna itibar etmiyorlar. Çünkü Aktroller diyorlar ki; "Bu CHP'nin iç sorunu". Bu usul bir kurgunun devamından öte bir şey değildir.
Bu malum kumpasın nedeni şudur. 450 km yürüyerek İnanmış ve adanmışlığını ortaya koyan Türk oğlu Türk olan Kemal Kılıçdaroğlu'nu bir şekilde tasfiye etmek istiyorlar. İşin garibi bunu CHP içinde radikal sol unsurlarla beraber Cumhur ittifakı da istiyor. CHP inisiyatifinin daha marjinal ve etkisiz olan sola devredilmesi arzulanıyor.
Başörtüsü ile sorunu kalmamış bir CHP'yi bu aşamaya taşıyan kim; elbette Kılıçtaroğlu unsurdur. AKP bunu, arka bahçesini işgal olarak gördüğü için orada barındırmak istemiyor.
Bu sadece bir örnek. Anlamı şu; Kılıçtaroğlu'nun CHP'yi biraz daha merkeze taşımış olmasıdır. Bunu yaparken yeni sistemin getirdiği ittifak müessesini de İYİ PARTİ Genel Başkanı Meral Akşener ile çok güzel değerlendirip uyumlu bir karşı cephe oluşturdu. Cumhur ittifakının yeni sistem üzerinden kendi geleceklerine dair kurguladıkları siyasi muktedirlik tehlikeye girmiş oldu. Böyle bir endişenin kendilerini sürüklediği sonuç; muhtemel bir cumhur ittifakı adayının hiç bir şekilde Cumhurbaşkanlığını kazanacak oy yüzdesini yakalamayacağıdır.
Dolayısıyla CHP'yi iç meseleleri ile boğuşturup, bu kavgada radikal solu galip getirerek CHP'yi belki de Muharrem İnce'nin bile olmayacağı bir başka radikal sol isme devretmek istiyorlar. Böyle bir CHP'nin varlığı Cumhur ittifakının kesintisiz devamı demektir. Bu konjonktürde İYİ PARTİ'nin varlığı elbette çok önemli olacaktır ama bu sefer de radikal solun inisiyatifindeki CHP ile İYİ PARTİ arasında bugünkü millet ittifakı ruhunu bulmak mümkün olmayacaktır. Cumhur ittifakı belli ki bunun da hesabını yapıyor.
Sonuç; Muharrem İnce ve Saray üzerine hazırlanmış olan kurgu için her ne kadar CHP içinden bir isim bulunup kullanılmış olsa bile; ana karargahın başka yerde olduğunu düşünüyorum. Muharrem İnce hala kendisinin yapısı ve duygusallığı kullanılarak CHP'de iç kargaşa yaratıp bölen, parçalayan kişi konuma itildiğinin farkında değil.
soralmehmet@gmail.com

22 Kasım 2019 Cuma

LÜTFÜ TÜRKKAN NE SÖYLEDİ NE ANLAŞILDI

Lütfü Türkkan Ne Söyledi Ne Anlaşıldı
İYİ PARTİ'yi ete kemiğe büründüren ruh hali neydi; Türk milliyetçilerinin arzu etmemesine rağmen, iradelerinin Devlet Bahçeli tarafından ipotek altına alınarak, Recep Tayyip Erdoğan'nın şahsında tek adam rejiminin inşası için suistimal edilmiş olması değil miydi.
Dolayısıyla şartlar ne olursa olsun; Recep Tayyip Erdoğan'nın iradesinde, Devlet Bahçeli'nin takviyesindeki bir hükumette değil altı bakanlık; tüm bakanlıklar İYİ PARTİ'ye verilse dahi; tabanının hislerini yakından takip eden, anlayan ve vakıf olan birisi olarak razı olmayacağımızı hiç tereddüt duymadan söyleyebilirim.
Tek şartla olabilir o da; Recep Tayyip Erdoğan'nın istifası durumunda yapılacak yeni seçime kadar kurulacak milli mutabakat hükumetinde yer almak.
Lütfü Türkkan Bey'in meclis koridorundaki malum beyanatının aynısını Bursa İl Başkanlığı'nda yapmış olduğu konuşma sonrası "AKP ile ittifak yapabilir miyiz" şeklindeki soruya verilen cevapta da görüyoruz.
Lütfü Bey'in bu soru ve verdiği cevaba ilişkin video'yu izlediğimizde (Tavsiye ederim) anlıyoruz ki; gerçekleşmesi mümkün olmayacak bir ihtimali dile getirmiş. Bir anlamda bir şeyin nasıl olmayacağını ironi de katarak tersten söylemiş.
Siyasi konjonktürü bilen tecrübeli bir siyasetçi olarak riskli bir cümleye, bir de tutup ironi katınca, doğal olarak yanlış yorumlamaya müsait bir alan açmış oldu.
Yani demem o ki; Lütfü Bey İYİ PARTİ tabanının AKP ve tek adam rejimine ne denli öfke dolu bir rezervinin olduğunun yeterince farkında olmamalı ki; yaptığı küçük bir ironinin bile sonuçlarının nereye varacağının hesabını yapamadı.
Sayın vekilimize taban düşüncesi olarak iletmek isterim ki; tabandan bir tek kişi bile hangi şart altında olursa olsun İYİ PARTİ'nin Recep Tayyip Erdoğan'nın tek adam iradesinin hükmünün süreceği hiç bir oluşumun, işbirliği veya ittifakın çatısı altında yer almasına razı değildir.
Lütfü Türkkan vekilimizin içine ironi de katarak yapmış olduğu yorum ile olumlu bir katkısının da olduğunu düşünmek mümkün.
Biz İYİ PARTİ tabanının Recep Tayyip Erdoğan'a(Burada AKP genel başkanı Erdoğan'dan bahsediyorum) ve Cumhur ittifakına karşıtlığımızın ve öfkemizin ne boyutta olduğunu en anlaşılır şekilde ortaya koyup, ifade etmemize fırsat yarattı.
Artık bundan sonra ne İYİ PARTİ'den Cumhur ittifakına, ne de Cumhur ittifakından İYİ PARTİ'ye bir işbirliği teklifinin yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Tabanın göstermiş olduğu tepkiyi gözardı ederek bir iş birliği düşüncesinin maliyetinin neye maal  olabileceğine dair özellikle İYİ PARTİ kurmayları yeterince fikir sahibi olmuş durumdalar.

Yine başörtüsü Tekrar Tekrar Başörtüsü
Tamam şimdi aklım kesiyor artık erken seçim olabileceğine.
Dün mecliste; "O kadına, hanımefendiye haddini bildirin" denince tesadüf bu ya; o hanımefendi de başörtülü olmasın mı. Ne güzel. AKP için yağlı börek. Koyun önüne; aksırıncaya, pıskırıncaya, tıksırıncaya kadar yesinler.
Artık Aktroller ile onların siyasi eklemleri yedikleri "Yağlı böreğin" gevrek harareti ile hangi çaydan nasıl bir dem yapıp geğire geğire içmenin hesabı içindeler.
Bu arada yedek akçe "Türkçe ezan" yerini korurken aktroller çay soğumasın diye bir başka saf CHP'liyi bulup ateşi üfletme derdindeler.

Türklük Para ile Alınıp verilemez
Bazı arkadaşlarımızın üç hilal aşkına; MHP'ye sadakatlarının devamını çok iyi anlıyor, saygı da duyuyorum. Ancak şunu da bilmelerini aynı samimiyetle kendilerinden istirham ediyorum. Türk milliyetçileri olarak bu millet ve devlet için en son ne yapmamız gerekiyorsa; aynen Atatürk hangi hislerle neleri düşünüp, inisiyatifini ortaya koyduysa; o dönemlerden geçiyoruz.
Türk milliyetçiliğinin fikri anlayışı ve ideolojik mantalitesinin neresine oturtmak mümkün dür; Türkçeyi biliyor olmak veya 250 bin dolar karşılığında T.C vatandaşı olmak. O zaman ne anlamı kalacak "Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur" sözünün.
Demek ki; esas kudreti sadece konuşulan dilden, satılan onurdan değil taşınan kandan almak lazım mış. O kan da; elbette kırmızı bir sıvıdan müteşekkil değildir. Mazisi binlerce yıl öncesine dayanan, günümüze kadar demlenip, damıtıla damıtıla getirilen Türk-İslam kültürüdür.
Dolayısıyla, ABD'ye giderken "Suriye'de güvenlikli bölgeler tesis edildikçe tersine göç peyder pey olacaktır" diyen bir devlet adamının; artık oradan nasıl bir telkinle ülkemize döndüyse; böyle bir şeyin olmayacağı anlamına gelen ifadeleri kullanıyor olması ve bu ifadelerle eş güdümlü olarak Türk milliyetçiliği kurumsal kimliği adına "Türkçe bilenlerin TC vatandaşı olabileceği"ni ifade eden MHP söylemlerinin peş peşe gelmesi; ülkemizin sürüklendiği son noktada; üç Hilal aşkı ve ona bağlı duygusallığınızın dahi sığınabileceği bir mazeret kalmayacak, zira; müsebbibi olacağınız bedel çok büyük olacaktır.
Cumhurbaşkanının ABD'ye gidip geldikten sonra Suriyelilerin kalıcı olacaklarını ima eden sözlerindeki bu karar değişikliğinden ABD'nin bir anlamda kendisine telkinde bulunduğunu anlıyoruz.
Türkiye'de iç kavgayı, buradan da hareketle bölünmeye varacak süreci mezhep kavgası ile denediler başaramadılar, PKK'yı taşoran olarak kullanıp Kürt-Türk kavgasını denediler başaramadılar. Nihayet, 5 milyonluk Suriyeli göçmen ile milletimizin demografik yapısını bozarak başarmak istiyorlar. Bu planın BOP projesi dahilinde olduğunu tahmin etmek hiç de güç değil.
Üç beş Meksikalının sınırdan geçecek diye kendi sınırına duvar ören ABD'nin Türkiye'ye 5 milyon Suriyelinin kabulünü telkin etmesi ileriye dönük bir tuzak değil de nedir.
Cumhurbaşkanının başta ABD olmak üzere dünya kamuoyuna 5 milyon göçmeni kabullenmek gibi bir görüntü vermek yerine; artık bu kadar yoğun göçün maliyetini karşılayamamak gibi bir sürecin içine girdiğimizi dile getirerek, her vesile ile birleşmiş milletler gündemine taşıması gerekmektedir.

Herkesin Bildiğini Bilmemek
Ben "Bu insan üç tane kitaba başlayıp, sonuna kadar okumuş olabileceğini sanmıyorum" dediğimde saldırıya uğruyorum.
El insaf yahu. Tam üç nesil kendi dönemlerinde dünyanın kişi başına en büyük gelire sahip ülkelerin İskandinav ülkelerinin olduğunu öğrenip bildiler.
Hatta bazıları; diyelim dört çocuğu varsa; çocuğunun en azından bir tanesinin coğrafya dersi çalışırken ya okunmasından, ya sormasından, ya da sayfalarını açık bıraktığı kitaba gözünün takılmasından; İskandinav ülkelerinin dünyanın kişi başına en yüksek gelire sahip ülkeler olduğunu öğrenip bilmişlerdir.
Diyelim ki bir fetöcü danışman yine muhtereme musallat oldu ve kumpas kurdu. Yahu, insan üç neslinin bildiği bir doğrunun yanlış yazıldığını fark edip, düzeltme ihtiyacı duymaz mı. Duyamaz elbette; bilginin doğrusuna vakıf değilse.
soralmehmet@gmail.com