5 Haziran 2019 Çarşamba

TEKRARLANAN BU HAİNLİK BİR PROJE Mİ DİR?

''Keşke Yunan galip gelseydi'' deme hainliği niçin devam ediyor
Devlet memuru, cumhuriyet imamı; daha doğrusu imam kılıklı birisi Antep'te bayram namazında, camide konuşmuş.
"1. İnönü, 2. İnönü, Sakarya muharebesi falan filan hepsi yalan, ne zaferi. Yunan'lıları denize dökmüşüz; yalan. Kimsenin denize döküldüğü filan yok. Keşke Yunan galip gelseydi de; Osmanlı yıkılmasaydı" buyurmuş.
Bu tür; benim deyimimle Türk'e öfke duyan, etnik kimliğini gizleyen ama aslında etnikci olan "Etnik piçler"in zaman zaman çıkışları oluyor. Peki o gün o camide bu sözleri duyan halk nasıl oluyor da o camiyi terk etmiyorlar; anlamak mümkün değil.

Bakınız, söylediğim şaka falan değil. Bilerek ve istenerek Türk milletinin refleksini ölçmeye matuf bir operasyon süreci yürütülüyor. 15 Temmuz da Türk milletine sıkılan kurşun ile şanlı İstiklal savaşı tarihine ve onun kahramanlarının hatıralarına sıkılan kurşunun ne farkı var. Cemaatin söz konusu camiyi terk etmemesi demek; dini yaşama müdahale edilmediği sürece herhangi bir işgal durumunda halkın mukavemet göstermeyeceği anlamı çıkar ki; Allah korusun.
İhanet sadece yaşadığımız güne değil, geçmişe yönelik olursa da cezası kesilmelidir. Bu imam vatana ihanetten yargılanmasının yanında herhangi bir istihbarat örgütüne çalışıp çalışmadığı araştırılmalıdır. Ben diyorum ki; bu olup biten milli refleksi ölçme operasyonudur.
Bugün kendilerini bayram ziyaretine giden Ekrem İmamoğlu'na "Yunan" yakıştırması yapanlara nasıl ki Trabzon halkı büyük bir nümayiş ile protesto edercesine sahip çıkmışsa "Gazi" Antep halkı da kendisine emanet edilen tarihine, sahip çıkma refleksini gösterebilmeliydi. 

Siyasi parti liderliğinde öz güven meselesi
Devlet Bahçeli; Ekrem İmamoğlu-Binali Yıldırım'ın TV'de karşılıklı siyasi münazara yapmalarının çok iyi olacağını söyleyerek, bunu düşünen Didem Aslan Yılmaz'a teşekkür etmiş.
Kendilerinin siyasi hayatları boyunca yapamadıklarını başkalarından beklemek nasıl bir duygu acaba. Bunun bir tercih meselesi olmaktan ziyade öz güven meselesi olduğunu düşünüyorum.
Eğer, bu çok eskilerde kalmış; hatta "12 Eylül 1980 darbe yönetimi" zamanında bile kısıtlı demokrasi imkanlarında medeni cesareti göstermiş olan zamanın siyasi parti liderlerinin yaptıklarını Ekrem İmamoğlu-Binali Yıldırım yapma yürekliliğini gösterecekler ise; o zaman sizlerin de liderliği tartışılır. Niçin mi; liderlik sıfatlarından belki de en belirgin olanı; siyasi mevkidaşı ile karşı karşıya, canlı olarak münazara yapabilme öz güvenine sahip olmaktır.

Mesela hayal edelim. Herhangi bir akşam, saat 21:00'de, ulusal yayın yapan TV kanalında Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Meral Akşener, Kemal Kılıçtaroğlu, Temel Karamollaoğlu ve Doğu Peki Perinçek'in ülkemizin iç ve dış meselelerini tartışmak üzere bir araya geldiklerini düşünelim.
Aklımıza bile getiremiyoruz değil mi. Otuz sene önce belki kör topal da olsa, sahip olduğumuz demokrasimizde bunu becerebilen siyasi liderlerimiz vardı ama bugün böyle bir manzaranın hayalini kurmak bile mümkün değil.
Bunu bile beceremeyen siyasi liderlerin varlığı; bırakalım demokrasimize yakışıp yakışmadığını bizler için utanç vesilesi değil mi dir. Peki ne hakla "Bu ülkeyi ille de biz yöneteceğiz" diyorlar. Çünkü bizler tek tek hiç bir zaman bizatihi kendimizi onlar karşında adam yerine koymuyoruz, belki de aciz görüyoruz da ondan.
Ancak haksızlık olsun istemem. Yukarıda zikrettiğim isimler içerisinde çizdiğim tabloda özellikle iki ismin; Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan yer almak istemezler. Keşke demokrasimiz için böyle bir jesti yapsalar da bana da anırmak düşse; keşke, razıyım.
Otuz yıl öncesinde yaşadığımız demokrasimize tekrar kavuşmak dileğiyle. 

YSK ne yapmak istiyor
YSK, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptali için gerekçe görüp, sorumlu tuttuğu ve suçladığı insanlar için 23 Haziran İstanbul seçiminde tekrar görev yapabilirler diye karar vermesi yapılacak seçimler hakkında şimdiden şaibe oluşturmayacak mı.
YSK böyle bir karar almakla aslında 31 Mart İstanbul Büyük Şehir seçimlerinin iptalinin keyfi ve taraflı 
olduğunun itirafı olmuyor mu. 

YSK üyelerinden sadece başkanını yolda görsem tanırım. Diğer üyelerini tanımam bilmem ama birbirleriyle çelişen almış oldukları kararlar ile ne yapmak istedikleri meçhul.
İlk aklıma gelen; amaçları ülkede kaos yaratmak olabilir mi diyorum ama kimin işine yarar. İşte "Kimin işine yarar" sorgulaması hiç bir zaman yapılmasın diye de onları yargılayacak bir üst mahkeme tanımlanmamış.
23 Haziran'da kaybeden için itiraz gerekçesi şimdiden hazır. Hayır demek mümkün mü. Hangi hak, hukuk ve adalet anlayışı bize yeterince güven verebiliyor. "Fiili durumlar" yaratıp sonra hukuki kılıfını uydurmak AKP döneminin genel alışkanlığı oldu, YSK'da bundan nasibini almıştır. 

Tövbe etmek için Allah'a şart koşmak
Şah damarlarınızı patlatırcasına ne okursanız okuyun, ayet bile olsa; Allah artık sizden yana değil, mazlum ve mağdurdan yana.
Allah, yüce dinini ayaklara düşürenleri sürüm sürüm süründürmek varken niçin yardım etsin ki. Sergilediğiniz çırpınışlarınız aslında çaresizliğinizdir. Sürekli kıçınızla suya dalıyorsunuz ama bir türlü gerçeği fark edemiyorsunuz.
Allah'a şart koşuyorsunuz; "Sen bizi 23 Haziran'da galip kıl ki; biz de senden af dileyip, tövbe edelim" 
Haşa, Allah'ın sizin tövbenize ihtiyacı mı var. Siz tövbe edince Allah'ın eksik olan bir sıfatı mı güçlenecek. Cehennemin dibine kadar yolunuz var demesi çok mu zor sanki.

Devlet Bahçeli kadrolu müsteşar mı?
Devlet Bahçeli'yi bir siyasi parti lideri olarak görmekten ziyade; MHP'nin siyasi iradesini Türk milliyetçilerine rağmen bizatihi devletin ergleri ile gasp ederek, hükumetlerin hizmetine amade kılarak adeta müsteşarlık yapan bürokrat olarak görmek lazım. Bu görevi sadece AKP hükumetleri için değil, geçmiş hükumetler için de ifa etmiştir.
Siyasi lider olarak hiç bir zaman ne başbakan, ne de Cumhur başkanı olmak istemediği gibi; alternatif olabilecek hiç bir Türk milliyetçisine de fırsat tanımamıştır.

İYİ PARTİ de; bu kısır döngüyü durdurmak üzere alternatif arayışlar sırasında Türk milliyetçilerinin geliştirip, ete kemiğe büründürdüğü bir projedir.
Ancak geldiğimiz noktadan geriye doğru baktığımızda İYİ PARTİ hareketinin ne kadar da hayırlı bir inisiyatif olduğunu daha iyi görüyoruz. Anlıyoruz ki; yukarıda bahsettiğim üzere hükumetlere müsteşarlık görevi ifa eden Devlet Bahçeli; Türk milliyetçilerinin firesiz olarak AKP ve Erdoğan'nın siyasal İslamcılık adına devleti önce değiştirme sonra dönüştürme fantazilerine hizmet etmelerini sağlayabileceğine inanıp, güveniyordu ama büyük ekseriyatımız bu biat beklentisini red ederek, "Cumhur İttifakı"nın ileriye dönük kurgusunu bozmuş olduk.
Türk milliyetçileri kendi ideolojik siyasi geleceği açısından böyle bir açılım sergilerken aynı zamanda "Millet İttifakı"nın inşasında doğrudan yer alarak da; ülkemizin genelinde faklı bir siyasi kültürün yeşermesine vesile olmuştur. O da ne; "Millilik paydasında bütünleşerek ortak sinerji yaratmak". Bunun gerekliliğine inanan CHP, İYİ PARTİ ve SP bir araya gelerek "Millet ittifakı"nı inşa etmişlerdir.
İşte bu "Millilik paydasında bütünleşme" niyeti Mansur Yavaş, Ekrem İmamoğlu gibi çok güçlü isimleri ortaya çıkardı ve sonuç da alındı. Siz bakmayın YSK marifeti ile yapılan darbeye; 31 Mart'da kazanan Ekrem İmamoğlu olmuştur.
İki yıl önce başlayıp da 23 Haziran seçim sürecine kadar uzanan, daha sonra da şartlara göre devam edecek olan zaman diliminde; tüm plan ve projeleri alt üst eden, kadük kılan İYİ PARTİ ile İYİ PARTİ'nin siyasetteki yerini çok iyi görüp okuyan Sayın Kılıçtaroğlu ve Milli düşünen sol olmuştur. Cumhur ittifakı bu gelişmelere direnmeye çalışırken en çok da korktuğu; kendisinden kopacak olan millet vekilleri ile yeni bir partinin kurulması ve Cumhur ittifakının mecliste azınlığa düşme ihtimalidir.
İşte bunun için AKP sermayesine ve yandaşlarına büyük imkanlar sunan İstanbul Belediyesinin imkanlarını kaybetmemek için maksimum çaba sarf ediyorlar ki; İmamoğlu'nun kazanması durumunda AKP marifeti ile İstanbul Belediyesinden nemalanan yandaş mütahitler yeni kurulacak partiye kaymasınlar. Kurulacak parti bir anlamda AKP'nin altını oyacak, belki de erken bir genel seçim ile ömrünü kısaltacaktır.
Bütün bunları niçin anlattım; biatcı olmayan, özgür düşünen, öz güven sahibi Türk milliyetçileri olarak iki yıldır ortaya koyduğumuz inisiyatifin ne kadar hayırlara vesile olduğuna dikkat çekmek içindir.

''Çaldılar'' yalanı
Adam iftar sofrasında Türk milletinin gözünün içine baka baka "Çaldılar" diyerek yalan söylüyor.
Nasıl bir cür'ettir anlamak mümkün değil. Yahu YSK iptal gerekçesini oluşturan nedenleri belirtti, içinde "Çalma" diye bir şey yoktur. Peki niçin yalan söylersin be adam; sen de Allah korkusu yok mu.
Peki; bırakalım sana kem söz söylemeyi, ima edenleri bile anında tutuklatırken; bu çalma işini hangi şerefsiz veya şerefsizler yaptıysa niçin bir tutuklama haberi duymuyoruz.

Yine Trump telefon etti Cumhur İttifakı gereğini yaptı
Biatcı ülküdaşlarıma sesleniyorum. Hani, sizler 31 Mart öncesi beka beka diye ülküdaşlık hukukumuzu da hiçe sayarak; Balgat mukimi ve avenesine biat etmeyi red eden bizlere; "Zillet" diyerek aşağılayan "Oturan boğa"ya kanarak o bize ne yakıştırdıysa, sizler de aynısını yakıştırıp söylemiştiniz ya.
Şimdi Trump'ın telefon talimatı ile ne isterse adeta emir telakki edilip, gereğini yapılması hali Devletimiz ve milletimiz açısından gerçek anlamda bir beka sorunu değil de, nedir. Düşünebiliyormusunz; ABD telefon ederek talimat geçiyor, ülkemizdeki istediği mahkümü serbest bıraktırıyor.

Şimdi anladınız mı; zillet sıfatının bizim üzerimize değil, asıl Trump'ın emir kulu olan "İttifak"ın üzerine oturduğunu.

Kısa kısa 
Özelikle Atatürk ve Türk Ordusu'na fütursuzca hakaret edip, aşağılayanların şecerelerini inceleyin; Türklüğe öfke duyan "Etnik piçler"dir.
Peki bu hakaretleri eden etnik piçler kinlerini kustuktan sonra; niçin sahibinin avlusuna kaçan itler gibi iktidarın arkasına saklanma ihtiyacı duyarlar.
...
Bak muhterem benim oyumun adresi Kostantinapol'e çıkmaz ama senin kirli siyasetinin varacağı adresin nereye çıkacağı hiç belli değil.
Bak, gene puştun birisi Türk Ordusu'na sayıp sövdü saklandığı yer neresi; senin avlun. 
...
Sayın Davutoğlu evet "Yeni bir hal lazım" ama bunun lokomotifi sen olamazsın. Senin için "Bir hikayenin oluşması" fırsatı doğmuştu ama eline kalemi alıp da yazmaya cüret edemedin.

Senin kulağından tutup bir kenara savurmak isteyen ele karşı hangi mukavemeti gösterdin ki; "Yeni bir hal" için umut olabilesin. Ama durma, devam et; yel kayadan ne koparsa kardır.

soralmehmet@gmail.com

31 Mayıs 2019 Cuma

KOMÜNİST BAŞKAN MEŞREBİ İLE ÇELİŞMİYOR

Komünist Başkan düşünce ve eylemleri ile kendi dünyası ile çelişmiyor ki.
Özelikle yolsuzluk, hırsızlık ve arsızlığın hakim olduğu düzenin kanıksandığı bir dönemde; daha önce Ovacık Belediye Başkanı olan Komünist başkanın hep birlikte katılımcı, kolektif üretimi teşvik eden, önce kendi nefsinde yaşayıp sonra pratiğe döken uygulamalarına bir de şeffaflığı ekleyerek seçmenini hatta tüm halkı sonuçlardan haberdar etmesi; toplum nezdinde sempati kazanmasına vesile oldu.
Benim gibi düşünen Türk milliyetçileri ve sol ideolojik görüşlere sahip bir kesim insanlar; ideolojik bagajımızı kendimizce müsait bir yere bırakarak ön koşulsuz bir şekilde "Milli çizgide bütünleşen herkes"in bir araya gelerek; 15 Temmuz ihanet süreci gibi bir örneği Türk milletine yaşatmış olan "Siyasal İslamcılar"ın kalan fantezilerine davam ederek T.C Devlet'ini önce değiştirip, sonra dönüştürme projelerine kaldıkları yerden devam etmelerine fırsat vermemek için "Milli çizgide bütünleşme" zemininin oluşması için fikirler ileri sürüp, diyaloglar başlattık.

İşte "Komünist başkan" bu oluşturulmaya çalışılan zeminden faydalanarak öne çıkan bir isim olmuştur. Maalesef bu zemine ihanet etmiştir. Yani ideolojik bagajını her hangi bir yere bırakmışlığı olmadığı gibi ısrarlı ama aynı zamanda cüretkar bir şekilde de duruş sergiliyor.
"Milli düşünen sol"un bunun gereğini yaparak "Komünist başkan" gibi ideolojik hatta etnik taassuba sahip tipleri yüreklendirmeye yönelik yaklaşımlardan kaçınmaları gerekir. Nitekim sol ideolojik inanca sahip ADD "Atatürkçü Düşünce Derneği" tavrını net bir şekilde ortaya koyarak Belediye meclisi kararı ile Tunceli tabelasının kaldırılarak yerine Dersim tabelasının konması kararının iptali için mahkemeye baş vurmuştur. Kendilerine bir Türk milliyetçisi olarak şükranlarımı sunuyorum.
Şimdi bekliyoruz; oraya buraya "Mitil" atanların tavrı ne olacak diye. Bunlar Türk milliyetçiliğinin doğal refleksini kaybetmişler. Benim gibi bir çok insan; bu tepkisiz, ruhsuz ama bir o kadar da inanmışlık adanmışlık yoksunu insanların ülkemizde olup bitenler üzerine gereğini yapmadıkları için bir arayış içinde milli düşünen sol veya mütedeyyin inançlı kesimlerle diyalog arayışına girdik ve tuttu da. Ancak biz bunu başardık ama onlara göre de sola kaymış, pusulasını şaşırmış insanlar olduk. Umurumda bile değil.
Ben rasyonel düşünen bir Türk milliyetçisiyim. Duygusal milliyetçiliğimi tepe tepe kullanarak T.C Devleti'nin kurucu felsefesi olan Türk milliyetçiliğini ığdış edip, siyasal İslamcıların fantezilerine payanda yapanlara inat; "Milli düşünen sol" ve Mütedeyyin, samimi ve inançlı insanlarla diyaloğum devam edecektir.
Sonuç olarak; "Dersim" ifadesi bir şehrin ismi olmaktan öte, T.C Devletine isyanın simgesine dönüşmüştür artık. Dolayısıyla hiç bir şekilde müsamaha gösterilmesi mümkün değil.
Bu arada sadece İstanbul'u kaybetmemek uğruna Tunceli'nin "Dersim" yapılmasına tepki göstermeyen Cumhur ittifakının acınası acizliğine de hep beraber şahit oluyoruz.

Ülkücü ülkücünün öz kardeşidir
Doğanhisar MHP'li Belediye Başkanı İhsan Öztoklu bıçaklanarak katledildi. Müsebbibi olanları şiddetle ve nefretle kınıyorum. O kadar yürekliydin de; niçin gidip Fırat Çakıroğlu'nun hesabını görmedin şerefsiz. Şerefsizsin diyorum; zira bir ülkücü diğer bir ülkücünün canına kıyamaz.
Ancak ne acıdır ki; katile sorulduğunda; "Ben ülkücüyüm" diyecektir.
Peki ülkücüler arasındaki "Ülkücülük hukuku"nu bozan, onları birbirine düşüren, hasım kılanlar kimler; ne acı ki onlarda sorulduğunda yine ülkücüyüz diyebilecek birileri.
Bu kadim hareketi yönetme ve yönlendirme sorumluğunu hasbelkader elde etmiş birisi veya birileri; işlenen cinayette vebal sahibidirler.
Hiç gerek yokken; kendi macerasında akıp gitmekte olan hareketin yatağına müdahale edilerek; arı ve duru akan suyumuz, gönlümüzün razı olmamasına rağmen "İRİN" akan bir başka yatağa cebren ve hile ile bağlanarak, adeta aslımıza hiç bir zaman rücu edemeyecek hatta inkar edebilecek hale getirildik.
Cumhur ittifakının iki narsist liderinin koltuk bekası üzerine inşa ettikleri kin ve öfke dili; sadece Türk milletini iki kutuplu hasım haline getirmedi, Türk milliyetçilerinin de iki kutuplu hasım haline gelmelerine neden olmuşlardır.
Bu iki narsist şunu bilmelidirler ki; hiç bir zaman benim ülkücülüğüm üzerinden onlara emelleri uğruna ego tatmini yaşatmayacağım. Tüm ülküdaşlarıma da bunu yapmalarını öneririm.
Ülkücüyüm diyen her kim; hangi partide olurlarsa olsunlar benim kardeşimdir. Çünkü, ülkücü olmak için herhangi bir "Acizden" icazet almaya gerek yoktur. Ülkücü olmak; bir edep ve adap anlayışının, Türk-İslam kültürü ile bezenmiş halinin, günlük yaşamda bir faninin üzerinde kendini gösterme durumu veya duruşudur.
Lütfen, iki narsit insanın zapt edilemeyen ego tatminsizliğine malzeme olmadan, "Ülkücüler kardeştir" ilkesini şiar edinerek her daim kucaklaşmamızın yollarını aramalıyız. Tek dikkat edeceğimiz husus; biata red, ilahlaştırmaya; haşa... 

İYİ PARTİ
İYİ PARTİ yapacağı ilk kurultayda; başta Sayın Genel Başkanımız Meral Akşener olmak üzere, parti kurucuları bu partinin milletin bağrından çıktığı iddiasını sürdüreceklerse şayet;
"Tüm ilçeler, delege seçimi zorunlu kılacak asgari sayıda üye yapmak zorundadır"
maddesini aynen parti tüzüğüne konmasını sağlamalıdırlar. Aksi durumda İYİ PARTİ'de de diğer siyasi partilerin ortak hastalığının var olduğunu kabul etmek zorunda kalacağız ki; buradan da bir kurumsallaşma çıkmaz.
Taban iradesinin tecellisinden korkma emaresi gösteren hiç bir partiye karşı aidiyet duygusu gelişmez, aksine arkasında bir güdümün var olduğu kanaati gelişir, yayılır. İYİ PARTİ'nin siyasi ömrünü sürdürerek olan para pul değil, tabanının inanmış ve adanmışlığı olacaktır. Dolayısıyla yukarıdaki eklenmesini istediğim tüzük maddesini çok önemsiyor, teklif ediyorum.

Kısa kısa...
Suriyeliler kendilerini güvenlikte hissediyor olmalılar ki bayram tatiline gidiyorlar. Peki niçin gidip de tekrar geri dönüyorlar.
Bunlar "Muhacir" sıfatını yitirmişlerdir. Artık Türk milletinin kesesinden yemek içmek hak olmadığı gibi helal de değildir.
Şayet ben de bir Ensar'sam; niçin hiç bir yere gidemeyip, evimde çakılı kaldım.
...
Değerli dostlar farkında mısınız; kadim Türk Ordusunun gen yapısı ile oynanarak, sanki tek adama bağlı, ne i-düğü belirsiz bir organizasyon oluşturuluyor.
İşte bunun için diyorum ki; aşağılık fetö kalkışması başarılı olsaydı ancak bu kadarını yapardı.
...
Ülkemizde yaşanmış her türlü kırılmalar, önemli değişikler Devlet Bahçeli'nin hükumetlere dahili olduğu dönemlere denk getirilmiştir.
Yine bir kırılma, yine Devlet Bahçeli'nin hükumete dahili var ve yine Türk Ordu'sunun gen yapısı ile oynanarak tek adama bağlı bir organizasyon inşa ediliyor.
...
YSK kararının hiç bir yerinde oyların çalınmış olduğuna dair vurgu yokken; inatla "Oylarımız çalındı" algısını yaratma çabası; bir anlamda kendi seçmenini; ne dense yutan ahmaklar olarak görmektir.
...
ABD'ye kaçan Fetöcü Emre Uslu şerefsizi Ekrem İmamoğlu lehine twit'ler atıyor.
Tabi bunu fırsata çevirmek isteyen ve içlerinde prof.'ların dahi olduğu bir takım güruh "Fetö İmamoğlu'nun arkasında" diyorlar.
Oysa insan psikolojisinde vardır; dayak yiyen insan, dayak yediği adamın bir başkası tarafından mağdur edilmesini ister; mağduriyetini duyunca sevinir, seyredince haz duyar.

Yani İmamoğlu'nun ne yapması gerekir ki; "Beni değil, Binali Yıldırım'ı destekleyin" mi demesi gerekir.
...
Ekrem İmamoğlu sen "SABIR"ın "Şahika"sısın. Tebrik ediyorum. Sayende zayıf tarafımı güçlendiriyorum. İnan ki sabrını test edenler bile gün gelip senden özür dileyecekler. 
...
Ulan azıcık delikanlı olun be. Fetö'nün tüm puştluklarını bıraktıkları yerden devam ettirmek zorunda mısınız; yalan haber, montaj, kumpas, algı operasyonları vs.
Koskoca Prof. ne diyor biliyor musunuz; "İmamoğlu, PKK ve feötü'ye beraber çalışalım dedi" diyor. Tabi ki vatandaş da puştan Prof. olmayacağını düşünerek, aksine Prof.'un doğru söyleyeceğine inanıp, güveniyor. Dolayısıyla, o puşt prof. da olmayan ilmini böyle icra etmiş oluyor. 
...
Onlar öyle bir güruh ki; gerekirse üstleri çıplak, altları deri pantolonlu yetmiş erkeği; başörtülü, kucağında körpe çocuğu olan bir kadının üzerine işetirler. Tekme vurup, yerlerde sürükletirler. İstediklerini yapmayan imamın eline şarap kadehi tutuştururlar.
Onlar var ya onlar; gerekirse bir "Karının" (Tüm kadınlardan özür dilerim) kucağına bir çocuğu vererek, İmamoğlu'na gönderip "Aha bu çocuk senden" bile dedirtirler.
...
Ülkücü Hareket'in "Bilge" kişilerinden, eğitimci grubundan, rahmetli Başbuğ'un genel sekreterliğini yapmış; tüm hayatı boyunca ülkücü edep ve adap çizgisinde yaşamını sürdürmüş değerli insan Naci Memiş hocamız Hak'a yürümüştür. Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun. Ülkücü hareketin başı sağ olsun.
soralmehmet@gmail.com

23 Mayıs 2019 Perşembe

MERAL HANIM'IN TAVRI YERİNDE OLMUŞTUR

Liderlerin 19 Mayıs'da Samsun'da bir araya gelmesi ve Meral Akşener'in tavrı
Muhterem, muhalefet liderlerini "19 Mayıs"da birlik ve beraberlik görüntüsü vermek için Samsunda beraber olmaya davet etti.
Eğer bu davet günün mana ve önemine binaen cumhuriyet değer ve kazanımlarına değer verme anlamında yapılmış olunsaydı; bugünkü cuma hutbesinde; iki gün sonra kutlayacağımız 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramına atıf yapılarak üç beş kelam edilebilirdi öyle değil mi.
Sadece bu bayram için değil hiç bir milli bayramımızda bu yapılmadı ki. Yine sanırım bir iki yıl önce cumartesi 23 Nisan Çocuk Bayramı arifesinde, cuma hutbesinde 23 Nisan özel günümüze atıf yapılmamıştı. Peki "15 Temmuz" için aynı tutum takınılıyor mu. Elbette hayır. Neden; çünkü o günkü belayı def etmenin kahramanlığını hem kendi dönemlerine, hem de kendilerine maal ediyorlar da ondan.

Yani diyeceğim o ki; cumhuriyet değer ve kazanımlarına karşı umursamazlık, hatta savaş devam ediyor. Bütün bu aymazlıklara şahit oldukça; ister istemez içimizden "Fetö başarılı olsaydı; ancak bunları yapardı" demek geçiyor.
Dolayısıyla, muhteremin muhalefet liderlerini Samsun'a davet etmesi; günü önemseme falan değil tamamen ve tamamen siyasi olup; davete icabet edilmemesi durumunda kendisinin yaratmayı düşündüğü konjonktürü tepe tepe kullanmaya matuf bir girişimdi ama muhalefet bunu boşa çıkardı. Yoksa; daha kaç gün oldu ki; lince tabi tutulan Sayın Kılıçtaroğlu'na doğru dürüst kınama yapılmamış, geçmiş olsun bile denmemiş. Bu "Samimiyet" hali mi; Samsun'da birliğe davet çağrısı yapıyor. Sizleri bilemem ama bu davette kesinlikle bir samimiyet göremiyorum.
Meral Hanım İYİ PARTİ'nin kendi programı dahilinde Samsun'dadır.
Peki hazır oradayken Erdoğan'ın davetine icabet edebilir miydi, elbette; ama o zaman da bizim itirazımız olurdu.
Her şeyden önce Erdoğan açısından "19 Mayıs" ın mana ve önemine karşı inanmışlık, adanmışlık yoktur. Eğer böyle bir samimiyet olsaydı 19 Mayıs 100. yıl kutlamaları için son üç beş gün içinde değil aylar öncesinden gerekli kutlama hazırlıklarına başlanmış olması gerekmez miydi. İki gün önce cuma günü idi; cuma hutbesinin konusu "19 Mayıs" olamaz mıydı.
19 Mayıs denince ilk akla gelen Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk ise; hayatı boyunca kendisine kin ve öfke duyup; annesi dahil olmak üzere tüm aile fertlerine küfürler edip, iftarlar atan bir adamın daha dün cenazesi üzerine Türk Bayrağı'nı açtıran; devlet erkanını cenazesine gönderenin "19 Mayıs" üzerine inanmış ve adanmışlığına inanmak mümkün mü.
Dolayısıyla, İYİ PARTİ Genel Başkanı Meral Akşener'in Samsun'da Cumhurbaşkanının yanında yer almama kararı tutarlı olduğu gibi aynı zamanda mesaj içeren bir karardır.
İYİ PARTİ kurulalı iki yıl oldu. Recep Tayyip Erdoğan iki yıl boyunca bir defa olsun "O kadın"dan öteye geçerek, kendisine ismi ile hitap etme nezaketini göstermemiştir.
Dolayısıyla Samsun'da; samimiyetten uzak, kendi işlerine gelen konjonktürü oluşturup, sonra da oradan siyasi rant elde etmeye matuf yazılmış senaryonun figüranı olmayı red eden Meral Hanım'ı kendi adıma tebrik ediyorum.


Komünist başkan Tunceli'yi Dersim yaptı
Haydin bakalım, madem ki ülkücülük MHP'de oluyormuş; hazır Cumhur ittifakının da diğer yarısısınız ya; koyun ortaya özgül ağırlığınızı görelim. Adam Tunceli tabelasını kaldırıp, T.C Devlet'e isyanın simgesi olan "Dersim"i koydu.
Hani siz demiyor musunuz; "MHP tak deyip istiyor, AKP şak deyip yapıyor". Şimdi MHP'nin AKP'den hiç tereddüt duymadan isteyebileceği bir istek; iç işleri bakanlığı talimat versin "Dersim" tabelası anında indirilsin.
Ha, pardon özür dilerim; iradesi gasp edilmiş MHP'nin(Daha doğrusu Balgat mukimi ve avenesi) TC'lerin kaldırıldıkları yere tekrar konması ve yine andımızın Danıştay kararına rağmen tekrar okullarımızda okunması için verilen önergeye çekimser kalarak engel olmuştu. Dolayısıyla sözümü geri aldım, maalesef tabela korkarım "Dersim" olarak kalır. 

YSK'da yedek üyelerin de alınan kararlarda oy kullanması meselesi
Yıllarca dernekçilik yaptım, hala da yapıyorum. Derneklerde yönetim kurulları daima asıl ve yedeklerden oluşur. Ancak yönetim kurulu kararları daima yönetim kurulu asıl üyelerinin katılımı ile vermiş oldukları karalar ile alınır.
Peki, YSK üyeleri karar alırken niçin yedekler de oylamaya katılırlar. Eğer alınan karlarda asıl üyeler gibi oy kullanım hakları varsa niçin yedek üye olarak tanımlanıyorlar.
Bu oylama usulüne YSK'nın gene insan aklını, fikrini, idrakini zorlayan; zorlarken de zulme dönüşen bir uygulama şekli desek hiç de abartmış olmayız.
Burada dikkat etmemiz gereken husus; insan aklına zulme dönüşen YSK uygulamasının arka planındaki niyettir. O da; YSK'nın asıl üyelerinin yapacakları oylamada Cumhur ittifakının istediği şekilde karar çıkması için asıl üyelerin tercihlerinin yetmeyeceğinden hareketle, yedeklerden takviye yaparak sonuca gitmeyi düşünmüş olmalarıdır. Bunun dışında aklıma başka da bir şey gelmiyor.

Cumhur ittifakına göre İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerinin iptal nedenleri.
1-AKP'nin atadığı mülki amirlerin; sandık başkanlarını devlet memuru olmayanlar arasından belirlemiş olması. Ancak seçmen olarak bize ne ki. YSK'nın bu hatası oy kullanan seçmen iradesini bağlamaz, kullanmış olduğumuz oyun iptaline gerekçe olamaz.
2-Oy kullanmak üzere sandık başına gelen seçmenin (Artık neyine bakılarak karar veriliyorsa) AKP'li olduğu anlaşılıp, eline dört oy pusulasından büyük şehir için olanı verilmeyerek, AKP için oy kullanılmasına mani olunmuş.
Peki bunu bir sandık üyesi yapmış olsa bile, diğer sandık kurulu üyeleri, mesela AKP'li üye o ara ne yapıyor olabilirler.

3-Seçmen listelerinde soy isimlere bakılarak AKP'li oldukları düşünülen seçmenler silinmiş.
Bunun hesaba kitaba; akıl ve mantığa gelir bir tarafı var mı dır Allah aşkına.
4-AKP Genel Başkan yardımcısı İhsan Yavuz'a göre "Hiç bir şey olmasa bile kesin bir şey oldu" demesi.
Yani ne yapıp edip İstanbul Belediyesini almamız lazım. Dolayısıyla YSK'ya hükumet tarafından verilmiş veya verilmek istenen örtülü bir talimatı anlamına gelmiyor mu.
Cumhur ittifakının bu hezeyanlarına bırakın inanmayı, dinlemek bile artık zul geliyor. Çünkü Allah'ın yalnız insana bahşettiği akıl denen nimet; bu gerekçelerin yine insan oğlunun aklından zuhur etmiş olabileceğine ihtimal veremiyor.
Torunlarımız; gelecekte aynen İnönü dönemine atıf yapılarak söylenen "Gizli oy, açık tasnif" misali demokrasi adına yaşanmış utanılası döneme benzer bugünkü yaşanan rezillikleri de onlar konuşacaklar. 

YSK Kararı
200 sayfalık gerekçeden anlaşılan o ki; bir kabızlık söz konusu.
YSK ıkına ıkına bir şey çıkaramayınca tüm otu b.ku, çer çöpü toplayıp ilaç yapmışlar ama bu sefer de "Gerekçe ishali"ne duçar olmuşlar.
Ergenekon ve Balyoz kumpaslarında; akla, izana gelmeyen, irfana uymayan gerekçelerin arkasında fetö çıktı. Yine benzer bir süreci İstanbul Büyük Şehir Belediye seçimlerinin iptal gerekçelerinde emarelerini görüyoruz.
Tarih tecelli edecek elbette. Kesin olan şu ki; tarih her şeyin normal olduğunu değil, olmadığını yazacak.
İlker Başbuğ'un Türk milletine; "Bakın, bu boş mermi kovanı; sözde yapacağımız darbe için delil olarak gösterildi" demesi ile aynı anda, aynı sandık kurulu önünde ve aynı sandığına atılan oy pusulasından sadece bir tanesinin geçersiz sayılması arasında ne fark var.
Ve benim açımdan işin en can yakan tarafı; mensubu olmakla iftihar ettiğim ülkücü hareketin; narsist bir insanın inisiyatifinde akıldan, fikirden, izan ve irfandan yoksun olarak sürece dahil edilmesidir. 

Erdoğan'dan TÜSİAD eski başkanı Özilhan'a fırça ve tehdit
Muhteremin öyle bir konuşma üslubu var ki; Türkiye'deki tüm fabrikaları, işletmeleri kendi parası ile kurmuş, geliştirmiş sonra da; bir babanın evladına malımı bırakması gibi sanki işverenlere bağışlamış . Öyle ki; bunu yapmış ama işverenler de kendisine nankörlük etmişler gibi fırça atıyor.
Yahu attın, tuttun yabancı sermaye çekip gitti, gidiyor. Elde kaldı yerli sermaye; onlar da mı gitsin istiyorsun.
Adamların gırtlağına basmışsın; yetmiyor, üstüne üstlük bir de sakın sesinizi çıkarmayın diyorsun. Peki kimin sermayesi eriyor; onların. Kim çalışanlarına maaş ödeyemiyor; onlar. Kimden vergi topluyorsun; onlardan. Peki bu kadar sıkıntısı olan bir kesim "İşler yolunda değil" dediklerinde onları hemen aşağılamak, horlamak, tehdit etmek mi lazım.

Bak muhterem bağıra çağıra; onu oraya, bunu buraya ite kaka; Ali'ye posta, Veli'e övgü ile belki seni ayakta tutacak oyu alıp, siyasi gücü elde edebilirsin ama parayı elde etmek için istediğin kadar bağır çağır sonuç alamazsın üstelik de ürkütürsün.
Oldu olacak tüm holdinglere el koyun, kayyum atayın öyleyse. İçinizden "Kral çıplak" diyecekler çıkmadığı sürece bu ekonomik krizde yerli sermayeye fırça atmak ekonomi bilimine ve serbest piyasa şartlarına göre tam da cahil cesaretidir. 

Tamam Devlet Bahçeli'ye biatınız sök onusu anlıyoruz da peki Erdoğan'a niçin?
Müşahedem o ki; ülkücüler arasında(Özellikle Balgat'a sadakati devam edenler) sadece Balgat'a değil AKP ve Erdoğan'a da müthiş biatları söz konusu.
Diğer bir tespitim ise; birileri ilke ve inanç temelli ülkücü olmaktan ziyade taraf olma adına siyasi konumlarını "Ülkücüyüm" olarak belirlemişler.
Özellikle bu iki tespitimi dile getirme ihtiyacı duymamın nedeni; malum olduğu üzere AKP'li bir belediye başkanı; İmamoğlu'nun Trabzonlu olmasından bahisle bu mübarek ayda; üstelik de bir iftar sofrasında "Yunan" olabileceğine atıf yapması; yukarıda tarifini yaptığım ülkücülerin özellikle sayfalarına giriyorum içlerinde Trabzonlular da dahil olmak üzere tepkilerini göremedim. Sanki Balgat isterse ancak tepki göstereceklermiş gibi bir duruşları söz konusu.

Oysa ülkücü olmanın doğal refleksi o malum belediye başkanına; siyasi görüşümüz ne olursa olsun bırakalım ülkücü olmayı, Türküm diyen herkesin tepki göstermesi, protesto etmesi ve söyleyeceği üç beş kelamı olmalıydı.
Ve maalesef, Balgat'a biatları devam eden bir çok ülkücü arkadaşımızın tepkisiz kalmalarına çok üzüldüm. Aynı zamanda aramızdaki ayrışmanın vahametini de ortaya koyan bir görüntüye müşahede ediyoruz. Bundan da anlıyoruz ki; "Ülkücülük" şuurdan değil tamamen ve tamamen biatdan beslenir olmuş.
Dolayısıyla fikri beslenme, gelişim devreden çıktığı için dava bilincini zinde tutan "Şuur" gibi bir çimento da kendini bırakınca dava duvarı nem alıyor, yıkılıyor maalesef. Bu hareket bu noktaya son yirmi yıldır planlı bir şekilde getirilmiştir.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com

14 Mayıs 2019 Salı

SÖZÜM SİYASİ DURUŞUMDAN ŞÜPHE DUYANLARA

Sözüm siyasi duruş ve düşüncelerimden şüphe edenlere
Hiç bir kimse Cumhur ittifakına muhalifliğime binaen HDP ve mensuplarının söz ve videolarını ikide bir hatırlatma babında önüme koyamaz. Aslında müsebbibi oldukları yaşanmışlıkların utancı; kendilerine böyle bir cür'eti vermemesi lazım ama arsıza kütük çakmışlar bu gürültü nereden geliyor demiş.
Peşinen söyleyeyim ki; HDP bu ülkeye ne kadar zarar vermeye niyetli olursa olsun, T.C Devleti her zaman üstesinden gelecek güçtedir. Dolayısıyla, aşağı yukarı HDP'nin en güçlü halinde bile bu devlete yapacağı maksimum ihanetin ne seviyede olabileceğini kestirebiliyorum.

Amma ve lakin; cumhuriyet tarihinin en büyük ihanet şebekesini devlete yerleştirip, sonra da 15 Temmuz ihanet sürecini yaşatan, Türk milletine büyük bedeller ödeten, her geçen gün musibetlerine şahit olduğumuz ucube "Tek adamlı partili Cumhurbaşkanlığı sistemi"ni milletin başına musallat eden AKP'den emin olmadığım için varlığını T.C Devleti'nin istikbali için riskli görüyorum.
Dolayısıyla biliyorum ki; bugün de yarın da HDP, PKK'nın siyasi ayağı olarak varlığını sürdürecek, Kürtler adına etnik milliyetçilik yapacak, Kandil ile gizli diyaloğu devam edecek ama bundan öte de bir halt yiyemeyecek.
Şimdi ne malum; AKP yine kendi vesayetini iktidardan düşse bile kalıcı hale getirmek için devletin derinliklerinde bir yapılanmaya gitmediği; ne malum gün gelip de bu yapının yine bir talimat ile devreye girmeyeceği. İşte bu anlamda AKP ve onlara eklenen Siyasal İslamcılığa evrilmiş Balgat biatcılarının ileriye dönük ne yapabileceklerinden emin değilim.
Onun içindir ki; ben HDP'lilerin video görüntüleri ve sözlerinden çok AKP ve mensuplarının arşivlerdeki video görüntüleri ve sözlerini daha çok önemsiyorum, ürküyorum. Çünkü biliyorum ki; HDP hiç bir zaman bu ülkeyi yönetme konumuna gelemeyecek ama fetö'yü devlete yerleştiren AKP hala iktidarda, üstelik de tek adam rejiminde ve "Parti devleti" halinde. 

Siyaset kurumu hemşehri denkleri üzerinden ellerini çekmeliler
Ben de İstanbul'da bulunan köy Derneğimizin üyesiyim. Yıllarca yöneticilik ve başkanlık yaptım.
Şimdi özelikle Cumhur ittifakının iki partisi AKP ve MHP genel başkanları İstanbul'da Otağ kurup, biz "Köylülerin" oylarını deneklerimizin yönlendirmesi ile kendilerine vermemizi talep edeceklermiş.
Sözüm size Sayın iki muhterem. Milleti zaten karpuz gibi ikiye böldünüz, şimdi sıra derneklerimize mi geldi Allah aşkına.

Memleketimizden gurbete çıkmış bizler; aramızdaki sosyal dayanışma ve kültürel bütünlüğü sağlamak için kurmuş olduğumuz derneklerimiz üzerinden lütfen elinizi çekin. Çünkü elinizi çekmezseniz korkarım ki; kullandığınız kin ve öfke dili ile ülke sathında müsebbibi olduğunuz ayrışmanın aynısının hemşehri derneklerimizde de hasıl olacağını düşünüyorum.
Hiç bir dernek başkanı; kendisini çoban, bizleri de önünde sürü olarak görüp; potansiyel oy gücümüzü herhangi bir siyasi partinin amaçlarına hizmet etmeye yönelik olarak paketleyip sizlere sunamaz. Benim köy derneği üyeliğim birileri için kullanımlık değil, özelimdir.

Sanatçıların verdiği rahatsızlık
Sanatçıların Ekrem İmamoğlu'na destek mesajları cumhur ittifakını rahatsız etti
Duyulan rahatsızlık, sanatçıların taraf olmalarından değil; "Nitelikli ve özel insanların" kendilerine muhalif olmasıdır.
Aynı insanlar kendilerinden yana tavırlarını ortaya koymuş olsalardı yine aynı tepkiyi mi göstereceklerdi; elbette hayır.

Beğenilmeyen her şeyi Fetö ile irtibatlandırma kolaycılığı
Fetö korkağı ödlekler. "Seni seviyorum Abuziddin" " desek ona da "Fetö'nün sloganı" diyecekler.
Acaba diyorum Fetö kendilerinin yetiştirme ve yerleştirmeleri olduğu için mi dir; muhalefetin her söylediği sözüne "fetö sözü" yakıştırması yapıyorlar. Öyle ya; fetö literatürüne sahip olanlar kendileri. Her şeyi fetö'ye bağlama huyu; "Cinayeti işleyenin kan çekmesi misali, gidip cinayet yerini ziyaret etmesi" gibi bir şey.
Ellerine almışlar bir fetö palası ormana dalar gibi her şeye sallıyorlar. Ne yapalım, cahillik ve acizlik bir arada olunca korku dağları aşıyor.

Yahu devlet adamısınız kendinize çeki düzen verin azıcık. Yanınızda, yörenizde hiç mi sevdiğiniz bir insan yok; "Saçmalama lütfen" diyebilecek.
"Her şey güzel olacak" dedik olmadı; o zaman "Zalimler için yaşasın cehennem" desek ne dersiniz.

Yavuz Selim Demirağ'a yapılan saldırıyı kınıyoruz
Türk milliyetçisi, ülkücü Yeniçağ Gazetesi yazarı Yavuz Sultan Selim Demirağ'a kalleşçe tuzak kuranlar evinin önünde kendisine saldırarak, ağır sopa darbeleri ile yaralamışlardır. Çok şükür ki durumunun iyi olduğu öğrendik.
Bu saldırıyı tüm öfkemle kınıyor ve lanetliyorum. Değerli gönüldaşıma Allah'tan acil şifalar diliyorum. Yeniçağ Gazetesi imtiyaz sahibi Ahmet Çelik Bey'in şahsında tüm mensuplarına geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.

Yavuz Selim Demirağ'a yapılan saldırı; artık geriye ne kalmışlarsa; biatcı olup, siyasal İslamcılığa evrilmiş, Ülkücü olma vasıflarını yitirmiş, siyasal İslamcılığın patentine sahip olanlar üzerinde bir asalak gibi yaşayan sözde ülkücüler ile AKP'nin ortak inşa ettikleri Cumhur ittifakının kullandığı kin ve öfke dilinin neden olduğu bir sonuçtur. 


Ülkücü Hareket bugün için sivilleşmiştir
Ülkücü misyon da liderliği de artık herhangi bir partinin veya liderin uhdesinde olmayıp "SİVİLLEŞMİŞTİR"
Bence ülkücü hareket için hayırlı olan da budur. Böyle olması ile en azından Ülkücülük hukukumuzu koruma imkanımız olacaktır. Aksi durumda; yani ülkücü olmanın icazetini bir liderin inisiyatifine bağlı kılarsak, gün gelecek karşılıklı selamını alıp verebilecek iki ülkücüyü bile bir arada göremeyeceğiz.
Bir plan dahilinde ve özellikle bir gayret içinde mütemadiyen kin ve öfke dolu dil kullanılarak ülkücülerin tamamen ayrışmaları murad edilmektedir. BOP projesi devam ediyor olup, zamanında komünizme geçit vermeyen ülkücü hareketin aynı şekilde BOP projesine de karşı duracağı tesbiti ile hareketi tasfiye etme sürecine girmişlerdir. Son yirmi yıla baktığımızda hareketin geldiği aşamadan bunu pekala görebiliyoruz.

Dolayısıyla, en azından kendim için diyorum ki; Ülkücülüğüm kendime ait özelim olup; bu kavrama vehmettiğim değerleri hangi kurum, parti ve kişi de görürsem desteğim onlara olacaktır.
Maalesef içinde bulunduğunuz bu ahval ve şerait bizleri böyle bir tespit noktasına taşımıştır. 

Anayasamıza göre 18 Yaşına giren her Türk vatandaşı seçme hakkına sahiptir
Anayasamızda deniyor ki; "18 yaşında olan her Türk vatandaşı seçimlerse oy kullanma hakkına sahiptir".
Ancak özelikle Cumhur ittifakı goygoycuları 23 Haziran seçimlerinde de; 31 Mart seçimlerindeki seçmen listesi geçerli olacak diyorlar.
Ben hatırlatmış olayım; millet ittifakı tedbirini alsın, eğer Cumhur ittifakı gene kaybederse; "Vatandaşın anayasal hakkı elinden alınamaz" gerekçesi ile yine seçimi iptal yoluna gidebilir.
Benim, anayasamızdaki bu maddeden anladığım; hiç bir kanuni düzenleme bu hakkın kullanımını kısıtlayamaz. Dolayısıyla, 31 Mart seçmen listesinin güncellenmesi; vefat edenlerin düşülmesi, 18 yaşına girenlerin de eklenmesi gerekiyor.

Gün gelecek MHP aslına rücu edecek
Ve böylece...
Kalan son bakiyesi de "Siyasal İslamcılığa" evrilmesi ile MHP'den geriye bir şey kalmamıştır.
Ancak...
Nasıl ki gün gelip MP(Muhafazakar Parti), MÇP'ye(Milliyetçi Çalışma Partisi) o da MHP'ye dönüştüyse; aynı MHP gün gelip aslı ve aynı misyonu ile tekrar zuhur edecektir.

Yine Devlet Bahçeli
Devlet Bahçeli'nin bu denli aşağılama sıfatlarını kullanıyor olması, aslında çaresizliğinin dışa vurumudur.
Devlet Bahçeli, 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP'nin tek başına iktidar olma şansını yitirmesinin sağladığı konjonktürü oldukça başarılı bir şekilde fırsata çevirerek; AKP ile yaptığı ittifak ile genel başkanlığı da dahil olmak üzere MHP'deki oligarşik yapının bugüne kadar devamını sağlamıştır.
Şimdi artık şunu fark etti ki; aşağıdan yukarıya, sağdan sola, soldan sağa; nihayetinde topladığı oy sayısı; aslında MHP umurunda değil de kendi otoritesinin devamına imkan sağlayamayacak. Tek seçeneği kaldı Erdoğan'ın iktidar gücüne sarılarak siyasi ömrünü sürdürebilmektir.

Aslında Devlet Bahçeli koskoca bir hareketin içinde belki en yalnız insan. Özellikle "Aklı başında" diye tarif edilebilecek, ülkücü dünya görüşünde olup da; geçmişte verilen mücadelenin içinde bulunmuş insanların neredeyse tamamına yakını artık Devlet Bahçeli yüzünden MHP ile bağlarını koparmış durumdalar.
Dolayısıyla Devlet Bahçeli'nin kin, öfke ve intikam arzularını yüksek perdeden ifade etmek adına kullandığı aşağılama sıfatları onun tarzı oldu, toplum da artık pek de yadırgamıyor. Öyle ki zaman zaman kendisine üzülmek ile öfkelenmek arasında gidip geliyorum.
Ah benim bu duygusallığım yok mu; ölümüm yoksa bundan mı olacak. Oysa daha dün demedi mi bana "Sen zilletsin"
Devlet Bahçeli'nin "Apo, avukatları ile görüşsün" jesti aslında Ahmet Türk'ün hapisten çıkmasını istemesi ve bunu da sağlaması ile başlayan yeni açılım sürecinin geldiği son noktadır.
Şimdi yeni açılım süreci için APO ile kandil arasında iletişimi ve koordinasyonu sağlayacak elçi lazım, o da; Devlet Bahçeli'nin görüşmelerini önerdiği avukatlar olacak anlaşılan.
Evet, yine yeni bir kırılma ve yine baş aktör Devlet Bahçeli. Artık bizler hiç yadırgamıyoruz da; biatcılar ne düşünüyorlar doğrusu merak ediyorum.

Hainin tabutuna Türk Bayrağı örtülmez
Türk bayrağı hangi ara; arsızın, namussuzun; ömrünü devlete, millete ve onun değer ve kazanımlarına karşı ihanetle geçirmiş puştlar ile gizli etnik ayrımcılığından kaynaklı öfkesini "Siyasal İslamcılık" kisvesi ile kusan "Etnik piçler"rin cesetleri üzerine örtülür oldu.
Püsküllü müptezelin değil tabutuna bayrak örtmeyi; el değmeden kürek ucu ile itilmeliydi en derin çukura.

Türk milliyetçileri veya milli düşünen ulusalcı, solcu, milleti ile problemi olmayan halis muhlis dindarlar; artık bu ülkede ne olup bittiğini fark etmek zorundayız.
İlle de liderlere bağlı olarak bir siyasi partiye mensubiyet hassasiyeti ile hareket etmek zorunda değiliz. Eğer Türk bayrağı; taşıdığı mana ve atfedilen kutsiyet anlamında kendisine en çok küfür edenlerin "Cesetleri" üzerine örtülmesi cür'eti gösterilmişse bugün; biz Türk milliyetçilerinin veya milli düşünen kitlelerin ığdış edilmişliğimizden kaynaklanmıştır.
Bu cür'etin müsebbibi olanlarla hesaplaşmamız ve gerekli tedbirleri alma düşüncemizi gündemimizden hiç düşürmemek kaydıyla milli çizgide buluşan hepimizin kendi duruş ve hassasiyetimizle bireysel olarak ne yapabiliyorsak bulunduğumuz her zeminde ve her zaman onu yapaya çalışmalıyız. 
Dolayıyla;
Üsküdar Belediyesi meclisi toplantısında söz alan, millet ittifakı meclis üyesi İbrahim Giritoğlu kardeşim; geçtiğimiz günlerde ölen, yaşamı boyunca başta Atatürk ve ailesi olmak üzere tüm cumhuriyet değer ve kazanımlarına hakaretler edip, aşağılamış olan püsküllü denen adamın ceseti üzerine Türk Bayrağı'nın örtülmesini; söz alarak bir Türk milliyetçisi, ülkücüye yakışan edep ve adap ile protesto etmiştir.
Sevgili Giritoğlu'nun bu tavrına cevaben bir Cumhur ittifakı mensubu meclis üyesi ise "O bizim kanaat önderimizdi" diyerek karşılık vermiş. Bu manzara karşısında millet ittifakı meclis üyeleri, Cumhur ittifakı meclis üyelerini kendileri ile baş başa bırakarak toplantı salonunu terk etmişlerdir.
İbrahim Giritoğlu kardeşimi ve onun şahsında Üsküdar Belediyesi diğer millet ittifakı meclis üyelerini tek tek tebrik ediyorum.
soralmehmet@gmail.com

7 Mayıs 2019 Salı

İPTAL EDİLEN İSTANBUL SEÇİMLERİ ÜZERİNE

İptal edilen İstanbul seçimleri üzerine
İstanbul'daki HDP seçmeninin oylarını İmamoğlu'na vermesinin sonucu İstanbul'u kaybettiğini düşünen AKP+MHP yani Cumhur ittifakı; ne yapıp edip yine HDP seçmeni üzerinden yeni bir senaryoyu uygulamaya koyarak seçimlerin yenilenmesi yoluna gidilmiş olabilir mi.
Sandıklarda görev yapacak görevlilerin kamu personeli olması gerektiği ama bunun ihlal edildiğinden hareketle; İstanbul seçimleri iptal edildi. Oysa İş Bankası demişti ki; bizden şimdiye kadar diğer seçimler için de isim istemişlerdi, vermiştik. 

Dolayısıyla bütün kurgu kaybedilen İstanbul'un tekrar kazanılması matuf olup; geçmiş seçimlerde aynı usul ve yöntemlerle belirlenen sandık görevlileri sandıklarda görev almışlardı.

Bu arada uzun seneler sonra ilk defa APO'nun avukatlarının adaya gitmelerine izin verilmiş. Bu ne demek oluyor; İstanbul'da seçimin yenilenmesi kararının alınması aşamasında; eş güdümlü olarak yine geçmişteki açılım süreçlerinde olduğu gibi APO'nun, yenilenecek seçimlerde HDP seçmenini yönlendirmesi için bir senaryonun uygulamaya konmuş olabileceği de ister itemez aklımıza geliyor.
Böyle keyfi bir demokrasi olur mu Allah aşkına. Görev verilmemesi gereken sandık kurulu üyelerinin varlığı nedeniyle Büyük Şehir seçimleri iptal ediliyor ancak aynı sandıkta İlçe Belediye başkanlığı, İl Genel Meclisi üyeleri, İlçe meclis üyeliği için yapılan seçimler iptal edilmiyor. Yine saandık kurulu başlan ve üyelerinin kamu personeli olmaması nedeniyle cumhur ittifakı tarafından Çekmece ve Maltepe ilçelerinde seçimin iptali yönündeki taleplerini de gene aynı YSK red etmişti. Bu bir çelişki değil de nedir.
Kim ne derse desin; YSK'nın almış olduğu karar ısmarlama bir karar olup, siyasallaşmış olan yargının bir anlamda tezahürüdür. 
YSK, 24 Haziran'da seçim devam ederken öğleden sonra, sandık kurulunun oy pusulalarına mühür vurmayı unutmuş olmasının seçmen iradesine müdahale olacağını gerekçe göstererek mühürsüz oyları geçerli saymıştı.
Peki İstanbul'da sadece ve sadece sandık kurulu başkanlarının kamu personeli olmaması nedeniyle seçimin iptal edilmesi; oy kullanan seçmenin iadesine nasıl oluyor da müdahale olmuyor anlamak mümkün değil.
Aslında YSK, 24 Haziran'da mühürsüz oyların geçerli kabul edilmesi gerekçesini içtihat olarak değerlendirip, yine seçmenin mağdur edilmemesi ve iradesine müdahale olmaması adına seçimlerin iptal talebi için red kararı verebilirdi, hatta vermeliydi. 

Tam da büyüklerimizin dediği gibi el aleme rezil olmak gibi bir durumu yaşıyoruz. Halim Küçükali kardeşim bunu şöyle açıklamış
"Adamın eşi DÖRDÜZ doğuruyor ama kocası üçünü kabul ediyor, diğerini benden değil deyip kabul etmiyor."
Ben de Halim üstadımın hikayesini kaldığı yerden devam ettiriyorum.
Sonra bunlar mahkemelik oluyorlar, hakim karar veriyor.
"Yaz kızım. Be insafsız kadın; biliyorsun ki kocan büyük bir arzu ile erkek çocuk istiyordu. Bu dört çocuktan en az bir tanesini olsun erkek doğuramaz mıydın. Sen doğurmamış olsan bile ben ahanda birisini erkek olarak kayda geçiyorum. Artık bundan sonrası size ait, nasıl yetiştirirseniz yetiştirin"
YSK'nın yaptığı bundan farklı bir şey değil ki. Seçmen iradesini hiçe sayarak, demokrasimizin olmayan itibarını daha da sarsarak bir bataklığına dönüştürüp, Cumhur ittifakını da kucaklayıp o bataklığın içine attı. Şimdi YSK'nın bu abzurt kararını savunmak adına içinde debelenip duracaklar ve şüphesiz daha da batacaklar.
Eğer medeni alemin bir üyesi olmayı önemsiyorsak; Türkiye bu rezilliğimizi hiç bir platformda izah edemez. Hiç bir yabancı sermayeye T.C Cumhuriyeti devletine, yargısına güvenmeyecek; yatırımı olanlar da kısa zamanda mevcutlarını alıp, çıkmayı düşüneceklerdir. İnsanlar da, kurumlar da; kendi kendilerinin düşmanı olunca dost ne yapabilir ki.
İki narsist insanın gem vurulamayan; muktedir olma arzuları yüzünden canım ülkemiz bir bilinmezliğe doğru sürükleniyor gidiyor. 

Ah püsküllü ah!
Kadir Mısıroğlu senin için çok şeyler söylerdim de; İslami edep ve adabım müsaade etmiyor. Öyle bir dinimiz var ki; senin gibi adamın ölüsünü bile koruyor, arkandan konuşamıyoruz.
Sen İslam adına, ölmüş insanlara ne iftiralar atmıştın değil mi. Ne gariptir ki ben de aynı İslam adına, edebim gereği aynı iftiralarını şuracıkta yazamıyorum bile.

Yazmadık diye hesap vermeyeceksin anlamına gelmez. Hesap gününde iftiralarına tüm Türkler şahitlik yapacaktır.

Ama gene de sana muhabbet duyanlar "Nasıl bilirdiniz" sorusuna cevap verecek iki Yunanlı'yı çağırabilirler.
Not:Kusura bakmayın kendimi ancak bu kadar tutabildi

İstanbul için gözlerini kan bürüdü
İstanbul'u almak için sergilediğiniz çırpınışlar; insan aklını zorlayan "Bir şeyler olmalı ama bulamıyoruz, bulamayışımız kaybettiğimiz anlamına gelmez" gibi abzurt cümleleri sarf edecek kadar kaybettiğinizi bir şekilde ille de tekrar elde etmeye matuf yoğunlaşma halinizi; terörü sıfır noktasında aldığınızdan itibaren ona karşı mücadele etmeye ve tedbir almaya yönelik olarak ortaya koymuş olsaydınız; en son 6 vatan evladımızı daha albayrağımıza sarmak durumunda kalmayacaktık.
Şehitlerimizin ruhları şad mekanları cennet olsun. Türk milletinin başı sağ olsun. 

Kabataşlı olmak
Kabataş Erkek Lisesi Pilav günümüzde yine beraber olup, eski günlerimizi andık. Kurumsal kültürün gücünü burada görebiliyorsunuz. Bir kurumda kurumsal kültür oluştuğu zaman onun kazanımlarından hayat boyu faydalanıyorsunuz. Müthiş bir öz güven duygusu veriyor. Nitekim bugün hazırlık sınıfında olan üç kız öğrencimiz benimle sohbet etmek, geçmiş yıllara ait Kabataş'a dair bilgiler edinmek, duygularımı öğrenmek istediklerini söylediklerinde; güzel bir sohbetimiz oldu. Yani "Yaşlı başlı adamla ne işimiz olabilir" demediler

Önemine binaen bir daha
Cumhur ittifakının yarattığı veya dayattığı olağan üstü şartlara bağlı olarak İYİ PARTİ de bu olağan üstü şartlarda sürekli olarak olağanüstü kongrelere gitti, atamalar yaptı.
Şahsen bu süreçleri şartların ruhuna uygun olarak daima makul karşılamaya çalışmakla birlikte "Atama yönetimlerde görev almayacağım" prensibime bağlılığımı da sürdürdüm.

Ancak her başvuranı değil, tercih edileni üye kaydedip, sonra da o üyelerle atama veya olağan üstü kongrelere gidilmesi durumunda; şimdiye kadar haklı gerekçelerime dayandırdığım hoş görüm kesinlikle devam etmeyecektir.

Çünkü mahalleden başlamak üzere delege seçimi usulü ile genel merkeze kadar taban iradesine dayanan bir teşkilatlar yenilenmesi için artık hiç bir engel kalmamıştır.
Koray Aydın Bey bunun izahını artık yapamaz. Sayın Aydın'ın teşkilatlardan sorumlu genel başkan yardımcısı kalarak partiyi tekrar olağanüstü kongreler sürecine götürmesi, Meral Hanım ve diğer parti yönetiminin de buna razı olması demek; "Al bu partiyi ister ihaleye çıkar, istersen senin olsun git gel oyalan, egonu tatmin et" demiş olacaklar dır ki; kabul etmek mümkün değil.
Son sözüm; eğip bükmeye gerek yok. Şayet Koray Aydın Bey bu partinin kuruluşunda samimi ve içten duygularla; şaibesiz bir şekilde, ön kabulsüz yer almışsa; biz tabanın vicdanına göre kendisinden beklentimiz; partinin kuruluş aşamasındaki heyecanımıza dönmek, aynı sinerjiyi amasız, fakatsız, lakinsiz bir şekilde yakalamak için tüm teşkilatlarımızda OLAĞAN kongrelere gidilmesi kararını alarak; yarışmak isteyen ekiplerin önünü açan, genel merkez müdahalesi olmayan bir süreçle teşkilatlarımızın yenilenmesi yolunu açmasıdır.
Hiç bir genel başkan veya parti yönetimi üyelerin iradesine dayanan kongreler sürecini yaşamaktan çekinmemeli, buna hakkı da olamaz.
Evet, hangi parti olursa olsun, eğer parti yönetimi sürekli üyelerinin özgür iradeleri ile şekillenen teşkilat yapılanmasından korkuyorsa; o parti üzerinde ama o partiye ait olmayan bir iradenin varlığından bahsetmek mümkündür.
İYİ PARTİ meşruiyetini itiraz kültürü ile elde etmiştir. Yani biatcı olmayan, özgür düşünen insanların bir araya gelmesi ile ete kemiğe bürünmüştür. Dolayısıyla Koray Aydın MHP'deki alışkanlığını bir defa dener ama ikincisini aklından bile geçiremez. Ha, ısrarla devam ederse de; bizi ilgilendirmez tek kale maç oynar, istediği kadar da gol atar. 

Devlet Bahçeli bugün ne demiş;
"Cumhuriyetin 3. evresine geçişi yerine getiren Türk Milliyetçiliği, devletin kurucu ibaresinde yatan engin birikimini yarınlara taşıyacaktır."
Benim bundan anladığım "Türk milliyetçiliğini başarılı bir şekilde; her ne kadar 15 Temmuz kazası olsa da; siyasal İslama evrilmesini başardık" demek istediğidir. Ama bu hayali de MHP'nin %18 oy aldığını sanması gibi bir şey.

Sayın Bahçeli şunu bilin ki; sizin gücünüz fikir üreten, özgür düşünen Türk milliyetçileri karşısında; aynen kurucu devlet ruhunun beslendiği ne "Türk milliyetçiliği"ne, ne de T.C devletine "Evreler" tayin ederek "Evrilmesine" yetmeyecektir.

Türk milliyetçilerinin büyük bir çoğunluğu artık Devlet Bahçeli'yi bu ulvi değer adına muhatap bile almıyor.
Mehmet Soral
soralmehmet@gmail.com