18 Ocak 2017 Çarşamba

TAASSUP KÖRLÜĞÜ VE BAŞIMIZA GELENLER

Belki de parti ve teşkilat bütünlüğü adına yıllarca (şahsen 2006 dan beridir farkına vardığım halde) Devlet Bahçeli'ye bir keramet atfederek "Bir bildiği vardır" diyip, yanında olduk. İnanmadığımız ve güvenmediğimiz halde "El ne der" düşüncesi ile inanıp, güvenir gibi yaptık. 
...
Mahalli seçimlerin arifesinde çok samimi olduğum gönüldaşlarıma "Bu seçim nasıl olsa mahalli seçim, ülke bekası anlamında genel seçimler kadar ehemmiyetli değil, gelin bu sefer oy vermeyelim, Bahçeli'ye gerekli ikazı yapmış oluruz, belki de kendi rızası ile partiyi kongreye götürür daha sonra da yeni bir genel başkanla genel seçimlere gideriz" dediğimde "Kardeşim ben MHP'den başkasına oy veremem, ne olursa olsun" dediler. 
...

Parti taassubu aynı partiyi o günlerden bugüne mahfetti, tüketti. Eğer benim o günler için düşündüğüm stratejiyi uygulamış olsaydık AKP tek başına iktidar olamayacak, Erdoğan tek belirleyici olamayacağı için malum örgüt tarafından kandırılması da mümkün olamayacaktı; çünkü muhtemelen bir koalisyon hükümeti olacaktı.
Bahçeli'ye bağlılık üzerine adeta yemin edip, sadakat nikahı kıymışcasına kesin teslimiyet, partimiz MHP'yi perişan etmiş, ülkeyi beka konusunda en riskli döneme getirmiştir. Bugün olup bitenlerin alt yapısını hazırlamak için bilerek ve isteyerek Türk milliyetçilerinin doğal refleksinin tecelli etmesine mani olunmuştur. Dolayısıyla Balgat ve müdavimleri bugün aynı "Kör sadakat"ın devam ettiğini sanarak HDP sopası ile Türk milliyetçilerini terbiye edip, bir sürü gibi istedikleri avluda toplamak istiyorlar. 

Neymiş efendim " HDP ile aynı paralelde olmak"la biz muhalifleri tehdit ediyorlar. HDP veya ayrımcı etnik yapılanmaların şimdiye kadar cürümleri belliydi ve en fazla ne yapabilecekleri kestirilebiliniyordu ancak Cumhuriyet tarihi boyunca, üstelik de bir sağ iktidarın etnik ayrımcı terör örgütü ile masaya oturup, yaptıklarına hep beraber şahit olduğumuz hataları yapacağını, Türk milliyetçiliğinin siyasi kurumsal temsilcisi bir partinin, MHP'nin de bu hatalar güruhu ile bezenmiş bir iktidar partisine; her zorda kaldığında solunum yaptıracağını düşünemezdik. "Taassup körlüğü" müz bütün bunları görmemize mani oldu. Şimdi bu taassup körlüğümüzün devam ettiğini sananlar HDP paraleline düşme tehdidi ile Türk milliyetçilerinin #Hayır şeklinde almış olduğu kararını etkilemek istiyorlar. 
Sakın ha sakın bu tuzağa düşmeyelim. Aslında HDP belki de sadece Erdoğan'ın emellerine hizmet etmiş olmamak için istemeyerek de olsa Türk milliyetçileri ile #Hayır da aynı paralel de olmayı göze almıştır. 
...
Bu arada HDP milletvekili Altan Tan şahsi olarak "Kürtlerin Başkanlık sistemi ile problemi olmaz" diyor. Bakınız, okuyan ve düşünen adam kendince verdiği kavganın gereğinin ne olması gerektiğini, yani başkanlık sisteminin kendilerine uyacağını söylüyor. Aslında HDP veya etnik bölücü hareketin başarmak istediklerinin bir çoğunu AKP başardı, kalanını da başarmak istiyor. Dolayısıyla Türk milliyetçileri olarak cürümü belli olan HDP'ye göre değil, AKP ve Erdoğan'ın yaptıklarından hareketle bundan sonra yapabileceklerine göre konumumuzu belirleyip, niyetimizi ortaya koymamız lazımdır.
...
Dikkat ederseniz zaman zaman AKP de "Kimliklerini saklayan etnik özürlü bir takım meczuplar" Anayasanın ilk dört maddesinin değişebileceğinden tutun da "Türkiye Kürdistanı"ndan, ''Türkiyelilik'' kimliğinden, diğer etnik kimliklerin kendi dillerinde eğitim haklarından ve Türk bayrağı üzerinde ufak bir oynamayla çekilecek renkli bir şerit ile sözde diğer etnik kimlikleri de kapsayacak yeni bir bayrak tipinden bahsetmek gibi gizli niyetleri olan, federatif yapılanmayı ima eden; sözde farkında olmadan aslında bir projejenin stratejisi dahilinde itiraflarda bulunuyorlar. 
...
Partili Cumhurbaşkanlığı veya Başkanlık sistemine #Hayır dememin anamın ak sütü gibi helal olduğunu, aksi takdirde haram olacağını düşünüyorum. 

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

11 Ocak 2017 Çarşamba

TENTENİN GÜCÜ DEMOKRASİMİZİN YÜKÜNÜ TAŞIYAMADI

Cami avlusunda kurulan tenteler yağmur ve güneşe karşı altında toplanan insanları korumaya yönelik olup, üzerinde toplanan tonlarca ağırlıktaki kara karşı mukavemeti yoktur. O an için cenazeye gelen insanlar cami çevresini gözden geçirip, tedbirler düşünemezler ancak daimi cemaat veya caminin imamı, ya da her camide olduğu gibi dernek yönetimi nasıl olurdu o tentenin tonlarca ağırlıktaki kar yığınını kaldıramayacağını düşünmezler. Sorumluluk duygusu sahibi imamları tenzih ederim ancak malum kazaların tedbirsizlik ve imamların "Giy cübbeyi kıldır namazı; namaz bitti çıkar cübbeyi koş ek işe" koşuşturması olunca doğal olarak caminin orasına, burasına bakıp kontrol etme fırsatları olmuyor sanırım. O tenteler otomatik açılır, kapanır bir mekanizma ile çalıştığına göre niçin kumandaya basılıp, toplanmamış. Bunun için geç kalınmış ise niçin altına destek koymamışlar. Köy Derneğimiz terasındaki aynı düzeneği toplayarak tedbirini almıştım. Geçen sene de kar ani bastırınca bu sefer tentenin altına kalaslardan destek koyarak, tedbirimizi almıştık. 
...
İşte Türkiye ortalaması bu. Sonra da her vesile ile zırt, pırt "Millete gidelim, millet karar versin" derler. Yahu Müslüman şuurlu olur, tedbirli olur; günde beş defa bir araya gelen yüzlerce Müslümandan bir tanesi dahi "Bu tente bu kar yükünü taşıyamaz" diye nasıl aklından geçirmemiş olabilir. İşte Müslüman insanımızın bu genel durumu Türk milleti ve devletinin bugünü ve geleceği için verilen kararlarda kesin belirleyici unsurdur. Gündemimize ilişkin "Partili Cumhurbaşkanlığı" sistemi için yapılan anayasa değişikliği çalışmaları karşında halkın tutumu; aynen cami avlusundaki tentenin üzerinde toplanan kar yükünün cemaat tarafından ağırlığının neden olabileceği tahribatı fark edememe durumunda olduğu gibi. Allah korusun tentenin; demokratik olgunluğumuzu ve bilinç düzeyimizi taşımaya gücü yetmeyebilir. 
...
Onun için ben diyorum ki; madem ki ''Türk Tipi Başkanlık''tan dem vuruyorsunuz, biraz daha orijinallik katalım buna. Mesela bilinç düzeyini ölçen bir kat sayı belirlensin ve o katsayının çarpan etkisi kişinin kullandığı oya yansısın veya oy kullanacak insanlara sandığın başına gitmeden önce Türkiye'nin başkenti ve o anki Cumhurbaşkanı, Başbakanı ve iki tane de muhalefet liderinin ismi sorulsun. Bu sorulardan en az üç tanesini bilene ''Geç, oyunu kullanabilsin'' densin. Vallahi bu uygulama evet dünyanın hiç bir ülkesinde yoktur. Ne de güzel Türk tipi olur değil mi? 

...
AKP' birisine diyorum ki ''Partili Cumhurbaşkanı 15 üyeli Anayasa Mahkemesinin 13 üyesinin seçiminde inisiyatif sahibi olacak. Bu mahkeme Cumhurbaşkanının atadığı bakanı tarafsız yargılayabilir mi'' dediğimde ''Olur mu öyle canım...'' diyen birisi ile benim aramda ikimizin bilinç düzeyini ölçen ve ''Kıymetimizi'' adil ortaya koyan bir ölçme, biçme mekanizması olmalı diyorum. Bence bu düşüncem ''Türk Tipi Başkanlık''a iyi yakışır. Erdoğan'ın her dediği oluyor da bir de benim dediğimi önemseyin canım. Yönetimde ve riskleri karşılamada istikrar garantisi veriyorum.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

7 Ocak 2017 Cumartesi

''ERDOĞAN CENEVRE'YE GİTMEMELİ''

5.1.2017 Perşembe günü İstanbul The Marmara Oteli konferans Salonunda Türkiye Barolar Birliği'nin katkılarıyla, Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi ve Milli Düşünce Merkezi'nin düzenlediği  ''Kıbrıs'ta Son Söz.... Kim Söyleyecek'' başlıklı panele katıldım.
Daha önce de katıldığım Darüzziyafe Resturan da ''Yapılmak istenen yeni anayasa değişiklikleri'' konulu panel de olduğu gibi oldukça kalabalık bir dinleyici vardı. Milli konularda insanlar siyasi düşünce farklılıklarını öteleyerek, belki de artık önemsemeyerek bir araya gelip hep beraber ''Milli duruş'' sergileyebiliyorlar. Almış olduğum notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ancak sizden ricam; toplumu bilgilendirmek, bu değerli insanların düşüncelerinden sizleri de haberdar etmek; doğal sonucu olarak milletime aracılık ederek de faydalı olmak adına emek vererek toparlamaya çalıştığım notlarımı; çok uzun da olsa lütfen okuyunuz. Gerekirse kısım, kısım okuyun ama lütfen sonuçta tümünü okumuş olunuz. Hepinize saygılarımı sunuyorum değerli dostlar.
Mehmet Soral

Panalistler Sadi Sonuncuoğlu, İlber Ortaylı, Şükrü Elektağ, İlker Başbuğ, Metin Feyzioğlu ve Hisamettin Cindoruk

Sadi Somuncuoğlu
Milli bir davamız olan Kıbrıs konusunda üç kuruluş bir araya geldik. 12 Ocakta yapılacak Kıbrıs Görüşmeleri ile ilgili bir bilgimiz yoktur. İlk defa Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin de katılacağı Kıbrıs görüşmeleri yapılacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan da katılacak ve kendisine çok baskılar olacak
 Aslında 1960 da sorun çözülmüştü. 1963 de Makaryos anayasayı çiğneyerek, Türk katliamına giriştiler. 15 Temmuz 1974 de Yunanlı Subaylar da Makaryos'a karşı bir darbe yaptılar. 20 Temmuz da Tüm Türk köyleri kuşatılmıştı. 1974 Barış Harekatı'ndan bu yana görüşmeler devam ediyor. Rumların amacı Kıbrıs'ın tamamını almak olduğundan kesin bir neticeye varılamadı. Nihayetinde Türk Ordusu'nun Kıbrıs'tan tamamen çekilmesi isteniyor. Kıbrıs'tan vaz geçmemiz mümkün değil. Bizim için Konya ne ise Kıbrıs ta odur.

Metin Feyzioğlu
Türkiye çok yönlü ve sistemli olarak varlığını tehdit eden saldırılarla karşı karşıya. Yanlış ve saplantılı dış politikamız nedeniyle derin fay hatları oluşmakta, toplum kamplara bölünmekte. Denetleme ve değerlendirme olmayan yeni anayasa ile başkanlık sistemi getiririlmek isteniyor. Kıbrıs bizim için Yavru Vatan değil Anavatandır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne hizmet etmek bir lütuf değil, aslı görevimizdir.Dünya Haritasının ortasında Ortadoğu ve Akdeniz var.  Yeniden projelendirilme istenen Ortadoğu'nun ortasında Jeopolitik öneme sahip Kıbrıs Adası var. Kuzey Suriye de ırkçı devletimsi bir yapı düşünülürken aynı zamanda Kıbrıs'ın durumu İsrail ve onunla ilgili devletleri de çok ilgilendiriyor. Kıbrıslı Türkler Türkiye'ye karşı kışkırtılmak isteniyor. ''Kıbrıs Türkü yok Kıbrıslı var'' gibi bir ''Millet'' yaratma çabaları var. Oysa Kıbrıs Rumları böyle düşünmüyor, Kıbrıs'ın Rumlara ait olduğunu söylüyorlar. Kıbrıs'ın iki meclisli olmasından vaz geçilmemelidir. Kıbrıs Barolar Birliği'nin daveti üzerine oraya gittim, Kıbrıs davasının kavgasının Ankara da nasıl karşılık bulamadığının feryadını dinledim. Bugün de 1 Türk'e karşılık 4 Rum düşünülüyormuş. Türk nüfus daha çok artarsa dışarıdan Rum getirtilecekmiş. Bizim bu toplantımız dışında Kıbrıs ile ilgili hiç bir toplantı ve bilgilendirme yapılmamaktadır. Bu görüşmelerde İngiltere'ye belki garantörlükten vaz geçeceğini söyler ama sorun bakalım üslerden vaz geçecek mi? Kıbrıs ta sanayi gelişmeli, ekonomi canlanmalı, Mersin gümrüğü açılmalıdır. Kıbrıs Türk'üne birleşelim kurtulalım psikolojisine itiliyor.

İlber Ortaylı



Bu toplantının ortak bir platform tarafından tertiplenmiş olması çok önemlidir. Kıbrıs Adası insanoğlunun gemileri yüzdürmeye başladığından ve Süveyş Kanalı'nın açılmasından beridir çok önemlidir. Bu bölgedeki İngiliz siyasetini çok iyi bilmek ve görmek lazım. Süveyş kanalını İngilizler yapmamış olmamalarına rağmen hisselerinin çoğunu satın alarak ele geçirmişlerdir. Venedikliler Kıbrıs ta büyük hakimiyetler kurmuşlar ama onlar için pek cazip olmamıştır. Türk ve Helenik bir yapı olsa da Kıbrıs etnik olarak Tüktür. Kıbrıslı'nın layık anlayışı fazla Volter'i okumalarından değil, Toroslardan gelen Türkler olmalarıdır.
Britanya eğitim sistemi daha çok Rumlar'a verildi çünkü kendilerine yakın görüldüler. Bugün KKTC'de devletin yetkilileri  Denktaş hariç Türkiye'de ki eğitim sistemi ile yetişen insanlar olup, icraat ve eylemleri de yetişme tarzlarına uygun oluyor. Bölgeye ''Alamanlar'' bile ilgi duyarken Ruslar niçin duymasın ki. İngilizler çok kurnazdırlar. AB den ayrılan İngiltere hiç bir zaman pişman olmaz. Zaten hep hayret etmişimdir; Belçika'nın budala siyasetçileri ile İngilizler nasıl geçinirler diye. Türk hakimiyetinde Ortadoğu ve Kıbrıs'ta huzur vardı. Türkiye zamanında yanlış bir politika uygulayarak vasıfsız insanlardan oluşan iskan politikası uygulanmıştır. Son zamanlarda 15 bin Bulgaristan Türkü yerleştirildi, vasıflı olmalarından dolayı bir sorun çıkmadı.  Kıbrıs'ı yük görmemek lazım. Lüzumlu mu, lüzumsuz mu demeden nerelere, ne paralar ödedik, ödüyoruz. ABD'nin 1974'deki hali ve pozisyonu ile bugünkü aynı değil. Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasındaki kutuplaşma çok büyük.  Her zaman istediğini yapamayabilir.

Hüsamettin Cindoruk
Hayatımın 60 senesi Kıbrıs meselesi ile iç içe geçti. 1955 senesinde 6-7 Eylül hadiseleri oldu. Bunlar Türkiye'nin tertip ettiği hadiseler değildi. Ancak yağmalar yapıldı. Türkiye Tazminatlar ödedi. ''Kıbrıs Tüktür Cemiyeti'ne dava açıldı ve daha sonra hepsi beraat ettiler. Bakanlar konusunda tekrar davalar açıldı ve bu davalar Türkiye'yi Kıbrıs konusunda ciddi sıkıntılara soktu. Bu davaların açılmaması gerekirdi.
1959 Zürih ve Londra antlaşmaları ile büyük bir başarı elde edilmiştir. Lozan'ın 17. Maddesi  Kıbrıs İngiltere ve Türkiye'yi ilgilendirirken Yunanlılar da entrikalarla dahil oldular. Oysa Kıbrıs sadece İngiltere ve Türkiye'yi ilgilendiriyordu. Bazı durumlar bakımından istenmeyen noktalara gelindi. AB'nin Kıbrıs'ın bir bölümünde ne işi var. Haksızlık üzerinden hak aranmaz, amatör siyasetçilerle de dış politika yürümez.

İlker Başbuğ
Türkler bu adayı 400 yıldan fazla yönettiler. Anadolu'nun parçası, uzantısıdır. 900 km uzaklıktaki Yunanistan ilgilenecek de biz mi ilgilenmeyeceğiz. İçinden geçmekte olduğumuz süreçte hiç Kıbrıs tan söz edilmiyor ama son sözü gene Türk milleti söyleyecek. Zorda kaldığımız anlar oluyor, bu durumda tek baş vuracağımız rehber Mustafa Kemal dir. Tarih, ders almayanlar için çok acımasızdır. Diplomasi de yapılan hatalardan dönmek çok zor veya büyük bedeller ödeniyor. İnönü Montrö anlaşmasını tekrar gündeme getirme düşüncesini Atatürk'e açmak için Tevfik Rüştü Aras'ı gönderir. Atatürk der ki biz böyle bir adım attıktan sonra bir daha geri dönemeyiz. Bu yüzden çok daha acı sonuçlar doğabilir. Millet senin kafanı koparır ama bunun bir faydası olmaz. Bugün Atatürk gelse bugünkü yöneticilere ne der?

Abdülhamit  3.5.1877 de Yeşilköy Anlaşmasını imzalar. Üç gün sonra ''Osmanlı'ya yeterince güven verebilmem için Anadolu ve Türkiye kıyılarına yakın olan bir yere ihtiyacım var; Kıbrıs adası sizde kalacak, sadece askeri amaçlarla kullanacağım'' der ve 1879 da İngiltere'nin kullanımına verilir. Bu ara da İngiliz elçi İngiltere'ye telgraf çekip ''Rumlar Türkleri kovmak için büyük çabalar harcayacaklar, Kıbrıs'ın hakimi olmak isteyecekler'' der  1.11.1914 yılında birinci dünya savaşı başlar ve İngiltere Kıbrıs'ın hakimi olur.
Rumlar-Yunanlılar 1929 da Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakını isterler  ama karşılanmaz. 1950 de Ortadosk kilisesi gayri resmi oylama yapar, Makaryos'u Başpiskopos seçilir. 1955 de Rumlar eylemlere başlarlar, bizim  ''Türk Mukavemet Teşkilatı''nı kurmak için üç yıl geçer. Özerklik, muhtarlık veya taksime geçilemez. Katliamlar başlıyor. Rumlar Nato değil, Birleşmiş Milletler askerini istiyor.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 186 sayılı kararı, 4 Mart 1964 tarihinde 1116 numaralı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin toplantısında Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye ve Yunanistan hükümetlerine danışılarak Kıbrıs adası üzerinde bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün kurulması karar verildi. 186 sayılı Birleşmiş Milletler Kararı ile ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' kararına imza attık. Bu karar bizi hep zor durumda bırakmıştır. Görüşmelerimizde hep bu karar karşımıza çıkartılıyor.
 Şimdi Kıbrıs Rum kesimi AB üyesi, bundan güç alıyorlar. 6.3.1995 tarihinde imzalanan AB Türkiye gümrük birliği anlaşması çok kötü bir anlaşma. Türkiye Kıbrıs Rum Kesimi'nin AB üyeliğine maalesef onay vermiştir. Türkiye buna engel olabilirdi. Garanti antlaşması birinci maddesi Kıbrıs Cumhuriyeti kendi başına diğer devletlerle birlik antlaşmaları yapamaz. Dolayısıyla bu durum Kıbrıs Rum Kesimi'nin AB'ye üyeliğine maniydi.
Zürih, Londra ve Lefkoşa antlaşmaları en başarılı antlaşmalardı. Bunların mimarı Fatin Rüştü Zorlu ve Rauf Denktaş dır. Maalesef Bakan asıldı. Bülent Ecevit, keza Semih Sansar Kıbrıs ve tabi ki Tür Ordusu; Kıbrıs denince akla gelen kahramanlardır. Kıbrıs sadece Türkiye'ye yakınlığı ile değerlendirilip, Kıbrıslı Türklerin meselesi olarak görülemez. Dolayısıyla son söz Türk milletinindir. Önümüzdeki hafta (12.1.2017) Kıbrıs görüşmeleri yapılacak ancak neler görüşüleceği milletten saklanıyor, belli ki bu istenilerek yapılıyor. Sayın Akıncı orada burada konuşuyor peki Türkiye'ye danıştı mı?  220 bin Türk'ün %20'si kadar Rum'un Kuzey'e gelmesi öngörülüyor. AB normlarına göre bu gelenler iş kurup, yönetime bile gelebilirler. Bu durum da Türklerin azınlığa düşmesi demektir. Daha önceki görüşmeler Birleşmiş Milletler gözetiminde yürütülüyordu ancak bu görüşmeler AB çerçevesine taşınmak isteniyor.

Peki Kıbrıs için ne yapmalı, nasıl bir politika takip edilmelidir.

1-İki egemen halk ve devlete dayalı çözüm. Yani Kıbrıs'taki Türk devletinin başkanı kurucu devletin kuruluşunda imzası olmalıdır. Çünkü federal devletler kendi rızaları ile bir araya gelen devletlerdir. Kurucu Türk devleti olarak imzanın olmaması durumunda ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' olarak kalacaktır.

2-Garanti antlaşmaları olmalıdır. Çünkü anlaşmazlık olduğunda Türkiye müdahale edebilmeli.

3-İttifak antlaşması olmalıdır, Türk Ordusu'nun orada kalmasını sağlar.

4-AB müktesebatı olmalıdır ancak ben şahsen Türkiye'nin AB üyesi olacağını sanmıyorum. Rumlar AB üyesi, Yunanistan da AB üyesi olduğuna göre Kıbrıslı Türkler de AB müktesebatından yararlanmalıdır, aksi durumda Türkler azınlık durumuna düşerler.

5-İki kesimliliğe nüfus olarak görmek değil de, toprak olarak da bakmak lazım. Kendi yönettiğimiz bölümdeki nüfus çoğunluğunu dikkate almak gerekir.

Garanti ve ittifak anlaşmalarında toprak konusuna girmemek lazım. Toprak ve harita düzenlemeleri önemli parametrelerdir.
Zürih ve Londra anlaşmalarına rağmen  Mayıs 2004 de Rumlar AB'ye dahil edildi. Maalesef 29.10.2004 tarihinde 10. Papa'nın heykeli önünde AB  Anayasasının kabulüne imza attık, orada eski Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı vardı.
Bugün Rumların ne istediğini bilmiyoruz ancak yabancı kaynaklardan öğrenebiliyoruz. %7 toprak ve Karpas, yani İskenderun Körfezi'nin devamı isteniyor. Oysa doğal gazlarımız, fosil kaynaklı enerji kaynaklarının bulunduğu hat  Karpas-İskendrun hattıdır.
Girit bağımsız olunca nüfus çoğunluğu Türk'tü ancak Yunanistan'a bağlanınca Türk nüfus azaldı. Aynı oyun Kıbrıs'ta da oynanabilir. Bu arada toprak meselesi bireysel mesele olarak halledilmek isteniyor. Buna da müsaade etmemek lazım.

Şükrü Elekdağ
Rumlar AB'yi de arkalarına alarak Annan planını da aşarak daha ileri seviyede haklar elde etmek istiyorlar. Türkleri kendilerine bağlı bir azınlık statüsünde görmek istiyorlar.  12.1.2017 den itibaren Türkiye, Yunanistan, KKTC , Güney Kıbrıs ve İngiltere beşli görüşmeler başlayacak. 11.01.2017 de birbirlerine haritalar sunacaklar. Erdoğan da katılacak ancak bu toplantıya katılmasını son derece tehlikeli buluyorum. Kazanılmış hakları müzakereye açmak son derece tehlikelidir. Anastasis bir söyleşide imzalanacak anlaşmada Türk Ordusu'nun adadan geri çekileceği hususunun yer alacağını söylemiş.  AKP Hükümeti'nin yaşananlardan ders almadığı anlaşılıyor. Türk Ordusu'nun adadan çekilmesi, Kıbrıs'ın Girit'leşmesi demektir. Bu durumda anında Enosis hortlayacak, Kıbrıs Yunanistan'a bağlanacak ve Akdeniz ikmal yolları ellerine geçecek. Garanti anlaşması Enosis'i önler. Türkiye Kıbrı'ta asker bulundurarak aynı zamanda kendi güvenliğini de sağlamış oluyor. Kıbrıs görüşmeleri uluslararası konferans haline getirilerek, bir oldu bitti yaratmak istiyorlar. KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı Rum kesiminin başkanına boyun eğmiş durumda. Gazeteci  Vedat  Yenerer soruyor ; ''Kırk, ellibin Rum KKTC'ye yerleşecekmiş ne diyorsunuz''; '' Evet ama o kadar Rum gelme'' demiş. Cenevre görüşmelerinin kalıcı çözüm üretebileceği kanaatinde değilim. Erdoğan'dan ricam bu toplantıya gitmeyin. Size dayatılacak olan garanti ve ittifak  anlaşmalarının sulandırılmasıdır. AB Kıbrıslı Türklere ağır gümrük birliği uyguluyor. Cenevre görüşmelerinden önce bu sorun halledilmeliydi.

Kıbrıs'ta tek çözüm konfederal çözümdür. Federasyon uygun değil. Her iki taraf ne birbirlerinden çok uzak, ne de yakın olamaz.

Türkiye elinin kuvvetli olduğu bir zamanda masaya oturmalıdır. Bugün böyle bir durum sözkonusu değil.
Yazımı sonuna kadar okuma nezaketinde bulunan herkese teşekkür ederim. Umarım faydalı olmuşumdur.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com


3 Ocak 2017 Salı

AYNI SOFRAYA OTURMAK ZORUNDAYIZ

İçki içmem. İçki masasında olsam dahi kendimce, nedenlerimden dolayı gene içmem ama dostlarımla beraber olduğumda en az onlar kadar içmiş gibi sarhoş olurum. Çünkü o sohbet ortamında olmamızın müşterek yanı dinimiz, inancımız değil; ya nedir; başka başka nedenler. Aynı iş yerinde çalışmak, aynı yerde tatil yapıyor olmak veya aynı okulda okumuş olmak. Beraber olduğumuzda kimliklerimizi dışarıda bırakıyor, kariyerlerimizi unutuyoruz. Hepimiz "Ulan Mehmet, Ulan Tanju, Ulan Altuğ'uz. Kısaca hepimiz ulanız" 
...
Düşünsenize ertesi günkü coğrafya dersine ineklemek için yatakhane tuvaletinde ders çalışmalardan bahsetmek, "Çıksana ulan sıkıştım" muhabbetleri, rahat kopya çekelim diye fizik hocamızın masasına tüm günlük gazeteleri yığmak, coğrafya hocasının arabasını park ettiği yerden başka yere taşımak, kadıncağıza arabasını aratmak veya egzozunu patates ile tıkamak, ders yapmayalım diye 1 Nisan'da tahtayı sabunlamak ve çileden çıkardığımız sevgili fizik hocamızın tahtayı yıkatması veya hiç bir şey anlamadığımız; dersini tek başına anlatıp,seksen kişiden on kişinin anlamasını yeterli bulan matematik hocamıza dair anılar, üçbinbeşyüz erkek içine alınan otuz kız öğrenciye dair muhabbetler...veya Selçuk'un kaptanlık maceraları, her limanda bir sevgili muhabbeti, Şakir'imizin İngiltere de taksicilik serüveni, Nedim komutanın askerlik anıları ve elbette siyasetsiz olmaz; gerçek bir sosyal demokrat olan Enis kardeşim ve Türk milliyetçisi benim üzerimizden yapılan sofranın tuzu biberi biraz siyaset. 
...
Böyle bir sofranın her zaman içmeyeni ben olsam da; inanın ki içeni olmasa muhabbetin tadına varmamız mümkün değildir. Yine böyle bir muhabbetin içeni de, hatta sarhoş olanı da gerekiyor. O an için hepimiz liseliyiz ve hepimiz olabildiğince delikanlıyız. Bütün stresimizi atıyor, adeta rehabilite oluyoruz. İster kabul edelim, ister etmeyelim Türkiye de içenin de, içmeyenin de aynı sofrada buluştukları ve birbirlerinin o sofrada olmalarına tahammül ettikleri an özlem duyduğumuz Türkiye hayata geçecektir. 
...
Maalesef son onbeş yıldır özellikle iktidar tarafından da destek gören siyasal İslam üzerinden sürdürülen dini tahakküm ve sürekli mesaj verme gayretleri doğal bir ayrışma ve ötelemeye neden oldu. Bundan vazife çıkaran aklı-evveller yılbaşı kutlamaları üzerinden ayrımcılık kusmuşlardır.

...
Aslında malum meşhur modacının söylediği sözleri hatırlayacak olursak; içine düştüğü rezil ve affedilemez durumun sebebi elbette ilk başta kendi aklı, fikri ve hür iradesidir ancak sürekli olarak cümlelerini "İçeceğim" diyerek sürdürmesi bir sıkıştırılmışlığın, öteleştirilmişliğin, ötekileştirilmişliğin yaşattığı psikolojik hal olup, toplumumuzun en azından bir kesiminin farklı nedenle yaşadıkları travmayı gösteriyor. Türkiye'nin içinden geçmekte olduğu süreçte malum modacının telaffuz ettiği sözler bir çılgınlık halinin dışa vurumudur. Bu durum belli ki onun canını yakacak ancak devleti yönetenler ve toplum bilimcileri tarafından iyi gözlemlenip, analiz edilmesi gerekir. Bunun benzerini ama karşı taraftan olanını da hemşirelik yüksek okulu birincisi seçilen ama başörtülü olması nedeniyle diploma töreninde başının zorla açılmasına yeltenilen hemşireye konuşma izninin verilmemesi olayında yıllar önce yaşamıştık.
...
Demem o ki sevgili dostlar kardeşliğe, birliğe ve beraberliğe acıkmışsak şayet; aynı sofraya oturup, aynı kaba kaşık sallamak zorundayız.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com



31 Aralık 2016 Cumartesi

EGEMENLİK İFFET VE NAMUSTUR PAYLAŞILAMAZ

Milli Düşünce Merkezi’nin öncülüğünde başlatılan ‘’Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi’’ adına düzenlenen; İstanbul’da Süleymaniye Darüzziyafe Resturan’da yoğun ilgi ve alakanın olduğu kalabalık bir topluluğa hitaben Eski Bakan ve milletvekili Sadi Somubcuoğlu, CHP eski milletvekili Prof. Dr. Birgül Ayman Güler, milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ ve eski İstanbul Barolar Birliği Başkanı Doç. Dr. Ümit Kocasakal özellikle ‘’Yeni Anayasa Değişiklikleri ve Başkanlık Sistemi’’ üzerine söylenebilecek, anlatılabilecek ne varsa  siyasi ve hukuki açıdan anlattılar, değerlendirmelerde bulundular.

İzleyebildiğim kadarıyla almış olduğum notlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sadi Somuncuoğlu

Yapılmak  istenen 29 Ekim 1923’ün tasfiyesi ile ‘’Yeni Türkiye’’ye geçilmek isteniyor. Milletvekillerine yeminlerine sadık kalmalarını bekliyoruz. Egemenlik şimdiye kadar binlerce yıl süregeldiği üzere Türk Milleti’ne aitti; bundan sonra el değiştirerek tek otorite olacak olan Cumhurbaşkanına verilmek isteniyor.  Sistem değişikliğini kim istiyor; 1993 yılından beridir ‘’Türkiye sadece Türklere ait değildir’’ diyen birisi.  28 Şubat süreci  bu düşüncenin sahibinin önünü açmaya yönelik fırsat yaratmıştır. İngiltere hakemliğinde Oslo görüşmeleri  denen ihanet  süreci ve buna dair tutanaklarda yer alan ‘’Çatışmazlık’’ süreci , etnik kimlikler, özerklik ve  yeniden millet tarifinin yapılması gibi bir çok talepler görüşülüp, tartışılmış ve karşılıklı taahhütlerde bulunulmuş. Terör örgütüne İngiltere hakemliğinde uluslar arası meşruiyet kazandırılmıştır.
Şimdi yapılmak istenen; bu süreç içinde PKK marifeti ile bir türlü başarılamamış olan bölünme ve ayrışmayı  tam yetkili tek adam Cumhurbaşkanı marifeti ile başarmak istiyorlar.

 1876 dan beridir egemenlik hep Türk milletinin olmuştur. İlk defa devletin kimliği tartışılıyor. Türk milletinin kaderi bir faninin iradesine terk edilemez. Egemenlik aynen iffet ve namus gibidir; bölünmez, paylaşılamaz

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler

Farklı görüşlerde olan ama ‘’Birlikte Türk Milletiyiz’’ duygusu etrafında bir araya gelmiş, oldukça kalabalık bir topluluğuz. ‘’Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir’’ diyenler olarak bir aradayız. Sistem değişikliği AKP-MHP işbirliği ile gündeme getirilip, CHP marifeti ile şerbetlenerek meşrulaştırılmıştır.

21 maddelik anayasa çalışmasını kim yaptı, siyasi sorumluları kim belli değil. Bu kadar berbat metni kim veya kimler hazırlamış olabilir; belli değil. Maddelere bakıyoruz, Venedik Komisyonu, yani AB dayatması maddeler. Venedik Komisyonu kararlarının aşamalara bölünmüş anayasa çalışması olarak görmek mümkün. Millete ABD’deki başkanlık sistemi gösterilerek bambaşka bir şey yapılmak isteniyor. Meclis kanun çıkarabiliyor ama Cumhurbaşkanı da ‘’Kanun Hükmünde Kararname’’lerle kanun çıkarabilecek. Cumhurbaşkanının KHK çıkardığında doğrudan resmi gazetede yayınlanabilecek ama Meclisin çıkardığı kanun resmi gazetede yayınlamadan önce Cumhurbaşkanının onayına sunuluyor. Meclisin üzerinde yetkilendirilmiş bir Cumhurbaşkanı.  KHK’nin iptali için meclisin 3/5’nin yani 600 milletvekili olursa 360 gibi oldukça yüksek bir sayıyı tutturmak gerekiyor.  Cumhurbaşkanının meclisi fesih etme yetkisi var ve yeni bir seçimde tekrar aday olabiliyor. Mesela her defasında görev sürecinin bitimine az bir süre kala meclisi fesih ederek ömrü boyunca kendisini Cumhurbaşkanı seçtirebilir.  Meclis Cumhurbaşkanının vesayeti altında olacak. Cumhurbaşkanına yardımcısı vekalet eder diyor ama hangi yardımcısı belli değil. Milletvekilleri Cumhurbaşkanına sözlü soru

 soramayacaklar; çünkü onlar yok hükmündeler adeta. Bakanlar seçimle gelen değil, Cumhurbaşkanı tarafından atama ile geliyorlar, millet seçmediği için sorumsuzlar. Şimdi milletvekilleri toplum ve devlet meselelerini görüşmek üzere meclis toplanabiliyor ancak yeni usule göre sadece toplum meselelerini görüşmek üzere toplanabilecekler. Şimdi 1/10 yani 55 milletvekili araştırma önergesi verebiliyorlar, yeni usulde salt çoğunluk aranacak. Cumhurbaşkanı meclisi fesih nedenleri belirtilmemiş.


Doç. Dr.Ümit Kocasakal

Millet ve memleket severler bir aradayız. Yurttaşlık kavramını çok önemsiyorum. Yurttaşlık kültürü tüm ayrımcılıkların panzehiridir. Sistem değişikliğini kim, niçin istiyor. İstikar için sistem değişikliğini dayatıyorlar. Peki AKP hükümetleri  15 yıldır ne istediler de yapamadılar. 15 senedir hükümet anlamında en uzun istikrarlı dönem değil mi. Bu istikrar parlamenter sistemle sağlanmadı mı? En istikrarlı yönetim dikta rejimleridir ki, bu mu isteniyor.

Sorun yeni anayasa değil, sorun var olan anayasaya uymamaktır. Türkiye yön duygusunu yitirdi. Yorgun ve bitkin. Bu anayasa değişikliği niçin BOP projesinin uygulama sürecinde gündeme getirildi ve gerçekleştirilmek isteniyor. Yeni anayasa Türk milletinin değil, emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin talebidir. Son günlerde sıkışınca milli birlikten bahsedenler peki niçin Lozan ile kavga ediyorlar. Kişiye özel, tek adam sistemine Türk tipi başkanlık denmesi de Türk milletine hakarettir. Siyasi ve hukuki denetimi olmayan bu sistem diktatörlüktür.  Cumhurbaşkanı bir sabah kalkar, ruhi durumuna göre savaş ilan edebilir.  Meclisin ilgası yetkisinin tek kişiye verilmesi, anayasanın değiştirilemez ilkelerine aykırıdır.

Prof. Dr. Ümit Özdağ

Ben Devlet Bahçeli tarafından ihraç ettirilmiş bir vekilim, o halde gerçek MHP milletvekiliyim. Savaş dalgalarının kıyılarımızı vurduğu bir anda anayasa ve sistem değişikliğine niçin ihtiyaç duyuldu

Daha yeni sınır illerimizi ziyaretten geldim. Gazilerimizi ziyaret ettim. 11 leopar tankı, 2 zırhlı ve 1 helikopter kaybımız var. Gazilerimiz, ‘’ancak ordularda olan silahlar terör örgütünün elinde var’’ diyorlar. Aynı anda Kıbrıs da üzerimize çullanmak istiyorlar. Milleti bölmek için referandum süreci başlatıldı.

15 Temmuzun arkasındaki dinamik güçler devredeler. İçinden geçmekte olduğumuz süreç dikkate alındığında adeta birinci meclisi gibi bir meclis konumunda bir meclis olması gerekirken Ukrayna tipi bir meclis görünümü var. Sürekli kurucu meclise hakaret ediliyor. İnsan milletin tarihine bu kadar düşman olabilir mi?  Kuvvetler ayrılığının olmadığı anayasa olur mu; olsa da Recep Tayyip Erdoğan Anayasası olur.  Mecliste 330 sayısı bulunamadığı sürece Cumhurbaşkanına bir şey sormak mümkün olmayacaktır. Muhalefete, bizlere karşı basında ve TV’lerde aşırı ambargo uygulanırken yeni anayasa tartışmaları nasıl yürüyecek, mümkün değil. Böyle bir anaysa değişikliği gerçekleşse bile, Türkiye’yi yönetmek mümkün olmayacaktır.
 Yeni yapılan değişiklikle anayasanın 123, ve 126. Maddelerine göre Cumhurbaşkanı canı  isterse ülkenin bir bölümünde özerklik ilan edebilir.  


Bu yetkiyi elde etmek isteğinin arkasında ileride federal yapıya gidilme isteğidir. Bütün bunlar Oslo sürecinde alınan kararların uygulamaya sokulmasıdır. İstiklal Savaşı’ından çıkan bu meclis Recep Tayyip Erdoğan’a yenilmeyecektir. Atatürk’e dahi verilmeyen bu yetki Erdoğan’a da verilemez; O’na dahi üç aylığına verilmişti ve sadece Deniz, Hava,  Kara birliklerinin komutası içindi. Daha sonra değişiklik yapıldı. Ordu komutanlığı; barışta genel kurmay başkanlığına, savaşta ise hükümet adına Cumhurbaşkanına verildi. Kantin asteğmeninden başkomutan olamaz. Bu anayasa değişikliği gerçekleşirse şayet daha sonra halifelik konusu gündeme getirilecektir.

Biz beş milletvekili ile beraber çok sayıda MHP milletvekili anayasa değişikliğine hayır diyecektir. Beni partiden ihraç ettiren Devlet Bahçeli aynı şeyi Bülent Didinmez  marifeti ile beni Ergenekoncu ilan etmişti, şimdi de Ortadoğu Gazetesinde bir yazarlarına Fötöcü olduğum yazdırdılar. Bunların yaptığı korkaklıktır. Burada iki tane paşam var ve Ergenekon, Balyoz davaları sürecinde fetö denen bu örgüte karşı verdiğim mücadelemi biliyorlar. Onun için korkaklar üzerime gelmeye devam ediyorlar. Artık susmayacağım, yeter artık.

Ümit Bey panel de son konuşmacıydı.
Program, katılımcılara plaketlerinin takdimi ile nihayetlendi.

Mehmet Soral

19 Aralık 2016 Pazartesi

ÜLKÜCÜ GENÇLER AMAN DİKKAT...


Sevgili ülkücü gençler,
Ülkemizin içinde bulunduğu durum malum. Duygusallığımız had safhada ve acımız büyük. Şimdi şer odakları akla, hayale gelmedik yol ve yöntemlerle siz ülkücü gençlerimizi çatışma ortamına çekerek iç çatışmanın figüranı yapmak isteyeceklerdir. Lütfen bu tuzağa dikkat edelim. Ülkemizin bu duruma gelmesinin müsebbibi olanları elbette biliyoruz, hesabını sormayı hassas ortam sona erene kadar erteleyip, mahallemizden başlayarak bölgemizin milliyetçi kanaat önderlerinin duruşlarını takip edip, akıl danışarak hareket edelim. İçimizdenmiş gibi görünen ama yanımızda, yöremizde görmediğimiz kişilerin sloganlarının peşinden giderek, önceden kurgulanmış hedeflere yönlendirilme yanlışlığına düşmeyelim."
...
Ahmaklığa lüzum yok. Üç hilalli bayrakları alarak HDP binalarını işgal etmek senin görevin değil. Eğer illaki bunu yapmak gerekiyorsa 15 Temmuz karşı duruşunu kendilerine mal edenler yapsınlar. Kim mi bunlar; yandaş basını takip edin, anlayabilirsiniz. 
...
Dikkatinizi çekmek isterim ki; 12 Eylül 1980 öncesi ülkücüler de aynen 15 Temmuz'daki gibi karşı bir duruş sergilemek ve "Emperyalist bir rejim"in istilasına karşı koymak adına mücadele vererek; bilinen 3500 ülkücü şehit ve daha binlerce gazi ve mağdurumuz oldu. Ancak devlet ülkücülere "Benim işimi yapmak sana mı kaldı" diyerek, bu ülkenin en dinamik ve nitelikli unsuru, ülkücü gençliği yıllarca hapishalerde çürüttü, mağdur etti. Oysa aynı saiklerle ve haklı olarak 15 Temmuz'da da halk bir kalkışma, belki de rejim değişikliğine engel oldu ve başardı da. Şimdi haklı olarak bizzat devletimiz 15 Temmuzun sivil kahramanlarının ölenlerine şehit, kalanlarına gazi ünvanı verdi. Peki bugün aynı saiklerle devletine, milletine ve rejimine sahip çıkmış 12 Eylül 1980 öncesi ülkücülerinin devlet nezdindeki tanımlaması nedir. En yetkilisinin tanımlaması ille Fatiha'yı bile bilmeyen güruhuz; öyle demedi mi muhterem. 
...
Dolayısıyla eğer Kayseri HDP binası işgal edilecekse; (Şahsen tasvip etmiyorum) bunu yapması gerekenler o ilden %70 civarında oy alan AKP'nin "Ak Gençlik"ğinin olması ve ampullü flamalarını da HDP binasından aşağı asmaları gerekmezmiydi. Peki niçin ''Üç Hilal'' asıldı. Çünkü ülkücüler hedef gösterilip, kirli savaşta yine onlara bedel ödettirilmeye çalışılıyor. 
 ...
Sevgili ülkücü gençler, sizlerin en güçlü haliniz okuyarak, tahsil görüp nitelikli insanlar olarak yetişmenizdir. Bugünkü yaşadıklarımızın en büyük nedenlerinden birisi 12 Eylül 1980 öncesinin nitelikli ülkücü gençliğinin hapishanelerde geçen ömürleri nedeniyle yarım kalan tahsillerinin tamamlayamamaları ve doğal olarak onların olması gereken makamların devletin temeline dinamit koyacak cemaat ve diğer sünepe siyasi oluşumlara bırakılmış olmasıdır. İşte bir önceki yazımın devamı olarak diyorum ki; bugünkü konjonktür gereği bu ülke için bir bedel ödenmesi gerekiyorsa; yukarıda anlatmaya çalıştığım nedenlerden dolayı ilk önce önde gidenler ülkücüler olmamalı. Ülkücülere daha çok sıra var. Kaldı ki iç çatışmanın hiç bir zaman galibi olmaz; bu gerçeği de not alalım. 

Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

15 Aralık 2016 Perşembe

MHP HEP DEVLETİ YÖNETENLERİN PARTİSİMİYDİ YOKSA

Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesi Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Ali Sağır'ın MHP'den ihraçlarına yönelik açmış oldukları cezanın iptali davasını reddetti. Böylece Akşener, Özdağ ve Sağır'ın partiden ihracı kesinleşti.
...
Bana öyle geliyor ki; bu karar ile MHP'nin Türk siyasi tarihindeki misyonunu tamamlatmak ve aynı zamanda MHP muhaliflerine her kapıyı kapatıp, MHP iç siyasetinde çaresizliği göstererek ''Gidin, gerekiyorsa başka parti kurun'' denilmektedir.
...
Bu olup, bitenler; geçtiğimiz aylarda kendi fikrim olarak ileri sürdüğüm ''MHP devletin paralel MİT'i ve Sayın Devlet Bahçeli de O'nun müsteşarı'' şeklindeki düşüncemi doğruluyor.
...
Biz ülkücüler artık şunu kabul ediyoruz ki; Sayın Devlet Bahçeli Genel Başkan olduğundan beridir hiç bir zaman Türkiye de yaşanan kırılmalarda ideolojik bakış açımıza ve siyasi beklentilerimize uygun kararlar vermemiştir.
Evet, yaşanan kırılma süreçleri dışında milliyetçi söylemlerde elbet de bulunmuştur; bunun nedeni ülkücü-milliyetçi kitleleri kontrol altında tutmaya yöneliktir. Yani Sayın Devlet Bahçeli genel başkan olduğu sürece ülkücüleri değil, daima devleti temsil etmiş; dolayısıyla devleti yönetenlerin yanında olmuştur.

...
Mesela 7 Haziran sonrası Sayın Meral Akşener partiyi bırakıp, AKP'ye geçerek, geçici hükumette teklif edilen görevi kabul etmediği halde Sayın Bahçeli O'ndan nefret edebiliyor ama aynı şekilde Tuğrul Türkeş'ten nefret etmiyor hatta meclisteki beraber görüntülerinde mutluluk pozları verebiliyorlar. Niçin; çünkü Türkiye de yine 7 Haziran sonrası bir kırılma yaşanıyordu ve Sayın Bahçeli kendince ''Devletin adamı'' olarak, devletin bekası için bir karar vermek durumundaydı ve o kararını da vererek Tuğrul Türkeş'in AKP'ye geçmesine müsaade etmiştir.
...
Dolayısıyla ihraçlarla ilgili verilen kararlar hukuki olmaktan ziyade şu an için devletin ''Gereksinim duyduğu, verilmesi gereken kararlar''dır. Derin devlet var mıdır,yok mudur bilemem ama eğer varsa da güçlü bir MHP istenmemektedir. Yani kısaca demem o ki; MHP kuruluş amacında olmasa bile Sayın Devlet Bahçeli sayesinde bir ''Devlet Partisi'' olmuş, varlığını da bu minval üzerine sürdürüyor.
...
Artık Türk milliyetçileri şuna karar vermek durumundalar; ya MHP'yi devletin elinden alıp, özelleştirecekler, kuruluş amaçlarındaki kimliği ile buluşturacaklar; bunun için sabırla bekleyişlerini sürdürecekler veya MHP'nin misyonunu tamamladığını düşünerek, bir yerden başlamak adına ihraç edilenlerin (En azından şimdilik ) koordinatörlüğünde merkez sağ ve ulusalcı solu da kucaklayan yeni bir yapılanmayı düşünmek zorundadırlar. ''Ulusalcı solu da yanımıza alalım'' önerimin nedeni; sağın bu ülkeye yaşattığı ve hala devam eden ihaneti nedeniyleydir.
...
En azından kendimce şunu fark ettim ki; MHP her zaman ''Devleti Yönetenelerin Partisi'' belki de devletin partisi konumunda olmuştur.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

2 Aralık 2016 Cuma

''DİNİMİZİ BAŞIMIZA BELA EDENLER''

Rahmetli Yaşar Nuri Öztürk eğer yaşıyor olsaydı belki de Adana da yaşanan facia üzerinden; ''Bu milletin dinini başına bela ettiler'' diyecekti. Saygı duyduğum bir insandı, O’nun yerine ben söylemiş olayım. 

Bu arada yaptığım ironiyi fark edemeyip, beni külliyen kafir ilan edecek olanlara hakkımı helal etmeyeceğimi de peşinen söylemiş olayım.
...
Birçoğunu biliyor, hatta tanıyorum. Yetim kalmış, fakir fukara çocuklarının tahsillerini tamamlamak; dinini, diyanetini öğrenmesini ve aynı zamanda bir tabak sıcak çorba içebilmek imkanına kavuşmak; doğruluk, dürüstlük ve genel ahlak açısından şüphe götürmeyen itimadın sağladığı ''Sanılan'' güven ortamına emanet edilen çocukların başlarına gelmeyen kalmadı. 
...
Daha iyi Müslüman, mümin olmak ve Allah'ın rızasını kazanmak; yaşadıkları aile dıramlarını unutmak adına servetlerini bile feda ederek cemaatlere giren binlerce insan bir de baktılar ki fetöcü olmuşlar.
Devleti ve milleti yönetenlerin yönetemezlikleri yüzünden bu insanların ''Dinleri başlarına bela oldu''
...
Neyse, gelelim asıl meselemize.
Aslında öğrendiğimize göre bölgede niteliklii yeterli sayıda çok yurt varmış. Yangın çıkan yurt barınma ihtiyacının paralelinde aynı zamanda dini eğitim ihtiyacını da karşılamaya yönelikmiş.
...
Bütün mesele ailelerin çocuklarının milli eği



tim müfredatı yanında dini bilgileri de öğrenmelerini istemelerinden kaynaklanmaktadır.Bu boşluğu değerlendirmek isteyen dini cemaat ve dernekler ''Allah rızası için hayırlı işler yapıyorlar'' ön kabulü ile elde edilen dokunulmazlık zırhına bürünüp, eksiklikleri konusunda herhangi bir yaptırım veya tehdit hissetmeden icraatlarına devam ediyorlar.
...
Dini eğitim, öğretim bir ihtiyaçtır ve devlet ne yapıp, edip bu ihtiyacı maksimum düzeyde karşılamalıdır ki; aileler çocuklarının dini eğitimi için ''Merdiven altı'' yapılanmaların suiistimallerine açık hale gelmesinler. 
...
Aileler hiç de o kadar uzun süreli dini eğitim beklentisinde de değiller. İster inanın, ister inanmayın bütün suiistimallerin nedeni; Müslüman bir ailede çocuğun en azından namaz kılacak kadar yeterli sayıda sure ezberleyebilmesi ve Kuran-ı okumasını (anlamaya yönelik hiç bir şey yoktur zaten) öğrenmesi isteğidir. Yine ister inanın, ister inanmayın; imam hatip ortaokul ve liselere gönderilen çocuklar bu ihtiyaca binaen gönderiliyorlar; imam veya din adamı olsunlar diye değil. Namaz surelerini ezberleyip, Kuran-ı okumayı öğrensinler diye bir çok öğrenci istemeden, ailelerinin dayatması ile imam hatip okullarına gönderiliyorlar ve maalesef çocukların hayalleri de, istikballeri de maf oluyor.
...
Bu sorun ilkokul düzeyinde halledildiği an problem kalmayacaktır diye düşünüyorum. İlkokullarda cumartesi öğlene kadar gerekirse taşımalı usulle bu ihtiyacın giderilmesi için fırsat yaratabilinir. 

Belki de bu formüle yine dini gerekçelerle karşı çıkılacaktır; zira bu işte vergisiz kazanç gibi büyük bir rant var. Çünkü bunların vergisi peşin ödenmiş ‘’Allah rızası’’ dır sözüm ona. Aksi durumda devletin de, milletin de, hatta dinimizin de başı beladan kurtulmayacaktır. 
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

30 Kasım 2016 Çarşamba

GÜNDEME DAİR DALDAN DALA

Siz Hiç Oğluna Kürşat İsmi Veren Arap Gördünüz mü?
Gülaçtı, Gülnaz, Gülbeyaz, Safigül...
Bu isimler "Gül" sözcüğünden türetilmiş olan bir anda aklıma gelen isimler ve benim memleketimde sürekli verilen, canlı isimler.(Şebinkarahisar, Alucra, Çamoluk yöresi)
...
Değerli dostlar yukarıda "Bir çırpıda" aklıma gelen kız isimleri özbe öz Türkçe olup, maalesef günümüzde Arapça sayesinde asimile olmuş isimlerdir.
...
İnsanlar nasıl ki daha iyi bir müslüman olalım derken bide baktılar ki Fetö'cü olmuşlar; aynı şekilde daha iyi bir müslüman aile olalım derken, isimleri Kuran da geçiyor diye çocuklarına Arapça isimler koydular ve Araplaştılar.
....
Yukarıda örnek verdiğim isimleri önerdiğim de düşünceli düşünceli; ağız veya burun büküyorlar. Didik didik Kuran da geçen isim arıyorlar; üstelik de yaygın olmayan, kendilerine özel olacak. Bu güzelim isimleri de "Yoz" buluyorlar akıllarınca.
...
Yahu be kardeşim insanı hem dinen bem de insani olarak nitelikli yapan taşıdığı isim değil; yarattığı intiba ve taşıdığı aidiyettir. Kuran da en çok geçen ismi dahi koysanız şerefsize de, puşta da faydası olmaz.
...
Maalesef insanların ekonomik imkanları paralelinde kültürel olgunluğa erişip, nitelikleri de artmıyor. İmkanları artan insanlarımızın hac ve umre ziyaretleri üstelik de her sene tekrarlanarak arttı ve bu vesilelerle Kutsal topraklara giden Türkler adeta Araplaşarak, milli kimliklerinden bir şeyler bırakarak geriye döndüler, dönüyorlar.
...
Burada kesinlikle maksadımız Arap düşmanlığı yapmak değil; Arap Arap gibi olsun, Türk de Türk gibi olsun; bizim istediğimiz budur.
Siz hiç oğlunun ismini Kürşat, kızının ismini Gülnaz koyan Arap gördünüz mü?

Of be, gene mi Kudüs...?
Artık usandırdınız be kardeşim..
Müsebbibi olduğunuz, terk-i beden eyleyen İMANLARIN geri dönüşü için ne yapabilirsiniz; bunun için toplantılar yapıp, sempozyumlar düzenleseniz...

Görevini yerine getirmeyenlere sürekli af; ya getirenlere...
Yeniden yapılandırma, faiz silme,erteleme, bazen de af. Daha devam eden nice nice kıyaklar....
...
Kendimi bildim bileli devletime bir gün dahi bir kuruş borçlu kalmadım.
...
Devlet büyüktür, affeder amenna; ama be kardeşim bizler gibi tüm sorumluluklarını zamanında ve gerektiği şekilde yerine getiren insanları onurlandıracak veya keriz konumundan kurtaracak bir iltiması olamaz mı?

Etnik piçler gene Atatürk ile uğraşıyorlar
Ne kadar aidiyet yoksunu etnik piç varsa aynı gazetede bir araya gelip, "1938 de zulüm bitti" başlığını atmışlar.
22.02.2017 tarihinde saat 09:05 de yapılacak duruşmada bunun hesabını verecekler.

Teşekkürler Bülent Bey.
Bülent Eczacıbaşı, şirkette "Uydurukca" adını verdiği, İngilizce kelimelerin aralarına serpiştirildiği "Plaza Dili"ni yasaklamış. Bu dili kullananlardan kelime başına 5 TL kesecekmiş. Kesilen bu 5 TL'ler Eczacıbası Gönüllülerine gidecek ve okullara sözlükler alınacakmış. Amaç her geçen gün fakirleşen Türkçemize sahip çıkmakmış .
...
"Oha falan oldum yani!..." kepazeliğine dikkat çekerek, idealist duygu ve milli hislerle meseleye ne kadar sahip çıkarak dikkat çekip, bişeyler yapabilme çabasını çok manidar buldum.
Teşekkürler Bülent Bey.

Atatürk'ü Karga Kovalayan Adam gören puşt
Hazırladığı belgeselde Atatürk'ü "Karga kovalayan çocuk" mertebesine indiren, rol için seçtiği çocuğu da Türkiye de hiç çocuk yokmuş gibi Yunanlı seçen, Çanakkale'ye gelen emperyalist askerlerini hümanist duygularla bezenmiş gönül elçileri gösteren, sosyal demokrat kamuflajlı puştun üzerinden Avrupa'ya serzenişin kanıma dokunduğu gibi, adamı Avrupalıların gözünde hiç de hak etmediği itibari kazandırıp, ilahlaştırdığının farkındamısın muhterem. Atık parasız, pulsuz kalmaz. Sayende kazandığı ün ile vereceği konferans ve söyleşilerle sırtı yere gelmeyecektir.
...
Harman yerine, öküzün sıçtığı bok misali; kürekle al at bir kenara.
Yine dün de duramadın, nutkunu bu puşt üzerinden attın.
...
Allah rızası için hele bir sus ki; doğadaki diğer seslerin güzelliğini fark edelim.
...
Para sesi, sus sesi ve kadın sesine hasret kaldık; çünkü hiç fırsat vermedin ki.

''Adam gibi erkek,  'Adam gibi kadın'' 
Erdegen buyurmuş; "Ömür boyu korkuyla yaşamaktansa, bir gün adam gibi yaşa..... kadınları tenzih ederim..." demiş.
....
Muhterem "Adam" denince insanın erkeğini anladığı için doğal olarak kadını tenzih etme ihtiyacı duyuyor.
...
Beyefendi söylediğiniz ile kasdettiginiz örtüşmüyor. "Adam gibi " sıfatı sadece erkekler için değil, kadınlar için de kullanılır. 
Dolayısyla kadınları tenzih etmenize gerek yoktur.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com

25 Kasım 2016 Cuma

BENİM SEVGİLİ ÖĞRETMENİM

Sene 1978. Hayata pamuk ipliği ile tutunmaya çalışan ben, ya uçurumdan aşağıya yuvarlanıp gideceğim veya bir merhametli el bana doğru uzanacak ve beni kurtaracak.
...
İşte zayıflığım ve çaresizliğim karşında âciz kalan annemin yetmediği anda bir elin parmaklarını hissettim; saçlarım arasında gezinen, başımı okşayan. Ve sonrasında bir hışımla beni sırtındam kavrayarak kendimi bırakmaya ramak kaldığım uçurumun kenarından çekip alan yürekli, vefakar, bir o kadar da cefakar bir kadın; benim çok sevgili ve değerli Mine Bergüzar öğretmenim seni çok seviyorum. Hayatımda yaşadığım kırılmalarda üç kadın bani hayata bağladılar; annem, Mine öğretmenim ve eşim. Allah onlardan razı olsun.
....
Kişiliğimi bulmamda ve özgüvenimin oluşmasında beni yüreklendiren ve hala koruyup, kollayan çok muhterem sevgili öğretmenime teşekkür ediyor, kendisinin şahsında tüm eğitim camiamızın öğretmenler gününü kutluyorum.
Canım öğretim ellerinden öpüyorum.
Seni çok seviyorum.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com

19 Kasım 2016 Cumartesi

ESAS MESELE İMAMIN KİM OLACAĞI KAVGASIYDI




Türkiyemiz de her şey sadece bir kişinin heves ettiği Başkanlık sistemine kilitlenmişse ve hatta 15 Temmuz darbe girişimini dahi gölgede bırakmışsa; 150-200 yıllık askeri okul ve hastaneler kapatılıp, ordunun gen yapısı ile oynanmışsa ve bunun gerekçesi olarak da Türk Ordusu'nun genelinde %1.5 dahi olmayan hain puşt gösterilmişse; buna mukabil en az bu oranda din görevlisi Fetöcü çıkmasına rağmen Diyanet İşleri tasfiye edilmemişse; kimse kusura bakmasın, olup bitenler bizlere dayatılan algılarda gösterildiği gibi değildir. Kabul etmiyorum.
...
Şeklen 15 Temmuz gibi olmasa bile AKP-Cemaat ittifakının ruhunda önce sistem, sonra rejim değişikliğini gerçekleştirmek üzere bir sürec planlanmıştı. Ancak burada "İmam veya Halifenin kim olacağı kavgası'' Türkiye'ye 15 Temmuz'u yaşattı. Bu arada Erdoğan da Gülen de; ABD de, BOP da dahil olmak üzereTürkiye üzerine dizayn edilen ortak projede elbette ABD'nin aracı olduğundan karşılıklı olarak haberdardılar. Türkiye Başbakanı veya Cumhurbaşkanı ABD den randevu alamazlarken, Erdoğan'ın Cüneyt Zapsu marifeti ile ABD Yahudi kuruluşları ve sermayesi ile tanışmasını dün gibi hatırlıyoruz. Bu iltimaslara o zamanlar belki bir anlam yüklemek mümkün değildi ama bugün çok iyi anlayıp, yorumlayabiliyoruz.
...
Aslında yıllar önce T.C Devleti'nin tedricen Siyasal İslam Devleti'ne evrilmesine karar verip, anlaşan taraflar(Cemaat-AKP) birbirlerinin gücünün ne olduğu çok iyi biliyorlardı ve pazarlıklarını da bunun üzerinden yaptıkları besbelli.
Mesela itiraflardan öğrendiğimize göre HSYKya seçilecek 160 hakim ve savcıdan 120'nin cemaatci olması pazarlığı bunun en basit örneğidir. Yüksek yargıya seçilen cemaatçi hakim ve savcıların sayısı ve kimliklerini bizzat hükumete bildiren, hatta dayatan cemaatin; orduya ne zamandan beridir sızıp, hangi komutanlıklarda kimlerin olduğunu bildirmemiş olmalarının mümkün olmayacağını düşünüyorum.
...
Kandırıldık diyenlere sormak isterim; İslam referanslı bir cemaatin sizinle bu pazarlıkları yapıp, ısrarla kadrolaşmak istemelerindeki nihai amaçlarının daha Atatürkçü, daha Cumhuriyetçi ve daha milliyetçi bir Türkiye hayal etmelerimiydi? Buna; bırakalım sizi, sıradan sade bir vatandaşın bile inanması mümkün değildir. Dolayısıyla "Kandırılma" hikayesi; millete bir şeyler izah etme zorunluluğundan kaynaklanan; teskin etmeye yönelik çabanın hikayesidir.
...
Erdoğan 2002 de ne düşünüyorsa hala o noktadır. Sistem değişikliğini başarabilirse, elde ettiği yetkilerle rejim değişikliğine gidecektir. Atatürk'ün bambaşka saiklerle söylediği "Yeni Türkiye" sözüne atıf yapıp, kendisinin icat ettiği ''Yeni Türkiye'' ve "Osmanlıcılık" gibi sinsice algı oluşturma gayretlerinden bunu çok iyi anlayabiliyoruz. Bunu başarmak için cemaatten umduğu destek malum nedenlerle ortadan kalkınca; aynı güce olan ihtiyacını kendisinde toplamak istediği yetkilerle aşmak istiyor ki; ısrarla Başkanlık sisteminde diretiyor. Üstelik henüz 15 Temmuz'un yaraları bile sarılmamışken, etrafımız ateş çemberindeyken, her gün şehit cenazesi kaldırılırken. O'nun niyetinin ne olduğunun Bahçeli bile farkında olmadığındandır ki; her geçen gün " Ülkücülerde birlik, Bahçeli'ye de karşıtlık"artıyor.
Dolayısyla; ne yapıp, edip milletce başkanlık sistemine hayır demeli, bunu başarmalıyız.
Mehmet Soral
soralmehmet@hotmail.com
BeğenDaha fazla ifade göster
Yorum Yap

16 Kasım 2016 Çarşamba

SUSKUNLUĞUNUZUN ADINI KOYUNUZ LÜTFEN

Ben MHP ve Türk milliyetçiliğinin geleceğinden endişe duyarak; ne düşünüyor, ne yapıyorsam bu mival üzerine yapıyorum. 
....
Ancak itiraf etmek isterim ki; MHP Genel Başkanlığına niyetlenen adayların ne oldukları ve ne yapmak istediklerine dair epeydir zihnimde süregelen netlik yerini sisli, buğulu bir hale terk etmeye başladı. Ancak Devlet Bahçeli ve Balgat müdavimlerine karşı muhalif tavrım değişmeyecek, net duruşum devam edecektir.
...
Bizim muhalifliğimiz devletin ve milletin bekası konusunda duyduğumuz endişeye karşın Devlet Bahçeli ve yönetimindeki MHP'nin yetersiz kalması yanında, bize özgü hem camia olarak, hem de ideolojik doğal refleksi gösterebilme yeterliliğini ve yeteneğini gösterememesidir. Yani demem o ki; benim sorunum beka sorunudur.
...
Doğrusu muhalif adayların arkasında, sağında, solunda olmamın nedeni de bu düşüncelerimdendir. Ancak adayların 19 Haziran dan bugüne bir araya gelerek süreç hakında müşterek bir yol izlemek gibi yapıcı düşünce ile hareket etmemeleri de benim için ciddi bir sorun. 

...
Anlaşılıyor ki onların işi MHP yönetimine gelebilmek; bizim umudumuz ise bu adaylardan birisinin Genel Başkanlığında MHP yönetimine gelinerek devlete ve millete sahip çıkıp, endişe duyulan beka endişesini ortadan kaldırmaktır. Hele ki bazı adaylar var ; 19 Haziran dan bu yana ölüler mi, diriler mi haberimiz yoktur. Kardeşim 19 Haziran dan bu güne Türkiye de onlarca olaylar yaşandı bu olup bitenlerle ilgili bir düşünceni bile açıklama gereğini duymamışsan; ''Hangi niteliklerin ile koskoca camiaya lider olmaya niyetlendin. Amacın neydi'' demezler mi adama.
...
Artık iş öyle bir kerteye geldi ki; adaylar bir araya gelip, genel başkanlığı öncelikten çıkarıp müşterek program dahilinde çalışma yapmaları, oluşturdukları sinerjiyi birleştirmeleri gerekmektedir. Aksi durumda samimiyetlerinden şüphe duymamız aşikardır.
...
Meral Akşener'e malum iftira/iftiralar karşısında net tavırlarını dahi ortaya koyamamış adayların suskunlukları onlara birşey kazandırmadığı gibi "Susma, sustukca sıra sana gelecek" sloganının kendi üzerlerindeki tecellisine teker, teker şahit olacaklardır. Zor şartlarda inisiyatif ortaya koyabilenler ancak lider adayı olabilirler. Türk milleti ve Devleti zor bir süreçten geçmekte ve sizler bu konjoktürde iddianızı ortaya koyamıyorsanız; ne Türk milliyetçilerine, ne de Türk milletine umut olabilirsiniz.
...
Yazık oluyor. İnandırıcı olabilmeniz  ve kendinize güvebilmemiz için ne yapıp, edip bir araya gelmelisiniz. Bir adım öne çıkmışsanız bunun gereğini yapınız ya da ''Bizden bu kadarmış'' deyip kenara çekiliniz.
Mehmet Soral

soralmehmet@hotmail.com